Ruh, Âlem-i Emirden Gelen Şuurlu Bir Varlıktır Fethullah Gülen, Zaman, 22.12.2006 | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ruh, Âlem-i Emirden Gelen Şuurlu Bir Varlıktır Fethullah Gülen, Zaman, 22.12.2006

Erhan

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
21 Tem 2006
Mesajlar
2,115
Puanları
48
Web sitesi
www.softajans.com
Ruh, Âlem-i Emirden Gelen Şuurlu Bir Varlıktır Fethullah Gülen, Zaman, 22.12.2006

Ruh, Kur'an-ı Kerim'de işaret edildiği gibi bir kanun-u emrîdir. (Bkz. İsra Sûresi, 17/85) Ruh, Kudret, İrade ve Kıdem gibi sıfatlardan değil, doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk'ın zatından gelmekte ve O'nun Rubûbiyetine dayanmaktadır.

Ruh, âlem-i emir'den gelen şuurlu bir varlıktır ve âlem-i maddîden değildir. Bediüzzaman Hazretleri bu hakikatı ifade ederken "Ruh, zîhayat, zîşuur, nûrânî, vücud-u harici giydirilmiş; camî, hakikatdar, külliyet kesbetmeye müstaid bir kanun-u emrîdir." der. Ruhun kendine göre nûrânî bir kılıfı vardır ki, buna "misâlî beden" denilmektedir. Adeta o, içinde bulunduğu bedenin dublesi gibidir. O, Emir Alemi'ndendir. Ruh maddeden mürekkeb değildir. Ruh maddeden mürekkeb olmadığı için basittir; sabit bir varlığı vardır. Bunun manası, ruh, âlem-i halktan değildir, demektir. Ruh âlem-i emirdendir. Yani o, atomların bir araya gelmesiyle hasıl olan bir varlık değil; melâike gibi Allah'ın emriyle meydana gelen zîşuur, nûrânî kanunlardan ibarettir. Küreler ve atomlar, hatta çekirdekle elektronlar arasındaki çekme kanunu gibi, ruh da bir kanundur. Fakat ruh şuurludur. Diğer kanunların ise hayat ve şuuru yoktur.

Şimdi, bu iki âlemi (âlem-i emir ve âlem-i maddi) kısaca izah etmeye çalışalım:

Âlem-i maddî (veya âlem-i şehâdet), gördüğümüz ve şâhit olduğumuz şu âlemdir. Allah (celle celâluhu) değişik türden varlıkları bu âlemde var eder, öldürür, diriltir, renklendirir, soldurur ve sürekli farklı şeyler gösterir. Mesela o, küre-i arzı, üzerindeki ağaçları, ağaçlarda dalı budağı, dalda-budakta yaprağı, yapraklar arasında meyveyi halk eder. Bütün bu ibda, inşa, ihya (hayat verme) ve imateler (öldürme), O'nun âlem-i şehâdetteki kudret ve iradesinin fizikî eserleridir.

Âlem-i emirde esas olan mânâdır

Âlem-i emir ise maddî ölçülere girmeyen ve daha ziyade kanunların hâkim olduğu fizik ötesi bir âlemdir. Bu âlemde esas olan madde değil, mânâdır. Maddi hasselerle mânâyı kavrama ve yakalama ise mümkün değildir. Biz, duyu organlarımızla bu âlemin sadece maddi ve şehâdet âlemi'ne uzanan fonksiyonlarını görür ve ancak bunlarla âlem-i emir hakkında bir fikre sahip oluruz. Mesela maddî âleme ait olan tohum, içinde taşıdığı hayat düğümü itibarıyla, emir âlemiyle de alâkalıdır. Aslında tohum âlem-i şehadetten bir varlıktır; ancak bu tohum, içindeki ukde-i hayâtiye, canlanma ve neşv ü nema bulma istidadıyla fizik ötesi aleme de açıktır. O müsait vasatı bulduğu, yani toprağa atıldığı, güneşlendirildiği, sulandırıldığı ve havalandırıldığı zaman, ondaki o ukde-i hayatiye açılıverir ve rüşeym, topraktan başını çıkarır. Derken bir filiz oluverir. İşte bu, ondaki nümüvv (büyüyüp gelişme) kanunundandır. Ağacın yaprağı, çiçek ve meyvesi hep bu kanunla meydana gelir. Fakat biz bu kanunu göremeyiz. Sadece bu kanunun eserlerini görebiliriz.

Anne karnında cenin de Allah'ın bu kanunuyla varlığa erer, sperm gelir, yumurtanın içine girer, yumurta kapanır. Daha öncesi de var; spermin gelmesi için prostat bir kısım üsâre ifraz eder, vasatı kaygan hale getirir ve canlının rahat hareket etmesini sağlar. Sonra yumurta ince bir yerinden kapı aralar, bu misafiri kabul eder gibi ona hoşâmedîde bulunur. O, içeriye girdikten sonra da "Artık kimseyi almam." deyip kapıyı kilitler. İşte bütün bunların içinde hükümferma olan kanunlar vardır ki, bu kanunlara ilmü'l-ecinnede câri kanunlar (embriyoloji kanunları) denilmektedir.. Bunun gibi bir de kütleler arasında birbirlerini çekme ve itme kanunları vardır ki, âlem-i emir denildiğinde işte bütün bu tür kanunlar kastedilmektedir.

Ancak bütün bu kanunlar şuursuzdur. Şuursuz olan bu kanunların verâsında Allah'ın ilmi ve iradesi vardır ve O (celle celâluhu), bunları ilmiyle, iradesiyle idare etmektedir. İnsandaki ruh da bu kanunlar cinsinden bir şeydir. Cisimleri birbirine çeken iten (câzibe-dâfia) kanunu ne ise, insandaki ruh da aynı cinsten bir kanundur. Bir tohumda rüşeymi tahrik eden, onun neşv ü nema bulmasını sağlayan kanun ne ise, insandaki ruh da aynı kanundur. Anne karnını hazırlayan, ceninin orada gelişmesini temin eden hangi kanun ise insanın ruhu da işte öyle bir kanundur. Fakat insandaki bu kanun şuurludur. Aradaki fark da budur. Onun için Kur'an-ı Kerim, Efendimiz'e bu meseleyi anlatırken, "Sen, Ruh, benim Rabb'imin emirlerindendir, de!" (İsra Sûresi, 17/85) demektedir.

Burada bir hususa daha dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Allah Resûlü, hülasa-i beşer olarak, "Ruh, benim Rabb'imin emirlerindendir" demek suretiyle kâinattaki câri kanunları değil de beşere ait bu zîşuur kanunun hususiyetini anlatmaktadır; evet onun aklı ve şuuru vardır. İçine girdiği cisimde hayat ve nizam hükümfermâ olur; içinden çıktığı zaman da mekanizma bozulup tefessüh etmeye durur. Ruh, beden içinde bulunduğu sürece belli kayıtlar altındadır. Ancak o, beden ile münasebetini kesince, külliyet kazanır ve her türlü kayıttan kurtulmuş olur. Böyle olunca da görüş ve hissedişi apayrı bir buudda cereyan eder. Onun içindir ki, ölüm sekeratına girmiş bir insanın (daha önce iman etmemişse) imanı makbul değildir. Zira o, tabiat ötesi âlemi görmüş ve gideceği yeri müşahede etmiştir. Firavun böyle bir anda iman ettiği için imanı kabul olmamıştır. Hâlbuki Cenab-ı Hakk'ın rahmeti gazabına sebkat etmiştir. Buna rağmen o insanın, imanı kabul edilmemektedir. Zira artık o, hakikatı apaçık görmüş ve imtihan sırrı ortadan kalkmıştır. Demek ki, ölüm anında ruhun gördüğü bir hakikat vardır. Ve yine demek ki, o hakikatı gören bir de ruh vardır. Çünkü ceset artık hiçbir şey görmemektedir.

Ervah ile münasebet kuran binlerce insan, bunu görüp bilmektedir. Hususiyle de bunların tecrübelerinin yapıldığı günümüzde bu meseleleri inkâr etmeye asla imkân yoktur. Bugün pek çok mülhid, sadece bu meseleleri müşahede ile imana gelmektedir.
 
Üst