Musibetle Gelen Saadetler

ziruh

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Kas 2007
Mesajlar
5,243
Puanları
0

İNSANIZ, can taşıyoruz. Hastalık da bizim için dert de, acı da bizim için ıstırap da...
Ağrısız baş, sancısız diş olmaz. Bu âlemde her şey arzu ettiğimiz gibi olmuyor. Her şey planladığımız gibi gitmiyor.

Hayat inişli çıkışlı, acılı tatlılı, hüzünlü sevinçli, sıkıntılı neşeli...
Mutluluğu, saadeti ve sevinci hepimiz hoş karşılarız. Ama musibeti, dertleri, hastalığı, hattâ bir adım ötesi belâyı hoşça karşılayabiliyor muyuz?

Musibetin içinde saadetin varlığını, derdin içinde derma­nın bulunduğunu, hastalığın önünde şifanın yer aldığını, be­lânın içinde sefanın, cefanın içinde vefanın olduğunu görebi­liyor muyuz?
İşte o zaman hayat kolaylaşır, sıkıntılar azalır, musibetler küçülür, hastalıkların acısı ve elemi hafifler.

Nasıl olacak dersiniz bütün bunlar?
Öncelikle her musibetin ve her derdin daha büyüğü var­dır. "Allah beterinden saklasın, daha acısı ve daha dayanıl­mazı olabilirdi" demek, musibeti küçültüyor, neredeyse, "Bu kadarına şükür" diyesi geliyor insanın. Büyük değil de, kü­çüğünün başa gelmesi bir yerde nimet bile olabiliyor.

Diyelim ki, arabanızla bir kaza geçirdiniz, bir iki hasarla atlattınız, "Cana geleceğine mala gelsin" dediniz. Cana da zarar gelebilirdi, ama atlattınız. Veya bir iki sıyrıkla geçiştir­diniz, daha kötüsünden kurtuldunuz.

İkincisi: Hayat musibetlerle, sıkıntılarla, hastalıklarla pe­kişiyor, güçleniyor; insanın dayanma gücü artıyor, olgunlaşıyor.

Dertler ve sıkıntılar insanı hayata bağlıyor, pes ettirmi­yor, teslim olmuyor insan, direnci ve azmi artıyor, neredeyse güç üzerine güç kazanıyor.

Hiç dert görmemiş, hasta olmamış bir insanla, çekmediği sıkıntı kalmamış bir insanın hayatı kavrayışı aynı mıdır?

Birisi için felaket olan bir olay, diğeri için sıradanlaşıyor. Birisi şok ve panik yaşarken, ötekisi soğukkanlılıkla karşılı­yor başına gelenleri...

Dertler insanı pişiriyor, olgunlaştırıyor, mücadele gücünü arttırıyor, başarısını kamçılıyor, çok zaman istediği hedefe bile ulaştırıyor.

Sıradan bir hayat, tekdüze bir ömür, gecesi gündüzü aynı geçen bir gün, sabah kalk, akşam yat felsefesi insanı tembelleştiriyor, hayattan beklentilerini tüketiyor, yaşamanın cez­besini, cazibesini, bütün çekiciliği törpülüyor.

Zaten dertsiz baş olmuyor; sıkıntısız, üzüntüsüz, elemsiz, ıstırapsız bir insan yoktur, önemli olan bütün bunlara hazır­lıklı olmak, gelecek için bir atlama taşı olduğunu kavramak­tır.


Üçüncüsü: En büyük nimetler ve saadetler çok çeşitli ve büyük musibetlerin arkasından gelmiş. Varlık da öyle, servet de öyle. Yattığı yerden kim ne kazanmıştır?

Yusuf Aleyhisselâm bunun için çok çarpıcı bir Örnek. Aklı, idraki, babasına bağlılığı, efendiliği, fizik ve ruh gü­zelliğiyle kardeşlerinin önüne geçmiş. Haklı olarak kıskan­mışlar kardeşleri onu... Gözden düşürmek, aralarından uzaklaştırmak istemişler bir an önce...

Bir gün alıp götürmüşler, kuyuya atmışlar. Kurtulduk di­ye sevinmişler üstelik...
Kuyudan çıkartılmış, esir pazarında köle diye satılmış. Saraya alınmış, bu sefer sarayın hanımı göz koymuş güzelli­ğine...
İftiraya kurban gitmiş Yusuf Peygamber, ama iffetine sa­hip çıkmış, sonunda kendini zindanda bulmuş.
On dört sene hapiste kalmış. Çekmediği eza, görmediği cefa kalmamış. Gençliği hapishanede geçmiş. Ama orayı bir okula çevirmiş, insan eğitmiş, gönüller yapmış kaldığı süre içinde orada... Bunun için hapishaneye "Medrese-i Yusufi-ye" denmiş, "Yusufiye okulu" anlamına.

Ama sonunda ne olmuş Hazret-i Yusuf? Mısır'a sultan olmuş, ülkenin hazinesi eline geçmiş, tek söz sahibi olmuş her konuda memlekette...

İnsana ve insanlığa himmet etmiş, destek olmuş ve so­nunda peygamberlik şerefiyle şereflenmiş.

Herkes ona koş­muş, ona ulaşmış, onun eline el vermiş.
Sonunda yıllar boyu görmediği, göremediği ve hasretle-riyle yandığı annesiyle babasıyla ve kendisini yok etmeye çalışan kardeşleriyle buluşmuş. Kardeşlerini ise bağışlamış severek...
Ve gele gele bir insanın dünyada ulaşabileceği en yüksek saadete ve nimete kavuşmuş.


Ama bununla da kalmamış, her konuda zirvede olduğu bir sırada, maddi ve manevi feraha ve refaha ulaştığı bir es­nada dünyanın geçici nimetleri tatmin etmemiş onu; bitip tükenmeyen sonsuz saadet nimetini istemiş, Rabbine ka­vuşmuş. Ebedlere geçmiş, bekaya ulaşmış.
Evet, musibetler içinde ne saadetler gizlenmiş, musibetle­ri Vereni tanıyınca...

Mehmed Paksu
 
Üst