Nermin Tenekeci / Yoksa | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Nermin Tenekeci / Yoksa

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Kasım 2010

Şehir hayatında tutunmaya çalışan işçi kızlar, gurbetçiler, lümpen delikanlılar, sekreterler, define avcıları, temizlikçi kadınlar, işsiz delikanlılar, hayallerinin peşinden sürüklenirken parçalanan işsiz genç adamlar, davasına uzak düşmüş eski devrimci işadamları Karakterler sıkıntılı, sorunlu, bununla birlikte masumiyetlerine inanç duyan, güçlerini de buradan alan insanlar. Kimileri de sanki kötü olmak istememiş, hasbelkader kötülüğe bulaşmışlar. Yazar kahramanlarını öylesine konuşturuyor ki okuyucu onlarla kolaylıkla empati kuruyor, en büyük hatalarının bile sebeplerini anlamaya hazır bir duyguyla yüklenmiş olarak. Cihan Aktaş Nermin Tenekeci sessiz sedasız güçlü hikâyelere imza attı. Hikâyeleri çocukluğun berrak hafızasından kopmadan, çok farklı insanlık hâllerine değerek, güçlü bir anlatımla ilerliyor. Masumiyetle suç arasındaki ince çizgilerde ustalıkla gezinen bir yazar. Büyük şehirlerin insanı nasıl silip süpürdüğünü açığa çıkaran sarsıcı kanıtların, şarkılarla iç içe geçmiş hayatların, güçlü duyguların, iz bırakmadan geçip gideceği sanılan ama her biri biricik olan ölümlerin hikâyecisi.

Yıldız Ramazanoğlu
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
'Biricik olan ölümlerin hikayecisi'

Nermin Tenekeci’nin Kasım 2010’da Okur Kitaplığı tarafından yayımlanan kitabı Yoksa’da hikâye kişileri gibi olaylar da her türlü sürprize hazır olmaktan ileri gelen bir dayanıklılık içinde görünüyorlar.

Cihan Aktaş'ın yazısından ilgili bölüm

Duyarlığı toplumun eteklerindeki dalgalanmalara, öyle kolaylıkla görülmeyen ve gösterilmeyen mekânlara ve insanlara, girift olayları gerçekleştiren saiklerin dokusuna yönelmiş bir hikâyeci, Tenekeci. Hikâyelerindeki zenginlik edebiyattan ve popüler kültürden olduğu kadar gündelik hayattan da besleniyor. Şehir hayatında tutunmaya çalışan işçi kızlar, gurbetçiler, lümpen delikanlılar, sekreterler, define avcıları, temizlikçi kadınlar, sanatçılar, hayallerinin peşinden sürüklenirken parçalanan işsiz genç adamlar, davasına uzak düşmüş eski devrimci işadamları... Konular ve kişiler geçmişle bugün arasında gidip gelirken sayısız tuvale dokunuyor ve irili ufaklı desenler nakşediyorlar. Karakterler sıkıntılı, sorunlu, bununla birlikte masumiyetlerine inanç duyan, güçlerini de buradan alan insanlar. Kimileri de sanki kötü olmak istememiş de hasbelkader kötülüğe bulaşmıştır.
Tenekeci sahici bir hikâyeci kumaşına sahip bir yazar. Gözardı edilen ya da yüzeysel bir alımlamayla bilinen türlü hayatları ince dokunuşlarla, çapraz örgülerle birbirinin içinden geçirerek, bir cümleyle bir anıştırmayla ortak bir zemine çekerken, hayatın hızlı çarkının içinde bir kez daha unutuluşa terk edilmekten alıkoyuyor. İsabetli bir şekilde seçilen kelimelerle devleşiyor gölgedeki yolcu ve unutuşa hazırlanan da terkettiği için yıkıma uğrayan kadar anlayışı hakettiğine inandırıyor. (Taraf)


Nermin Tenekeci'nin kitabının arkasında da Aktivist, yazar Yıldız Ramazanoğlu ve yine Cihan Aktaş'ın eleştirileri de yer alıyor:

Yıldız Ramazanoğlu: "Şehir hayatında tutunmaya çalışan işçi kızlar, gurbetçiler, lümpen delikanlılar, sekreterler, define avcıları, temizlikçi kadınlar, işsiz delikanlılar, hayallerinin peşinden sürüklenirken parçalanan işsiz genç adamlar, davasına uzak düşmüş eski devrimci işadamları Karakterler sıkıntılı, sorunlu, bununla birlikte masumiyetlerine inanç duyan, güçlerini de buradan alan insanlar. Kimileri de sanki kötü olmak istememiş, hasbelkader kötülüğe bulaşmışlar. Yazar kahramanlarını öylesine konuşturuyor ki okuyucu onlarla kolaylıkla empati kuruyor, en büyük hatalarının bile sebeplerini anlamaya hazır bir duyguyla yüklenmiş olarak.

Cihan Aktaş: Nermin Tenekeci sessiz sedasız güçlü hikâyelere imza attı. Hikâyeleri çocukluğun berrak hafızasından kopmadan, çok farklı insanlık hâllerine değerek, güçlü bir anlatımla ilerliyor. Masumiyetle suç arasındaki ince çizgilerde ustalıkla gezinen bir yazar. Büyük şehirlerin insanı nasıl silip süpürdüğünü açığa çıkaran sarsıcı kanıtların, şarkılarla iç içe geçmiş hayatların, güçlü duyguların, iz bırakmadan geçip gideceği sanılan ama her biri biricik olan ölümlerin hikâyecisi."
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Röportaj: Yılmaz Yılmaz

Hikâyeleri başta Dergâh dergisi olmak üzere, Kırkayak, Huruç, Hece, Kafdağı ve Düşeyazmak dergilerinde yayımlandı. Hikâye kitabı Yoksa, Okur Kitaplığı tarafından yayınlandı.

Nermin Tenekeci hakkında öykücü Cihan Aktaş şöyle diyor: Şehir hayatında tutunmaya çalışan işçi kızlar, gurbetçiler, lümpen delikanlılar, sekreterler, define avcıları, temizlikçi kadınlar, işsiz delikanlılar, hayallerinin peşinden sürüklenirken parçalanan işsiz genç adamlar, davasına uzak düşmüş eski devrimci işadamları… Karakterler sıkıntılı, sorunlu, bununla birlikte masumiyetlerine inanç duyan, güçlerini de buradan alan insanlar. Kimileri de sanki kötü olmak istememiş, hasbelkader kötülüğe bulaşmışlar. Yazar kahramanlarını öylesine konuşturuyor ki okuyucu onlarla kolaylıkla empati kuruyor, en büyük hatalarının bile sebeplerini anlamaya hazır bir duyguyla yüklenmiş olarak.

Nermin Tenekeci ile kitabını, yazmayı, okumayı konuştuk.

Sitemiz okurları için, sizi tanıyabilir miyiz?

1971’de İstanbul’da doğdum. Aslen Kastamonu/Taşköprülüyüm. Aslen nereli olursanız olun, doğup büyüdüğünüz şehir yazdıklarınıza, yaşantınıza işliyor ister istemez. Bu minvalde İstanbul’un hususi bir yeri var yazdıklarım açısından.

Epeydir hikâyeye mesai harcıyorum ama hikâyelerin olgunlaşıp “tamam” denilen noktaya ermesi hayli zaman alıyor. Yoksa da bu süreçten kendi payına düşeni aldı.

İlk kitapların yayınlanması zor olur, derler. İlk kitabınızın yayın aşamasını anlatabilir misiniz?

Genel anlamda, -hele de edebiyat metinleri için- “ilk” kitaplar yayıncıları düşündürüyor hakikaten. Tabiri caizse, biraz da bu işin kuralı gereği bir piyasa kaygısı güdülüyor ister istemez. Bunlar işin tuzu biberi. Yayınevlerinin kendi yayın ilkeleri, prensipleri, kimi zaman ideolojileri vs. kaygılar da bu süreçte devreye giriyor haklı olarak. Bazen bir kitap yayınlanmaya değer bulunsa bile bu prensipler gereği yayınlanmayabiliyor. İşin dosya sahibi için asıl can sıkıcı tarafı ise, gönderilen dosyanın (ya da size verilen bir taahhüdün) üzerinden altı aya yakın bir süre geçmesine rağmen size olumlu-olumsuz herhangi bir geri dönüşüm yapılmayışı. Ya da gönderdiğiniz dosyanın bir şekilde kaybolduğunu öğrenmeniz. Karar vericilerin arasında yaşanan irtibatsızlıklar buna neden olabiliyor bazen ama dediğim gibi bunlar işin tuzu biberi, olmazsa olmazları bir yerde.

Yoksa da bu süreçten başka ilk kitaplar gibi az çok nasiplendi. Yeri gelmişken burada Okur Kitaplığı’nı ve yayın yönetmeni Ünsal Ünlü’yü anmak gerekir; henüz iki yıllık bir yayınevi olmasına rağmen gösterdikleri cesaret ve kitabın yayınlanma sürecinde gösterdikleri nezaket ve anlayış için.

Edebiyat, okumak, yazmak bu kadar hayati mi? Hayatı kuşatıcı mı? Siz neden yazıyorsunuz?

Kimine göre öyle, kimine göre değil. İnsanların kendilerini ve dünyayı algılayışlarına göre değişiyor bu sorunun cevabı. Kendi adıma, “Yazmasaydım yaşayamazdım” diyebileceğim bir haletiruhiye içinde değilim. Yazı, hayatımı kuşatmıyor ama kuşatılmış hayatımı bir nebze sakinleştiriyor, ferahlatıyor belki.

Dergilerle aranız nasıl? Hangi dergileri takip ediyorsunuz?

Bu noktada, düzenli bir takip alışkanlığım yok; biraz abur cubur bir okuma vaziyeti söz konusu yani. Başka bir konuşmada Heceöykü, Dergâh, İkindi Yağmuru ve başka birkaç dergiyi saymıştım.

Genç yazarlara, yazmaya yeni başlayanlara neler önerirsiniz?

Doğrusu, tavsiyelerde bulunacak bir konumda değilim. Bunun için en azından birkaç kitaba imza atmak, epeyce mürekkep yalamış olmak gerekir. Ne de böyle bir yapıya sahibim açıkçası.

Önce hangi yazarlar okunmalı?

Bir üstteki cevapla bağlantılı olarak şunu söyleyebilirim belki: okumalarda günümüzden geçmişe değil de geçmişten günümüze uzanan bir seyir takip etmek, kendi duracağınız yeri tayin etmek, görmek için hayli yarar sağlıyor. Bir de –her ne kadar ben bunu çok fazla beceremesem de- bir yazarı külliyat olarak okumak hayli verimli oluyor.

Son zamanlarda öyküye ilgi arttı demek mümkün mü? Öykücülüğümüzün gidişatından memnun musunuz?

İlgi her zaman var sanırım ama bu bazen medyada öne çıkıyor bazen çıkmıyor. Bazen roman medyada hayli öne çıkıyor, bazen başka bir tür. Bazen de öykünün hamle yaptığına dair haberler okuyoruz. Bilemiyorum doğrusu.

Şu sıralar nelerle ilgileniyorsunuz, neler yapıyorsunuz? Yeni kitap çalışması ya da projeler var mı?

Günde (yolda, trafikte harcadığım vakitle birlikte) on-on bir saati aşkın vakit geçirdiğim bir işte çalışıyorum. Bu hemen bütün vaktimi kaplıyor.

Yayınlanmaya değer bulduğum bir dosya oluştuğunda yayınlamak isterim tabii ama henüz heybemde birikenler bu minvalde değil. Zor ve az yazan biriyim. Zaman ne gösterecek henüz ben de bilmiyorum inanın.

http://www.on5yirmi5.com/genc/content.aspx?c=26865
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
"Bir derdi olan insanları yazmayı yeğliyorum"

Nermin Tenekeci az ve öz yazan biri. Henüz ilk kitabını çıkardı. Bu ilk kitap okunduğunda yazarın nasıl bir olgunluğa ulaştığı görülecektir.

Nermin Tenekeci 1971 İstanbul doğumlu (Aslen Kastamonu-Taşköprülü). Öyküleri başta Dergâh dergisi olmak üzere Kırkayak, Huruç, Hece, Kafdağı dergilerinde yayımlandı. Anlayış dergisinde dergi tanıtım yazıları yazdı. Özel bir kurumda çalışmaktadır. Yoksa (2010) ilk hikâye kitabıdır.
■ İlk kitabınız hayırlı olsun. Sizi uzun zamandır dergilerden takip edenler, ilk kitap için epey beklediler. Sizin için ilk kitap arifesi nasıl bir süreç oldu?
Zor ve az yazan biriyim. Bir nedeni bu. İkincisi, her ne kadar dergilerde yayınladığım hikâyeler ilgilisi için iyi kötü bir kanaat ifade etse de, kurgu, dil, üslup, atmosfer vs. her bir öğesiyle hikâyelerimin en olgun örneklerini sunabilmeyi, kitabın sıkı dokunmuş bir örgüye sahip olmasını istedim. Kısacası, ilk adımımı sağlamca atabilmeyi istedim Yoksa'yla. Kimi zaman okurlarca, kimi zaman kitabın kendi yazarınca (bile) ilk kitaplar acemi metinleri olarak görülebiliyor bazen; ya da kitapla ilgili kimi olumsuz saptamalar, onun ilk kitap oluşuna bağlanarak hoş görülebiliyor. Ben yazarlığın ilk karnesi gibi görüyorum ilk kitapları. Bu nedenle de, yazarın o ana kadar edindiği tecrübeyi, hikâye ile ilgili kanaatlerini, kabullerini ve bu yolda kat ettiği mesafeyi, en yetkin, en gelişmiş haliyle göstermesi gerektiğine inanıyorum.
■ Peki, mükemmel mümkün mü?
Tabii ki hiçbir zaman "İşte bu!" diyemeyeceğimiz bir uğraş edebiyat. Her bir hikâye, her bir kitap sil baştan bir emek, gayret demek; her yazı bir 'dil', bir 'dünya', bir atmofer inşası demek çünkü. Bu tarafıyla, Yoksa'nın hikâyeye ilişkin düşüncelerimi, mesaimi, kanaatlerimi de (olabildiğince) yansıtmasını istedim. Bütün bunlar, işin beni ilgilendiren tarafıydı.
■ Kitabın siz dosyanıza son noktayı koyduktan sonraki macerası nasıl oldu?
Yayıncılar açısından ise, ilk kitaplar hayli dü-şündürücü, hatta can sıkıcı. Daha önce bir başka söyleşide de belirtmiştim, yayıncılığın artık şirketleşerek devasa boyutlara vardığı ve artık piyasa kurallarının hüküm sürmeye başladığı (daha küçüklerin ise yutulmakla tutunmak arasında bocaladığı), dahası, klasiğin 'eser'inden modernin 'ürün'üne düşülen bir ortamda yayıncılar ilk kitaplara daha mesafeli yaklaşıyorlar ister istemez; hele de bu bir hikâye kitabıysa... Bu hengâmede, gönderdiğiniz bir dosyayla ilgili geri dönüşüm (dönülürse tabii) aylar, yıllar alabiliyor. Pek çokları gibi Yoksa da bu süreçten az çok nasiplendi. Bu minvalde, Okur Kitaplığı'nı ve genel yayın koordinatörü Ünsal Ünlü'yü anmak isterim.
■ "Yoksa "yı edebiyat maceranızda nasıl bir durak olarak görüyorsunuz?
Yukarıda bu soruya da cevap verdim aslında. Bunlara ilaveten birkaç şey eklemem gerekirse, on dokuz hikâyeyi bir arada iki kapak arasında görmek, bir kitap bütünlüğü içinde onları yeniden değerlendirmemi, eksiğimi gediğimi saptayarak sonraki çalışmalar için bir güzergâh belirlememi sağladı.
■ Sizi hikâye yazmaya yönelten temel saik ne oldu? Kendi üslubunuzu inşa ederken hangi ya-zarlardan ilham aldınız?
Yazmak, en iyi ifade biçimi benim mizacım için sanırım; her ne kadar işin keyif kısmı son noktayı koyana kadarki uzun, sancılı bir sürecin peşinden gelse de. Bir de harcayan, unutup giden değil, biriktiren biriyim yine tabiat icabı, ki bu da ancak yazarak teskin olunan bir haletiruhiye.
■ Niçin şiir yahut roman değil de hikâye?
Şair değilim., o, eşyayı -daha doğrusu dünyayıdaha farklı kodlarla algılama halini, sözcüklere daha kıvrak daha iktisatlı dokunmayı gerektiriyor çünkü.. Roman, benim yazarkenki sabırsızlığıma göre fazla uzun, fazla geveze, dolambaçlı. Aynı zamanda her bir cümleyle neredeyse cebelleşen biri için fazla hırpalayıcı. Hikâye ise, az sözle çok şey anlatan katmanlı yapısı, ' çağrışım 'ın -şiirden sonraen çok kendisinde maya tuttuğu tarafıyla ayrı bir önem atfettiğim en hesaplı tür. Bu minvalde ben de hikâyeyi şiire yakın bulanlardanım ama elbette kendi kurallarınca, farklı yollarla ilerlenilen bir tür.
■ Yazmaya ne zaman başladınız?
Ciddi anlamda, 20'li yaşlarla birlikte (diğer meşgalelerden fırsat buldukça) hikâyeyle ilgi-lenmeye başladım. Elbette, bu ilgiyle beraber gerek çağdaşlarından gerek daha eskilerden bir okuma çabasına giriyorsunuz bir yandan da. Ancak, yazma işini kendinize dert edindiyseniz sizi bu konuda en iyi 'terbiye' eden, pişiren unsur, yazdıklarınıza birer kutsal metin gözüyle yaklaşmamanız sanırım. Yazdığınıza kıyabilmek açıkçası, metninize soğukkanlı ve mesafeli bir açıdan bakabilmek. Yazma edimi, son yüz-yüzelli yıldır yazılanla 'yetinmemeyi', onu parçalarına ayırabilmeyi, onunla bir hesaplaşma halini beraberinde getiriyor. Ben bu yaklaşımın bana epey mesafe katettirdiğine inanıyorum.
■ Kolektif çalışmaların size katkısından da bahsetsek.
Son 8-9 yıldır Bilim ve Sanat Vakfı'nın 'Yazı İşliği'nde sekiz on arkadaşla birlikte yürüttüğümüz çalışmaların payını yeri gelmişken anmam gerekir. Birbirimizin metinlerini darılmaca-gücenmece olmaksızın masaya yatırdığımız bir işlikti bu ve bizlere, en başta bir hikâye bakış açısı edinmede, bir metne yaklaşmada, bir metni kurarkenki teknik unsurları, yapı, form ve tekniği kavramada azımsanmayacak katkıları oldu.
■ Kitapta yer alan toplamdan da daha net görüleceği gibi birebir yaşadığınız bir şeyi lı'ıkâyelemekten özenle kaçınmışsınız. Niçin?
Birebir yaşadığım bir durumu yazsaydım bu bir öykü değil anı olurdu. Hep söylenegeldiği gibi, hikâye 'kurgu'lar, artık anlamlar üretir en başta. Anlatacağı her ne ise, evirir çevirir, dönüştürür değiştirir; bir derinlik katmaya, bir başka boyuta taşımaya bakar. İstesek de istemesek de o artık birebir yaşanan bir an olmaktan çıkar. Düz anlamın değil metaforun diline düşer. İşin doğası gereği, iyi-kötii bir 'sıçrama'nın olması şart bana göre.
■ Gerçekçi misiniz?
Bir kategoriye sokulacaksa, neredeyse gerçekçi denilebilecek karakterleri, hadiseleri anlatıyorum aslında. Kısacası, birebir içinde bulunduğum toplumun, büyük şehrin insanları yazılıp çizilenler; en azından kalkış noktası itibariyle. Bu noktayı katlıyor, katmanlandırabiliyorsam ne mutlu. Fantastik öğeleri ağır basan hikâyeler yazsaydım bile illa ki bu hikâyenin bir sacayağı, yere basan bir tarafı olmak zorundaydı. Ama sanırım bu sorunun örtük anlamı, Yoksa'da neden kendim gibi kahramanların olmayışı. Yoksa ile ilgili bir başka değerlendirmede "muhafazakâr reflekslerimin" olmadığı söylenmişti.
■ Niçin?
Bu biraz yazıyla, edebiyatla kurduğum bağla, ona atfettiğim yerle ilgili bir durum sanırım. (Hikâye) yazmak -pratik yönüylebenim için bir hayat-memat meselesi, hele de "varlığımın yegâne temeli", damarlarımda muhtaç olduğum kuvvet haline, bu minvalde bir çabaya bürünmedi. Zaten nasıl bürünsiin? Yaşantınız bundan ibaret değil ki. Başka birçok şeye mesai harcamak durumundasınız. Tam burada, "ama zaten bir hikâye yazarının hayata bakış açışı..." ile başlayan itirazlar yükselebilir. Ama işin afakî tarafını bir kenara koyup somut durumlar, somut örnekler üzerinden bakıldığında durum benim için böyle. Kısacası hikâye benim açımdan kendi çapımda, kenarda bir uğraş. Bu tarafıyla da bir düşünceyi temsil gücü payesi edinmedi, böyle bir rol biçilmedi. Kaldı ki bu temsilin araçlarından biri olsaydı, bu vazifeyle donansaydı da bu bir öyküyü 'kurtarıcı' bir işlev görmeyecek, daha değerli kılmayacaktı. Çünkü biz yine o hikâyeyi sanatın, edebiyatın ölçütleriyle değerlendirecek, başarılı ya da başarısız bulacaktık.
■ Ya mensubiyetler? Onlar hikâyelerinize nasıl yansıyor?
Elbette mensubiyetim de, değerlerim de az çok metnime yansıyor, aksi imkânsız. Bir dayatma haline bürünmemesi önemli olan. Sonuçta hangi düşünceye, hangi eğilime sahip olursak olalım temel sorunlarımız pek değişmiyor; tonları değişiyor belki. Zaten bilinen bir şeyi tekrarlayacağım ama, dışarıdan bakınca sağlıklı, 'normal' ama kendi sınırlarımıza çekildiğimizde patlayıveren arazlarımızla boğuşuyoruz her birimiz, benzer bir kıskacın içindeyiz. Kentsel dönüşüm projeleri kapsamında yıkılıp duran binalardan önce, kendi tutamaklarımızın yıkıldıklarına şahidiz. Çocukluğumuzla şimdimiz arasındaki süreçte fark ettiğimiz dönüşüm, çözülme bile bazen başımızı döndürüyor. İki kişi bir evi paylaşamaz olduk en basitinden. Gecekonduların dibinde biten rezidanslar, ilkokul seviyelerine kadar düşen uyuşturucular, markete gider gibi gidilen psikiyatrlar, aspirincesine yutulan anti-depresanlar... Dibimizde cereyan eden tüm bu hengamenin, kafa karışıklığının, tüm bu ruh halinin metinlerimize yansımaması mümkün mü?
■ Kitabın ismini taşıyan bir hikâye yok. "Yoksa "yı tercih etme sebebiniz ne?
Yoksa, günlük dilde gayriihtiyari sıkça kullandığımız bir sözcük. Aynı zamanda, iki durum arasındaki farkı, yahut iki hâl arasındaki belirsizliği, dahası, muallakta, sürüncemede kalmayı en iyi ifade eden kelime. Dolayısıyla yukarıdaki durumu da en iyi özetleyen sözcük. Tabii bu adın kitaptaki hikâyelerin kurgusuyla, tekniğiyle paralel teknik bir ilintisi de var mutlaka.
■ Konstantin, Müşerref... Yoksullar, yalnızlar, haber değeri taşımayan yahut olsa olsa üçiincii sayfada bir belirip, bir kaybolan insanları anlatıyorsunuz. Bunu bir misyon olarak mı benimsi-yorsunuz, yoksa bu kahramanları seçmenizin başka bir sebebi mi var?
Misyon, bir öykü kurgularken en ıızak durduğum kelime-kavram, hareket noktası. Bir derdi olan insanları yazmayı yeğliyorum sadece; kabuğu düşürmeyi, onu kaşımayı anlatılır buluyorum. Çoğunluğunun büyükşehir insanları olması gayriihtiyari gelişen bir seçim. Doğduğum, büyüdüğüm, yaşantımı ikame ettirdiğim şehir İstanbul çünkü. Daha farklı bir şehir (ya da kasaba, köy) olsaydı bu defa o yerin dokusunun belireceği hikâyeler çıkacaktı ister istemez. Aslına bakarsanız, yalnızlıkları, olsa olsa üçüncü sayfada bir belirip bir kaybolmaları, birçoğunun büyük şehirce yutulması, şöyle ya da böyle olmaları yeni bir şey, matah bir durum değil; hatta tekdüze. Benim için önemli yanı (başarabildiğimce elbette), tüm bu karakterleri amiyane tabirle arabeskleşmelerine mahal vermeyen sağlam bir kurguyla, sıkı bir yapıyla sunabilmekti. Bir yanda üçüncü sayfa insanları, diğer yanda tam da bu noktada devreye girmesi, tecelli etmesi gereken edebiyatın kendi kuralları. Tabii bu ironinin ne ölçüde Yoksa'ya yansıdığı, onu bir başka düzleme taşıyıp taşımadığı tamamen okuyucunun takdirinde; karne notunu onlar belirleyecek.
■ Hikâyelerinizde 'geçmişe' özel bir önem veri-yorsunuz. Ancak 'nostaljiden 'ziyade 'yüzleşmeyi' amaçlayan bir geçmiş inşa ediyorsunuz. Sizce hikâye bir 'yüzleşme'sanatı mı?
Nostalji biraz pastoral bir fon gibi. Yüzleşme ise "hesaplaşma"yı da barındıran bir kavram. Bir anlamıyla da farkındalık. Yazarken önce kendinin, kendi sınırlarının farkına varıyorsun, sonra yazdığın karakterle bir yüzleşmeye giriyorsun; en önemlisi de bizzat yazının kendisiyle, yazma edimiyle bir yüzleşme içine giriyorsun. Bizzat sanatın kendisi bir yüzleşme, bir farkına varma, bir arayış hâsılı.
Hatıra, hafıza, dimağ, hayal., bunlarsız bir edebiyat düşünülebilir mi? Bunların bir de 'tutku'yla birleştiğini düşünün! Geçmiş, ironik bir biçimde, hem sürekli dürten-didikleyen en canlı, en tetikte yanımız, hem de koparıp atamadığımız en kangrenli tarafımız bizim. Her ne ise, kesinlikle girift bağlantılarla tutunmaya çalıştığımız bir dal. Kitapta, "Adada" adlı hikâyede geçen, "Değerli bir eşya parçalandığında, ilkin duyulan, bir an içimizi kavurup geçen o yalım ateşinin bir ömre yayılan isini taşıyorum içimde" cümlesi bu durumu özetliyor biraz. Yoksa'da da hemen her kahramanın, geçmişiyle böyle çapraşık bir problemi var.
■ Geçmişe bakışınız nasıl?
Geçmişin kendisinde bir sorun yok belki.. Sorun onunla kurduğumuz münasebet biçiminde. Ge-çenlerde bir söyleşide dinlediğim bir şey (yazıyla da olan ilintisi bakımından) çok ilginç geldi: şarapnel ile kübizm arasında bir bağlantı kurdu anlatıcı. Şarapnel, daha önceki silah, bıçak, ip vs. vasıtasıyla vuku bulan ölümlerle kıyaslandığında, kendi zamanı için bir devrim, daha doğrusu trajik bir durum hakikaten. Tabiri caizse, bir bütün halinde ölmesine izin vermiyor, parçalara ayırarak, infilak ettirerek 'yok ediyor' kurbanını. Kübist bir resimde de bir insan yüzünü parçalar halinde seyrediyoruz. Bence günümüz insanının kendi geçmişiyle kurduğu münasebet biraz böyle. Parça parça algılıyoruz onu; bir bütünlüğümüz yok. Bu yüzden de bütünlüklü şey-ler söylemekten, kurmaktan uzağız. Parçalar üzerinden gidiyor, el yordamıyla onlardan mânalar çıkarmaya gayret ediyoruz. Lise yıllarındaki mecaz-ı mürsel örnekleri gibi, yumuşak geçişler kurularak gidilen bir yol da değil bu. Güncel sanat veya kavramsal sanat başlığı altında biraraya getirilen nesneler, özneler, yapıtlar gibi, sert, köşeli, tahrik eden, dürten, teyakkuz haline sokan ironik bir hal. Bir art galerinin yapıtları arasında yer bulan araba lastiğini ya da plastik bir maşrapayı anımsayalım. Bir tuvalin bir yerine kondurulmuş dantel parçasını...
■ "Sen de Sev ama Sevilme", "Mazi Kalbimde Bir Yaradır"... Yeşilçam çağrışımları da taşıyan şarkı isimleri. Sinema ile aranız nasıl? Hangi yönetmenlerden ilham alıyorsunuz?
Başlıklar, daha çok o hikâyelerde anlatılan kişilerin ruh hallerini, tercihlerini resmediyor. Fazlaca klişe kaçacak ama sinemanın, sahne geçişleri, karakter oyuncuları, örgüsü, kurgusu vs. açısından hikâyeye çok şey kattığı bir gerçek; sıkı filmlerin iyi bir hikâyesi olanlardan çıktığı da. Biri göze, diğeri dile yüklense de ortak yönleri fazla, yakın argümanlardan yola çıkıyorlar, benzer donanımlara sahipler: Sekanslar, sahneler, karakterler, gerçeklikle kurdukları bağ, inandırıcılık, süre, kurgu... Üstelik her ikisi de başladıkları ve şimdi durdukları yer itibariyle bir kader birliği içinde (sinema, çıktığı yüzyıl göze alındığında zaten başlı başına modern bir sanat olmasına rağmen). Klasik bir hikâyesi olan, kahramanların elle tutulduğu, ayrımların (iyi, kötü, güzel, çirkin, adalet, zulüm) gayet açık görüldüğü, periyodun giriş, gelişme, sonuç çizgisinde ilerlediği klasik sinema, bugün üç boyutlara, Avatar 1ara geldi dayandı. Arada, Hollyvvood dışı yapımların, Fransa'nın İtalya'nın, Rusya'nın, İran'ın... sinemaya kattığı devasa boyut da ortada. Ama benim sinemayla ilgim bunun ötesinde şeyler söyleyecek minvalde değil, amatörce.
■ "Dört-Sıfır"da futbolun gündelik hayata yan-sımasını, eleştirel bir tonda anlatıyorsunuz. Futbol seyirciliğiniz var mı? Bu hikâye için özel bir hazırlık ve vakit mi ayırdınız?
O hikâyedeki futbol sahneleri bir dekor vazifesi görüyor aslında, yazarken de beni eğlendiren bir hikâyeydi.
Biz futbolu bıraksak da futbol bizi bırakmaz. Bunun için özel bir vakte ve hazırlığa gerek yok. Evde, işte, yolda, otobüste, servislerde.. Bilhassa pazartesi muhabbetlerini şöyle bir anımsayalım... Golf sahaları henüz mahalle aralarına girmedi (çok şükür).
Futbol, yanı sıra hep magazinel cümbüşüyle gündemimizi işgal etti. Yine de bizim lise dönemlerimizde şimdiki kadar Paris Hilton'vari bir auara'ya sahip değildi. Maçka'da, Beşiktaş'ta ya da Osmanbey'de futbolcu Müjdat'a, Semih'e, Rıza'ya, Abdülkerim'e rastlama ve üstüne iki çift laf etme imkanına ve ihtimaline sahiptiniz mesela. Bu imkanı elde edenler de (henüz icat olunmayan cep telefonları ve facebook'larda öldürülmemiş) makul bir heyecanla sınıfta tadını çıkarırlardı. Şimdi bir alışveriş merkezinde kazara Arda'ya rastlayan 8. sınıf öğrencisinin kaçıracağı keçileri bir hayal edin...
Şaşırtıcı olan futbolun kendisi değil bence, kerli ferli üç dört adamın, önlerinde notcbooklar, ellerinde çubuklar, karşılarında da asalarının bir hareketiyle ara ara kıpırdayan dondurulmuş karelerle dekorlanmış bir sahne içinde, kanter ve öfke bulutu altında, vatanı kurtarma edasıyla ve kahvehane üslubuyla sundukları bitip tükenmek bilmeyen maç 'kritikleri'. Bu bana çok komik geliyor.
■ En kıstı hikâyelerinizde bile karakterlerin, öncesiyle ve sonrasıyla uzun uzun da anlatılabilecek maceraları var. En azından okurda böyle bir beklenti doğuyor. Hiç roman yazmayı düşündünüz mü?
Bunu okuyucuya göstersek de göstermesek de anlattığımız karakterin ne yiyip ne içtiğini, hangi durumda nasıl tepki vereceğini, nasıl yürüdüğünü, eğlendiğini, güldüğünü vs. bilmek zorundayız; yoksa bir karakter olmaz zaten, en fazla bir tip olarak kalır.
■ Kitap yeni çıktı. Ancak sormaktan geri kalmayalım. Bundan sonrası için tezgâhta neler biriktiriyorsun?
Daha sıkı dokunmuş yeni hikâyeler inşallah. Başta da söylediğim gibi, zor ve az yazıyorum. Yayınlanmaya değer bulduğum bir dosya oluştuğunda yayınlamak isterim tabii.

Dergâh Edebiyat Sanat Kültür Dergisi'nden alıntılanmıştır...
 
Üst