New York’ta Beş Minare Filminden İzlenimler Yorumlar Eleştiriler | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

New York’ta Beş Minare Filminden İzlenimler Yorumlar Eleştiriler

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
New York’ta Beş Minare Filminden İzlenimler Yorumlar Eleştiriler

Hacı Gümüş'te Said Nursi ve Fethullah Gülen gizli


Prof. Dr. Himmet Uç "New York'ta Beş Minare" filmini izledi ve gözlemlerini kaleme aldı. Prof. Uç yazısında, filmde çok öğe ve temanın bir sinema metninde uygun şekilde birleştirildiğini belirterek, "armonikal düşünen yapımcı Masum Kırmızıgül’ü tebrik ediyorum" dedi.


Haluk Bilginer'in canlandırdığı "Hacı Gümüş"ün günün terminolojisi gereği, Mevlana, Yunus, Said Nursi, Fethullah Gülen öğretisi ile yoğrulmuş, duruşu ve yürüyüşü felsefesini yansıtan bir derviş adam olduğunu belirten Prof. Uç, "Hacı Gümüş konuşurken Bediüzzaman’ın sadeleştirilmiş fikirlerinden özetler sunar.

İnsanın hayatında iki hakikat olduğunu, bunların ölüm ve doğum şeklinde ifade edildiğini, insanın bunlar arasında gidip geldiğini söyler.


Böyle bir mana adamının filmin şiddet ve korku havası içinde o havayı ılımlı hale getirecek telkinlerinin az olduğunu söyleyebilirim. Filimde genel olarak bir polisiye ve güvensizlik havası, Camii, klise, ezan sesleri, Hacı Gümüş’ün telkinleri ile ılımlı hale getirilirse de mesajın daha ağırlıklı olması filmi daha etkileyici hale getirirdi.

Hacı Gümüş’ün konuşan değil susan bir karakter olması Bediüzzaman ve Fethullah Gülen gibi mücadeleci şahsiyetleri tam yansıtıyor denemez" şeklinde değerlendirdi
 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
Türk sineması nihayet kendi toprağının sesini ve nefesini hissetmeye ve hissettirmeye başladı. Anadolu’nun kültürünü, toprağının tadını duyuran her şeyi rejimi sarsan bir öğe olarak gören huffaş misal kafalar ışığı görünce başlarını geri çektiler.

Günlük hayatın dar sınırları içinde kalan ve nefes alamayan Türk sineması Berlin duvarı gibi duvarların yıkılması ile kendine geldi ve kendine getirmeye başladı. Newyork’ta Beş Minare isimli film gösterime girdi ve büyük bir ilgi ile izleniyor. Filmin bir Anadolu panoramasından Amerika’ya uzanan coğrafi ve kültürel zemini yeni bir toplumun profilini çiziyor. Dünyaya hükmetmiş olan bir kültürün tekrar bütün dünyada insanlara güzel sesler ve nefesler hissettirmesini görüyoruz ve mutlu oluyoruz.

Sinemayı herkes izler ama sinema sanatının temel ifade araçlarından, mesaj sanatından, sembolik ifadelerden, armonik yorumları çözümlemeden, sahne, dramatizasyon sanatlarından haberi olmayan insanlar için sinema izlemek bir iyi ve kötü yorumu ile son bulur, yorumlarda derinlik olmaz. Bu filim çok anlamlar yüklenmiş adeta açık, dolaylı, sembolik, iki anlamlılık, arkada ve önde anlamlılık, ironi, fars ve daha birçok mananın kendine yüklendiği büyük birlik ve armoni ortaya koyan film. Bu yönü ile bu kadar çok öğe ve temayı bir sinema metninde uygun şekilde birleştiren, armonikal düşünen yapımcı Masum Kırmızıgül’ü tebrik ediyorum.

Film bir patlama sesi ile başlar, radikal İslamın korkunçluğunu ortaya koyan bir patlamadır bu. Arkasından bir polis okulunun yemin merasimi ile adeta polis devletinin korkutucu ritmini verir tablolar. Radikal İslamcıların yuvalarını basan bir baskın hadisesi her iki tarafa da pahalıya mal olur.

Film yorumsuz bir dini gruplar panoraması ile devam eder, düzenli ve ritimli zikreden insanlar, tevhid sesleri, radikal İslamın iddialarını yeminlerle kafaya yerleştiren azmettirici liderler, baş döndürücü bir deveran arkasından Hacı Gümüş ‘ün Amerika’da tutuklanması sahnesi. Secdede iken tutuklanan Hacı Gümüş Bitlis’ten Amerika’ya gitmiş, Türkçe’si henüz bölge aksanından kurtulamamış bir ermiş adam.

Olayların şiddeti, Amerikan polisinin maksatlı hareketlerine rağmen istifini bozmayan, bakış açısından fedakarlıkta bulunmayan ılımlı İslamı temsil eden-aslında böyle bir şey yok da, günün terminolojisi gereği, Mevlana, Yunus, Said Nursi, Fethullah Gülen öğretisi ile yoğrulmuş, duruşu ve yürüyüşü felsefesini yansıtan bir derviş adam. Eşi bir Amerikalı yapılan işlerden bir anlam çıkaramıyor, kafasında soru işaretleri, kocası ile yapılanların insafsızlığı arasında bağ kuramadığından buhranlarda kalan bir ince ruhlu, rind Amerikalı.


Hacı Gümüş’ün Amerika’da yakalanmasını gerektiren bir eylemi yok, Türkiye’de ciddi eylemleri olduğu söyleniyor ve kırmızı bültenle yakalanan Hacı Gümüş Türkiye’ye iade edilmek isteniyor. Amerika’daki hayranları ise onunla yönlerini bulmuş insanlar, onu Türkiye’de teslim ederek pınarlarının kurumasını istemiyorlar, burada sembolik yorumlarla Fethullah Gülen’in Amerika’daki durumu ile parelellikler kurulabilir.

Türkiye de Hacı Gümüş’ü teslim almak için iki polisini gönderiyor, Fırat ve Acar. Gözü pek bu polisler Amerikan polisinden Hacı Gümüş’ü almak için Amerika’ya giderler. Onlar teslim almaya giderken, orada Hacı’nın arkadaşları arabaya bir suikast yaparak Hacı’yı kurtarırlar. Niyetleri onu Amerika’dan uzaklaştırmak ve bir zaman sonra tekrar Amerika’ya getirmektir.


Amerika’lı polis şefi kardeşinin ikiz kuleler altında ölmesinden dolayı Müslümanlar hakkında iyi kanaatler beslemez. Ona göre Amerika’daki Müslümanların hepsi terörirst ve Amerikan düşmanıdır. Hacı Gümüş’ün eşi, kızı Cazmin ve enişte adayı ile mazbut sevgi üzerine kurulan bir ailesi vardır. Ailenin diğer üyeleri de olaylar karşısında suskun ve kapalı dururlar. Hacı Gümüş’ün telkinleri ile yolunu değiştirmiş Marks ise onu korumak için gereken her şeyi planlar, onu ve aileyi örgütler. Filmin gerek İstanbul, gerek Amerika’daki mekânları hâkim noktalardan, şehirlerin peyzajını veren seviyelerden yapılmıştır.

Hacı Gümüş konuşurken Bediüzzaman’ın sadeleştirilmiş fikirlerinden özetler sunar. İnsanın hayatında iki hakikat olduğunu, bunların ölüm ve doğum şeklinde ifade edildiğini, insanın bunlar arasında gidip geldiğini söyler. Böyle bir mana adamının filmin şiddet ve korku havası içinde o havayı ılımlı hale getirecek telkinlerinin az olduğunu söyleyebilirim.

Filimde genel olarak bir polisiye ve güvensizlik havası, Camii, klise, ezan sesleri, Hacı Gümüş’ün telkinleri ile ılımlı hale getirilirse de mesajın daha ağırlıklı olması filmi daha etkileyici hale getirirdi. Hacı Gümüş’ün konuşan değil susan bir karakter olması Bediüzzaman ve Fethullah Gülen gibi mücadeleci şahsiyetleri tam yansıtıyor denemez. Özellikle Bediüzzaman hayatında bir tasavvufi şahsiyetin suskunluğunu değil sürekli kendini çok sesli ve çok boyutlu savunan bir adam olduğunu söyleyebilirim.


Fırat, filmin başında kapalı görünen bir kan davasının izini sürer. Hacı Gümüş ona; “Ben katil değilim, ben katil olamam.” dedikçe, filmin leitmotif tekrarı olan Fırat’a hitaben söylenen “oğlum” sözü Fırat tarafından daima reddedilir.

Masum kendi toprağının inatçılığını kafasından bir türlü silip atamaz, Hacı ona göre uzun süre bir katil olarak görülür. Bahsin çözülmemesi ve gizlenmesi filmin sürükleyiciliğini artırır. Mac Guin ve Ajan Baker’in arasında Acar ile Fırat arasındaki gibi bir zıtlık vardır. Mac Guin her Müslümanı terörist görmenin zararlı ve yanlış olduğunu Ajan Baker’e anlatması, Acar’ın; “Biz yanlış adamı arıyoruz, bu Hacı Deccal değil.” demesine, Fırat hep karşı çıkar ve onun katil olduğunu söyler.


Hacı’nın kişiliği dört yapraklı yoncaya benziyor. Orada Bediüzzaman ve çıkış bölgesi Bitlis dolaylarının iklimi olduğu gibi, onun şimdiki uzantısı Fethullah Gülen’in kişiliği de gizlidir. O ayrıca kültürler arası diyalogdan ve dinler arası diyalogu yaşantısı ile veren yukarıdaki iki kişinin canlı halitası gibi durmaktadır. Farklı dinleri savaş gereği yapan mazi yaklaşımını değiştiren bir hal yorumu ile birleştirir. Hacı Türkiye’ye dönmek ister, ama şimdiye kadar neden dönmediği konusunda Fethullah Gülen gibi düşünür:

“Suları bulandırmamak için dönmedim” der. Hacı, Türk’ün de Kürt’ün de içinde bulunduğu durumu üç kelime ile özetler, onu anlatırken kafasında meknuz olan hazineden bir cümle söyler. “Bitlisli Said Nursi ‘nin söylediği bizim düşmanımız, cehalet, zaruret, ihtilaftır, bunlara ilim, çalışma ve birleştirme ve dostluk ile cevap vereceğiz" der.


Eserin fonunda Hz Mevlana’nın ünlü dansını, semaını nazara verirler, müridânın ritmik zikirleri nazara verilir. Bediüzzaman’ın ilaç gibi ifadeleri verilir. Hristiyan klisesinin rahatlatıcı Hz İsa’nın söyleminin kısa bir yorumu verilir. Bütün bunlar yeni bir toplumun fonudur, ne mutlu onların içinde kendini bulana. Hacı’nın aranılan adam olmadığı Türk polisi tarafından anlaşılır, çünkü Deccal denilen kişi bulunmuş ve Hacı’nın yok yere huzursuz edildiği anlaşılmıştır.

Hacı bunu bir fırsat bilerek vatanına döner, camileri, kendi ülkesinin iklimini Amerikalı eşi ile yaşar. Bitlis’e Türkçe Kürtçe şarkılar eşliğinde gider, annesini bulur. Hiçbir siyasi yorumun kirletmediği ortamı verilir. Bitlis’in Türk tasavvuf tarihindeki, Anadolu’nun mana imarındaki yerini yansıtan bir harika yansıtma yapılmıştır. Ama Fırat’ın dedesi hâlâ Hacı Gümüş’ün oğlunun katili olduğu kanaati bir türlü silinememiş, Fırat dedesini ikna ettiğini zannederken, anası ile kucaklaşan Hacı Gümüş dedenin kindarlığı ile öldürülür. Mevlana, Yunus, Bediüzzaman ve İsa (as) ve Muhammed’e (asm) rağmen yine cehalet ve kin istediğini yapmış, bir mana adamı toprağında toprağına karışmıştır.


Filimde İslamın çeşitli yorumları karşılaştırılır. Özellikle Deccal bulunduktan sonra birbirine yakın iki nezarethane odasında yan yana gelirler. Deccal’in Allah’ın dinini hâkim kılana kadar her şeyin, ölmenin, öldürmenin caiz olduğunu ifade ettiği ortamda, Hacı Gümüş ‘ün kalpleri yapmak, insanların imanını kurtarmak üzerine olan söylemi tezattan doğan bir harika mukayese, literica komparedir.


Film temalarının kaynaşması, sahnelerin harikalığı, fikirlerin kaynaşması, insanlar ve farklı fikirlerin bir potada kıvam kazanmasını anlatması, bizi yeni topluma çağıran fikirlerin olaylarla yansıtılmasını becermesi ile büyük bir filimdir. Herkesi kutlar, güzel günlere doğru azimle inanç ve gayretle gitmeyi herkesten temenni ederim. Filmi ayın yedisinde izledim ve kanaatlerimi yazdım. Namahrem olanlar nazar etmesin. Her şey iyi niyet ve gayretin sonucudur.

Prof. Dr. Himmet Uç
 

Yeni-OSMANLI

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
19 Eki 2010
Mesajlar
0
Puanları
0
filim güzel degildi...hic begenmedim!
 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
TAHA AKYOL: New York’ta Beş Minare

HAFTA sonu eşim Tülin’le Mahsun Kırmızıgül’ün “New York’ta Beş Minare” filmini seyrettik. Hakkındaki eleştirileri okumuştum. Filmi, hem kafamı hem kalbimi vererek dikkatle izledim.

12 Eylül öncesinin sağ sol kutuplaşması, bir siyasi cinnetin kan davasına dönüşmesi... Film böyle çıkıyor. Kan davasından kaçan Hacı Gümüş (Haluk Bilginer) Amerika’ya yerleşiyor, kendini Mevlana ve Yunus modelinde tasavvufa veriyor. Eşi ve kızı hıristiyan...

Bir haber geliyor; El Kaide gibi bir terör örgütünün lideri olan “Deccal” yakalandı! “Deccal” da Bitlislidir. Hizbullah soruşturmalarında gördüğümüz “domuz bağı” işkencelerini yaptıran, dindar insanları da işkencelerle öldürten bir canavar...

Durum Türkiye’ye bildiriliyor. Gidip almak üzere iki polis görevlendiriliyor: Fırat (Mahsun Kırmızıgül) ve Acar (Mustafa Sandal).

Amerika’da “Deccal” sanılarak yakalanan ve zincire vurulan kişi, evliya ruhlu Hacı’dır... Olayı soruşturan Amerikalı şerif (Robert Patrick) ise bir yakınını 11 Eylül’de kaybetmiştir, müslümanlara karşı kinle doludur.

Bizim polislerden Suat da Hacı’ya kan davası kini duymaktadır...

Filmin enerjisi kin ve bağnazlık, sevgi ve hoşgörü gibi büyük beşeri kaynaklardan geliyor.

Mahsun’un filmleri

Senaryo olayların çarpıcı ve akıcı olmasıyla, hatta yarattığı şoklarla fevkalede ilginç olduğu gibi, kan davası, kin, bağnazlık konuları üzerine kurulu olduğu için de başarılı bir analiz niteliğinde...

Efektleri mükemmel... Bunu, filmi eleştirenler de belirtiyor.
Ben Mahsun’un “Güneşi Gördüm” ve “Beyaz Melek” filmlerini beğenmiştim.

Bitlis’te Beş Minare” yi de çok beğendimi belirtmeliyim.
Eşim Tülin de çok beğendi. Filmi izlerken bazan duygulu tasavvufi mesajlardan, bazan insani ve sevgi ızdıraplarından zaman zaman gözleri yaşardı.

Ne yalan söyleyim, bir kaç defa benim de gözlerim yaşardı.
Mahsun’un filmelerini beğenmemin sebebi, verdiği mesajların ruhlarımıza seslenmesidir; insani tiplerin canlılığıdır, senoryodaki olayların çarpıcı ve iyi kurgulanmış olmasıdır.

Kültür temeli

Mahsun, fimlerine konu yaptığı kültürleri iyi tanıyor, hatta bir bakıma o kültürlerin içinden geliyor. Unutmamış, reddetmemiş ama eleştiri süzgecinden geçiyor, insanileştirerek ve modern sinema sanatıyla birleştirerek bizlere sunuyor.

Bütün filmlerinde böyle... Beğendiğim tarafı da bu..
Evet filmdeki bazı abartılar gözden kaçmıyor. Hacı’nın karısının hıristiyan olması düşünülebilir ama kızının nikahının hem kilisede hem camide kıyılması böyle bir abartı... Vermek istediği mesajı vurgulamak için yapıyor bu abartıları... Şu da var ki, abartı sinema sanatının tabiatı da abartı unsuru inkaredilemez.

Ben sinema eleştirmeni değilim. Sade seyirciyim. Bir filmin seyircide bıraktığı izlenimler de çok önemlidir elbette.

Bu filmde “Hacı Gümüş” rolünü oynayan Haluk Bilginer sanırım sanat hayatında ilk defa böyle bir rolde... Hem Sufi bir müslüman, hem sevgi ve gözyaşlarıyla duygulu bir insan rolünde çok başarılı...

Aslında hangisine başarısız diyeyim bilmiyorum.
Tavsiye ederim, bakalım siz nasıl bulacaksınız.
 

Yeni-OSMANLI

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
19 Eki 2010
Mesajlar
0
Puanları
0
HAFTA sonu eşim Tülin’le Mahsun Kırmızıgül’ün “New York’ta Beş Minare” filmini seyrettik. Hakkındaki eleştirileri okumuştum. Filmi, hem kafamı hem kalbimi vererek dikkatle izledim.

12 Eylül öncesinin sağ sol kutuplaşması, bir siyasi cinnetin kan davasına dönüşmesi... Film böyle çıkıyor. Kan davasından kaçan Hacı Gümüş (Haluk Bilginer) Amerika’ya yerleşiyor, kendini Mevlana ve Yunus modelinde tasavvufa veriyor. Eşi ve kızı hıristiyan...

Bir haber geliyor; El Kaide gibi bir terör örgütünün lideri olan “Deccal” yakalandı! “Deccal” da Bitlislidir. Hizbullah soruşturmalarında gördüğümüz “domuz bağı” işkencelerini yaptıran, dindar insanları da işkencelerle öldürten bir canavar...

Durum Türkiye’ye bildiriliyor. Gidip almak üzere iki polis görevlendiriliyor: Fırat (Mahsun Kırmızıgül) ve Acar (Mustafa Sandal).

Amerika’da “Deccal” sanılarak yakalanan ve zincire vurulan kişi, evliya ruhlu Hacı’dır... Olayı soruşturan Amerikalı şerif (Robert Patrick) ise bir yakınını 11 Eylül’de kaybetmiştir, müslümanlara karşı kinle doludur.

Bizim polislerden Suat da Hacı’ya kan davası kini duymaktadır...

Filmin enerjisi kin ve bağnazlık, sevgi ve hoşgörü gibi büyük beşeri kaynaklardan geliyor.

Mahsun’un filmleri

Senaryo olayların çarpıcı ve akıcı olmasıyla, hatta yarattığı şoklarla fevkalede ilginç olduğu gibi, kan davası, kin, bağnazlık konuları üzerine kurulu olduğu için de başarılı bir analiz niteliğinde...


[/FONT][/SIZE]
Ben filmi sinamada izledim...siz bu alintiladigim bölümü yazmasaydiniz filimin konusunu kavrayamamis olacaktim.Ailece gittik,filmi kim izlediyse ayni seyi söylüyor,"konuyu anlamadim".
Ayrica az cok ehli-sünnete dayali dini bilgisi olan filimdeki yamukluklarida görebilir.
kalite acisindan güzel fakat tasavvuf alimini canlandiran sanatci oynadigi rolde cok basarisiz,ben begenmedim,gercekci degil,rol yaptigi belli oluyor,iyi sanatci olmadigi yapmacik hareketlerinden belli oluyor,abartili ve sürekli kendini övmesi "ben iyi bir insanim,ben kötü degilim..." falan gibi sözleri tasavvuf ahlakina aykiri,ayrica Allahi isaret ederken parmagi ile yukariya isaret etmesi...oysa herkes bilirki Allah zamandan ve mekandan münezzeh.
Verilen mesajlarda iyi degil.Kizi ve esi mesela hristiyan,esi hakkinda söyledigi söz "oda insan,Allaha giden farkli yollar var..."manasinda...kizida bir hristiyanla evleniyor,hem hristiyan adetlerine göre evlendiklerini hemde imam nikahi yaptiklarini söylüyor,bu nasil bir is anlamadim.Ayrica hacinin bir mürüdü olsa gerek,(dükkan isleten bir genc) bunu türk polisi takiba aliyor,onu bir kizla öpüsürken yakaliyorlar,bu nasil bir müridse....hacinin cevreside mafya gibi,yeralti dünyasiyla baglantisi oldugu mesaji gözden kacmiyor...Teröristler cübbeli ve sakalli...cübbe ve sakala saygisizlik olarak algiladim...ayrica filimde amerikan polisinin islam dini ve müslümanlar hakkindaki suclayici konusmalarina verilen cevablar cok yetersiz,dini mesjlar cok yetersiz...bukadar paraya mal olmus bir filimden cok daha güzel bir filim beklerdim...Aklima gelmisken:Mahsun kirmizi gül bir türk polisini canlandiriyor,yaptigi iskencelerle türk polisini zan altinda birakiyor.ben filimi sevmedim vesselam!
 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
Ben filmi sinamada izledim...siz bu alintiladigim bölümü yazmasaydiniz filimin konusunu kavrayamamis olacaktim.Ailece gittik,filmi kim izlediyse ayni seyi söylüyor,"konuyu anlamadim".
Ayrica az cok ehli-sünnete dayali dini bilgisi olan filimdeki yamukluklarida görebilir.
kalite acisindan güzel fakat tasavvuf alimini canlandiran sanatci oynadigi rolde cok basarisiz,ben begenmedim,gercekci degil,rol yaptigi belli oluyor,iyi sanatci olmadigi yapmacik hareketlerinden belli oluyor,abartili ve sürekli kendini övmesi "ben iyi bir insanim,ben kötü degilim..." falan gibi sözleri tasavvuf ahlakina aykiri,ayrica Allahi isaret ederken parmagi ile yukariya isaret etmesi...oysa herkes bilirki Allah zamandan ve mekandan münezzeh.
Verilen mesajlarda iyi degil.Kizi ve esi mesela hristiyan,esi hakkinda söyledigi söz "oda insan,Allaha giden farkli yollar var..."manasinda...kizida bir hristiyanla evleniyor,hem hristiyan adetlerine göre evlendiklerini hemde imam nikahi yaptiklarini söylüyor,bu nasil bir is anlamadim.Ayrica hacinin bir mürüdü olsa gerek,(dükkan isleten bir genc) bunu türk polisi takiba aliyor,onu bir kizla öpüsürken yakaliyorlar,bu nasil bir müridse....hacinin cevreside mafya gibi,yeralti dünyasiyla baglantisi oldugu mesaji gözden kacmiyor...Teröristler cübbeli ve sakalli...cübbe ve sakala saygisizlik olarak algiladim...ayrica filimde amerikan polisinin islam dini ve müslümanlar hakkindaki suclayici konusmalarina verilen cevablar cok yetersiz,dini mesjlar cok yetersiz...bukadar paraya mal olmus bir filimden cok daha güzel bir filim beklerdim...Aklima gelmisken:Mahsun kirmizi gül bir türk polisini canlandiriyor,yaptigi iskencelerle türk polisini zan altinda birakiyor.ben filimi sevmedim vesselam!
Evet alıcı gözüyle bakıldığında detaylar güldürüyor. Ama yinede: çok para harcanmış, emek verilmiş sahneler güzel ancak senaryo zayıf..
 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
Senaryo danışmanı Zekeriya Öz mü? Sanki Gülen reklamı!

Mahsun Kırmızıgül'ün New York'ta Beş Minare isimli filmi Hollywoodvari aksiyon sahneleri ile dikkat çekerken, filmin Fethullah Gülen'i aklama çabası oldukça ilgi çekiyor.

Özellikle İslamcı kesimde "Artık bizim de sinemamız var" mutluluğu yaratmış görünüyor. Ancak filmin içeriği ve film hakkında yazılanlar mutluluğun "Yaşasın, artık kendimizi Hollywoodvari biçimde anlatabiliyoruz" anlamında olduğunu gösteriyor.

FİLMDE FETHULLAH GÜLEN KARAKTERİ

Film, Fethullah Gülen benzeri bir kişiyi ve Gülen cemaatini akla getiren bir oluşumu anlatması ile de islamcı kesimi heyecanlandırırken, güncel bir çok konuya da bütünlükten kopuk olarak göndermelerde bulunuyor.

Töre cinayetlerinden İslami terör örgütlerine, 11 Eylül saldırısından faili meçhul cinayetlere, Bitlis'ten New York'a uzanan film, Gülen cemaatini aklama girişimi olduğunu gizlemiyor.

Mahsun'un filmini eleştirmek 'Beyaz Türklük' mü?
Film hakkında yazılan bazı yazılarda "şimdi Beyaz Türkler filmi eleştirmeye başlayacaklardır. Onlara göre bir türkücü ve halkın arasından gelen bir kişi film çekemez" benzeri cümleler dikkat çekiyor.

Ancak bilindiği gibi film, Mahsun Kırmızıgül'ün kendisine ait olan Boyut Film tarafından 11 milyon dolarlık bir maliyetle çekildi. Bunun yanısıra, film 5 Kasım'da gösterime girmeden önce aylarca tanıtım-reklam yapıldı. Ve film gösterime girdiğinde bütün salonları işgal etti.

Filmin konusunun ve verdiği mesajların iktidarla ve egemen ideoloji ile 'yandaşlık' derecesinde uyumlu olduğunu da eklemek gerek. Bunlar düşünüldüğünde, Mahsun Kırmızıgül'ün 'mağdur' olduğu tezinin altı oldukça boş görünüyor.

Fimin verdiği mesajlar: Sinemada yandaşlık örneği
Zaman'ın Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı filmle ilgili yazısında "hemen, verilen mesajların çiğ propaganda olduğu yönünde eleştiriler yapacaklardır ancak ben hiç de öyle olduğunu düşünmüyorum" diyor.

Ancak filmde öyle mesajlar veriliyor ki bunlara 'çiğ propaganda' ve 'yandaşlık' dememek mümkün değil. Bunlara birkaç örnek:

- Filmin bütününde Emniyet Teşkilatı güzellemesi yapılıyor.

Teşkilatın yüksek teknoloji kullandığı, polislerin müthiş bir fedakarlık, cesaret ve sevgi ile çalıştığı mesajı hemen her karede hissediliyor. Öyle ki, ABD'ye Hacı karakterini yakalamak üzerine gönderilen 2 Türk polisi, FBI ajanları ve Amerikan polisine adeta ders veriyor. Türk polisinin FBI ajanlarına sözlü olarak kafa tutması ise 'göğsünüzü kabartıyor'.

- Başından sonuna kadar filmde, Emniyet Teşkilatı'ndaki Fethullah Gülen 'sevgisi'nin 'normalleştirilmeye' çalışıldığını söyleyebiliriz.

- Filmde, 'Hacı' karakterinin Türkiye'ye getirilmesinin ardından Hacı'nın Amerikalı müridi kendisine 'hoşgörü' gösteren polise (kendisi ile İstanbul Golden Otel'de yemek yiyor, bu anda kamera reklam için bir süre otelin tabelasına odaklanıveriyor) kaygılı olduğunu çünkü Türkiye'deki insan hakları ihlallerini bildiğini söylüyor, polis ise kendisine (Mustafa Sandal'ın çok kötü oyunculuğu ile) son yıllarda gerçekleşen Avrupa Birliği reformları ile büyük ilerlemeler kaydedildiğini söylüyor.

- İslamın dünyada kötü algılanmasına neden olduğu mesajı verilen bir İslami terör örgütünün lideri Deccal karakteri (filmden bu kişinin Hizbullah lideri olduğunu çıkarıyorsunuz) yakalanıp, 'masum' ve 'mağdur' Hacı karakterinin (filmden bu kişinin de Fethullah Gülen olduğunu çıkarabilirsiniz) yan koğuşuna konuluyor.

Emniyet Müdürü öfkeli bir biçimde gelip Deccal karakterine kızdığı sırada Hacı kendisine büyük bir 'sevgi' ile İslam ve müslümanlık dersi veriyor. İslamı dünyaya yaymanın şiddet kullanarak değil ancak sözle anlatarak olacağını söylüyor.
Birini seçmek zorundasın: Hizbullah mı, İsmailağa tarikatı mı, Gülen cemaati mi?

Filmin temel amacının Fethullah Gülen ve Said-i Nursi güzellemesi olduğunu söyleyebiliriz. Dünyada İslamın yanlış algılanmasına neden olan terörist örgütler yanında Gülen cemaati benzeri bir oluşum sevgi ve hoşgörüsü ile doğru ve makul olanı temsil ediyor, medeniyetler arasında köprü kuruyor, önyargıları yıkıyor. Öyle ki, Hacı karakterinin eşi bir hristiyan ve kızının nikah töreni hem kilisede hem de camide yapılıyor.

"Kim tarafından kontrol edildiği belli olmayan, kafa kesen, terör yöntemini uygulayan İslamcı örgütler" arasında Gülen cemaati yükseliyor. Gülen cemaatinin Batı için ne büyük bir şans olduğu mesajı verilirken Türkiye'deki laik kentli izleyiciye de önyargılarını yıkma çağrısı yapılıyor.

Mütevazi, hoşgörülü, sivil ve mağdur! Yerseniz!

Filmde Hacı karakteri kendini tasavvufa vermiş, mütevazi, sevgi dolu, hoşgörülü ve kendi gibi müridleri olan bir cemaat lideri olarak gösteriliyor. Ancak filmde öyle sahneler var ki, bu imaj oldukça sırıtıyor.

Gülen cemaati benzeri bu oluşumun FBI ve Amerikan polisinin elinden silahlı adamları ile Hacı'yı kurtardığı sahne bu kadar da olmaz dedirtiyor. Hele ki, 5 dakikada geliveren bir helikopter ile Amerikan polisinden kaçabileceğini gösteren sahne cemaatin gücünü göstermeye çalışırken oldukça güldürüyor.

Senaryo danışmanı Zekeriya Öz mü?:glm

Filmin başında Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı suikastlarını andıran bir patlama gerçekleşiyor. İlerleyen bölümlerde bu kişiyi Hizbullah benzeri bir örgütün öldürdüğünü anlıyorsunuz.

Bombalar patlatan, aydınlara suikast düzenleyen ve domuz bağı ile insanları öldüren bu örgütün yaptıklarından büyük bir hata ile Hacı karakteri sorumlu tutuluyor. Gerçek suçlular yakalandığında ise Emniyet Müdürü'nün, "bu örgütleri hangi karanlık güçler kontrol ediyor, bunları cesur bir savcı soruşturmalı" diye isyan etmesi ise herkesin aklına tabi ki Ergenekon ve Zekeriya Öz'ü getiriveriyor. En azından Mahsun Kırmızıgül böyle istiyor.

Biz size Hollywood filmi çekemezsiniz demedik!..
Ekrem Dumanlı'nın filmle ilgili Zaman'da yazdığı yazı islamcıların sanat konusunda nasıl bir aşağılık kopleksine sahip olduğunu da ortaya koyuyor: "... New York'ta Beş Minare, her geçen gün kendine daha fazla güvenen Türk sinemasının ulaştığı noktayı gösteriyor. ...

Çok daha sade sahneler yerine Hollywood filmlerine parmak ısırtacak sahnelerin çekilmesi Türk sinemasının özgüvenini gösteriyor. ... Oysa bunun örneğine 'Hollywood sineması'nda sıkça rastlanıyor. ... Türk sinemasının komplekslerinden kurtulması, kendini bulması halkıyla barışmasıyla mümkün. ... Öteden beri Mahsun'u içine sindiremeyen bir kitlenin varlığı gözden kaçmıyor. Hatta bir kısım çapsız tepkilerin tipik bir 'Beyaz Türk kibri' olduğu da aşikâr."

Bu satırlarla birlikte herkesi dünyaya batı gözüyle bakmakla eleştiren islamcıların Hollywood hayranlığını da bir kez daha görmüş oluyoruz. Bu Hollywood hayranlığıyla sağa sola 'Beyaz Türk kibri' yaftası yapıştırmalarının da nasıl bir mantık olduğunu da sormadan edemiyoruz.

Son olarak, filmin Zaman gazetesi reklamlarını hatırlattığını da not etmek gerekiyor: Birbirini dinle, sevgi ve höşgörü göster, gerçeklere zaman ayır ve önyargıları yık!

Sol haber
 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
Küçük Emrah filmleriyle Hollywood polisiyesi arasında

'New York'ta Beş Minare'si, 'Acıların Çocuğu' küçük Emrah filmleriyle Hollywood polisiyesi arasında, kısacık bir öykünün uzamış da uzamış hikayesi.

‘New York’ta Beş Minare’ camide, aralarında polis memuru ‘Hafiyesi Mahsun’un da bulunduğu müminlerin çevrelediği hoca sahnesiyle başladı.

Hemen ardından hiç gecikmeden büyük Türk bayrakları ve Atatürk posteri fonunda Türk polisi ordusunu gördük. Mahsun Kırmızıgül, ‘Güneşi Gördüm’ filminde olduğu gibi bu filmde de mesaj manyağı yapıyor seyirciyi. Farkına varamadığımız memleket gerçekleriyle de tanıştırıyor bizi film.

Mesela AB yasalarıyla birlikte memleketimizde işkencenin son bulduğunu duyuyoruz Mustafa Sandal’ın oynadığı acar polis Acar Aydın’dan. İsminden de anlaşılacağı gibi aydın bir polis Acar Aydın; İngilizce biliyor. Mesai arkadaşı Mahsun Kırmızıgül’ün oynadığı Fırat Baran ise adından da anlaşılacağı üzere Mezopotamya’dan, Bitlisli.

İngilizce değil Kürtçe biliyor. AB yasalarına rağmen yöntemlerini amirlerinin de tasvip etmediği sert bir polis. Sağlam yumruk atıyor, küvette adam boğmaya yelteniyor ama konuşturuyor… 11 Eylül olayında abisini kaybetmiş, önyargılı olmaktan rahatsız Amerikan polisinin yöntemleriyle bizimkilerinin karşılaştırılması da filmin ana temalarından biriydi sanırız.

MÜSLÜMAN HACI VE HRİSTİYAN KARISI

Matrix efektiyle siyah çarşaflarından sıyrılan adamların İstanbul’da yaptıkları baskın sonrasında “Kuşlar kafeste’ operasyon başlasın” emriyle başlayan operasyonun devamı niteliğinde Acar Aydın ve Fırat Baran iki günlüğüne Amerika’ya, cihad peşinde neçe canlara kıymış Hacı’yı yakalamaya giderler. FBI’ın da dahil olduğu operasyonla tam namazın ortasında kelepçelenir Hacı. Haluk Bilginer’in oynadığı Hacı, filmin Amerikalı oyuncularından Gina Berschon ile evli.

Karısının boynundaki haçı gören Acar, anında bu adamın katil olamayacağını anlıyor. Fırat Baran ise finale doğru açığa çıkan hain planının peşinde ikna olmaya direniyor, Müslüman Hacı ile Hristiyan karısı arasındaki ilişki, filmin alınacak mesajlar listesinde bir numara.

Fırat Baran’ın Bitlis’teki dedesiyle telefonda konuşurken gördüğümüz ‘Din Kültürü’ kitabı okuyan torun, Kürtçe bilen Amerikan polisi gibi “zorlu” mesajlardan öte, “Dinde zorlama yoktur”, “Hz Muhammed iki ay savaşmıştır” gibi anlamakta zorlanmayacağımız mesajlar çoğunlukta.

Mahsun Kırmızıgül ‘Güneşi Gördüm’ü kastederek “Bu film daha iyi bir film oldu.” dese de, çıkışta kulak misafiri olduğumuz kadarıyla ‘Güneşi Gördüm’ kadar tutmayabilir ‘New York’ta Beş Minare’. Mahsun Kırmızıgül Hacı yerine Fethullah Gülen’in hikayesini anlatsaydı ortaya sanki daha iyi bir iş çıkardı.

New York’ta kendilerini misafir eden Hacı’yı Türkiye’de de Acar Aydın ve Fırat Baran misafir ediyorlar. Hep birlikte Bitlis’e gidiyorlar. Elbette bir turistin görmesi gereken yerleri görüyoruz bu sayede.

Sufiler dönüyor, İstanbul yaşıyor... Bitlis yollarında koyunlar, İstanbul’da Ayasofya şeklinde “gezelim görelim” kısmından sonra filmin finali “Sürprizz!” diye üzerimize atlıyor ve üzüyor bizi bu kanlı final.

Seyredecek olanları düşünerek ayrıntılara çok girmeyelim. Cehaletten kaçan Hacı’nın sonunu da cehalet getiriyor demekle yetinelim. Kanyon’da, 9. salonda filmi tek başına seyreden Haluk Bilginer, sonunu getirmeden çıkıyor filmden. Yanımda oturan Cemal Hünal çok beğenmiş olacak ki coşkuyla alkışlıyor.
gazete5
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Enver Gülşen / Özgün Duruş





Dikatomiler oluşturarak hikâye kurmaya ve hikâyesini anlatırken olabildiğince gösterişe yaslanan filmlerin ana çizgisini, Hollywoodlaşmak adını verdiğim kanserojen bir sinema virüsü belirliyor. Kanserojen; çünkü dünyanın ana akım büyük bütçeli bütün filmlerine kanser gibi yayılan bir biçim imal ediyor.



Polis merkezinde bir nezarethane… İki hücre yan yana… Birisinde “Deccal” adı verilen, “İslamî terör” eylemlerinin yöneticisi ve müsebbibi birisi oturuyor. Diğerinde, yanlışlıkla Deccal diye tutuklanmış olan Hacı Gümüş… Birisi şalvarlı, uzun sakallı ve kötülük dolu bakışlara sahip… Diğeri “çağdaş” Batılı kıyafetler giymiş, sakalsız ve sevgi dolu derin bakışlarla kendisine kötülük edenlere bile merhamet gösterebilen bir “bilge”...
Deccal yakalandığında, Hacı Gümüş serbest bırakılmadan önceki son sahneden bahsediyorum. Bu fotoğraf, filmin tümünün oturduğu düzlemi oluşturuyor. Fotoğrafı destekleyen başka karelerle birlikte film “Onu alma; Beni al!” türü bir didaktizme dönüyor. Hacı Gümüş’ün eşi Hıristiyan… Kızının önce kilisede, sonra da camide nikâh yapmasına hoşgörüyle destek verecek kadar diyalog ve sevgi yanlısı! Deccal ise kendi savaşında herkesin kafasını kesecek kadar cani… Mücadelesini haklandırmak için Kur’an ve sünnetten cihad ile ilgili örnekler veriyor. Hemen yanındaki hücrede yer alan Hacı Gümüş, sevgi, hoşgörü ve diyalogla ilgili Deccal’ı hemencecik susturabilen ve onu bir cahile “indirgeyen” cevaplar veriyor.

Hollywood’un Şabloncu Sineması

Hollywood standardizasyonunun dünya sinemasına yaptığı en büyük kötülük, büyük paralar harcayabilecek yapımcı ve yönetmenlere uygun şablonları dolaşıma sokması ve makbul ana akım sinemanın kodlarını oluşturmasıdır.
Türkiye sinemasında bir iki yıl önce “Kelebek” adında benzer bir film vizyona girmiş ve ben o filmi “Onu alma; Beni al!” tipi bir propaganda filmi olarak tanımlamıştım. O film de Türkiye sineması için oldukça büyük bütçelerle, Hollywood oyuncu ve sinema teknisyenlerinin destekleriyle çekilmiş ve aynen Mahsun Kırmızıgül’ün yaptığı gibi dikatomiler aracılığıyla bir fikir inşa etmeye çalışmıştı.
Dikatomiler oluşturarak hikâye kurmaya ve hikâyesini anlatırken olabildiğince gösterişe yaslanan filmlerin ana çizgisini, Hollywoodlaşmak adını verdiğim kanserojen bir sinema virüsü belirliyor. Kanserojen; çünkü dünyanın ana akım büyük bütçeli bütün filmlerine kanser gibi yayılan bir biçim imal ediyor. Gösterişli kamera açıları, değişik şehir ve ülkelerde yapılan çekimler, büyük şehirlerin kuşbakışı manzaralarının yer aldığı albenili fotoğraflar… Parası bol olanların ilk yaptığı şey arabaları, uçakları, helikopterleri parçalamak ve bunları olabildiğince “gerçekçi” sahnelemek oluyor. Sinemada “gerçekliğin” böyle kurulabileceğini zanneden kanserojen bir etki bu maalesef.
Kırmızıgül’ün “New York’ta Beş Minare” filminde yaptığı şey, Batılıların islamofobilerine yönelik, oradan bir bakışla “onu alma beni al” demektir aslında aynen “Kelebek” filminde olduğu gibi. Karşıtlıklar tipik bir Hollywood filminde olduğu gibi olabildiğince keskinleştiriliyor. Bir tarafta “melek” Hacı Gümüş, öte tarafta da kötülük timsali Deccal var. Mevlana’dan, Yunus’tan, Said-i Nursî’den örnekler veren Hacı Gümüş “Beni al” demektedir Batılılara. Hıristiyan eşiyle, son derece “açık görüşlü” kızıyla ve bağlılarıyla bir imajdır O. Ayasofya’da eşi istavroz çıkarırken, onunla yan yana dua edebilmektedir… Böylece bir fotoğraf sunulur; “İslam benimkidir, onunki değil!” fotoğrafı.
Filmde beni ilgilendiren asıl şey, İslam’ın şu ya da o düzeye basit bir çocuk oyunu gibi indirgenmesinden ziyade, bunun aktarılış biçimi oldu. Kırmızıgül’ün çizdiği resimde, kardeşini 11 Eylül’de İkiz Kuleler’in altında kaybetmiş Amerikalı polis şefinin Müslüman nefretinin Batılıların nefretinin arka planını temsil ettiği ve bu duygunun “muallâk” ve “giderilebilir” bir şey olduğu ortaya konuyor gözümüze sokarcasına… Bu duyguyu gidermek için yapılması gereken tek şey, Hacı Gümüş gibi “örnek” şahsiyetler sunmaktır aslında.

Kırmızıgül’ün kendi dilini oluşturmaya başladığını iddia edenlere söyleyebileceğim tek şey, orta malı olmuş, klişelerle bezeli kanserli bir Hollywood dilinin, hiç kimsenin kendi dili olamayacağıdır. O dille yapılan tüm filmler, seyirciyi “kandırmak”, “eğlendirmek”, “dinlendirmek”, “ağlatmak” için standart şablonlarla bezeli filmlerdir çünkü. Aralara küçük sürprizler, sona da şok sürpriz koydunuz mu film tamamlanmış olur. Türkiye yapımı bir Hollywood filmi…

Mahsun Kırmızıgül’e ve onun samimi olduğunu düşündüğüm film yapma çabasına yapılabilecek en büyük kötülük, bu filmi iyi bir film olarak adlandırmaktır bence. Hollywood’un teknisyenlik haline dönmüş film endüstrisine bir fazla bir eksik yönetmen kazandırmanın hiçbir ülke sinemasına faydası yoktur. Filmde bir iki ayet hadis geçti ve İslam “kötü değil iyi” belirlemesi yapıldı diye filme övgüler düzenlere, filmin son derece basit bir propaganda filmi olduğu düşüncemi bir kez daha iletmek istiyorum. Propagandanın “onun” ya da “benim” tarafıma yönelik bir imaj çalışması olmasının benim nazarımda zerre kadar önemi yoktur. Propaganda, düşünmeyi, hissetmeyi, derinleşmeyi, “hâl”e ortak olma duygusunu yok eden zehirli bir şeydir çünkü.
Türkiye’de, özellikle İslamî kesimde, “Kelebek” ve “New York’ta Beş Minare” filmlerinden sonra görülen coşkuyu anlamakta ciddi zorluk çekiyorum. İnsan, bir tarafa kapkara, diğer tarafa süt beyazı fotoğraflar koyan ve “bakın işte, gerçek çok açık değil mi; onu alma da beni al!” diyen standart şablon ve klişelerle dolu tekno-sinema ile anlaşılamaz çünkü. İslam hele bu şekilde hiç anlaşılamaz. Sanırım Müslümanların bir şey anlatmaya çalıştığı sinema filmlerinde ilk aşmamız gereken bu kompleksli ve şabloncu teknokrat bakışı olmalıdır.
 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
Olmamış Hacı...

BERRİN KARAKAŞ:
Mahsun Kırmızıgül'ün 'New York'ta Beş Minare'si, 'Acıların Çocuğu' küçük Emrah filmleriyle Hollywood polisiyesi arasında, kısacık bir öykünün uzamış da uzamış hikayesi?
(...) Mahsun Kırmızıgül Hacı yerine Fethullah Gülen'in hikayesini anlatsaydı ortaya sanki daha iyi bir iş çıkardı.

BURAK GÖRAL:
"New York'ta Beş Minare"de de hâlâ senaryo zaaflarının apaçık olması acı bir şey...

Yazıp yönettiği üç filmi, bir de çekilmiş senaryosu olduğuna göre artık yavaş yavaş bir Mahsun Kırmızıgül sinemasından bahsetmek mümkün. "Beyaz Melek"in olanca omurgasız senaryosuna ve safça bir edayla söylenen tema cümlesine rağmen yönetmen Kırmızıgül'deki kumaşa ve samimiyete inandık.

Sonra yaklaşık 35 temayı aynı senaryoda anlatmaya çalıştığı "Güneşi Gördüm" çıktı karşımıza! Yine samimi duygularla yazılmış olduğuna inanıp, her şeyin güzel görüntü çekmekten, filarmoni orkestralarıyla müzik yapmaktan ve figüranları bile ünlü tiyatroculardan oluşturmaktan ibaret olmadığını belirttik. Senaryosunu yazdığı "Gecenin Kanatları" ile arızanın, senaryo kısmında olduğu büsbütün ortaya çıktı.

Biz o zamanlarda senaryosuyla daha fazla zaman geçirmesi gerektiğini, senaryoyu bitirmenin işin yarısı olduğunu yazdık hatta bizzat söyledik... Ancak Kırmızıgül kendisini her şeyden yukarıya çekerek doğru yaptığına inandı ve her seferinde "ben türkücüydüm diye beni önemsemiyorlar"ın arkasına sığındı.

Turnelerde, sahnelerde kazanabileceği milyonları elinin tersiyle iterek sinema yaptığını ama bunun takdir edilmediğini söyledi. İşin garibi, bu kararından dolayı neden takdir beklediğini anlayamadığımızı da anlamadı.
Banka kredileriyle desteklendiği, 11 milyon dolar harcadığı söylenen "New York'ta Beş Minare"de de hâlâ senaryo zaaflarının apaçık olması acı bir şey.

Umarım artık bunun onun türkücülüğüyle hiç alakası olmadığını anlar.

Mahsun Kırmızıgül, filmlerinde hep büyük şeyler söylemek istiyor. Küçük bir hikaye anlatmak istese bile onu en büyük şekilde anlatmak istiyor. Çünkü temasını 'inceltmeyi' bilmiyor.

Zannediyor ki ne kadar büyük anlatırsa, sahnelerini müzikle, mizansenle ve tercih ettiği kamera açılarıyla ne kadar büyütürse o kadar etkileyici olacak. İşte en büyük sorunu bu. Bu yüzden filmlerinin ilk sahneleri temasına pek de hizmet etmeyen büyük aksiyonlarla açılıyor. "Beyaz Melek"in fos çıkan kovalamacalı açılışını, "Güneşi Gördüm"ün konuyla alakasısız Apaçi helikopterli açılış sahnesini düşünün... "New York'ta Beş Minare" de Uğur Mumcu cinayetini hatırlatan faili meçhul bir cinayetle açılıyor. Kimin yaptığı da ortaya çıkmıyor üstelik...

 

TakVa

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
13 Nis 2007
Mesajlar
2,868
Puanları
0
New York'ta Beş Minare , Yılmaz Güney'in Amerikan kovboylarını Dadaloğlu, Köroğlu gibi Anadolu halkı kahramanlarına benzeten ilk filmlerine benziyor.

Filmde ayna var, tarak var, boş yok... Hep köşeden Hitler ile Alman ordusu, Bitlisliler ile birleşip İtalyan mafyasıyla savaşacak diye bekledim. Hani ünlü türkücümüz, Türkiyeli Mahsun Kırmızıgül'ün son şaheseri...

Mahsun arkadaşım olduğu için bana özel salonda özel gösterim yaptırmadı. Aman sakın yanlış anlaşılmasın. Biliyorsunuz, bu şimdilerde moda oldu. Hele bazı görgüsüz köşe yazarları için çok havalı iş... Sanki halkla yan yana film izlemek çok basit bir şey, özel gösterimde izlenecek çok müthiş bir şey. İkisinde de aynı film değil mi?

Bunları filmin tanıtımını yapan firmalar tezgahlıyor. Çünkü o zaman film hakkında övgüler yağıyor. Hele yönetmen veya yapımcısı telefonla arayıp bizzat davet etmişse...

Örneğin New York'ta Beş Minare'yi bu kadar beğenen Hıncal Uluç ağabeyimizi, Mahsun'un arayıp, gereken konuşmayı yaptığına da eminim. Yoksa yazarlık kariyerini çizecek kadar övmezdi...

Filmi izlerken sık sık Ali Atıf Bir ile Ahmet Hakan'ı andım. Film hakkında doğruları yazdıkları için... Tabii bu arada normal yevmiyesinin beş katı para alınca, kameralara yalan söyleyen oyuncuları da hatırladım.

Bazıları düşüncesini söylemeye (beğenmedim demeye) utandı. Mahsun'u kutlarım. Film için çok koşturdu, çok emek harcadı gibi komik şeyler anlattı. Bu kişilerin başında Haluk Bilginer geliyor. Haluk Bilginer'e yakıştı mı o sözler?

Mahsun'a yönetmen ol diyen mi var? Oradan buradan milyonlarca dolar toplayıp yapımcı ol diyen mi var? Bu mantıkla müzik yapımcısı olmuştu. Prestij Müzik batıp, ortakları yok olunca, yıllarca dolar ile faiz ödedi. Bitti mi o borcu? Bu hırs, gözü karalık nedir? En büyük olma arzusu mu yoksa en çılgın olmak mı?

Sonuçta konuya döneyim. Ben ne patron torpili ile ne de sevgilime hava atmak için paramla sinema salonu kapattım. Kozyatağı'nda Kozzy Alışveriş Merkezi'ndeki yapımcı Şükrü Avşar'ın işlettiği salonlardan birine gittim.

15 liraya bir bilet aldım. 14.30 seansına girdim. Ne bileyim benden başka kimsenin olmayacağını, koca salonda tek başıma Mahsun Kırmızıgül filmi izleyeceğimi! Yanımda da kimse yok, konuşamıyorum ya.

Yemin ederim bazen uyumamak için kendimi ikaz ettim. Birileri ekranda koşuyor, konuşuyor ama mesajı ne, ne öğreniyorum ben? Oradan bir sahne, buradan bir diyalog...

Ya sinema sanatı bu kadar mı basit? Amerika ve Avrupa'da sinemacı olmak için neden 20 yıl okuyor insanlar, yıllarca asistanlık yapıyorlar?

Okudukları kitaplar ile Güneydoğu'daki kütüphaneler dolar. İnsanı tanımak, anlatmak bu kadar kolay olur mu? Yönetmen için onlarca bilim dalı gerekir. Başta insan psikolojisi veya sosyoloji gibi...

Filmi izlerken önce Yılmaz Güney'i düşündüm. Allah rahmet eylesin. Anadolu beylerini kovboy yapıp, atla yollara çıkarırdı.

Dadaloğlu, Köroğlu, Urfa Gavur dağlarında sanki Amerika'daki İtalyan mafyası gibi soygun yapardı. Ama sonra o paralar Marlon Brando'nun Viva Zapata filmindeki gibi yoksul köylüye dağıtılırdı.

Çünkü o filmlerin bir gayesi vardı. Nereye gideceğini sadece Yılmaz Güney biliyordu.

Mahsun'u ise 'İbrahim Tatlıses uymadı Yılmaz Güney verelim mi' sloganı anlatır. Bir gün Mahsun'un neden Yılmaz Güney'e hayran (!) olduğunu, peşinden gittiğini, ne yapmak istediğini açıkça yazacağım.


aykut ışıklar
 

SeTTaR

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eyl 2009
Mesajlar
1,142
Puanları
63
Filmi geçen gün çocuklarla beraber izledim çokta beğendim

Filmde bence üç tema birden işlenmiş
1-islamiyeti kötülemek istiyenlere verilen cevap
2-Kandavasının nekadar anlamsız olduğu
3-Hatasız insan olamayacağı
Bunlara ilaveten de ülkemizin tanıtımı diyebiliriz.

Nevyorkta Beş Minare filmi bu özellikleriyle harika bir film.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Ilımlı İslam Soslu “New York'ta Beş Minare”

23.11.2010



5 Kasım'da gösterime giren Mahsun Kırmızıgül'ün “New York'ta Beş Minare” adlı filmini arkadaşımız Niyazi Karaçay, Haksöz-Haber için değerlendirdi.

Tutarsızlıklarla Dolu Bir "Ilımlı İslam" Anlatısı

Mahsun Kırmızıgül'ün "Beyaz Melek" ve "Güneşi Gördüm"den sonra yönettiği üçüncü filmi olan "New York'ta Beş Minare" senaryosu ve verdiği mesajlarla tartışılacak boyutlar içeriyor.

5 Kasım'da gösterime giren film 10 günlük süre sonunda 1.5 milyon seyirciye ulaşarak "Güneşi Gördüm" filmini geçti ve Kırmızıgül böylelikle kendi rekorunu da kırmış oldu.

Senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı filmde Mahsun Kırmızıgül'ün aynı anda birçok mesaj verme gayretini bu filmde de görüyoruz. Bu gayretin sonucu görülen senaryodaki kopukluk, Haluk Bilginer ve birkaç başrol oyuncusu dışında -Mahsun Kırmızıgül dâhil- oyuncuların başarısızlığı, filme görsellik katma adına gereksiz sahneler, cici Müslüman kötü Müslüman ayrımının ısrarla seyircinin gözüne sokulma çabası en başta sıralanması gereken olumsuzluklar.

Filmin görebildiğimiz birkaç nadir artılarının başında ise aksiyon sahnelerinin oldukça başarılı ve gerçekçi çekilmiş olması geliyor.

Filmle ilgili tartışmalara baktığımızda Haluk Bilginer'in oynadığı "Hacı" karakterinin Fethullah Gülen'i canlandırdığı ifade ediliyor. Fakat bu varsayımın doğru olduğunu kabul etsek bile Hacı karakteri üzerinde fazlaca oynandığını belirtmek gerek. Çünkü birkaç yanı ile F. Gülen'e benzetilmiş Hacı karakteri, birçok yanı ile uzaklaştırılmış.

Filmle ilgili çokça tartışılan konuların başında filmde bol bol dinler arası diyalog ve ılımlı İslam mesajlarının veriliyor olması geliyor. Özellikle Hacı'nın Hristiyan eşi ve kızıyla aile içi ilişkileri üzerinden verilen bu mesaj, kızının evliliğinin önce kilisede papazın önünde sonra da "imam nikâhı" ile gerçekleşecek olması ile doruğa çıkıyor.


Karışık ve Yoğun Mesajlar…

Film birçok sahneden kesitlerle başlıyor. Bir yandan "Kurtlar Vadisi Irak" filmindeki zikir ayinini doğrudan çağrıştıran ve yaklaşık 100 kişilik bir cemaatin camide yaptığı toplu zikri gösteriyor. Zikirden önce cemaatin şeyhi rolündeki Ali Sürmeli'nin içli, coşkulu bir vaazına yer veriliyor. Bir yandan cemaatin Filistin için yardım toplama adına cemaat elçilerinin gönderildiği yerlerden biri olan Türkçü/milliyetçi grubun "Allah Türkü korusun!" cümlesiyle son bulan yemin törenleri gösteriliyor. Burada yardım talep eden cemaat görevlilerine "Filistin'dekiler din kardeşlerimizdir. Onlara tabi ki yardım ederiz, bize iki gün müsaade!" cevabına yer veriliyor. Bir yandan da polis akademisinde yeni mezun olmuş yaklaşık 1000 polisin yemin töreni ve emniyet müdürünün polislere hitabını görüyoruz.

Filmin ilerleyen anlarında bu üç sahnenin de direkt bir bağlantısına şahit olamıyoruz. Ali sürmeli ve cemaatini filmin sonrasında bir daha göremiyoruz ancak camide zikir yapan, Filistin için yardım toplayan, milliyetçilerle dirsek teması olan, içlerine sızmış polisin (Mahsun Kırmızıgül) ağzından ifade edildiği gibi suya sabuna dokunmayan, sadece ibadetleriyle meşgul olan bu Müslüman cemaat "iyi Müslüman" olarak resmediliyor. İzbe bir yerde sarıklı ve cüppeli, başlarına kırmızı bandajlar bağlamış olan cemaate hitap eden itici görünümlü gerçek Deccal ise cihattan bahsediyor ve İslam'da şiddetin olduğu propagandası altında silahlı mücadele ile hesap sormak gerektiğini dillendiriyor. Filmin bu kısmında ise öcü gibi gösterilen "kötü Müslümanlar" resmediliyor. Sahne ve diyaloglar "Hizbullah, El-Kaide, Taliban" karışımı garip bir örgütün resmedilmeye çalışıldığını gösterirken senaristin bu konuda oldukça bilgisiz olduğunu da gözler önüne seriyor. Örneğin bu cemaat üyelerine yönelik operasyonda yaşanan kanlı çatışma sonunda yer altındaki bir hücrede domuz bağı yapılmış kişiler polis tarafından kurtarılıyor. Başka bir sahnede ise cemaat mensuplarının, içlerindeki polis muhbirinin kafasını kılıçla kesme görüntülerine ve bu videoyu tehdit amaçlı emniyete göndermelerine yer veriliyor? İnsan aklına gelebilecek her türlü kötü fiili bu cemaate boca eden film, böylelikle seyirciye "iyi Müslüman"lığın anahtarını da göstermiş oluyor.

Bu iki karşılaştırma filmde o kadar göze sokuluyor ki Hacı ile Deccal karakterleri filmin sonunda hapishanede karşılaştıklarında iyiyi, hoşgörüyü temsil eden Hacı, kötüyü temsil eden ve cihadı savunan Deccal'a "İslam'da şiddet yoktur!" gibi basit bir iki söylemle polis müdürünün önünde insanlık dersi veriyor. Deccal karakterini hem verilen isim ve hem de zihinsel yönden kötü yansıtmak yeterli görülmemiş olacak ki fizikî görünümle de seyircinin gözünde iş sağlama alınmaya çalışılmış.

Bitlis-New York-İstanbul üçgeninde geçen filmin Hacı karakterinin aslında 30 küsur yıldır memleketine dönememesinin sebebinin kan davası olduğunu filmin sonlarında öğreniyoruz. Filmin sonunda yoğun bir duygusal atmosfer altında annesine kavuşan Hacı'nın kan davalısı tarafından öldürülmesiyle de töreye göndermeler yapılıyor ki bu da filmin diğer sosyal mesajlarından! Böylelikle filmin sonunda Bitlis kaynaklı bir töre mevzunun ortasında buluyorsunuz kendinizi.

Mesajlar bununla da sınırlı kalmıyor. Amerika'ya suçluyu teslim almaya giden 2 polis memurunun FBI şefi ile akıllara ziyan Ortadoğu savaşı ve petrol üzerine yaptıkları müthiş diyalog (!) Ayasofya'da Müslüman siyahînin, Hacı'nın ve Hacı'nın Hıristiyan eşinin aynı anda dua etmesi gibi çoklu sosyal mesajlar da filmde verilmek istenen mesajlar arasında.

Filmden Aldığımız Diğer Notlar

- FBI şefi New York'ta zanlıyı aramak için girdiği camide namaz kılan cemaate bağırarak soru soruyor. 5 yaşındaki çocuk bile ibadet yapıldığını anlayacak zekaya sahipken bu FBI şefi "Ne yapıyor bunlar, neden cevap vermiyorlar?!" diyor. Camiye ayakkabı ile girilmeyeceğini ve ibadet eden birinin sorulan soruya cevap veremeyeceğini bilmeyecek kadar zekâdan yoksun olarak oynatılan şefin, filmin başka bir sahnesinde yıllarca Irak'ta görev yaptığını öğreniyoruz. Ne garip!

- Kızını evlendiren Hacı'nın nikâha gitmemesinden dolayı nikâhı 3G bağlantısı ile izlemesi komikliğini ancak bir GSM şirketinin gizli sponsor olması açıklayabilir!

- Filmi genel itibari ile Amerikan filmlerine özenti olarak niteleyebiliriz ki buna da Kırmızıgül tarzı diyebiliriz.

Sonuç olarak filmin senaryosu zayıf ve çelişkilerle dolu. Oyunculukta birçoğu sınıfta kalmış. Gereksiz birçok mesaj verme gayreti filmin genelinde kopukluk ve çelişkilerin nedenlerinden. Ayrıca Kırmızıgül'ün "kötü Müslüman" karakteri ile resmettiği imajı en azılı Hollywood filmlerinde bile göremiyoruz. Onların bile bu konulara girerken Kırmızıgül'den daha hassas daha objektif olduklarını söyleyebiliriz!

Niyazi Karaçay / Haksöz-Haber
 
Üst