Ne Kadar Sabırlıyız? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Ne Kadar Sabırlıyız?

ziruh

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Kas 2007
Mesajlar
5,245
Puanları
113
İMANIN İKİ ŞUBESİ vardır: Biri sabır, diğeri şükür.

Sabır, teslim olmaktır. Allah'tan gelen her şeye gönül rı­zasıyla katlanmaktır.

Şükür de nimetin değerini bilmek, memnun olmak, mem­nuniyetini her haliyle ifade etmektir.

Sabır, inşanı feryat etmekten, dilini şikâyet etmekten, hır­çın ve huysuz bir karaktere sahip olmaktan uzak tutmasıdır.

Sabır, insanı üstün bir ahlâk sahibi yapar. Aceleci olmak­tan, öfkeyle kalkmaktan, kırıp dökmekten alıkoyar.

Sabır, insanı çirkin ve zararlı işleri yapmaktan uzaklaştı­rır.

Sabır, insana verilmiş büyük bir güçtür. Bu güçle insan saraylar da inşâ eder, bunun karşısında şehirler de yakabilir.

Sabır, kulun başına gelen bela ve musibetlerin Allah'ın takdiriyle olduğunu itiraf etmesi ve mükâfatım yalnızca Al­lah'tan beklemesidir.

Sabır, insanın yüzünü ekşitmeden acıları yudumlamasıdır.

Hikmet ve söz eri Hasan Basrî der ki: "Allah katında iki yudumdan daha hoş bir içecek yoktur.

"Birincisi: Acıklı ve üzücü bir musibetin gam ve kederini yutup onu güzel bir şekilde savmaktır.

"İkincisi de: Öfkeyi yutup onu hilm ve yumuşaklıkla savmaktır."

Maneviyat uzmanı Zünnun-u Mısrî de sabrı tanımlarken şöyle der:

"Sabır, insanı yasaklardan uzak tutar. Belanın acılarını yudumlarken sükûnetini ve vakarını muhafaza eder. Fakir düştüğünde de zengin görünmesini sağlar."

Sabır üç çeşittir:

1. Günahlara girmemek için gösterilen sabır. Bu sabır takvadır.
2. İbadetleri işlemek için gösterilen sabır. Bu sabır tevek­küldür.
3. Musibetlere karşı gösterilen sabır. Bu sabır insanı İlâhî sevgi makamına ulaştırır.

Sabır, günlük yaşantıda yerinde kullanılırsa düzenli bir hayatı ve kalıcı bir huzuru getirir.

Sabır, musibetin ilk anında edep ve ciddiyeti muhafaza etmektir.

Sabır, insanın musibetlerin hücumuna alışmasıdır.

Sabır, insanın musibetler karşısında canlı ve dinç durabilmesidir.

Sabır, kişinin musibeti olgunlukla ve soğukkanlılıkla kar­şılanmasıdır.

Sabır, insanın güçsüz kaldığında Yaratandan yardım is­temesidir, Ona sığınmasıdır, Onun rahmetine yönelmesidir.

Sabır, kıtlıkta ve bollukta kulun imanında bir değişikliğin olmamasıdır. Her iki halde de gönlünü hoş tutmasıdır.

Rabia-i Adeviye'nin dediği gibi, "Allah'ın sana nimet verdiği zaman sevindiğin kadar musibet de verdiği zaman da sevinebiliyorsan, gerçek imanı elde etmişsin demektir."

Musibet gelmeden afiyetten daha iyi bir nimet olmaz.

Musibet gelince de sabırdan daha büyük bir lütuf bulunmaz.

Sabır, kadere itiraz etmemektir. Çünkü kadere itiraz eden başını taşa vurur kırar. Zaten kadere itirazın pratikte de hiç bir faydası yoktur.

Sabır, musibetleri insanlara değil, Allah'a açmaktır, ona arz etmektir, ferahı ve süruru Ondan beklemektir.

Bütün Peygamberler musibeti Allah'a arz etmişlerdir.
Meselâ, Yakub Aleyhisselâm, "Ben derdimi de, üzüntü­mü de sadece Allah'a şikâyet ediyorum" diyerek bu dersi vermiştir. (Yusuf Sûresi, 86)

Eyyub Aleyhisselâm da, "Ey Rabbim, zarar bana dokun­du. Sen en iyi merhamet edensin" (Yusuf Sûresi, 83) derken, derdini Rabbine açmıştı.

Peygamberimiz de, "İlahi! Gücümün zaafa uğradığını, ça­resiz kaldığımı ancak Sana arz ediyorum" diyerek halini Rabbine arz etmişti.

Sabır aciz insanlara karşı aczini itiraf edip sızlanmamaktır.

Çünkü, şikâyet ve sızlanmak aczin arkadaşı, sabırlı olmak ise aklın yoldaşıdır.

Nefis bir binektir, inşanı ya Cennete taşır veya Cehenne­me sürükler.

Günaha ve haramlara sabretmek, sonunda gelecek azaba sabretmekten daha kolaydır.

Sabır, cinsel istekler ve aşırılıklar karşısında akıl kuvveti­ni ve iman duygusunu hâkim kılmaktır.
Sabır duygusu iflas edenler, ahireti verip dünya hayatını satın alanlardır.
Ahmak insanlar ağlayıp sızladıktan sonra sabrederler. Çünkü ahmağın sonradan yapacağını, akıllı insan başta ya­par

Sabır, Kur'ân-ı Kerimde doksan yerde geçer.

Es-Sabûr Allah'ın güzel isimlerinden birisidir, Sabr ise sı­fatıdır. Sabırlı insan Allah'ın ahlâkı ile ahlâklanmış ve ima­nını hayata geçirmiş demektir.


Yazar: Mehmed Paksu
 
Üst