Ömer Karaoğlu:Merhamet Hareketi | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ömer Karaoğlu:Merhamet Hareketi

Berre Tuna

Nazende
İhvan Üyesi
Katılım
3 Kas 2007
Mesajlar
1,816
Puanları
0
Medya bizi İslamcıyız diye dışladı


"Ahmet Kaya çok iyi şarkılar yaptı. Çok fazla dinleyici kitlesi oldu. Ahmet Kaya'yı taşıyan 'kapitalist' dediğimiz medyaydı. Sosyal demokrat olan insanlar bu tür eğilimlere kucak açıp destek, verdi. Bizim 'İslamcı' olmamız bir kusur ve ayıp sayıldı" diyen SANATÇI ÖMER KARAOĞLU:

KÜBRA&BÜŞRA İLE İKİDE BİR
Ömer Karaoğlu, Mavi Marmara gemisinde bulunan bir iki sanatçıdan biriydi. Seksenli yılların sonunda birkaç arkadaşıyla yapmaya başladıkları müziği "Ezgi" diye adlandırdılar. Bu müzik türü mütedeyyin camia tarafından çok sevildi. Çünkü sloganikti ve dönemin dinamik yapısını yansıtıyordu. Peki günümüz yeşil popundan farkı ne? Şimdi neredeler, ne yapıyorlar? Ne kadar benimsendiler, nereye oturtuldular? İşte yirmibeş yıllık ezgi öyküsü...

Ezgi nasıl ortaya çıktı?

Ezgi bir tür değil aslında. Şarkı dememek için bazı arkadaşlarımızın koyduğu bir isim sadece. Müzik yapmaya başladığımız dönemlerde bir kaçış oldu. Mütedeyyin kesim tarafından türkü dinlenmiyordu. Biz de müziğimizde bağlamayı ve neyi buluşturduk.

Ezginin sufi müzik ve ilahiden farkı ne?

Toplumsal boyutları içeren, Peygamber'e ve terminolojiye göndermeleri olan, bunu söz dokusuyla önceleyen bir müzik. Diğerlerinden farklı kılan en esaslı şey içeriktir. 'Dinci' olarak nitelendirilmesinin sebebi de budur. Aslında özgün bir müziktir. Çünkü içerisinde sazlar, sözler ve ritimler var. Rastgele değildir usulü vardır.

Protest bir tavrı yok mu?

Protest diyemeyiz. O, sol kesime ait reaksiyonel bir tavırdır. Bizim yaptığımız ise aksiyoner kalıyor. İnsanları davet eder, üst değerleri vardır. O yüzden protest olduğunu söylemek haksızlık olur.

İlahi mi peki?

Değil. Tasavvuf musikisi de değil. Çünkü o tarihsel bir gerçekliğe tekamül eder. Geleneksel bir değeri vardır ve yaşatılması gerekir. Klasik Türk müziği makamında en az on beş eserim var. Ama öne çıkan eserlerim daha çok marş formundakiler oldu.

Zamanında siyasi bir söylem olarak kullanılmadı mı?

90'lı yıllarda daha çok siyasal bir dil olarak kullananlar oldu. Ben de birçok siyasi geceye davet edildim ama hiçbirine katılmadım. Çünkü sadece müziğimle tanınmak istiyordum.

Yeşil Pop tanımına nasıl bakıyorsunuz?

Bir boyutuyla Yeşil Pop'u haklı bir niteleme olarak görüyorum. Çünkü bu nitelemeyi haklı kılan türler oldu zamanında. Bizim altı boş bir yürüyüşümüz olmadı. Müziğin meşruiyeti dahil bütün bunları tartışarak, dert edinerek yol arıyorduk. Ama bu camiada müzik yapma iddiasıyla yola çıkarak, "Sesim güzel" deyip albüm yapan herkesin bir aile olduğu zannedildi. Yirmi beş yıldır bu çalışmaların içindeyim, en az on yılı kayıptır.

İçinde Peygamber ismi geçen müzikler neden özgün olarak yorumlanmadı da ticari bir müzik olarak kaldı?

Bizim yolculuğumuz iki taraftan da yaralı. Bu cenahta dini duyarlılıklardan yola çıkıp itirazlarını, iddialarını, sevdalarını ve hüzünlerini ticari bir kaygıyla müziğe taşıma isteği olan insanların olması doğal. Bunu yadırgadığınız zaman olmuyor.

Bu sevda iyi bir müzik alt yapısıyla da anlatılabilirdi. Kötü örnekler gördük...

Bu işe üç konservatuarlı arkadaş ile başladık. Ama bunları konuşacak fırsatımız olmadı. Ancak yirmi beş yıl sonra konuşabiliyoruz. Kötü örnekler aradığınızda yüzlercesini bulursunuz. Baktığınızda arkadaşlarım da çok kalıcı ve nitelikli besteler ürettiler. Teknik anlamda o günün şartlarında iyi icralar yapamadılar ama kaliteli eserlerdi.

Şimdi ne yapıyorlar?

Bir arkadaşımız protest tarzı eserler verdi. On yıl hapis yatmış bir arkadaşımızdı. Şu an memurluk yapıyor. Camianın bu tepkilerinden dolayı müziği bıraktı.

Yaptığınız türü destekleyen bir medya da olmadı...

Evet. Mesela bazı televizyonlar bizim için önemli kuruluşlardı. Bu müziği kitlelerle buluşturmanın bir aracıydı. Ancak bir gün Ahmet Hakan bu konuyu müzik dosyası için işlemek istedi. Ama bunun hayırlı olmayacağını düşündüm. Çünkü tokatlayıp göndereceği bir iki arkadaş arıyordu. Davet ettiği isimler arasında ben yoktum. Bu müziğin inşaa edilmesinde ilk bir iki kişiden biri olmama rağmen davet edilmedim.

Neden?

Çünkü benim ne yaptığımı anlatacak kadar bilgim var. Ama niyet farklı olduğu için bu işi sığ bir şekilde yapan, bu konuda yeterli olmayan arkadaşları konuşturmayı tercih ettiler ve sonra da bu müziği gözden düşürdüler. O yüzden yeni arkadaşlar cesaret edemedi. Cezalandıramazsınız ancak ödüllendirebilirsiniz. İyiler seçilip desteklenseydi şimdi bu alanda da özel bir müzik alanı oluşturulacaktı. Ben görsel ve yazılı medya olmasa da kendi müziğimi inşaa edebildim.

Ahmet Kaya'da eleştirisel bir zeminde duruyordu. Ama kaderi sizin gibi olmadı...

Ahmet Kaya çok iyi şarkılar yaptı. Çok fazla dinleyici kitlesi oldu. Ama Ahmet Kaya'yı taşıyan 'kapitalist' dediğimiz medyaydı. Sosyal demokrat olan insanlar bu tür eğilimlere kucak açıp destek, verdi. Bizim 'İslamcı' olmamız bir kusur ve ayıp sayıldı.

Burada mütedeyyin kesimin hiç mi payı yok?

Eğitim düzeyimiz düşüktü, kamusal alanda varlık gösterecek tezlerimiz yoktu. Hala estetik açıdan tartışılabilir bir duruşumuz var. Müziği bilen ve anlayan için çok erken çabalardı bunlar.

Kentli Müslüman algısı popüler kültüre teslim olduktan sonra kendi camiasında yapılan sanatı yeterli bulmadı. Ezgiye karşı ilgi azalması olmadı mı?

Oldu. Ama bu tamamen politik bir seyir. Dünyanın ideolojisizleştirilmeye çalışıldığı döneme denk düşüyor. Türkiye'de seksenli yıllardan yükselen neo liberal tirendin bir yansıması. Müslümanlar siyasetin merkezine oturmaya başladı. Bu süreç merkezin geleneksel yapısıyla da benzeşmesini getirdi. Bizim insanımız Klasik Türk Müziği'ni ve Türküyü keşfetti.

Siz kentleşmenin neresinde kaldınız?

Albümlerimde zikir ve ayin formu kullanmadım. Kendi nefesimi müziği bilen arkadaşlarla paylaştım. Başından bu yana bir özgünlüğü hedefliyorum. Böyle eserlerde verebildiğimi düşünüyorum. Elli yıl sonra dinlenecek eserlerim olduğuna da inanıyorum. Çünkü kitlesel olarak bunun karşılığını görüyorum.

Ne yapılmalıydı?

İyiler ve kötüleri ayıklanmalıydı. Rasim Özdenören'in bir ifadesi var; "Sözün içinde Allah veya Peygamber geçmesi onu İslami kılmıyor. Güzel sözle buluşmalı" Bu anlamda yelpazemizin geniş olması lazım. Bu toprakta üretilmiş müziklerin la-dini olduğunu iddia etmemek ve bütün renklerin bir arada olabileceği bilmek gerekiyor. Ama bu renkler içinde kovulan tek renk bizim yorumumuz oldu. Biz emekleme döneminde müzik üretmeye çalışıyorduk ama bebekken boğuldu.

Sizin bu süreçte nasıl bir katkınız oldu peki?

Birçok kişiyi konservatura yönlendirdim. Ama artık benim gibi duyarlılığı olanlar da üretmek istemiyorlar. Bunların içinde çok iyi icracılar var. Ama onlar Klasik Türk müziği koralarında yer almakla yetiniyor.


MAVİ MARMARA SANATÇI DUYARLILIĞI GÖREMEDİ


Siz aynı zamanda Mavi Marmara gemisinde olan bir iki sanatçıdan birisiniz. Bu ekiple daha önce bir bağlantınız var mıydı?

Birlikte projeler yapıyoruz. Gelenekselleşen yetim buluşmalarında, bağımsız etkinliklerde de rol alıyorum. Daha önce de Mazlumder'in yönetiminde yer almıştım.

Nasıl destek veriyorsunuz?

Akademisyen ve sosyal bilimciyim. Beyin fırtınaları veya bir takım projelerin üretim aşamasında yer alıyorum. Geminin tanıtım kampanyaları üç buçuk aydır sürüyordu. Arkadaşlarla Doğu ve Güneydoğu yoğun olmak üzere bir Anadolu turnesi yaptık. 'Rotamız Filistin, Yükümüz Özgürlük' sloganıyla kırka yakın etkinlik gerçekleştirdik. Özgürlük gemisi için konserler verdim. O gemiye binmemek olmazdı.

Siz ve Sinan Albayrak dışında gemide sanatçı var mıydı?

Mikail diye bir arkadaşımız vardı. Ama o daha sakin bir duruş sergiledi.

Neden bu kadar az sanatçı vardı?

Bu tür organizasyonlarda sanatçı duyarlılığı ve bakışı gerekiyor. Bu anlamda ülkemizin sanatçılarının iyi bir sınav veremedi. Tabii ki kimseyi bu gemiye binmek ve riskleri üstlenmek için zorlayamayız. İHH'nın koordinatörlüğü ile yürütülen bu projeyi kendisine yakın bulmayabilir. Ama bu geminin yolcuları oldukça mozaik ve renkliydi. Salt İslamcı bir etkinlik değildi. Bu yönüyle öncelikle sanatçıların bu işe daha fazla rağbet etmesi gerekiyor. Ciddi bir ilgisizlik gördüm. Sanatçı duyarlılığı dediğimiz şey öncelikle bir asgari insani duyarlılık gerektirir. Sağdan ve soldan baktığınızda altı yüze yakın olan kişinin içinde çok az sayıda eli kalem tutan adam ve sanatçı vardı.

O gemiye sanatçı kimliğinizle mi yoksa insani duyarlılığınızla mı bindiniz?

Bu tür hesaplar hiç yapmadım. Ben "Ömer Karaoğlu olarak böyle güzel bir çalışmanın içinde yer almalıyım" diye düşündüm.

Bundan sonra katılım artar mı?

Artar. Çünkü dünyadan gelen tepkiler yeni kervanların düzüleceğini gösteriyor. Doğudan ve batıdan çok fazla kurum Gazze'ye doğru yola çıkma hazırlığı içerisinde.

Bu mozaik yardım kampanyasına hakim olan söylemin öne çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Gemide bulunanların her biri kuşkusuz varlık nedenlerini bir biçimde izah edeceklerdi. Ontolojik düzeyde bu sorumluluğun Müslümanlığın bir gereği olarak alırken, ateistler bunun bir insani erdem olduğunu ifade ederek vurguluyorlar. Gemide çok farklı mezhepten ve görüşten insanlar vardı. Herkes varlığını oradaki bulunuş nedenini o şekilde vurguluyor ve bu doğal. Ben İsrail askerine "Allahu ekber" dediğimde yanımda bulunan Hristiyan aktivist bunu yadırgamıyordu.

Dilde bir hata yapıldığını düşünüyor musunuz?

Hayır. Organize olan iradenin ısrarla böyle bir dil kullandıklarını görmedim. İnsanlarda standart tavır ve tutum sergilemelerini istemek mümkün değil. Geminin üst güvertesinde bulunan ve daha yiğitçe pasif bir direnişte bulunan ve istekli olan arkadaşlarımız vardı. Bunları biz orada gördük bu doğal gelişen bir durumdu. Onlar gemiye korsanların binmesine daha fazla tahammül edemediler.

Siz ne düşünüyordunuz?

İsrail'in yaptığı askeri müdahele onu devlet kılmıyor. Ben 1948'den itibaren bir biçimde uluslararası kamuoyunun 'Devlet' diye tanıdığı bu organizasyonun çok büyük bir terör örgütü olduğuna inanıyorum. Devlet olarak tanınmasının bir yanılgı olduğunu ve dünyanın bu yanlıştan bir gün döneceğini düşünüyorum. Yahudiler'in bir devlete ihtiyacı varsa da devletin adresi bu topraklar olmamalı. Ortadoğu'nun kalbine saplanan organizasyonun nasıl inşaa edildiğini bütün insanlık biliyor. İsrail'de yaşayan insanların talebiyle ortaya çıkmış bir organizasyon değil.

Peki neleri göze almıştınız?

Duygu dünyamızda bir hedefe kilitlenme vardı. Hepimiz Gazze sahillerine çıkmayı umut ediyorduk. Saldırı anında bile buna inanıyordum. Bir biçimde bu insanlar bizi etkisiz hale getirse de bu yardımları bir şekilde yerine ulaştırırız gibi geliyordu. Şehidleri görünce bu sefer hadisenin sandığımızdan daha ciddi olduğunu gördük. İsrail'in iddia ettiği gibi, bu geminin teslim alınması olsaydı, bunun birkaç yolu vardı. Askeri stratejistler ve kaptanlar bunu biliyor. Uyarırdınız, rotayı çevirirdiniz.

Gemi öncesi ve sonrası hayatınızda ne değişti?

Olaylara bakışımızda pek bir değişiklik olmadı. Ama İsrail'in soluk ve soğuk yüzüyle çok canlı bir biçimde karşılaştık. Çok kısa süreli maduriyetlerim dışında böyle bir hapis hayatım olmamıştı. Açtot limanına indiğimizde insanlık dışı bir nefrete tanık olduk. Türkiye'ye hedef alan küfürler vardı. Bunlara canlı tanık olmak çok farklı.


SAMİ YUSUF MADONNA GİBİ OLMAK İSTİYORDU


En son 2006 yılında albüm çıkarmışsınız. Albüm yapmamanızın sebebi talep olmaması mı?

Aksine. Şu an bir albüm oluşturacak kadar eserim var. Ama çıkarmak istemedim. İhtiyaç duymadım çünkü paylaşabileceğim farklı alanlar vardı. Ben parçaları yapıyordum arkadaşlarım onları internet ortamında paylaşıyorlardı. İlk albüm çıkardığımda tiraj hedeflememiştim ama yüzbinlerce sattı. Hiçbir albümümde telif anlaşması yapmadım.

Müziği tebliğ aracı olarak mı görüyorsunuz?

Hayır. Sanat salt bir tebliğ aracı olamaz. Amacım insanın iç dünyasını keşfi, sonra üst değerleri sanat diliyle genç jenerasyona anlatmaktı. Yoksa sanat dini öğrenmenin, onu anlatmanın, açıklamanın bir aracı olamaz. Müziğimin sahici olduğunu düşünüyorum. Din tüccarı olsaydım böyle bir tepkiyle karşılaşmazdım.

Yaptığınız müzik ne kadar 'ilahi misyon' taşıyor?

Müziğe bakışım da hayata bakışım gibi. Sanatı hayatın dışında bir yerde görmüyorum. Ama sanatın doğasına eziyet etmeden onun da gereğini yerine getirmeye çalışarak belli bir estetik düzeye taşımaya gayret ettim. Hayatın bütün beşeri taraflarına rağmen ilahi olanın öncelikli olduğunu, yaratana karşı bir sorumluluğum olduğunu düşündüm. Allah bana böyle bir yetenek verdiyse ona hizmet etmeye karar verdim.

Neden popüler olmadınız?

Halktan kopuk, onların anlamayacağı sanat algısına biraz mesafeli yaklaşıyorum. Geniş kitlelerin de beğeni düzeyinin çok iyi olmadığını biliyorum. Ona teslim olmamak gerekiyor.

İçinde manevi duygular içeren bir müzik türü ne kadar popülerliği kaldırabilir? Mesala; Sami Yusuf konserlerinde kadınlar onun ismini taşıyan bandanalar takıyorlar...

Kaldırmıyor. Buradaki en önemli görev sahnedeki adamla onu dinleyenlere düşüyor. Müziğimi paylaşmaya başladığım zamanlar popüler bir kaç bestem oldu. Bunun çok fazla biliniyor olması kötü değil. Ama burada bir dengeyi gözetmek gerekiyor. Sahnedeki adamın formu önemli. Batıda sahnedeki adam yarı tanrısal bir mit gibidir. Bizde böyle bir sanat ve sanatçı algısının tasfiye edilmesi lazım. Sami Yusuf "Madonna ne yapıyorsa biz de onu yapabilmeliyiz" diyen biri.

Peki siz Sami Yusuf'un müziğini nasıl buluyorsunuz?

Sami Yusuf'un ürettiği müziğin özgün olmadığını düşünüyorum. Çoğu salavatlardan oluşuyor. Ses rengi güzeldir, ne yazık ki müzikal anlamda yeni hiç birşey getirmez. Ona rağmen popüler olabilmiştir. Çok başarılı bir medya pazarlamasının ürünüdür. Haber saatlerine konuk olur, bilboardlarda fotoğrafları çıkar... Hangi boyutu nefsidir, hangi boyutu İslam sanatına hizmet eder tartışılır.

Siz bu konuda yanlış bir strateji uyguladığınızı düşünüyor musunuz? Özeleştri yapıyor musunuz?

Hayır.

Neden?

O öz eleştiriyi içerikten çok teknik açıdan yapıyorum. Ürettiğim eserlerin daha güçlü besteler olmasına, yorumlarımın daha iyi olmasına dikkat ediyorum. Arayı bu kadar uzatmamın bir sebebi de bu. Onlarca bestem var ama onları bir albüme taşımada eskisi kadar kolaycı değilim. Şiirselliği önemsiyorum, bir dönem yaptığım sloganik ifadeleri şimdi kullanmayacağım. Yaptığımız bu çalışmaların yeni bir şeyler söylemek adına hala önemli olduğunu düşünüyorum.



Kaynak: Yeni Şafak
 

KFK

Yeni Üye
İhvan Üyesi
Katılım
2 Ocak 2010
Mesajlar
481
Puanları
0
Dini müzik,tasavvufi müzik,çalgılı ilahi bidattir.Müzik ve her türlü çalgı aleti haramdır.Bütün bu işlerle uğraşanların piyasadan kaybolması ümidiyle...

(Bir zaman gelecek, zina, içki ve mizmarı [çalgıyı] helal sayanlar çıkacaktır.) [Buhari]
(Kur’an mizmarlardan okunmadan önce salih amel işlemekte acele edin.) [Taberani]

Bayramda, savaşta, hac yolunda, sahurda, düğünlerde ve askerlikte davul çalmak, kahramanlık türküleri söylemek, okullarda, millî ve siyasi toplantılarda bando, mızıka, mehter marşı çalmak caizdir. Kadınların düğünlerde ve bayramlarda kendi aralarında def çalması caizdir. Bunun dışındakiler haramdır. (Hadika)

(ABDULGANİ NABLÜSİ: 1640 da Şam’da doğup, 1731 de vefat etti.Kabri Şam’dadır. Fıkıh, tefsir ve hadis ilimlerinde ve tasavvufta çok derin âlim idi. Alaüddin Attar hazretlerinin ruhaniyetinden de feyiz aldı. İstanbul'da, Mısır’da ve Hicaz’da da ders verdi. Yüzden fazla değerli kitap yazdı. Hadika kitabı, Birgivi’nin Tarikat-ı Muhammediyyesinin şerhidir. Keşf-ün-nur an eshabil-kubur kitabında, Tacüddin-i Hindinin, rabıtayı ispat eden Taciyye risalesine yaptığı şerhde, Evliyanın öldükten sonra da keramet sahibi olduklarını ve ruhlarından istigase ve istifade edileceğini çok güzel anlatmaktadır. Hulasat-üt-tahkik kitabı, mezheplerin birleştirilemeyeceğini ispat etmektedir. )
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Ömer Karaoğlu: Hayat devam ediyorsa mücadele de devam edecek

http://www.ozgundurus.com/Haber/Soylesi/09102010/Omer-Karaoglu-Hayat-devam-ediyorsa-mucadele-de-devam-edecek.php

Ünal ALDEMİR & Yaşar YEŞİL


80’lerden sonra Müslümanların daha fazla kendilerini fark ettiği, kendilerine ait bir dil geliştirmeye çabaladığı ve daha çok da “biz varız”ı ifade etmeye çalıştığı bir Türkiye’yi yaşıyorduk. Böyle bir dönemde İslam duyarlıklı bir müzik söyleyişini öne çıkarmaya çalışıyorduk.Çabalarımızın bugün de yeterince idrak edilebildiğini düşünmüyorum. Hâlâ bunun kıymetinin anlaşıldığını, bu grafiğin yükseltilmesi gereğinin bir ihtiyaç

25 yıldır müzikle uğraşan sanatçı Ömer Karaoğlu ile doktor unvanıyla uzunca bir süre görev yaptığı devlet üniversitesinden 28 Şubat sürecinde neden ayrıldığını, müziğe nasıl başladığını, bir dönem çok yaygın olan bant tiyatrolarını, çıkardığı kaset ve albümlerini, yapmış olduğu müziğin ana temasının ve içeriğinin neler olduğunu, icra ettiği müziğe karşı yapılan eleştirileri ve bundan sonra yapmayı planladığı projeleri konuştuk…


Sayın Karaoğlu, önce tanış olalım. Bize kendinizden bahseder misiniz?

1967 İstanbul doğumluyum. İstanbul Bayrampaşa diyelim. Orta ve lise öğrenimimizi Bayrampaşa’da tamamladık. Normal bir ortaöğretim programıydı… Bizim dönemimizde böyle çok fazlasıyla çeşitlenmemişti lise eğitimi, ortaokul eğitimi. Yüksek öğrenimimizi İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesinde tamamladık. Ondan önce kısa bir dönem İstanbul Teknik Mühendislik maceramız var, ama onu ben şöyle ifade ediyorum; mühendis olamayacağımıza karar verdikten sonra, benden mühendis olmaz dedikten sonra, sosyal bilimlere olan eğilim ve ilgimiz dolayısıyla iktisat okuduk.


Neden iktisat?

O yıllar, seksenlerin özellikle ilk devresi, Türkiye’de Özal’lı yıllardı. Dövizin, paranın, borsanın, ekonominin, üretimin, tüketimin konuşulduğu, konuşulmaya daha fazla başladığı bir kabuk değişimi dönemiydi. Türkiye’nin liberalleşme sürecidir ekonomik olarak… Dolayısıyla gençlik yıllarımızda, bir boyutuyla bu ilgimizi çekti. Yani bu rakamsal göstergelerin bizim için ne ifade ettiği konusunda biraz bilgilenelim ihtiyacıyla, bilerek ve isteyerek tercih ettiğim bir bölümdü iktisat. Hayatın ve toplumların önemli bir veçhesiydi. Lisans öğreniminin arkasından yine aynı üniversitede yüksek lisans ve doktora öğrenimi yaptım. Daha çok Türk-Osmanlı İktisadi tarihiyle ilgili, ekonomi tarihiyle ilgili Osmanlı Türk İktisat tasavvuru ve zihinsel değişim süreçlerine olan ilgimizden dolayı bu alanda çalışmayı tercih ettim. Doktora öğrenimimi de İstanbul Üniversitesinde tamamladım. Bu dönemden sonra -kısa sayılmayacak bir dönem diyelim- on yıla yakın, bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalıştım.


Daha sonra neden üniversiteden ayrıldınız?

Türkiye’deki çalkantılı siyasi süreçlerde üniversitedeki görevimden ayrılmak zorunda kaldım. 28 Şubat süreci mesleki çizgimi ortasından baltaladı ve değiştirdi. 28 Şubat’ın ihraç etmeyi hedeflediği isimler arasındaydım. Açıkça bu bana deklare edildi. Kadrosuz bir doktor olarak 2 yıl kadar üniversitedeki odamda oturdum. Oturduğum için devlet bana maaş verdi maalesef. Yani resmen ders yazılamadı, atamam yapılmadı uzun süre.


Kimliğinizden dolayı mı?

Bu, tabi sadece bana mahsus bir şey değildi. YÖK ve YÖK ile bağlantılı çevreler eliyle benimle beraber olan bir grup insanın da üniversiteden tasfiyesi hedefleniyordu. Bu bize açıkça beyan da edildi. Yani kendinize adres bulun, bir kamu kurumunda kalmaya ısrarlıysanız başka bir okula gidin, başka bir mesleğe geçin filan gibi… Tabi kolay değil bu işler, biliyorsunuz. Uzun yılların emekleri, birikimleri, fedakârlıklarıyla oluşan işler ve o üniversitenin yetişmiş insanlardan istifade edeceği zaman dilimi içerisinde… Yani mastırı, doktorası, o çileli süreçler bitmiş… Öğrenciyle yüz yüze geleceksiniz, tabiri caizse bu işin zekâtını ödeyeceksiniz. Ama birileri size diyor ki, hayır bu kurumda sizin işiniz yok ve bunu sadece bir ideoloji adına, tamamen ideolojik bir tutumla yapıyor. Gariptir ki sizi bir ideoloji mensubu olduğunuz bahanesiyle suçlayarak yapıyor bunu.

İlginç…

Evet, ilginç… Hakikaten çok ilginç. Bizim yaşadığımız belki en hafifinden bir travmaydı. Bu travmaları ağır biçimde yaşayan insanlar, çevreler oldu 80 ihtilali, önceki ihtilaller ve darbeler döneminde… 28 Şubatta biz de böylece bir mola verdik, bir süre resmi görevi tatil ettik. İhraç olacaktık, istifayı tercih ettik.


Müzik serüveniniz nasıl başladı?

Aslında 80 öncesi bir devresi var bu işin. 80 öncesi daha küçük yaşlarda, daha genç yaşlarımızda, ilahiler, marşlar söylerdik. Fakat klasik tasavvuf musikisi, bu tür formlarla ilgili profesyonel bir eğitim alabileceğimiz, ustalaşabileceğimiz bir tezgâhla tanışmadık… Zaten biliyorsunuz, bu eğitim aslında bir usta-çırak ilişkisidir geleneksel eğitimde, ama bizim de hocalarımızdan dinleyerek taklit ettiğimiz, okumaya, icra etmeye çalıştığımız ilahilerimiz vardı. Birkaç da aynı döneme ait çok söylenen marşlarımız vardı o zamanlar…


Nerelerde söylenirdi bu marşlar?

Özel günler, geceler ya da pikniklerde, gezilerde, düğünlerde okunurdu. Benim ortaokul yıllarımdan itibaren, özellikle ilkokul yıllarımdan itibaren müziğe ve folklora özel bir ilgim vardı. Fakat ortaokul yıllarında icra edeceğiniz zemin bellidir. Yani okul korolarında Türk Halk müziği okursunuz filan… Amatör bir ilgi, bir sevgiyle başladık. Lise yıllarımızda bir özel projeye davet edildik, 1985 veya 1986’lı yıllardı sanıyorum. O yıllar, benim üniversiteye öğrencisi olduğum ilk devredir… Bir özel projeye ortak dostlar vesilesiyle davet edildik. Sevgili Ulvi Alacakaptan’ın içinde bulunduğu, daha önce bir-iki denemesi yapılmış bant tiyatroları içerisinde bir eser icra etmek üzere davet edildik. “Hicret” adlı bant tiyatrosu idi.


Neden siz?

Kısmi arkadaş çevremiz içerisinde icralarımız biliniyordu. Çok da genç yaşlarımız tabi… Bu dönem biraz daha kendi soluğumuzu aradığımız, özgün üretimler yapmayı kovaladığımız dönemlerdi. Üstad Sezai Karakoç’tan, Necip Fazıl’dan, çok az da olsa rahmetli Akif’ten ve Arif Nihat Asya’dan seçtiğimiz birkaç şiiri bestelemeye, melodilerle buluşturmaya ve onu icra etmeye çalıştığımız dönemlerdi. Dolayısıyla bu üretimlerden, yakın arkadaş çevremiz dışında fazla insanın haberdar olma gibi bir ihtimali yoktu.
Bu arkadaş çevremizin vesilesiyle diyelim, “Hicret” isimli bir bant tiyatrosuna bu projeyle denk düşen ürettiğimiz birkaç eseri, o zamanki ifadesiyle “müziksiz”, sadece tef ile ya da koltuk davulu dediğimiz bir ritim sazla icra ettiğimiz çalışmayla başladık. Sanıyorum lise 3. sınıf öğrencisiydim o zaman. Çok gençtim.


O zamanlar bant tiyatroları yaygındı değil mi? İbrahim Sadri, Ulvi Alacakaptan’ın yapmış olduğu bant tiyatroları…

Tabi. Doğru. Onlar Ahmet Mercan, Mehmet Efe, Mehmet Genç ve diğer dostlar… Beraber olduğumuz çalışmalardı bunlar. İlk çalışmalardı. Bizden önce bir “Mute” destanı vardı. Daha sonra “Musab bin Umeyr” konulu bir çalışma vardı. “Hicret” isimli kaset çalışmamızla dinleyici ilgisinin çok yoğunlaştığını fark ettik. Bu yoğunluk tabi yeni projeleri gerekli kıldı. Arkasından birkaç proje daha yaptık. Sanıyorum İslam tarihini, Asr-ı Saadet’i konu alan, oradan belli konuları, belli portreleri, belli kesitleri öne çıkaran dinletilerdi bunlar. Bu dinletiler içerisinde özgün besteler yapıldı.

Bu çalışmalardan belli bir ücret alıyor muydunuz?

Zaten çok amatör çalışmalardı. Belki öğrenci olarak birer bayram harçlığı aldığımız söylenebilir. Çünkü o zaman bu çalışmalar bireysel bir çalışma değildi. Bugünkü gibi solo ve solist tarafımız çok önde değildi. Bir vokal grubuyla, bir arkadaş grubuyla beraber yapıyorduk çalışmalarımızı. Hatta üretimlerimizi bile genellikle birlikte tamamlıyorduk. Herhangi bir beste ürettiğimizde bir-iki arkadaşımızda oturup, onu olgunlaştırmaya çalışıyorduk.


İlk kaset ne zaman yapıldı?

Bir müzik albümü olarak soruyorsanız 1987-1988 yılları diye tahmin ediyorum. Bizim ilk çalışmalarımızda “Hicret” isimli bant tiyatrosundan sonra “Adı İçin Yaşamak” hatta ondan önce sadece bir ritim sazla yaptığımız “Gün Batıdan Doğmadan” isimli bir marş albümümüz vardı.


O zaman ilk kasetiniz “Gün Batıdan Doğmadan”

Doğrudur. Bu ilk marş klasiğidir. Net olarak tarihini şu an hatırlayamıyorum, ama seksenli yıllardır.


Ömer Bey, yapmış olduğunuz müzik bir ihtiyaçtan mı doğdu? Yani o dönemlerde böyle bir talep mi vardı, siz bu talebe cevap vermek için mi çıktınız?

Buna evet ya da hayır demek çok zor. Yani her iki cevap da doğru diye düşünüyorum. Sizin de bildiğiniz gibi 80’lerden sonra Müslümanların daha fazla kendilerini fark ettiği, kendilerine ait bir dil geliştirmeye çabaladığı, aradığı ve aslında daha çok da “biz varız”ı ifade etmeye çalıştığı bir Türkiye’yi yaşıyorduk. Aslında bu Türkiye ile de sınırlı bir tespit olmasa gerek diye düşünüyorum. Bütün dünyada politik, siyasal ve toplumsal varoluşun çeşitli düzlemlerde daha yüksek perdeden ifade edilmeye çalışıldığı bir dönemdi.


Türkiye özeline dönersek…

Türkiye’de de malumunuz 80’lerden önce toplumun marjinal bir kesimi gibi addedilen, bu toprakların, bu toplumun değerlerini çok da öncelemeyen bir elitin, bir elit bürokrasinin, bir elit aydın kesiminin Müslüman varlığına ya da Müslümanca düşünmeye veya iş üretmeye, her alanda bunun tezahürlerini ortaya koymaya doğrusu çok alan açılmadığı bir dönemdi. Şu ya da bu nedenle… Belki bunu uzun uzun konuşmak lazım, ama ben sadece fotoğrafı tespit açısından söylüyorum. Dolayısıyla bizim medyada da, gazetecilik, dergicilik, yayıncılıkta da aslında bir yoğunlaşma yaşadığımız dönemdir. Müziği yapmaya başladığımız, bu müzikleri ürettiğimiz dönemdir. Ben bunu şöyle ifade ediyorum, bizim geleneksel formlarımız, müzik icralarımız yok muydu? Vardı elbet, ama 80’lerden sonra çok daha farklı bir şey vardı.


Farklı olan neydi?

Açıklamaya çalışayım. Toplumsal olarak, toplumsal boyutu içine alan İslam duyarlıklı bir müzik söyleyişi ilk defa öne çıkıyordu. Bu yönüyle de niteliği, kalitesi tartışılmakla beraber, artısıyla eksisiyle, hatasıyla, sevabıyla bir özgün arayış, özgün denemelerin ortaya konduğu çalışmalar olarak değerlendiriyorum bizim müzik çalışmalarımızı. Şüphesiz bu kervana daha sonra katılan birkaç arkadaşımız da oldu. Farklı yorumlar, farklı sesler, farklı ürünler ortaya konuldu. Dolayısıyla teknik açıdan eleştiriye açık taraflarına rağmen, çok kıymetli anlamlı bir çaba olduğunu düşünüyorum.


Bu çabalarınız nasıl karşılandı?

Bu çabanın belli çevreler tarafından bugün de yeterince idrak edilebildiğini düşünmüyorum açıkçası. Hâlâ bunun kıymetinin, bu gayretlerin bir yerlere taşınması gereğinin, bu çizginin, bu grafiğin yükseltilmesi gereğinin bir ihtiyaç olarak Müslümanlar arasında yeterince fark edilip, tartışılabildiğini, yorumlanabildiğini, gereğinin yapılabildiğini düşünmüyorum.
Söylediklerim daha çok bizim muhite yönelik, bizim mahalleye dönük bir tespit. Türkiye genelinin, sokaktaki bir adamın bu müziklerle tanışıp tanışmaması apayrı bir problemdir. Onu da konuşmak lazım kuşkusuz… Ben daha çok mahalle içi ilgilerin de yeterince yoğunlaşmadığını, süreci doğru okuyamadığını, ona yönelen eleştirilerin onarıcı, yol açıcı olmaktan ziyade yıkıcı ve tahrip edici olduğunu, hatta zaman zaman bir aşağılık kompleksinin ürünü olduğunu düşünüyorum. Süreç sağlıklı okunamadı diye düşünüyorum. Durum tespiti yapmak açısından bunu söylüyorum.
Çünkü o özgünlük bence anlamlı bir çabaydı, bir arayıştı. Şüphesiz çok olgun olması, çok yetkin olması beklenemezdi o ürünlerin. Bir grup genç insanın sanat diliyle, müzik diliyle varoluşlarını bu toplumda, bu topraklarda aslında -bazen ifade ettiği demek bile yetmiyor- haykırdığı bir dönemdi. Zaman zaman reaksiyoner ya da slogana yaklaşan bir üslup taşısa da çok anlamlı ve orijinal denemeler içeriyordu diye düşünüyorum. Yüzlerce eser üretildi bu devrede. Birçoğu hâlâ söyleniyor ve uzun soluklu oldu.


Belki yetersizlik şundaydı: Bu sanatçıların önünde bir model, bir örnek yoktu. Birtakım deneme yanılmalarla yol alınmaya çalışıldı. Bu yürüme çabaları belki bir kısım insan tarafından takdir edilirken, bir kısım insan tarafından da tamamen tersi yapıldı. “Yeşil pop” falan denildi mesela… “Tef mi kullanalım saz mı” tartışmaları oldu uzun süre…

Tabi tabi… Bazı tartışmalar yaşandı. Fıkhi endişeler, kaygılar boyutu da vardı işin tabi. Az önce sizin işaret ettiğiniz gibi… İlk albümlerden olan “Adı İçin Yaşamak”ta müziği kullandık. İlk defa sınırlı da olsa orkestrasyon vardı. Tartışmalar başladı, yoğunlaştı. Sonra “Gökyüzü Depremleri” ve “Sızı” isimli arka arkaya iki solo albüm yaptık. İlk albümlerimiz “Zaman yayıncılık sunar” biçiminde dinleyiciye takdim ediliyordu, o bant tiyatroları döneminde. Sanki eli ayağı düzgün ilk orkestrasyonun olaya dâhil olduğu albüm “Adı İçin Yaşamak”tı. Ama solo albüm, müzikal olarak niteleyebileceğiniz, bir müzik albümü diyebileceğiniz ilk çalışmam “Gökyüzü Depremleri” isimli albümümdür.


Bu albümünüzde hangi temalar ön plandaydı?

Burada Filistin teması öne çıkarılmıştı, hem kapak tasarımında hem muhtevasında… Aslında işlenen temalar bizim öz malımız olan, bizi ifade eden değerlerdi, temalardı, motiflerdi. Adalet duygusu, Hz. peygamber (a.s)’ın mücadelesi, bunun yanında dünyaya ve ümmete ilgi uyandırmayı hedefleyen bir takım çağrılardı. Yani İslam, bu dünyanın yegâne alternatifidir, dertlerin çözüm adresidir gibi vurgular vardı. İslam bir çözüm yoluydu, bir adresti. Biz yeniden bu öze, bu kaynaklara, “bu adrese insanlık olarak dönmek zorundayız”ın aslında müzik diliyle, hatta bazen içeriği önceleyerek söylenmesiydi. İçeriği öne çıkarmak kısmını şöyle açalım; teknik anlamda müzikal bir olgunluğu ifade etmemekle beraber, içerik olarak aslında iyi şeylere davet ediyorduk.


Bu müziklerin diline yönelik de birtakım eleştiriler vardı sanırım. İşte çok tepkisel, reaksiyonel falan diye…

Evet, zaman zaman bu tip eleştiriler yapıldı. 1980’lerden 1990’lara varan süreçte Müslümanların reaksiyonel bir tutumu ne kadar var idiyse bizim müziklerimizin de o kadar vardı. Müzik serüvenimiz elbette bunun dışında değildi. Ama vitrinde görünür olmak bakımından sanat, taşlanmaya daha fazla açıktır.



 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Şimdiye kadar kaç albüm yaptınız Ömer Bey?

Solo albüm olarak on taneyi aştı sanıyorum. Ama ortak çalışmaların sayısını ben de tam bilmiyorum, epey fazladır.

Ömer Bey, eskiden daha çok ezgi, ilahi ve marş dinlenirdi. Şimdi o kadar ilgi yok, daha az dinleniyor şeklinde bir söylenti var. Neler söylemek istersiniz?
Galiba müzik nispeten kısmetli diğer alanlara göre... Anlamlı ve iyi bir yerden başlanmıştı. İyi bir gidiş vardı. Ama süreç içinde hak ettiği takdiri çok da göremediğini düşünüyorum, bizim camiamız içerisinde bu çalışmaların. Yeterince yüreklendirilemediğini düşünüyorum. Önü kesildi ve sonraları çok pespaye örnekler ortaya çıkmaya başladı. İnsanları, yaptığı sanat çalışmalarından dolayı cezalandırmak gibi bir lüksümüz yok. “Kardeşim sen bu albümü niye yaptın” deyip adamı cezalandıramazsın. Ama bir ödüllendirme mekanizması işletebilirdik. Teşvik edici, yüreklendirici bir çalışma başlatabilirdik. Bu tür destekleri çok sistemli olmasa da aydınımız, gazetecimiz, köşe yazarlarımız yapabilirdi. Belki kısmi bir medya desteği iyi olurdu, ama olmadı. Tam da tersi oldu.


Neler oldu?

Amatör ruhla yapılan ama iyi niyetli, belki on yıllarca dinlenebilecek besteler, yorumlar da ortaya kondu bu camiada. Şunu söyleyebiliriz: mesela kervana katılan birkaç arkadaşın, belki sayıları altı, yedi, sekizdir, ondur neyse… Bu arkadaşlarımızın her birinin birkaç tane dahi olsa kalıcı, nitelikli, sanat değeri taşıyan, müzikal değer taşıyan üretimleri oldu diye düşünüyorum. Bu sürece haksızlık etmemek lazım. Üretilen yüzlerce eser, bu çalışmaları, bu denemeleri bir yere taşıyabilirdi. Yeni kuşaklar için model -sizin ifadenizle- oluşturabilirdi. Buradan birtakım pencereler aralayarak, bugün daha verimli bir müzik üretimine doğru yol almış olabilirdik. Durum tespiti olsun diye söylüyorum: Birtakım insanlar daha tahrip edici, daha yıkıcı bir dil kullandılar burada. Mesela aşağıladılar, küçümsediler bu çalışmaları. Birtakım çevrelere öykünerek, bir kompleks içerisinde “müziğin ve sanatın da İslamcası mı olur” tavrı ve tutumu içine girdiler. Ya da “bizden adam olmaz” tuzağında takılıp kaldılar.


Müziğin icrasına karşı elbette eleştiri olabilir, ama bu, daha çok reddedici, yok sayıcı bir eleştiriydi galiba… Yapıcı eleştiriler müziğin daha iyiye evrilmesine sebep olabilirdi.

Evet, ben de aynı ümidi, iyimserliği taşıdım hep. Hâlâ da aynı iyimserliği taşıyorum, ama burada bir vebale işaret etmek için bunu söyledim. İlla birilerini suçlamak açısından söylemiyorum bunu. Böyle bir süreç de yaşandı demek istiyorum. 1990’lı yıllardan itibaren iyi üretimler üzerinden, gerçekten onların paylaşıldığı, daha fazla tanındığı, tanıtıldığı teşvik gördüğü bir süreç yaşanabilirdi. Ama bazı dostlar, bu konuda maalesef gerekli duyarlılığı, hassasiyeti gösteremedi. Bence olayın ciddiyetini de yeterince fark edemediler. Daha kolay ve zahmetsiz olanı, yok saymayı tercih ettiler.


Burada müziğin tesiri es geçildi herhalde…

Müzik, zihinsel çabaya önemli bir katkı sağlar. Sanatın böyle bir gücü vardır, etkisi, sihiri vardır. Bunu fark edemediler. Maalesef birtakım çevreler, bazı ideolojik çevreler Türkiye’de bunu çok isabetli bir biçimde keşfettiler, tespit ettiler. İcrasını, gereğini de yapmaya gayret ettiler ve hâlâ da devam ediyorlar.
Bir derdiniz, bir endişeniz, bir kaygınız varsa, bir sevdanız, umudunuz varsa bunu müziğe yüklemek kadar doğal bir şey yoktur, insani bir şey yoktur. Müslümanların bir araya gelip yaptığı müzikleri konuşmak yerine, “İslami müzik” terkibi etrafında konu kısırlaştırıldı. Bu tür bir toptancılık içinde, iş yapanlar da böyle yaklaştı, eleştirenler de böyle eleştirdi.


Ömer Bey, bundan sonraki projeleriniz hakkında bilgi verir misiniz?

Allah ömür verir mi, imkân verir mi bilmiyorum. İnşallah müziğe dair yapacaklarımı, yani yapmayı planladıklarımı bir-iki cümleyle şöyle özetlemek isterim; eğer hayat devam ediyorsa, nefes almaya devam ediyorsak, imkânlarımız el verecekse, Allah bize o kudreti verirse söylemeye, yazmaya, yapmaya çalışacağız inşallah.
Kendi özel serüvenime gelince… Gönlümün öngördüğü bir şey var. Biraz daha düşünce, kitap, eğitim ağırlıklı bir takvim öngörüyorum kendi açımdan. Yani müzikal yoğunluğu biraz daha azaltarak devam edecek bir süreç ümit ediyorum. Çünkü diğer alanlara dair biriktirmeye çalıştığım, biriktirdiğim, emek harcadığım birtakım işler vardı ve hâlâ var. Onları epeyce ihmal ettiğimi düşünüyorum. Bu bir bencillik olmasın inşallah, ama orada da yapmamız gereken güzel işler var.


Bu açıklamanız, yeniden üniversiteye dönmenin bir işareti mi?

Niye olmasın. Böyle bir düşüncem var. Ancak her şeye rağmen değil. Üniversiteyi değil yapmak istediklerimi önceliyorum.


Yasak anlamında bir sorun var mı?

Şu anki sorun benim kişisel yoğunluklarım ve programlarımla ilgili bir şey… Denemek lazım. Olup olmadığını o zaman göreceğim. Dedim ya, Türkiye’de o süreçlerin tümüyle sağlıklı işlediğini söylemek zor. Ama iyi bir gidiş olduğunu da düşünüyorum açıkçası. Olumlu bir gidiş var. Birtakım yerlerde birtakım işler düzeliyor, ama biliyorsunuz çok uzun yılların biriktirdiği dertler bunlar, bu millet için. Birden bire, kısa sürelerde aşılabileceğine inanmıyorum, ama hayat devam ediyorsa mücadele de devam edecek. Biz de müzikal ya da akademik, fark etmez, çalışmalarımızı, inşallah düşe kalka sürdüreceğiz. Niyetimiz bu.


Pes etmek yok yani…

Tabi, inşallah. Ben açıkça bir itirafta bulunayım, yeri gelmişken. Çok olumlu örnekler de göremiyorum maalesef. Özellikle müzikle ilgili çok sevindirici, çok umut verici çabalar göremediğim için, birkaç arkadaşımızla bu ısrarın devam etmesi gerektiğini konuşuyoruz. Biraz yalnızlaştığımızı da zaman zaman düşünmüyor değiliz. Söylenen, yapılmak istenen sadece şarkı söylemekten ibaret bir iş değil. Bu işin maalesef felsefesini, fıkhını, icrasını, hepsini omuzlarımıza yıktı bu ümmet uzunca bir süre… Ulemamız bile pek konuşmadı bu konularda…


Biraz yorgunluk görüyorum Ömer Bey…

Şikâyet etmeyeyim. Bu, yorgunluksa da yılgınlık değil, onu söyleyeyim. Dinlenerek yolumuza devam edeceğiz. Yeniden gücümüzü toplayacağız inşallah. Yeni örneklerin ortaya çıkması gerektiğine de -yeri gelmişken- işaret etmek isterim. Özellikle genç kuşakların, genç arkadaşların sahip oldukları fiziki imkânlar bizim döneme göre daha olumlu. Hem stüdyo imkânları, hem eğitim imkânları daha fazla. Enstrumanist olan, müzikte bir biçimde mektepli olan, bize göre daha avantajlı arkadaşlarımız var. Yeni jenerasyondan, yeni kuşaktan bu işin hem pratik, hem teorik eğitimini alan, yetenekli, birikimli birçok kardeşimiz var. Bunlarla zaman zaman görüşüyoruz, tanışıyoruz. Onların, inşallah bu süreci devam ettiren çabaları olması gerektiğini düşünüyorum. Hep birlikte, bu alanda bir şeyler yapabilecek yeni seslerin, solukların, sazların bu işe dâhil olması gerektiğini düşünüyorum.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
DAVA ERİNİN(!) EVİ NİCEDİR

Ömer Karaoğlu'nun ailesine duası!
Ömer Karaoğlu ailesini anlattı Dünyabizim ailesine.

(Evliliğinin ilk günleri)
Hz.Aişe:-Ey Allah’ın Resulü, beni nasıl seviyorsun?
-Kördüğüm gibi
(ilerleyen yıllarda tekrar):
-Ey Allah’ın Resulü! Kördüğüm ne durumda?
-İlk günkü gibi!
Eviniz, dışarıdaki dünyanın telaşı, keşmekeşi ve yorgunluğundan sonra sığınılacak bir liman olabiliyorsa bu muazzam bir imkân. Ayaklarınız eve doğru istekliyse muazzam bir şükür borcunuz var demektir. Aksi durumda olan epeyce insan olduğunu düşünüyorum çünkü. Yitirilen huzur, sükûnet ve muhabbetin katil zanlıları o kadar çoğaldı ki! Zanlı dediğime bakmayın, faili birden fazla olan bu cinayette, her birinin doğrudan veya dolaylı katkısı olduğuna inanıyorum. Bu kadar saldırıya rağmen, Allah’ın sonsuz keremiyle yeryüzü halkına bahşettiği rahmet ve sevgiden nasibi olanlar, yuvalarını koruma mücadelesindeler. Ve hala muhabbetin sıcak soluğu kimi evleri ısıtmaya devam ediyor.
Zor zamanlarda oluyor
Bizim evden birkaç kelam etmek geldi içimden…
Zeynep Hanım inançlı, kararlı, bendenize ve çocuklarına meftun. Her güzelliği lime lime paylaşalım istiyor birlikte. İyi de yapıyor. Yirmi yıldan fazladır, paylaşa paylaşa bu günlere geldik hamdolsun. Zor zamanlarımız olmadı değil… Bazen huysuz, detaycı ve bir anda değişiveren ruh halim… Bazen canımı sıkan bir şeyleri gizlemeye çalışmalarım, onu endişelendiren suskunluklarım, tatsız şakalarım ya da çoğu kez gece yarılarına sarkan ve hiç susmayacakmışım hissi veren analizlerim. Hani komşu kadınlar birbirlerine gelince “bak bu gün ne oldu” diye başlayıp ayrıntılara girerler ya… Aşağı yukarı o kıvamda paylaşırım ben de. Ayrılıkları bile paylaşırız… Kısa ama sık ayrılıklar? Belli ki direnç ve tahammülünü “bir yerlerden” besliyor!
Ağabey Enes’le dertleşip paylaşıyoruz. İyi şeyleri büyütmeye çalışıyoruz beraber. İyi müzisyen. Klarnet, yan flüt, piyano, eline değmeyiversin bir enstrüman. Üç dört yaşlarında yatağında bir gece yarısı blok flütünden çıkan sesi duyup kalktığımızı hatırlıyorum. Şimdi bazen bana da eşlik ediyor sahnede. Bir kere sese ve saza düştü ya yüreği, iflah olacağını hiç sanmıyorum. Sebebini ben de anlayabilmiş değilim ama ekonomi okuyor benim gibi… Belli ki sanata yolcu… “Anlam”a doğru yürüyeceği umudunu taşıyorum. Hem o hem de tüm evlatlar hakkında duam o ki her ne iş yaparsa yapsınlar ömür ve akıbetleri hayır olsun.
“Baba ben ne olacam?”
Yusuf’a gelince… Eskiden tatlı bir çocuktu… Şimdi iyi bir adam olması çoğu baba gibi benim de temennim. Minik Dualar grubunun bir üyesiyken bilgisayarla arası iyiydi. Koca adam oldu hala iyi. Bu samimiyet beni de endişelendiriyor. “Yaa baba…” diye başlayan yumuşak savunmaları bazen bir tilki kurnazlığına varan gerekçelendirmeleri disiplinli anne ve sorumlu ağabeyi gerginliğe sevk ediyorsa da kendisinin bendenizin yakınlarındaki tampon bölgeye sığındığını hissediyor, hatta kimi zaman “ayaküstü makaraya sarıldığım” duygusuna kapılıyorum. Kitabı seviyor. Bu iyi… Zaman zaman gitarı bağlama tadında çaldığı da oluyor. Liseyi çok sevdiği söylenemez… Arada bir “yaa baba ben ne olucaaam?” diye sorması bana güven telkin ediyor. İnşallah adam olur!
Bir araya gelip kurarız meclisi… Yoğunluklarımıza, yeni zamanlardan bize yönelen tüm saldırılara rağmen… Kitabı ve elbet de “kitapların anasını” hepimiz severiz. İşitme kaybımız var mı diye yoklarız birbirimizi… Görebiliyor muyuz olan biteni!… Her birimizin kalbi yerinde mi! Öğreneceksek öğrenmeye, ağlayacaksak ağlamaya, güleceksek gülmeye bahaneler buluruz mutlaka.
Kavgacıklarımız, kızgınlıklarımız, küskünlüklerimiz de olur arada bir... Yaralarımızı derinleştirmemeye gayret eder, muhabbete yol buluruz.
Muhabbetin soluk alıp verdiği bir hanemiz var. Şükürler olsun. Allah cümle dostlarımızdan da eksik etmesin bu muhabbeti. Cinnetin değil cennetin rüzgârları essin pencerelerimizden!
Dünyayı kurtarmak isteyenler
Vaktin neredeyse tamamına yakınını dışarıda geçirenler var. Bu arada evlerini unutup dünyayı kurtarmak iddiasında olan dostların durumu da pek iç açıcı değil kanaatimce.
Hele bir de yürekler yaratanına yabancı düşüp de adresini iyice şaşırdığında, “birbiriyle tanışık olduğunu zanneden anne-babalar ve çocuklar”, adına “ev” dedikleri bir zindanda muayyen saatlerde hüküm giydikleri bir cezayı paylaşmak üzere buluşuyor, hepsi o kadar.
Biz deriz ki sevginin sahibi ve kaynağından habersiz olanın yuvasına, gerçek anlamıyla sevgi ve sekinet inmez. Bir sıkıntı veya çözümsüzlük yaşanıyorsa hanemizde kusuru burada aramalı. Kalplerin sahibinden koparak sevgiyi konuklamak ve onu diri tutmak imkân dışı görünüyor.
Ey Vedud!
Bizi ve hanelerimizi sevgisiz bırakma!
Diyalog:
-Selamun aleyküm… evde misiniz??
-Evdeyiz…
-Ya çocuklar?
-Buradalar, diğer odada…
-Elhamdülillah!


Ömer Karaoğlu yazdı
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
MERHAMET HAREKETİ


Mazlumlar için bir gemi çıkardık
Mavi Marmara gemisinin yolcularından Ömer Karaoğlu, dünyabizim okurları için yazdı.



“Ad kavmi de yeryüzünde haksızca büyüklük taslamış
ve bizden daha kuvvetli kim var? demişlerdi”
(Fussilet suresi/15)

Egemenlerin şımarık çocuğu İsrail’in hepimizin iman etmesi için abartılan mitolojik gücü ilk kez iki bin altı Lübnan savaşında yara aldı. Üç yıl sonra bu edep bilmez ve adalet tanımaz gücün işgali altındaki Filistin topraklarının Gazze bölgesi yeni bir canice saldırıya uğradı. Yıllardır bir açık hava hapishanesine dönüştürülen Gazze’nin hemen hemen dünya ile bağlantısı kesildi.
İsrailin ikinci yenilgisi
Vicdanı yerinde olan kim varsa itirazlarını yükseltti ve az ya da çok “bir şeyler yapmalı” gayretine düştü. İşte İHH İnsani Yardım Vakfı ve Free Gaza öncülüğünde yola çıkan Mavi Marmara ve diğer gemiler, yüklendikleri yardım malzemeleri ve umutlarıyla merhameti; sabah namazı saatinde helikopter, hücumbot, denizaltı ve diğer araçlarıyla saldırıp dokuz cana kıyan ve çok sayıda insanı yaralayıp tutsak alan İsrail güç(süz)leri zulüm ve düşmanlığı temsil ettiler. İki anlayış ve eylemi karşı karşıya getiren bu hadise zamanın kalbine kayıt düşüldü.
Daha önce Mısır üzerinden kara yoluyla götürülmek istenen umut, Mısır resmi güçlerince taşa tutulmuştu. Bu kez Akdeniz’de yol alan Mavi Marmara üstelik İsrail’le ilgisiz ve tarafsız sularda, 72 mil açıkta ateşe tutuldu.
Fikri, siyasi, askeri birlik artık sağlanmalı!
İnancın, aklın, tarih ve tecrübenin işaret ettiği; zulme rıza göstermeyip söz ve eylemle bunu ortaya koyma gerekliliği bir kere daha açıkça anlaşıldı. Âlimlerin en az zalimler kadar cesur olması gerektiği, kardeş didişmelerini basiretle bertaraf etme ihtiyacı ve mazlumlar için güçlü bir “fikri, siyasi, askeri birliği” ikame etmenin kaçınılmazlığı ortada.
Zulme seyirci kalmanın ona ortaklık anlamına geldiği aşikar. Daha kaç bebeğin kanı toprağa akmalı?… Kaç ülke işgal edilip kaç yuva yerle yeksan olmalı?... Daha ne kadar servet yağma edilmeli?... Kaç mülteci uzak diyarlarda sürgün yaşamalı?...
Gemideki emanetleri korumak ve teslim etmemek üzere varlığını ortaya koyan ve direnen şehidlerimizi yürekten selamlıyor, küçüldüğümü hissediyor ve Hakan Albayrak kardeşin dediği gibi “onların yüksek mertebeleri karşısında un ufak” oluyorum.



Tesellim onlarla aynı gemide yol almış olmaktan ibaret. Zalimlere kısa bir süre dahi olsa esir olmak, adalet ve merhamete duydukları öfke ve kine ayne-l yakin tanık olmaya yetti. Ellerindeki silahların korkulardan emin kılamadığı İsrailli askerlerin, utancı gizlemekten aciz gözlerini Mavi Marmara’nın güvertesinde ellerimiz bağlıyken defalarca gördük. Siyah maskelerinin şeffaf olduğunu fark edemeyecek kadar ahmaklardı. Kalabalık bir donanmayla “çocuklara götürdüğümüz oyun parklarına, inşaat malzemelerine ve ilaçlara saldırarak bir büyük “zafer(!)” kazandılar. Öyle büyük ki zalim dostları bile şaşkınlıktan onları alkışlayamadılar.

Yüreğinize bir bakın!
Zulmedenlere, onu seyredenlere ve onu “seslendirenlere” veyl olsun.
Dokuz şehidimize, yaralılarımıza, gemide yolcu olan ya da ardımızdan destek ve dualarıyla bizimle beraber olan tüm vicdan sahiplerine selam olsun.
Bir gemi çıkarmaktı aslolan… Menzile varmak, yola çıkmaktır aslında…
Yeryüzünün tüm yolcularına selam olsun!
20. Diyalog:
-senin karşındaki devlet kardeşim
-bile bile kafa tutuyorlar
-gemiler bizim limandan çıkarken arandı mı acaba?
-bir anda yüzlerce yolcu nasıl oldu da Antalya’dan biniverdi…
-ne oldu şimdi!... adamlar derslerini verdi işte…
-kardeşim, adamın en tabii hakkı
-senin İskenderun limanına gelse birileri, PKK’ya yardım getirdik dese…
-öyle canım
-ya kardeşim Gazze neresi… ne işiniz var Filistin’de?...
-sen gidip Hamas’a destek vereceksin adamlar seyredecek…
-adamlar zaten şehid olmaya gitmiş
-gemiye indirme yapsınlar, sen git sopa bıçak ne varsa saldır…
-“meşru müdafaa” kardeşim… tabii ateş edecek…
-adamlar güçlü, uydudan ayakkabı numaranı görüyor…
-arkasında Amerika var
-yalnız Amerika mı?
-kimler yok ki!!!


Ömer Karaoğlu yazdı
 
Üst