Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Rabbânîyyun için Seyr ü Sülûk Rehberi

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre Letâif ve Terbiyesi

Letâif, latîfe (ince, nâzik, şeffaf şey) kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf ıstılâhı olarak insanın hakîkatını oluşturan katmanları ifâde eder. Bunlara rûhun mertebeleri veya farklı boyutları da denebilir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir.

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir.

Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler.

Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir. “Letâif-i Seb‘a” (yedi latîfe) dendiğinde ise bu altılı gruba dört unsurun “latîfe-i kâlebiyye” (beden latîfesi) adıyla tek bir latîfe olarak eklenmesiyle oluşan yedili grup kastedilir.

Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir.

Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.

Ahmed Sirhindî’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi . Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir . Sirhindî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir . Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, Sirhindî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Meselâ Sirhindî’nin halifelerinden Âdem Benûrî’ye göre “kalp” solda, “ruh” sağda, “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın üst tarafında bulunmaktadır . Sirhindî’nin ana hatlarını belirlediği dizilişi prensip olarak kabul edenler bile bunu üç şekilde yorumlamışlardır:



1. Şekil: “Kalp” sol memenin altında; “ruh” sağ memenin altında; “sır” kalbin yanında, kalp ile göğsün ortası arasında; “hafî” rûhun yanında, ruh ile göğsün ortası arasında; “ahfâ” kalp ile ruh arasında ve göğsün tam ortasında yer alır. Nefs ise beyinde (dimâğ) bulunmaktadır. Bu dizilişe göre, ilk beş letâif insan göğsünde yatay bir çizgi üzerinde sıralanmış durumdadır . Ahmed Sirhindî’nin ifâde ettiği diziliş budur. İlk dönem Müceddidî şeyhlerinin de çoğunlukla bunu esas aldıkları anlaşılmaktadır.

2. Şekil: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altındadır. “Sır” sol memenin hizâsında, göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “hafî” sağ memenin hizâsında göğsün ortasına doğru iki parmak içte, “ahfâ”, göğsün ortasının üst kısmında, nefs de alındadır. Bu dizilişe göre ilk beş letâif insan göğsünde bir üçgen üzerindeki noktalar şeklinde sıralanmıştır. Bu diziliş yorumunu, muhtemelen ilk kez Abdullah Dihlevî (ö. 1240/1824) yapmıştır.

3. Şekil: Abdullah Dihlevî’nin halifelerinden Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (ö. 1242/1827) ile başlayan Hâlidiyye kolunda “sır” sol memenin hizâsına değil üstüne, “hafî” de sağ memenin hizâsına değil üstüne yerleştirmiştir. Bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” iki memenin arasında, göğsün ortasındadır. Bu dizilişe göre ilk dört letâif göğüste âdetâ bir dikdörtgen üzerinde dizilmiş, ahfâ da ortalarına yerleşmiş durumdadır . Bazı kaynaklarda “ahfâ”, “sır” ile “hafî” arasına yerleştirilmiştir.

Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, İstanbul: İnsan Yayınları, 2005, s. 55-63:
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Letâifin bedendeki yerleri hakkında yazılı en eski kaynak muhtemelen Ahmed Sirhindî’ye âit ise de, bu yerleştirmeyi ilk kez Sirhindî’nin yaptığını ve önceki şeyhler tarafından bilinmediğini söylemek oldukça zordur. Zîrâ Sirhindî’nin halifelerinden Mîr Muhammed Nu‘mân’a nisbet edilen Risâle-i Sülûk isimli eserde letâifin bedendeki yerleri konusunda üç farklı diziliş tarzı nakledilmiştir. Bunlardan ikinci dizilişe göre “sır” göğsün ortasında, “hafî” alında, “ahfâ” başın tepesinde, “nefs” göbeğin altındadır. Üçüncü dizilişe göre, “hafî” göz bebeğinde, “ahfâ” ise ensede, beynin siyah noktasının (süveydâ) arkasındadır. Muhammed Nu‘mân bu farklı dizilişlerin sebebini “sâliklerin isti‘dâdlarındaki fark” olarak açıklamış, ayrıca bazı sûfîlerin letâifin “mekânsız” olduğunu düşünüp onlar için belli bir yer tahsis etmediklerini kaydetmiştir.

Bu ifâdelerden, o dönemde letâifin yerlerinin Hindistan’daki sûfîler tarafından bilindiği ancak bu konuda aralarında bir ittifak olmadığı anlaşılmaktadır. Sûfîler, zikir esnâsındaki rûhî tecrübeleri doğrultusunda letâifin yerlerini kendi algıladıkları biçimde ifâde etmiş olmalıdırlar. Bu farklı tecrübeler, letâifin bedendeki farklı dizilişlerini ortaya çıkarmıştır. Letâifin yerleri konusunda sûfîlerin işâret ettiği noktalar ile, Hint kültüründe, özellikle yogadaki şakralar (çakra, insan bedenindeki enerji merkezleri) arasında büyük bir benzerlik görülmektedir. Bu durum, Hindistan sûfîlerinin letâifin yerlerini tesbit ederken kendi rûhî tecrübelerinin yanısıra yoga kültüründen de istifâde etmiş olabilecekleri ihtimâlini gündeme getirmektedir. Nitekim o dönemde Hindistan sûfîlerinin, özellikle de Şattâriyye tarîkatı mensuplarının yoga pratiklerinden haberdâr oldukları bilinmektedir . Esâsen burada altı çizilmesi gereken nokta, tüm insanların bedeninde belli enerji merkezlerinin bulunduğu ve bunların bazı pratiklerle geliştirilebildiği gerçeğidir.

Letâiften her birinin ayrı renkte bir nûrunun olduğu önceki sûfîler tarafından da bilinmekte idi. Ahmed Sirhindî bu nurların Misâl Âlemi’nde zuhûr ettiğini söylemiş ve bu zuhûrun, ilgili latîfenin safâsının alâmeti olduğunu kaydetmiştir. Bu konuda o şöyle der: “Kalbin safâsının alâmeti, Misâl Âlemi’nde kalbin kırmızı bir nur şeklinde zuhûr etmesidir. Rûhun safâsı da sarı bir nur şeklinde zuhûr etmesidir. Bu kıyâs (diğer latîfeler için de) devâm edip gider” . Sonraki dönemlerde letâifin renkleri konusunda bazı farklı görüşlerin ortaya çıktığı bilinmektedir .

Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, İstanbul: İnsan Yayınları, 2005, s. 55-63.
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Letâifin fenâsı ve terakkîsi (mânen ilerleyişi) meselesini Ahmed Sirhindî özetle şöyle ele alır: Sâlik, Allah’ın sevgisinin galebesi sebebiyle mahlûkâta karşı önce ilgisini, sonra bilgisini yitirip “fenâ-i cesedî” hâline girer. Bunun ardından kendi rûhunu ve rûhunun iç katmanları olan sır, hafî ve ahfâyı unutmaya başlar. Sonunda ruh kendisini tamâmen unutur. Ortada, Hak Teâlâ’yı müşâhededen başka bir şey kalmaz. Bu duruma “fenâ-i rûhî” (ruhun fânî olması) adı verilir. Kalp kendi makâmından rûhun makâmına yükselince, bu unutma hâli ona da gelir ve rûha tâbî olarak kalp de fânî olur (fenâ-i kalbî). Kalp, rûhun makâmına yükselince, kalbin makâmına da nefs yükselir. Bu makâmda tezkiye edilip arıtılan nefs bir süre sonra diğerleri gibi fânî olur (fenâ-i nefs). Letâifin fenâsı bu şekilde devam eder ve sonunda hepsi ahfâ makâmına ulaşırlar. Hepsi birlikte (hey’et-i vahdânî) Kuds Âlemi’ne doğru uçarlar ve bedeni (latîfe-i kâlebiyyeyi) boş bırakırlar. “Ölmeden önce ölmek” diye tâbir edilen durum, bu altı letâifin bedeni terk etmesinden ibârettir. Ancak bütün latîfelerin ahfâda birleşmesi şart değildir. Meselâ fenâ-i rûhîye ulaşan her sâlikin fenâ-i kalbîye ulaşacağına dâir bir kâide ve garanti yoktur. Sâliklerden çoğu bu letâiften biri ya da birkaçı ile yolculuğuna devâm eder. Sâdece Muhammedî meşreb olan sâlikler bütün latîfelerini fânî edip (ahfâda birleştirip) tek latîfe (hey’et-i vahdânî) hâline getirerek sülûke devâm edebilirler . Muhammedî meşreb olmayanlar için ise ya “kalp” makâmından bir delik açılır ve oradan fiilî sıfatlara yükselirler, yahut “ruh” makâmından bir delik açılır ve oradan zâtî sıfatlara ulaşırlar. Diğer latîfeler de bu minvâl üzeredir . Letâifin fenâya ulaşabilmesi için nefes tutularak kelime-i tevhîd (nefy u isbât) zikri yapılır .

Emr Âlemi’nin beş latîfesinin (kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ) Âlem-i Sağîr olarak kabul edilen insandaki seyri bu şekilde tamamlandıktan sonra, seyr u sülûk (mânevî yolculuk) Âlem-i Kebîr olarak kabûl edilen kâinâtta (Kuds Âlemi kısmında) devâm eder. Arş’ın üzerinde beş letâifin asıllarının bulunduğu kabul edilir. Seyr, letâifin bu asıllarında devâm eder. Âlem-i Kebîr’de (Arş’ın üzerinde) letâifin asıllarındaki yolculuk tamamlanınca, seyr ilallah yoluyla İmkân Dâiresi’nin seyri tamamlanmış olur. Sâlik, fenâ menzillerinden birine ulaşır, Velâyet-i Suğrâ (küçük velîlik, evliyâ velîliği) Mertebesi’ne girmiş olur. Sonra Allah’ın “vücûbî isim ve sıfatlarının gölgelerinde” yolculuğa başlar. Bu gölgeler, letâifin, Âlem-i Kebîr’deki asıllarının da asılları sayılır. Sâlik ilâhî isim ve sıfatların “gölgelerinde” yaptığı yolculuğu seyr fillah yoluyla tamamlayınca, gölgelerden çıkıp Allah’ın “isim ve sıfatlarında” seyre başlar. Bu noktada evliyâ velîliği olan “Velâyet-i Suğrâ” sona erer, hakîkî fenâya ulaşılır, enbiyâ velîliği olan “Velâyet-i Kübrâ”ya ayak basılır. Bu mertebede isim ve sıfatların tecellîsi, şuûn ve îtibarların zuhûru vâki olur. Velâyet-i Kübrâ Mertebesi’nin ilk dâiresinin alt yarısında Allah’ın “zâid olan isim ve sıfatları”, üst yarısında ise “zâtî şuûnlar ve îtibârlar” bulunur. Emr Âlemi’ne âit beş latîfenin yükselebileceği son nokta bu isim ve şuûnların nihâyetine (ilk dâirenin üst kısmının sonuna) kadardır. Daha öteye geçemezler. Bu mertebede beş letâifin yolculuğu tamamlanmış olur . Velâyet-i suğrâ ve velâyet-i kübrâ gibi kavramların detayları ileride ele alınacaktır.
Bundan sonra bir mânevî ilerleme ve yükseliş (urûc) vâki olursa, bu önce fenâ ve bakâya ulaşmış olan “nefs” latîfesi (nefs-i mutmainne) ile, sonra sırasıyla Velâyet-i Ulyâ Mertebesi’nde “anâsır-ı erbaadan üçü” ile (ateş, su ve hava), Kemâlât-ı Nübüvvet Mertebesi’nde “toprak” unsuru ile, Kemâlât-ı Risâlet ve Hakâik-i Selâse Mertebeleri’nde ise on letâifin birleşmesinden oluşan “hey’et-i vahdânî” ile olur . Bu mertebeler de ileride daha detaylı olarak anlatılacaktır.

Letâif, bedenden ayrılıp Kuds Âlemi’ndeki uçuş ve yolculuğu aşamalarından sonra, o âlemin rengine boyanarak tekrar bedene dönerse, sâlik bir tür fenâ hâline girer, husûsî tecellîye kavuşur ve ardından bakâ billah makâmına geçer. Bu makâmda Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanır. Bu sâlik, tekrâr görülür âleme (şehâdet âlemi) döndürülürse halkı irşâd edecek kâbiliyete sâhip olur. Âleme geri döndürülmezse uzlet velîlerinden olur, halkı irşâd edebilecek kâbiliyete sâhip olamaz .

Sirhindî’ye göre, letâif, beşerî kusurlardan temizlendikten sonra, sâlikin terbiyecisi ve feyz kaynağı olan “ilâhî isimden” gelecek tecellîlere, yansımalara ve feyizlere ayna olma kâbiliyetine sâhip olur . Yani ilâhî isimler, kulun letâifine yansır, tecellî eder. İlâhî feyz de, kula doğrudan gelmez, Allah’ın isim ve sıfatlarından, bir peygamberin rûhâniyeti vâsıtası ile kulun latîfelerine gelir.


Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, İnsan Yayınları, İstanbul, 2005, s. 55-63.
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Sûfîler velîliğin farklı derecelerinde bulunurlar.
Birinci derecede bulunanlar “kalp” makâmındadır. Bu mertebe ilâhî sıfat ve fiillerin tecellîsi ile irtibatlıdır.Hz. Âdem ile ve Allah’ın Tekvîn sıfatıyla bağlantılıdır.
İkinci derecede bulunanlar “ruh” makâmındadır. Bu mertebe zâtî-subûtî sıfatların tecellîsi ile irtibatlıdır. Hz. İbrâhim ve biraz da Hz. Nûh ile ilişkisi vardır. İlim sıfatıyla bağlantılıdır.
Üçüncü derecede bulunanlar “sır” makâmındadır. Bu mertebe zâtî şuûn ve îtibârlar ile alâkalıdır. Hz. Mûsâ ve Kelâm şânı (Allah’ın Kelâm sıfatının aslı) ile ilişkisi vardır.
Dördüncü derecede bulunanlar “hafî” makâmındadır. Bu mertebe Allah’ın selbî sıfatları ile irtibatlıdır. Hz. Îsâ ile alâkası vardır.
Beşinci derecede bulunanlar ise “ahfâ” makâmındadırlar. Bu mertebe Hz. Muhammed ve İlim şânı ile irtibatlıdır. Muhammedî meşreb sûfîlerin velîlik mertebesi (Velâyet-i Muhammedî) budur.

Bu tasnifte anlatılmak istenen şey şudur: İlâhî feyz insanlara latîfeler ve bazı peygamberlerin rûhâniyeti yoluyla ulaşır. Âdemî meşreb olan sûfîler, mânevî yolculuğunu kalp latîfesi ile yaparlar, onların kalp latîfesine ilâhî feyz, Hz. Âdem vâsıtası ile gelir. İbrâhimî meşreb olanlar mânevî yolculuğunu ruh latîfesi ile yaparlar, onların ruh latîfesine ilâhî feyz Hz. İbrâhim vâsıtası ile gelir. Diğerleri de bu minvâl üzeredir.

Ahmed Sirhindî’ye göre insanın letâifi, bedeninin şekline dönüşerek aynı anda birçok yerde hâzır olabilir. O kişi çoğunlukla bu durumdan haberdâr olmaz. Meselâ Mekke’den gelen bir grup insanın, Hindistan’da evinden çıkmamış olan bir kişi hakkında “Biz Kâbe’de onunla görüştük” demeleri bu duruma örnektir .

Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, İnsan Yayınları, İstanbul,2005, s.55-63.

DİPNOTLAR
----------------

1 Şâh Ni‘metullah Velî Kirmânî, Risâlehâ-yı Hazret-i Seyyid Nûreddîn Şâh Ni‘metullâh-i Velî (nşr. Cevâd Nûrbahş), Tahran 1357 hş./1978, IV, 229; Şâh Veliyyullah Dihlevî, Eltâfü’l-kuds fî ma‘rifeti letâifi’n-nefs (Farsça metin ve Urduca tercümesi ile birlikte nşr. Seyyid Zahîruddîn), Delhi 1312/1894, s. 16-17; Kabir Helminski, Bilen Kalp: Ruhsal Dönüşümün Sufi Yolu (trc. Refik Algan), İstanbul 2001, s. 117.
2 Bu terimler için bk. Sirhindî, Mektûbât, I, 98 (no. 34), 136 (no. 58); III, 290 (no. 11), 460 (no. 81). Dört unsurun nefse dâhil olduğu hakkında bk. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Bugyetü’l-vâcid fî Mektûbâtı Hazreti Mevlânâ Hâlid, (drl. Muhammed Es‘ad Sâhibzâde), Dımaşk 1334/1916, s. 149.
3 Müceddidî şeyhlerinden Mazhar Cân-ı Cânân (ö. 1195/1781) şöyle demiştir: “Kalbin hareket etmesi o kadar zarûrî değildir. Maksad Allah’a yönelmektir”. bk. Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, İstanbul 1993, s. 156.
4 bk. Necdet Tosun, Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı, Görüşleri, Tarîkatı (XII-XVII. Asırlar), s. 308-310.
5 Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 60. Daha önce bir eserimizde sehven, letâifin bedendeki yerlerini Ahmed Sirhindî’nin halifesi Mîr Muhammed Nu‘mân’ın tesbit ettiğini yazmıştık. bk. Necdet Tosun, Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı, Görüşleri, Tarîkatı (XII-XVII. Asırlar), s. 308. Bu vesîleyle düzeltmiş olduk.
6 Mîr Muhammed Nu‘mân Bedahşî, Risâle-i Sülûk (nşr. Gulâm Mustafa Hân), Karaçi 1969, s. 7; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds, II, 386; Muhammed Ma‘sûm, Mektûbât-ı Ma‘sûmiyye, II, 193-194, 196 (no. 113-114); Huccetullah Muhammed Nakşbend-i Sânî b. Muhammed Ma‘sûm, Vesîletü’l-kabûl ilallâhi ve’r-rasûl (drl. İmâdüddîn Muhammed; nşr. Gulâm Mustafa Hân), Haydarâbâd-Sind 1963, I, 69; Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh fî selâsili evliyâillâh, s. 73-76; Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, s. 154-155; Abdullah Dihlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, İstanbul 1992, s. 137 (no. 90); Ebû Sa‘îd Fârûkî, Hidâyetü’t-tâlibîn (nşr. Gulâm Mustafa Hân), Karaçi 1385/1965, s. 18; Ahmed Sa‘îd Müceddidî, Erbau Enhâr, Delhi 1311/1893, s. 2.
7 bk. Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh fî selâsili evliyâillâh, s. 87-88.
8 Letâifin bu yatay şeması için bk. Thomas Dahnhardt, Change and Continuity in Indian Sufism, New Delhi 2002, s. 409.
9 Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 60; Abdülehad Vahdet Sirhindî, Kühlü’l-cevâhir, Beyazıt Devlet Ktp., Beyazıt bölümü, nr. 3823, vr. 18b-20a.
10 Abdullah Dihlevî, Mekâtîb-i Şerîfe, s. 137; Raûf Ahmed Müceddidî, Merâtibu’l-vusûl, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1424, vr. 9b. Letâifin bu üçgen şeması için bk. Ebu’l-Hasan Zeyd Fârûkî, Menâhicü’s-seyr ve medâricü’l-hayr, Delhi 1376/1957, s. 17.
11 Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî, Bugyetü’l-vâcid fî Mektûbâtı Hazreti Mevlânâ Hâlid, s. 149; Şemseddîn Muhammed Nûrî, Risâle-i Murâkabe, Miftâhu’l-kulûb ile berâber, İstanbul 1284/1867, s. 17-18; Muhammed Emîn el-Kürdî el-Erbilî, Tenvîru’l-kulûb fî mu‘âmeleti allâmi’l-guyûb (nşr. Muhammed Riyâd), Beyrût 1995, s. 564-565.
12 Bk. Kösec Ahmed Trabzonî, Silsiletü’l-Hâcegân fî âdâbı ubûdiyyeti’l-a‘yân, Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmûd, nr. 2851, vr. 42a; Ebû Abdurrahmân Muhammed b. Abdülvehhâb el-Cestâvî, Tebsıratü’l-mürşidîn min meşâyihi’l-Hâlidîn (nşr. Abdülcelîl el-Atâ), Şu‘ayb b. İdrîs el-Bâkinî’nin Tabakâtü’l-Hâcegâni’n-Nakşbendiyye’sinin ekinde, Dımaşk 2003, s. 13, 15.
13 Mîr Muhammed Nu‘mân, age, s. 9.
14 Sanskritçe bir yoga kitabı olan Amratkund (Amrtakunda) Bengal’de mîlâdî 1210 senesinde Havzu mâi’l-hayât adıyla Arapça’ya çevrilmiş, daha sonra XVI. yüzyılda Hindistanlı Şattârî şeyhi Muhammed Gavs (ö. 970/1563) tarafından Bahru’l-hayât ismiyle Farsça’ya tercüme edilmiştir. Farsça’sı yayınlanan eser (Delhi 1893) Osmanlı döneminde Abdullah Salâhî Uşşâkî (ö. 1196/1782) tarafından Havzu’l-hayât adıyla Türkçe’ye çevrilmiş ve yayınlanmıştır (İstanbul 1328/1910). bk. Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddîn İbnu’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (yayınlanmamış doktora tezi), Marmara Üniversitesi, İstanbul 1995, s. 72; Carl W. Ernst, “Sufism and Yoga According to Muhammad Ghawth”, Sufi, 29 (1996), s. 9-10.
15 Sirhindî, Mektûbât, II, 103 (no. 42).
16 Meselâ Sirhindî’nin aksine, halifesi Mîr Muhammed Nu‘mân’a ve torunu Abdülehad Vahdet Sirhindî’ye göre kalbin nûru sarı, rûhun nûru kırmızıdır. bk. Mîr Nu‘mân Bedahşî, Risâle-i Sülûk, s. 10; Abdülehad Vahdet Sirhindî, Gülşen-i Vahdet (drl. Muhammed Murâd Keşmîrî; nşr. Abdullah Cân Fârûkî- Gulâm Mustafa Hân), Karaçi 1966, s. 119-120. Sirhindî’nin halifesi Âdem Benûrî’ye göre rûhun nûru beyazdır. bk. Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh, s. 87. Diğer latîfelerin renkleri konusunda da bazı ihtilâflar bulunmaktadır.
17 Sirhindî, Ma‘ârif-i Ledünniyye, s. 50-54; a.mlf., Mebde’ ve Me‘âd, s. 60-61. Bazı Müceddidîler, letâifin, Arş’ın üzerindeki asıllarına ulaşmadıkça fânî olamayacağını söylemişlerdir. bk. Ahmed Sa‘îd Müceddidî, Erbau Enhâr, s. 2. Ahmed Sirhindî’nin torunu Abdülehad Vahdet Sirhindî (ö. 1126/1715) de fenâ-i kalbe ulaşmak için İmkân Dâiresi’nin aşılması ve on mertebenin geçilmesi gerektiğini söyler. Bu on mertebe şunlardır: Zühd, sabır, tevekkül, rızâ, teslîm, kanâat, insanlardan ümit kesmek, fakr, ferâğ, riyâzat. bk. Abdülehad Vahdet Sirhindî, Gülşen-i Vahdet s. 119; Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh, s. 73-74. Müceddidiyye’de letâifi fenâya ulaştırmak için “murâkabe-i letâif” usûlü kullanılmaktadır. Ahmed Sirhindî’nin eserlerinde yer almayan bu murâkabenin yapılış şekli sonraki dönemlere âit eserlerde şöyle anlatılır: Sâlik, kalbini, Hz. Muhammed’in kalbinin karşısında olarak düşünür. İlâhî feyzin, fiil tecellîsi ile Hz. Muhammed’in kalbinden Hz. Âdem’in kalbine, oradan da kendi kalbine geldiğini düşünür. Bu sâyede kalp fânî olur. Bu dönemde sâlik, mahlûkâtın fiillerini göremez olur. Bütün fiilleri, fâil-i hakîkînin (Allah) fiilleri olarak görür. Âdemî meşreb olanlar bu yolla vuslata ererler. Sonra sâlik rûhunu Hz. Muhammed’in rûhu karşısında olarak düşünür. İlâhî feyzin, Hz. Muhammed’in rûhundan Hz. İbrâhim ve Hz. Nûh’un ruhlarına, oradan da kendi rûhuna geldiğini düşünür. Bu yolla rûhu fânî olur. Diğer latîfeler de benzer usûlle fenâya ulaştırılabilir. bk. Ahmed Sa‘îd Müceddidî, Erbau Enhâr, s. 3. Kaynaklarda Ahmed Sirhindî’nin, altı letâifi sırasıyla fenâya ulaştırma usûlünü uyguladığı, oğullarının (Muhammed Ma‘sûm’un) ise kalbin fenâsından sonra mürîdleri hemen nefsin fenâsına yönlendirdiği, bu ikisi fânî olunca diğerlerini de bunların içinde fânî olmuş saydığı ve bu yolun daha kısa olması sebebiyle sonraki asırlarda da tercih edilip uygulandığı ifâde edilmektedir. bk. Abdullah Dihlevî, Makâmât-ı Mazhariyye, s. 156; a. mlf, Mekâtîb-i Şerîfe, s. 141.
18 Sirhindî, Mektûbât, I, 241-242 (no. 135); 441 (no. 260).
19 Kâdî Senâullah Pânîpatî, İrşâdü’t-tâlibîn, Delhi 1899, s. 45.
20 Sirhindî, Mektûbât, I, 425 (no. 257); 431-433 (no. 260); Abdülehad Vahdet Sirhindî, Kühlü’l-cevâhir, vr. 20b.
21 Sirhindî, Mektûbât, I, 433, 435-437 (no. 260); ayrıca bk. Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh, s. 77.
22 Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 61.
23 Sirhindî, Mektûbât, II, 104 (no. 42).
24 Sirhindî, Mektûbât, I, 440-441 (no. 260).
25 bk. Abdülehad Vahdet Sirhindî, Gülşen-i Vahdet, s. 119-121; Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh, s. 68-69, 74-76; Ahmed Sa‘îd Müceddidî, Erbau Enhâr, s. 3; Arthur F. Buehler, Sufi Heirs of the Prophet. The Indian Naqshbandiyya and Rise of the Mediating Sufi Shaykh, Columbia 1998, s. 120.
26 Sirhindî, Mektûbât, II, 164-165 (no. 58).

KAYNAK: Doç. Dr. Necdet Tosun, İmam-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, İnsan Yayınları, İstanbul,2005, s.55-63.
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38


İmam-ı Rabbânî'yi anlamak isteyenler için irfan dolu bir kılavuz...

***

İmam Rabbani - Ahmed Sirhindi

Yazar : Necdet Tosun


Yayınevi: İnsan Yayınları

Yayın Yılı : 2009, 2. Baskı.
Sayfa Sayısı : 176
ISBN : 974-574-425-8
Fiyat YTL : 10,00 TL
 
Üst