Peygamberimiz ve günümüz edebiyatı

Mektûm

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
4 Şub 2007
Mesajlar
557
Beğeniler
248
Puanları
0
#1




İslâm düşünce geleneği şiir ruhunda ve tadında oluştu. Kâbe ve çevresinde, cahiliye döneminde kudretli şairlerin oluşu, aynı dönemde Kur´an´ın nüzulü ilâhi ile beşeri olanın bir karşılaştırmasına tanık olundu. İddialı olan Cahiliye şiiri Kur´a´na meydan okuma iddiasında zavallı ve gülünesi bir duruma düştü. İslâm´ı seçen şairlerin teslimiyetleri ve susuşları da bunun bir sonucu. Şairlerin susması insanın içinden akan ritmin durması anlamına geliyordu. Bu, şair ve sanatçı doğasına aykırı. İçinde bir ırmak varsa ya bulanık ya da duru olarak akar, akması gerekir. Bundandır ki bir sanatçının ruhunu hapsetmek çok zor. Şiir de insan gibi iman edebilirdi, etti de. Dönemin büyük ve kudretli şairleri Ka´b bin Züheyr, Hasan bin Sabit ve Lebid bunlardandır. Tarihin evrelerinin yorumlanışındaki eksiklikler ve kusurları kimi zaman günümüz insanını fazlasıyla yanıltıyor ne yazık ki. Güçlü bir şairin İslâm´a karşı direnişi, hatta şiirin bir savaş aracı olması bile söz konusu. Ka´b bin Züheyr silahını sevgili efendimize karşı bir silâh gibi kullanırken, ama keskin dil kılıcı birden tersine döndü, bir ipek şala büründü.
İnsanın üzerinde uçuşan rahmet yüklü bir söz meleğine. Dönemin en keskin ve ağır buhurdanlarının arasından, kılıçların ve öfkenin gölgesinde süzüle süzüle Büyük Kapı´ya vardı. O büyük kapıda, herkesin tedirgin olduğu, herkesin kuşkuyla baktığı bir anda bütün gözler sevgiliye yöneldi. Sevgilinin gözlerinde bir sevinç ışıltısı, bir mutluluk hali. O an kılıçlar kına, sözler geriye, öfkeler içe çekildi ve bastırıldı. Büyük şair cahiliyesini ayakların altına aldı ve kapıya vardı. Meşhur büyük şiirini o zaman söyledi. Kaside-i Bürde. Hasan bin Sabit de susan şairlerden. O kutlu ışığın gelmesiyle sönen bir gaz lambasının hükmü gibi.
Güneşin doğuşu ayın ışığını bastırır. Ayın ışığı yok aslında, o bir yansıtıcı sadece. Zamanı ve günü gelince büyük ışık kuşatınca şairler, etleri kemiklerinden soyulmuş gibi gördüler kendilerini. Sustular dilleri tutuldu. Şiire yol veren Sevgili´nin Hasan bin Sabit´e mescitte: Hasan şiir söyle, hicvet demesi bir yol verişti. Karanlığı mum ışıklarıyla aydınlatan şairlerin çıkışı, daha soylu bir duruş sergilediler. En küçük bir esinti karşısında sönen ışıkların koruyucusu ve daha güçlüsü o zaman belirdi. Soğumuş bir ruha salınmış güçlü bir soluk yeni bir çıkış sağladı. Peygamber Şairi Hasan bin Sabit şiirinin keskin kılıcını cihad meydanına sürdü, o da şiir söyledi. Evet şiir söyledi, sözleriyle gözleri perdeledi, korku saldı.
Günün şiirini orada Huzur´da söyledi. Kılıçlardan daha keskin, daha diriltici bir soluk gibi yayıldı savaş alanına. Hiciv bir alay değil, bir yergi. İnsanların içinde bulunduğu karanlığı bir anımsatış. Hakikat ışığına bir yöneltiş. Bir çağrı, bir uyarı. İnsanoğlu bulunduğu hâli ve durumu yanlışlarıyla kimi zaman hakikat sanır.
Kendi yanlışını, başkasının yanlışına ulayınca yanlışlardan kurulu bir yığma kulenin aldanışına kapılır. Kendini o yığma kulede fildişinde sanır. Böbürlenir. Sözün de bir karşılığı var. Söylenen söz ruhtan çıkma bir fiil. Söz bir ikrar, bir kabulleniş ve bir varlık belirtisi. Şiir sözlerden oluşur. Söylenir uzama uçar. Kâğıda dökülür. Kâğıttaki her söz bir eylemdir. Boş işlere kendini adamış olanların sözleri de dünyalık. Yanlış da olsa bir gerçek. Sözü ibadet ruhuna erdirmedikçe, onun karşılığını beklemek bir ham hayal. Dünyanın büyüsüne kapılan müslüman şair veya yazar, veya sanatçı günün içinde yaşarken kendini günün dışına götürür. Bu dünyayı sanki hiç yaşamamış gibi bir hâle bürünür. Kuş diliyle konuşur. Sevgi der, aşk der, övgü der, güzel sözlere bürülü bir seramonide bulunur. İnsanların gözlerinin içine bakar. Hakikatin güzelliğini söylemek kimilerini tatmin etmeyebilir. Kimileri varlıklarını başkalarına ve dünyalıklarına borçlu olduklarından çekingen olurlar, tutuk davranırlar. Dünyalık; sevgilinin kutsal ifadesiyle: bir elinde ay bir elinde güneş gibi somutluk söz konusu. Sözünü bunların üzerine kurma kaygısı, kişinin dünyanın büyüsüne kapılmasına neden olur. Büyü yanılsatıcı ve yanıltıcı bir durum. Büyü geçici bir göz boyama edimi.
Güneşin gelmesiyle yıldızlar yok olur, ay dünyasına çekilir mahcup bir halde. Günümüz edebiyatı ve onun ibdaını gerçekleştiren sanatçılar gözlerini güneşe ve aya çevirdiklerinden öte duygusundan uzak, şöhret duygusuna kapılan yalancı âşıklar konumunda. Sevgili´den, davadan, düşünceden, inançtan, ideolojiden, dinî simgelerden kaçış başlar. Güneş ve ay çevresinde dönen dünyevilik onların şiir ruhunu oluşturur. Hakikatten kaçış, hakikatin özünden uzaklaşış yeni bir ruh oluşturur. Kaypak ve kaygan bir düzlemde söz sanatıyla, büyüsüyle kendini öne çıkarma edimine kavuşur. Soyutlama denilen o büyülü hal bir saklanma ve gizlenme aracı. Müslüman şair, yazar ve sanatçı ''Müslümanlık'' giysisini onurla taşıyacak, başını göklere erdirecek bir sesin yansısı. Güneşin yansıtıcısı. Ben buradayım, sözüm de, sesim de, ruhumda burada! Bu bir erinç. İçimize doğan ışığın bizi taşıyacak bir sese dönüşmesi aslolanıdır.
Günümüz söz sahibi insanı havaya attığı şalın altına keskin kılıcını tutarken şal kılıca değer değmez ikiye bölünürken, bir ruhun ikiye ayrılması gibi olmalı. Sözümüz havada uçuşurken, meleklerin kanatlarına değip üzerimize ağdığında onun bir rahmet vesilesi olmasını beklemek en doğal hâlimiz. Sözün de bir bedeli var. Söz kâğıda geçtiği, insanlara bir hitap haline geldiği zaman o bir eylemdir. Her eylemin de bir bedeli var. Günümüz şair ve yazarı sözün keskin kılıcını alıp meydana çıkmıyorsa, bir uyarıcı, bir melek kanatlı dokunuşu gerçekleştirmeyecekse varsın diğer dünyalıların dalkavukluğunda bulunsun. Bizim onunla bir işimiz olmaz. Söz her halimizde bir duadır. Şiir de, öykü de, roman da. Öte âleme geçtiğimizde bir eserimiz bize tanıklık etmeyecekse varsın o eser olmasın. Günümüz edebiyatı Sevgili´den kaçıyor. Sevgili´ye kaside yazmayı aklının ucuna bile getirmiyor. Batılı yazarlar Hazreti İsa´yı romanlarında, yazılarında çok işlerler.
Şiirimiz Sevgili merkezli ve ruhlu olduğu için büyük bir geçmiş oluşturmuştur. Bu geçen yüzyılda bu geleneğe sadık kalan büyük şairlerimiz var. Onlar geleneğin bütün simgelerinden yararlandılar.
Şiirlerini bu ruh ile büyüttüler. Bir geçmiş zaman kurdular bize bir gelecek hazırladılar. Günümüzün sanatçıları dalgalara kapılıyor ne yazık ki. Batı ruhunun abanmasının etkisinde. Global dünya nasıl ki kendine ait bir ruh üretiyorsa, bu ruh sanat dünyamıza da etki ediyor. Suya sabuna dokunmayan bir anlayış. İnsanlık katlolacak bu sana yansımayacak, olacak iş değil. Hangi dünyada yaşıyorsa Mevlâna´yı, Yunus´u, Fuzûli´yi, Şeyh Galib´i, Mehmed Âkif´i, Necip Fazıl´ı, Cahit Zarifoğlu´nu, Âkif İnan´a, Alâeddin Özdenören´i bugün taşıyan güç ne ise onun peşindeyiz. Buna binlerce şair ve yazarımızı ekleyebiliriz. Günümüzde yaşayan büyük düşünür ve şair Sezai Karakoç´ta bu izlek bir bütün. Şiirinde de, yazısında da Sevgili Efendimiz´den bize yansıyan çok şey var.
Bugün bu düşünce geleneği izleğinde olanlar büyük ve zorlu bir yolculuğa taliptirler. Böylesi bir durumda güneş ve ay göndermesi kendiliğinden gündeme girer. Güzel bir yol üzerindeyiz. Soylu bir davranış izleğinde. Bize düşen bu yol ve yolculukta düşünce geleneğimizin ruhuna uygun yeni şeyler söylememizdir. Yoksa dünyadaki ömrümüz çok kısa. Yapacağımız çok iş var. Yazılı sözlerimiz ve eserlerimiz bizim fiillerimiz ve tanıklarımız. Tartıda onlar da yer alacak. Bu kesin.

Anadolugençlik dergisi/ sayı 123

 
Üst