O Caminin Hatibi... | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

O Caminin Hatibi...

Tarık

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ara 2006
Mesajlar
66
Puanları
0
Çok değil, daha on üç-on beş sene önceydi.

Dünyanın dar buudlarında sıkıştığımız, şeytan, nefis ve hevâ tuzaklarına maruz kaldığımız günlerde bir müjde dolaşırdı kulaktan kulağa:
"O şurada gönüllere seslenecekmiş; bizleri yine elimizden tutup altın çağlara götürecekmiş." diye.

Günlerce öncesinden yolculuk hazırlıkları başlardı. Oruçlar tutulur, Kur'ân ve dualar okunur, namazlar kılınır; maddî-manevî temizlik yapılır ve sanki ötelere gidiş için hazırlanılırdı. Hele hatîbin, "Ne anlatırım, ne derim!" şeklinde dertlenmesi, peygamber kürsüsünün hakkını vermek için günlerce uykusuz kalması, ağrı kesici ilâçlarla, iğnelerle ayakta durmaya çalışması.. bir fısıltı hâlinde dört bir tarafa yayılınca sîneler bütün bütün heyecanla atmaya başlar, aradaki günlerin çabucak geçmesi ve o muhteşem vaaz anının hemencecik gelmesi beklenirdi.

Bu hazırlık ve bekleyişlerin bir başka mânâsı daha vardı. O hatibi görmeye, dinlemeye gidenler, -şucu, -bucu oldukları veya devlet devşirme peşinde bulundukları için gitmezler, hattâ böyle şeyleri akıllarından bile geçirmezlerdi. Onlar yanan bir sîne görmek, insanlık için inleyen ney-misal bir kalbin sesini duymak için yollara dökülürler; mesafeleri kat ederken de, Efendimiz'in (sas) de oraya geleceğini, kendisi için toplanan insanların arasına gireceğini ümit ederler; O'nu göremeseler de O'nun tarafından görülmeyi ve defterine kaydedilmeyi umarlardı. Bundan dolayı o yolculuklar, sadece bir vaaza gidiş değil, manen Allah'a ve Rasûlü'ne seyr u sefer gibi kabul edilirdi.

O seyyar ve seyyal cami, uzun süre Bornova'da, daha sonra kimi zaman Üsküdar'da, bir başka vakit Süleymaniye, Hisar, Şadırvan veya Fatih'te misafirlerini ağırlardı. Türkiye'nin her yanından ona doğru, aynı yöne ve aynı gâyeyle giden arabaların, otobüslerin, değişik vasıtaların yolcuları her durakta farklı bir heyecan ve sevinçle dolar; geçen her dakika ve saatle beraber kutlu buluşmaya biraz daha hazır hâle gelir; mikrofondan gelen Kur'ân ve ilâhî sesleriyle âdeta büyülenir ve bambaşka bir ruhânîliğe bürünürlerdi. Mola yerlerinde karşılaşmalar, asırlık ayrılık ve hasretten sonra birbirine kavuşan sevgililerin vuslatı kadar içten, sıcak, yakıcı ve sihirliydi. Ah o tebessüm eden masum çehreler; ah o, "Bu da gelmiş!" sevinciyle yaşaran gözler!..

Hatîbin gelişinden saatlerce önce cami dolar, daha fazla insanın istifade etmesi için âdeta istiflenen cemaat bakışlarını mabedin girişine çevirir ve onu beklemeye koyulurdu. Kulaklar yine bülbül-edâ hafızlarda, nazarlar kapıda, yürekler her içeri girenle oturup kalkmakta ve onu intizarda olurdu. Artık vakit kemâle erince, "Talaa'l-bedru aleynâ - Üzerimize bir dolunay doğdu!" sözleri kubbelerden dışarı taşardı. Lâkin, bu sözler sona ermeden hatîb içeri girmez, hatta böyle istikbal edilmekten rahatsız olur ve "Bu şekilde ancak Kâinatın Sultanı Peygamber Efendimiz karşılanmalı.." derdi. Fakat, o cemaat zaten Sultan’ın da gelip tahtına oturmasını beklemiyor muydu?

Çoğu zaman, daha hatîb kapıda belirir belirmez hıçkırıklar duyulmaya başlardı. Bu, tarifi imkânsız ve sırf Allah rızasına bağlı bir sevginin tezahürüydü ki; ancak gözyaşları ona tercüman olabilirdi. Cami, o tok ve derin sesin duaya durmasıyla artık dünyadan ve dünyevîlikten tamamen uzaklaşır; iki saatlik bir sırlı yolculuk, maziye ve ötelere seyahat başlardı.

Hatîbimizin sözleri Kur'ân ve hadîs kaynaklıydı. O, vahyin mesajlarıyla soluklanır; onlarla rahmet kovasını doldurur ve susuzların imdadına koşardı. Ashâb-ı Kirâm'ın, âyetleri ve hadîsleri anlayış şeklini esas alır; hadîsin devâsâ hafız ve yorumcuları, tefsirin dahî imamları, fıkhın emsalsiz müçtehitleri, dinin eşsiz müceddidleri, maneviyât ikliminin binlerce evliya, asfiyâ, ebrâr ve mukarrabîni, kelâm, mantık, muhakeme ve fünûn-u müsbete allâmeleri ve daha onlarca değişik sahada yüzlerce fen ve ilim adamının bağ ve bahçelerinden derlediği meyvelerle kendisini dinleyenlere ziyafetler sunar, onlardan aldığı malzemeleri de kullanarak bîhemtâ terkiplere ulaşır, düşünce ve kalb hayatı adına terütâze ürünler ortaya koyardı. Onu dinlemeye can atanlar arasında ilim adamları, akademisyenler ve üniversite öğrencileri de bulunurdu; çünkü o, dini ilimlerin yanı sıra fizik, kimya, astronomi, biyoloji, jeoloji ve tıp gibi sahalarla alâkalı da pek önemli hakikatlere değinirdi, iman ve İslâm burcunda dolaştığı aynı anda termodinamik ve paleontoloji seralarında da meyveler dererdi, ihlas ve ihsan ufkunda kalbî ve fikrî seyahat ederken, tefekkür mekiğini adaptasyon, natürel seleksiyon, yaratılış, varoluş ve evrim gibi kavramlar üzerinde de götürür getirir, hayata bakış dantelasını din ve ilim, kalb ve akıl nakışlarını beraber kullanarak örgülerdi.

Allah'ı; zât, sıfat ve isimleriyle, hem de mevzunun gerektirdiği incelik ve hassasiyetle fevkalâde bir muvâzene içinde; kıyamet ve haşr ü neşri, hesap ve cennet u cehennemi, ümitle gürleyen bir ürperticilik ve dehşet eşliğinde; melâike, ruh, cin ve şeytanı, gaybın esrarengizliği arkasında; îmânı, ameli, amelde ihlâsı baharın renk renk çiçekleri hâlinde öyle bir resmederdi ki, insan o Hatib’in çizdiği muhteşem tabloları seyrederken, gönlünün nasıl yunup yıkandığını, temiz fıtratların îmânla nasıl neşv ü nemaya hazırlandığını, İslâm'la nasıl boy atıp geliştiğini, ihlâsla nasıl bir tûbâ-i cennet hâlini aldığını adetâ görür gibi olurdu.

Hatibin, o aşkın heyecanı, gözyaşları, hıçkırıkları, mehabet ve mehâfet tavırları; ağlayan, kıvranan, bu hislerini açığa vurmamak için çoğu zaman yutkunan ve dudaklarını ısıran vaziyeti; bazen gözyaşlarının ve hıçkırıklarının ritmine yetişemeyen kalbinin duracak hâle gelmesi ve hatta bayılması; derd u ızdırabı, insanlığa karşı sevgisi ve içini kavuran şefkati, semâlara doğru açılmış kollarıyla âdeta bütün camiyi kucaklaması ve onun çırpınışlarına dem tutan kürsünün lerzeye gelmiş gibi tir tir titremesi... bizi öylesine kendimizden geçirir, cismâniyetimizden uzaklaştırırdı ki, bazen ehl-i semâyla kolkola olduğumuz zehabına kapılırdık. O konuşurken başlarımız döner, bakışlarımız buğulanır, kalbimiz kafesinden dışarı fırlayacakmış gibi heyecanlanırdık. Korkardık yanımızdakinin bayılıp gitmesinden, ötekinin sinesinin çatlamasından. Ne kadar hissiz ve duygusuz olsak da, biz de salardık kendimizi içinde bulunduğumuz atmosfere; herkesi saran merhamet, recâ ve havf meltemine, o büyülü havanın bizi çekip götürdüğü engin his denizlerine yelken açardık ve aşardık içinde bulunduğumuz zaman dilimini.. mazinin zümrüt yamaçlarında şanlı geçmişimizle ve o günlerin kahramanlarıyla diz dize, gönül gönüle gelir, elele verirdik.

Hatibimiz, ellerimizden tutup bizi bazen Bedir'e, bazen Uhud'a, bir başka gün de Yermük'e götürürdü. O, tarihi sadece anlatmazdı; sanki bahsettiği tabloların içindeydi ve o zaman dilimlerinde yaşardı. Akabe'de o da Peygamberi Medine'ye çağırır, Hicret'te O'nun (sas) yanında yer alır, "ağacın altında" Kutlu Nebi'ye biat edenler arasında o da el kaldırır ve bizleri de o günlere, o saadet anlarına taşırdı. Her vaazda bizi bir başka sahabiye dost yapardı; bugün Musab, yarın Ammar, bir başka gün Hanzala ile sarmaş dolaş olurduk onun vesilesiyle. Hattâ, Sahabe Efendilerimizi (Allah hepsinden razı olsun) kendimize o kadar yakın hissederdik ki, etrafımızdakileri dikkatle süzer ve "Acaba bunlardan hangisi Ebûbekir, hangisi Ömer; yoksa, şu sarı gömlekli çocuk Umeyr b. Ebi Vakkas mı?.." diye düşünmeye başlardık.

Onu dinlerken, büyülü bir "zamanda yolculuk" yapar; Osman Beyden mefkûre dersi alır; "Attan inmeyesüz!.." diyen Murad Hüdavendigar'la beldeler aşardık.. Süleyman Şah'ın yanında sallarla Çanakkale'den Gelibolu'ya geçer, varır Bolayır'a ulaşır, kefen yerine giydiği bembeyaz elbiseler içinde "Allah’ım, milletime nusret, bana da şehadet" diye yalvaran şanlı şehzadeyi dinler ve şehit olduktan sonra da onun yerine bir meleğin vekaleten mücahede ettiğini hayret ve hayranlıkla seyrederdik.. Fetih Sancağı'nı Fatih'in elinden kapmak için Ulubatlı Hasan'la yarışır; Yavuz'un ardında kızgın çölü geçerken onun da önünde yürüyen Zat'a hürmeten atlarımızdan iner ve şevk kanatlarıyla yol alırdık.. Sultan Ahmed'in kavuğunda taşıdığı Peygamber’in ayak izlerinin resmini yüzümüze gözümüze sürer, onun "Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol gülün." sözleriyle kendimizden geçerdik.. Cemaatle namazı hiç aksatmayan 4. Mehmet'le aynı safı paylaşırdık.. ve nihayet muhteşem bir milletin perişan hâline ağlar, hıçkırığa dönüşen "Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra.." feryadıyla Abdülhamid Han'ın gözyaşlarına dem tutardık. Neyse ki, asil milletin eşsiz kurtuluş mücadelesi imdadımıza yetişirdi de, Çanakkale'den, Maraş'a kadar bir destan yazan / yaşayan Mehmetçik sayesinde yanaklarımızdaki yaşları siler ve istikbale daha bir ümitle bakardık.

Unuturduk asrın karanlıklarını, yıkardık gözyaşlarımızla çağın lekelerini. O hatîb, kova kova âb-ı hayat boşaltırdı üzerimizden. Ötelerin sesini dinler, maveranın muştusunu alırdık onun soluklarından. İnsanî duygularımız dirilir, ruhlarımız kurtuluverirdi prangalarından. Doyamazdık o bereketli ve pek samimi sözlere; kendimizi gönlümüze teslim edip hıçkırıklarla gürlerken, içimizde bir kor haline gelen ümit ve beklentilerimizin sıcaklığıyla sinelerimizi ısıtırken hiç ayrılmak istemezdik o münevver dakikalardan.

Biz, Allah'a saygıyı, Peygamber'e hürmet ve sevgiyi, müminlere karşı muhabbet ve tevazuyu o Hatîb'de görürdük. O, ruhumuza işleyen sesi-sözüyle bize Allah'ı tanımanın güzelliğini, Peygamber'e ümmet olmanın tadını, müminlerle beraber bulunmanın şirinliğini duyururdu., duyururdu da, her birimiz, "Allah ne güzel, Efendimize ümmet olmak ne tatlı, müminlerin yaşaran gözleri ne hoş, cami ne şirin ve onun adına bir araya gelmek ne bahtiyarlık..." der; bize o nimetleri bahşeden Rahmet-i Sonsuz'a nasıl şükredeceğimizi bilemezdik.

Hatibimiz, hep Canan derdinde olmuş, canı hiç düşünmemişti; her vaaz ve nasihati sohbet-i Canan mahiyetindeydi. Aktüaliteyi, günlük siyaseti, güft u gûyu hiç yaklaştırmamıştı kürsüye, minbere. Dahası o, anlatılanların ütopya olmadığını göstermiş; sahabeyi, evliya ve asfiyâyı uzaktan da olsa tanımamızı sağlamış; bizi dinimiz, manevî dinamiklerimiz, mazimiz ve millî kültürümüzden utanma gibi çaresiz bir hastalığa tutulmaktan, aşağılık komplekslerinin esiri olmaktan kurtarmıştı. Her hitabı, acz u fakrımızı hatırlamaya bir vasıta, tefekküre bir vesile, aşk u şevke bir kaynak ve şükür duygularımızı kamçılayan bir müşevvik olmuştu. Bir kardeşlik mayası atmıştı sinelerimiz arasına. Kin, nefret, hiddet ve gayzı dirilmemek üzere gömmüştü kabirlerine. Herbirimiz, diğerinin ayağıyla da yürümeye, gözüyle de görmeye başlamış, yalnızlıklardan kurtulmuştuk.
Onu dinlerken, halimizden çok utanır, topyekûn mücessem mahcubiyet kesilirdik. Nefsî ve şeytanî duygularımız üzerine inip kalkan, onun tuttuğu şefkat ve merhamet çekiciyle cismanî yanımızı ezer; kalbî-ruhî bir şekil alma ve İslâm potasına dökülme adına çekicini biraz daha, biraz daha indirip kaldırmasını beklerdik. O da, hassas bir madenci edasıyla bizleri yontar, düzeltir ve mümin kalıbına uygun hâle getirirdi.

O konuşurken, cehennemle noktalanan uçurumun önünde durmuş, sevdiklerini ebedi azaptan korumak için çırpınan bir insanın çığlığını veya yavrusunu ateşten kurtarmaya çalışan bir annenin feryadını duyar gibi olurduk. Bilirdik, o bizim için ağlıyor; neslimiz ve topyekûn insanlık için inliyor, bilirdik ve bizim için ağlayan bu 'gaye insan'ın gözyaşlarına ümit gamzeleriyle, istikbal tebessümleriyle mukabelede bulunurduk. Bir ahiret alış-verişi bu şekilde sürer gider ve hiç istemesek de, iman, İslâm, ihlâs limanından yola çıkarak başladığımız semavî yolculuk acz, fakr, tefekkür, şevk u şükür sahilinde son bulurdu; seyir müddetince duyulup görülen güzelliklerin tadını hatıra bırakarak ve gönüllere bir sonraki beraberliğin arzu ve iştiyakını salarak...

O günkü şölene katılma bahtiyarlığına ermiş insanlar, ağlamaktan gözleri kıpkırmızı kesilmiş, sîret ve suretleri bütün bütün uhrevîleşmiş olarak camiden çıkarlardı. Avlu, nuranî ve pek sırlı buluşmalara, hasret gidermelere, hal-hatır sormalara ve kardeşliği iliklere işleten sarılmalara sahnelik eder ve bu birbirinden tesirli tablolar bazen tâ ikindi namazına kadar sürerdi. Hatîbin, dua ve niyazlarla kalblerimize attığı sevgi tohumları daha oracıkta meyveye durur, vaazın havası içimizi öylesine sarardı ki, asırlık ayrılıkları aşmışçasına kucaklaşır, birbirimizi güller gibi koklar, gurbet yaşamışlar gibi sarmaş dolaş olur ve hasret giderirdik.

Oradan ayrılır; yol boyu vasıtalarımızın mikrofonlarından yayılan Kur'ân, ilahî, dua ve şiir seslerine kulak vererek; en iç yakıcı intibaları dinleyerek, hatibimizin anlattıklarını bir kere daha aramızda mütalaa edip kaçırdığımız hususlar olmasın diye notlar tutarak, yenilenme ve Müslümanca yaşama adına iradelerimizi tekrar gözden geçirerek, daha iyi birer kul olabilmemiz için kararlar alarak ve azim, ümit, aşk u heyecanla dopdolu olarak evlerimize dönerdik.

O caminin hatîbi, tebliğinde ısrarlı oldu, hiç yılmadı. Anlattıklarını anlayıp kavrayacak insanları da bizzat kendisi yetiştirdi. İlk günlerde en müthiş meselelerden bahsedilirken bile esneyen, uyuyan kimseler vardı karşısında. Fakat, o ümitsizliğe düşmedi, "dinlemiyorlar" demedi; sadece iç döktü Rabbisine, hasret ve hicranla inledi; bir gün Allah'ın gönüllerde tesir halketmesini sabırla bekledi. Ve çok zaman geçmeden de, Rahman u Rahîm susuzluğunu ve açlığını müdrik insanları birer birer o camiye sevketti.

Hatibimiz, ferdî, ailevî, iktisadî ve içtimaî problemlerimize çareler teklif etti, yollar gösterdi. Milletimizin ufkunu açtı, bütün dünyayla ışık alışverişine yönlendirdi. Hayatla zıtlaşmayan mesajlar verdi. Ütopik tekliflerde bulunmadı. Teklifleri hep tatbik edilebilir cinstendi. Aynı zamanda o, teklif ettiklerini herkesten önce kendisi pratiğe dökerdi.

Anlattıkları zamanla aşınmadı, eskimedi; vaaz, sohbet ve konferansları canlılığını, orijinalliğini hep korudu. Anlattıkları yirmi-otuz sene sonra aynıyla kitaplaştı, elden ele gezer oldu.
Kulluk yolunda önümüze koyduğu işaret taşları hayat boyu bize yol gösterdi, önümüzü aydınlattı. Aradan geçen bunca yıl o vaizin hatıralarını unutturamadı. Hâlâ onun sözleri var kulaklarımızda, "hey gidi günler" virdi sürekli dudaklarımızda...

İşte, Hazreti Aişe'yi anlatıyor; ona karşı sevgisi tarife gelecek gibi değil. "Anam" diyor bir kaç kere ve sonra "Öz anneme de bu kadar tatlı 'anam' demedim o da darılmasın.." ifadesiyle başını kürsüye koyuyor, ağlıyor. Eğilmesi, ağlaması, o sevgi tüten hâli hâlâ hayalimizden silinmedi ve ne zaman Hazreti Aişe anılsa yanımızda, "Anam" hitabı düşer mutlaka aramıza.

O günlere ulaşıp da "Yâ le'l-ensâr..."ı bilmeyen, yüzlerce kere tekrar etmeyen var mıdır acaba? Hani, bir savaş sırasında Ebu Akil bu sözü duyunca, onca yara-beresine rağmen ayağa kalkmış ve koşmuştu. Kendisini durdurmak isteyen Abdullah b. Ömer'e; "Duymuyor musun bizi çağırıyorlar!.." demişti. Hatîbimiz bu manzarayı destanlaştırırken o mehîp edasıyla bir kere söyleyince, artık "Yâ le'l-ensâr..." da bizim iksirimiz oluvermişti. O günden beri, ne zaman az geride kalsak, ne zaman biraz aksasak "Bizi çağırıyorlar." der diriliriz.

O Hatîb, sürekli ağlayan bir Osmanlı paşasının siluetini kazımıştı zihinlerimize.. Abdulhamid devrinde orduda binbaşıyken, miras kalan serveti iyi değerlendirip daha rahat bir ömür sürmek için değişik makamlara istifa dilekçesi veren, ama istifası bir türlü kabul edilmeyince bizzat Sultan'ın huzuruna çıkarak talebinin kabulü için ısrar eden ve sonunda Abdülhamid'in, öfkeli bir edayla ve elinin tersiyle iter gibi bir tavırla: "Haydi seni istifa ettirdik." şeklindeki itabına muhatap olan insanı anlatmıştı vazife kaçkınlarının akıbetine misal olarak... Kendisine ihtiyaç duyulduğu bir zamanda, hem de Sultan'ın rızası olmamasına rağmen vazifeden ayrılan binbaşı, o gece rüyasında Rasulü Ekrem'in orduyu teftiş ettiğini görmüştü. Rüyada, bütün birlikler mükemmel şekilde resmi geçitte bulunuyorlar; derken sıra onun birliğine geliyordu. Başında kumandanı olmadığı için o birlik darmadağınıktı. Efendimiz'in: "Abdulhamid! Nerede bu ordunun kumandanı?" sorusuna karşılık, Padişah:"Ya Rasulallah! istifasını istedi, çok ısrar etti; biz de istifa ettirdik." cevabını verince Rasul-ü Ekrem şöyle buyurmuştu: "Senin istifa ettirdiğini biz de istifa ettirdik!.." İşte, bu rüya üzerine, "Ben ağlamayayım da kim ağlasın! O'nun istifa ettirdiğini kim kabul eder?" deyip bitevî hüzün nöbetleri tutan ve sürekli gözyaşı döken o paşanın hâli, Hatîbimizden dinlediğimiz ilk günden itibaren bir nâsih, bir uyarıcı gibi hep önümüzde durmaya ve bize "Milletinize hizmetten bir an bile el çekmeyin, yoksa siz de istifa ettirilirsiniz!." ikazında bulunmaya başlamıştı.

Diğer bir vaazda Hatîbimiz: "Ey adının üzerine çizgi çekilmesinden endişe eden dostlar! O'nun kapısında "Dost" deyin inleyin ve sonuna kadar da o eşikten ayrılmayın. Burkuntu yapan sevimsiz yazıları O silecektir." diye fîgan edince, bu defa da bize "Dost Dost" diye yakarmak düşmüştü.
"Efendim" tekrarlarıyla Sonsuz Nur'dan ışık istemişti de bir başka zaman, yüzlerce kere dinlemiştik sohbet kasetinin o bölümünü: "Seyyidî, sultanlık mülkünü gedâdan esirgeme.. Seyyidî, başımızdan eksik olma.. Seyyidî, havanın bulandığı, ortalığın karardığı şu günlerde bizi bizimle başbaşa bırakma.. Seyyidî, Medine'nin peçesini kaldır; şu vatanın ufkunda da boy göster Seyyidî. Tükenme durumuna geldik, etrafı yangın aldı; Seyyidî bizi bitirme, bize şefaatçi ol." Bu tazarruyu ilk duyduğumuz andan bu yana, biz ne zaman yalnızlık hissetsek, önümüzü karanlık görsek "Seyyidî" deyip inler olmuştuk.

Pek çoğumuz, onun "tahta kulübe"sini hiç görmedik, ama hepimiz onu çok sevdik. Bir gün Hatîb: "Ah tahta kulübem, her şey senin içinde kaldı gitti." deyip inkisarlarını dile getirince, o mütevazı günlerin simgesi haline gelen küçük, şirin, tarih kokulu odacık hülyalarımızın sarayı oluvermişti.
Ondan dinlediğimiz âyetler, hadis-i şerifler daha sonraki senelerde de bize çok tanıdık geldi, sürekli tebessüm etti. Yıllar var ki, duyduğumuz tek kelime bile o Hatîble, o cami ve oradaki samimi gönüllerle alâkalı pek çok hatırayı canlandırır oldu zihnimizde. Meselâ, özellikle yatsı namazından sonra okuduğumuz Bakara Suresi'nin son iki ayetini ne zaman dinlesek ve "İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sana’dır." mealindeki bölüme geliversek, Süleymaniye'de buluruz kendimizi. O günkü insanların "Semi'nâ ve eta'nâ" çığlıklarına karışır soluklarımız. O yakarışlar arasında semâlara yükselir "İşittik ve itaat ettik." nakaratımız.

Ne zaman, "Ama onlar, Allah'ın kudret ve azametini hakkıyla takdir edemediler, O'na lâyık tazimi göstermediler. Halbuki bütün bir dünya kıyamet günü O'nun kabzayı tasarrufunda, gökler âlemi de bükülmüş olarak O'nun kudretindedir." mealindeki Zümer Suresi'nin 67. ayet-i kerimesini okusak yine o günlere gideriz. Hatibimizin iki büklüm oluşunu, "...edemedik ya Rab, Seni hakkıyla takdir edemedik" diye inleyişini hüzünle seyrederiz. Ve hiç farkında olmasak da, yer yer O'nun rububiyetini bizim de ubudiyetimizi düşünür, "edemedik, edemedik" diye mırıldanırız.

Evet, çocuk ve genç denecek yaşta olduğumuz o günlerde, Hatibimizi tam anlayamasak da, fecir ve nevbahar muştularını kavrayamasak da, o zaman dahi onun derd u ızdırabının, bütün camiyi, hatta topyekûn ülkeyi saran hıçkırıklarının, hasret ve hicranının, heyecan ve dualarının cevapsız kalmayacağına inancımız tamdı; inanıyorduk kî, Allah onu yalnız bırakmayacak, Efendimiz’in ruhâniyeti ondan hiç ayrılmayacak...

Keşke o "hey gidi günlerde", onu dinlerken yakaladığımız ruh halimiz hep devam etseydi. Keşke o aşk, şevk, ümit ve kararlılık hep sürseydi. Biz, şimdilerde o günleri yadedince kendimizi birer öksüz, birer yetim ve birer evsiz-barksız gibi hissediyoruz. Hicran ve hasretimizi, mazide onu dinlemiş olma lütfü ve ötede de dinleme arzu ve ümidiyle gidermeye çalışıyoruz. Ve her şeye rağmen, onun içimize attığı hak ve hakikatin, iyilik ve güzelliğin temsilcisi olma korunu, sinelerimize saldığı yaşatmak için yaşama ateşini hiç eskimeyen hatıralarla hep canlı tutmaya çabalıyoruz.

Allahım, kâinatın zerreleri adedince sana hamd u sena olsun ki, bize o ölümsüz anları tattırdın. Efendim, binlerce salat u selâm senin, ailenin, ashabının üzerine olsun ki, varlığını ruhlarımıza duyurdun ve bizi hiç yalnız bırakmadın.
Ve ey orada uzaktaki caminin hatîbi, sana da sonsuz teşekkür ederiz ki, bize ötelerin ses ve soluğunu dinlettin, biz sana uzak olsak da, sen ruhumuza işleyen sesinle hep içimizdesin...

Osman Şimşek
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Allahım, kâinatın zerreleri adedince sana hamd u sena olsun ki, bize o ölümsüz anları tattırdın. Efendim, binlerce salat u selâm senin, ailenin, ashabının üzerine olsun ki, varlığını ruhlarımıza duyurdun ve bizi hiç yalnız bırakmadın.

Ve ey orada uzaktaki caminin hatîbi, sana da sonsuz teşekkür ederiz ki, bize ötelerin ses ve soluğunu dinlettin, biz sana uzak olsak da, sen ruhumuza işleyen sesinle hep içimizdesin...



ALLAH RAZI OLSUN KARDEŞ.. O GÜNLERİ HATIRLATTIĞIN İÇİN...


İNŞAALLAH, RABBİMİZDEN (CC) İZİNSİZ BİR YAPRAK BİLE

KIMILDAMAZKEN SEVK-İ İLAHİ İLE FETH EDİLECEK BEYAZ BİNA SI

BULUNAN BİR MEMLEKETTEN SONRA TOPRAKLARINI KOKLADIĞI ASLİ

VATANINA DÖNECEĞİ GÜNLERİ SABREDEREK BEKLİYORUZ...

--
 
Üst