Muhyiddin Şekur / Gölgeler Koridoru

kadem

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ağu 2006
Mesajlar
1,622
Puanları
0



"İnsanların taş üzerine yazdıkları yüzyıllık yazılar, Allah için su üstüne yazılmış yazı gibidir." Amerika'da doğan, orada İslam'la tanışan ve halen orada yaşayan, çeşitli Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde psikolojik danışmanlık dalında akademisyenlik yapan Muhyiddin Şekûr Su Üstüne Yazı Yazmak'ta tasavvufa giriş öyküsünü anlatıyor. Şekûr, bu serüveni tasavvufla karşılamasından başlatıp şeyhinin rehberliğinde eriştiği dervişliğe ve ötesine kadar götürüyor. Şeyhinden aldığı "ders"lerle hayatın her anına dalga dalga yayılan ve hepsi birer hikmete işaret eden, kendisine sunulan lütufları ve bu yolda geçirdiği dönüşümü dile getiriyor. Bölümler arasında ilerledikçe, okur da günlük hayatın içinde insana yapılan ilahi çağrıya tanık oluyor.Lavabonun tıkanması, biriken günahlara karşı bir uyarıdır aslında. Sadece perşembeleri kendisini aramasını söyleyen şeyhine ulaşamadığında yaşadığı hayal kırıklıkları, yazarı Allah'a giden yolda pişiren ateştir. Yolda rastladığı yaralı kuş, şehirde kopması beklenen fırtına ve arabasının bozuluşu hep semadan gelen işaretlerdir görmeyi bilene. Eski bir plakçaların iğnesini ararken aslında kaybettiği inancını aramaktadır. Ve tüm bu olaylarda okur, yazarın samimiyetine, bazen acemiliklerine, tereddütlerine, ama en çok da teslimiyetine şahit olur ve onunla birlikte ruhun ve kalbin bu olağanüstü serüvenine dâhil olur. Su Üstüne Yazı Yazmak, okura karanlıklar içinden bir ışık sunuyor, soluk aldırıyor, umut aşılıyor...Arayış içinde olanlar ve aradığını tasavvufta bulmayı umanlar için kaçırılmayacak bir roman.
 

ozti

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ağu 2006
Mesajlar
468
Puanları
0
Yaş
35
okumuştum ve çok beğendim tavsiye edebilirim okumayan varsa okusun.
 

muhip

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Kas 2006
Mesajlar
26
Puanları
0
Yaş
35
"su üstüne yazı yazmak" ta okuduğum bir cümle çok hoşuma gitmişti...
"leyla'nın güzelliğini görmek için mecnun'un gözüyle bakmalı insan..."
bu söze sadece aşk,sevgi olarak bakmayın.....birçok anlamda düşünebiliriz..
 

temurmelik

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
29 Eki 2006
Mesajlar
150
Puanları
0
Yaş
34
Web sitesi
www.hafizim.com
üç yıl kadar evvel okuduğum ve hala içinden çok hoş bölümleri hatırımda tuttuğum,
tasavvufi içeriği ile okuyucusunu ötelere götüren
alanında yazılmış güzel eserlerden biri..
hatta aklımda kalanı ile muhyiddin şekür'ün şeyhine okuduğu Shakespeare'ın o güzel sonesini paylaşmak istiyorum;

düşünce insanların ve kaderin gözünden
afarozlular gibi yapayalnız ağlarım
irkilir sağır gökler çığlıklarım yüzünden
bahtıma lanet okur yüreğimi dağlarım
talihi yaver giden herkese gıpta eder
şu denli güzel olsam dostlarım olsa derim
şunda sanata bunda dehaya içim gider
oysa solda sıfırdır yapmak istediklerim
kendimden iğrenirken aklım sana doğrulup
gönlüm kara dünyayı gerilerde bırakır
gün doğarken yükselan bir tarla kuşu olup
cennet kapılarında kutsal ezgiler şakır
öyle bir servettir ki sevgini anmak bile
sultanlarla yer değiş deseler de nafile..


Kadem arkadaşa teşekkürler

vesselam
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
"Su Üstüne Yazı Yazmak" SUFİKİTAP'tan yayınlandı.

Prof. Dr. Muhyiddin Şekur'un tasavvufi yolculuğunu anlattığı muhteşem eseri yeni bir baskı ile okurların önünde:




Su Üstüne Yazı Yazmak

Muhyiddin Şekur
SUFİ KİTAP YAYINLARI


"İnsanların taş üzerine yazdıkları yüzyıllık yazılar, Allah için su üstüne yazılmış yazı gibidir."

Amerika'da doğan, orada İslam'la tanışan ve halen orada yaşayan, çeşitli Amerikan ve Avrupa üniversitelerinde psikolojik danışmanlık dalında akademisyenlik yapan Muhyiddin Şekûr Su Üstüne Yazı Yazmak’ta tasavvufa giriş öyküsünü anlatıyor.

Şekûr, bu serüveni tasavvufla karşılamasından başlatıp şeyhinin rehberliğinde eriştiği dervişliğe ve ötesine kadar götürüyor. Şeyhinden aldığı “ders”lerle hayatın her anına dalga dalga yayılan ve hepsi birer hikmete işaret eden, kendisine sunulan lütufları ve bu yolda geçirdiği dönüşümü dile getiriyor. Bölümler arasında ilerledikçe, okur da günlük hayatın içinde insana yapılan ilahi çağrıya tanık oluyor.

Lavabonun tıkanması, biriken günahlara karşı bir uyarıdır aslında. Sadece perşembeleri kendisini aramasını söyleyen şeyhine ulaşamadığında yaşadığı hayal kırıklıkları, yazarı Allah’a giden yolda pişiren ateştir. Yolda rastladığı yaralı kuş, şehirde kopması beklenen fırtına ve arabasının bozuluşu hep semadan gelen işaretlerdir görmeyi bilene.

Eski bir plakçaların iğnesini ararken aslında kaybettiği inancını aramaktadır. Ve tüm bu olaylarda okur, yazarın samimiyetine, bazen acemiliklerine, tereddütlerine, ama en çok da teslimiyetine şahit olur ve onunla birlikte ruhun ve kalbin bu olağanüstü serüvenine dâhil olur.

Su Üstüne Yazı Yazmak, okura karanlıklar içinden bir ışık sunuyor, soluk aldırıyor, umut aşılıyor…

Arayış içinde olanlar ve aradığını tasavvufta bulmayı umanlar için kaçırılmayacak bir roman.

SİTE: http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=572405

Liste Fiyatı: 14,00 TL. Kitapyurdu Fiyatı: 10,78 TL.

Çeviren: Senai Demirci/ Sevin Okyay
Yayın Yılı: 2010
Kitap Kağıdı
336 sayfa
13,5x21 cm
ISBN:9759161538
 

Arayıcı

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
25 Eki 2009
Mesajlar
356
Puanları
0
İlginç su üstüne nasıl yazı yazılır acaba?Merak ettim okumam lazım.
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Kitabın yazarı olan şahıs; "kıyamete kadar görevde olacak" olan 7007 Nakşî mürşidlerinden birisidir.

Bu kitabını da işte o irşad faaliyetinin görünen bir yüzü olarak okumak gerek !
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
41
"Su Üstüne Yazı Yazmak " İnsan Yayınları arasında yayınlanan otobiyografik bir roman... Romanın yazarı Muhyiddin Şekûr hakkında geçtiğimiz yıllarda İstanbul'a bir konferansa katılmak üzere geldiği ve kitabın künye sayfasında hakkında yazılan birkaç satır dışında bilgiye de sahip değil-d-im. Bu kadarıyla ilk bakışta pek de ilgi çekici olmayan bir kitap ve yazarı hakkında bir yazı yazmak için şahsen fazlaca bir sebebim de yok-tu-. Ancak kitabı okuduğum günlerde dolaştığım internet sitelerini biraz karıştırınca olağanüstü bir maceraya tanıklık ettiğimi anladım ve bu tanıklığımın bana verdiği heyecanı - "cimrilik yapmanın alemi yok !" diyerek halden anlayacak birileri ile paylaşmak gerektiğini düşündüm.
Roman bir Amerikalı'nın - siyah ve psikoloji ile uzmanlık düzeyinde ilgili- önce İslam dini ve sonrasında tasavvuf ile tanışmasını kahramanının kaleminden anlatıyor. Bu kadarıyla İslam-tasavvuf- muhtedi müslümanlar üzerine kafa yormuş olan Türkiyeli aydınlar için ilginç olabilecek kitabın en önemli ve beni çarpan yanı ise benzerlerine ancak önemli bir oranı rivayetlerle şişirilmiş tasavvuf menkıbelerinde rastlanabilecek bir macerayı birinci elden anlatması oldu. Bu öyle bir menkıbe idi ki anlatan kişi okyanusun ötesinde bile olsa halen hayatta idi ve nefes alıp vermeğe devam ediyordu.
Öyle bir menkıbe idi ki ruhlar aleminin elest meclisinde yaşanmış sırlarından haberler taşıyordu. Öyle bir menkıbe idi ki benim oturduğum eve 10-15 km mesafedeki bir uzlet mekanında seyr-i sülukunu tamamlamış bir mutasavvıfın ölümünden yıllar sonra maddi alemde cereyan eden manevi tasarrufunu ortaya koyuyordu. Ancak bu menkıbenin sırları kendini öyle hemencecik de ele vermiyordu. Yazarın kendisinin tercih ettiğini sandığım rumuzlu anlatım tercümesinde de aynen korununca bu menkıbenin anlattığı manevi oluşun bir kısmı kendini ele vermiyordu. Bunu daha iyi anlatmak için şimdi kitaptan bir kısım alıntıları sıralamanın tam yeridir:

"İlk turlarımız sırasında Türkiye'den gelen bir adamla tanıştık: "Burada konuşman gereken biri var," dedi İbrahim, "bu kardeşe çok dikkat et, çünkü sana Sufî diliyle konuşabilir.(..)Bu karmaşık uyarıdan sonra, İbrahim kalkıp gitti. Orada kalıp, bir süre söylediklerinin anlamını çözme çabasıyla kendi içime daldım. Kimi büyük Sufîlerin eserlerini okumuş ve bunların güzelliğinden ve derinliğinden hayli etkilenmiştim. En güzel müslümanları hep onlar arasında görmüş ve gizliden gizliye hep onların safına katılabileceğimi ummuştum."(S.24)
"Bu garip adam gözlerini dosdoğru yüzüme dikmişti. Hoş bir siması vardı, gözleri nemli ve ışıl ışıldı. (...) Bu adam, hiç tanımadığım, daha önce hiç görmediğim bu yabancı benim için gerçek bir manevî yoldaş oluvermişti. Sözü alarak konuşmaya başladı:
"Beni sana manevî üstadım şeyh Nun Kıbrısî'nin Şeyhi, Şeyh-i Ekber Abdullah Dağıstanî gönderdi. Şeyh-i Ekber halen ahirette olduğu için, kendisi hakkında daha çok bilgi edinmek istersen Şeyh Nun ile temas kurmanı tavsiye ederim. Şeyh-i Ekber bana aradığın Şeyhi ve ayrıca diğer aradıklarını da bulacağını söyledi."
Ağlıyordum. O konuştukça ben ağlıyordum. Bana bir çok şey anlattı. Allah'tan, Resulullâh Muhammed aleyhissalâtü-vesselâmdan, bütün peygamberlerin (aleyhimüsselam) kardeş oluşundan, İslâm'ın Allah'a teslimiyet yolu olmasından ve hak aşıklarının arayışça ikiye ayrılışından, kendisinden 'Ehl-i Zahir' dediği, daha çok ritüeller ve biçimlerde kalıp sadece zahirî olanı arayanlardan ve mânâ okyanusuna varmak isteyenlerden, yani 'Ehl-i Bâtın'dan- sözetti."(S.25)
"Yabancı, ziyareti sırasında bana 120 yaşındayken vefat etmiş muhterem Şeyh-i Ekber'in bir fotoğrafını takdim etti. Bana tâ öbür dünyadan ulaşan ve dervişi vasıtasıyla hayatıma giren bu adamın ışıltılı siması ile sarsıldım. Fotoğrafı alıp bir köşeye koydum, fakat kalbimin hissettiklerinin gerçek olduğunu hatırlatan bir anı olarak durdu."(S.26)

Bu birkaç paragrafın ardında gizli büyük esrar denizini anlamak için bazı verileri sahip olmak gerekiyor ; aksi halde sıradan bir mistik metinden başka bir anlamı olmaz.Burada iki isim (Şeyh-i Ekber Abdullah Dağıstani, Şeyh Nun Kıbrısi) ve bir olgu (yıllar önce dünyadan göçmüş olan Şeyh Dağıstani'nin kitabın yazarına bir müridi vasıtasıyla "aradığı şeyhi bulacağı" haberini iletmesi dikkati çekiyor.
Kitapta en çok tekrarlanan şekliyle Şeyh-i Azam Dağıstani ve Şeyh Nun isimlerinin işaret ettiği kişilikleri tanımadan bu eseri tam olarak anlamak mümkün değildir.
Gelelim olguya ahirete intikal eden bir tasavvuf adamının yeryüzünde kalan müridlerine haber ilettiğine dair rivayetleri hemen her tasavvufi menakıb kitabında görmek mümkündür. Bu tür menakıbler tasavvuf düşmanı çevrelerin en çok dile doladığı ve tasavvuf ehlini akıldışılıkla suçlama çabalarına destek yaptıkları en önemli unsurlar arasında da yer alır.Ancak burada dikkati çeken husus burada anlatılan olgunun nesnesi olan zatın halen hayatta oluşu ve o zamana kadar Amerika'da geçen hayatı esnasında normal olarak özne olan zatın adını dahi işitmemiş oluşudur.Bir başka dikkati çeken husus ise haberin muhatabı olan kişinin çağdaş Batı biliminin verilerine sahip bir uzman oluşudur.
Kitapta Şeyh Nun Kıbrisi olarak sadece bir kez , Şeyh Nun olarak ise bir çok kez geçen kişi son yıllarda Türk kamuoyunun değişik vesilelerle gündeme gelen ve hakkında yazılan söylenen olumlu-olumsuz fikirlerle kısmen belirli kesimlerde tanınmış olan Nakşbendi şeyhi M. Nazım Kıbrısi'dir.Kitaptaki menkıbeyi asıl olağanüstü kılan kişi ise ( kitapta çevirinin iki isim tarafından yapılmış olması dikkati alınırsa düşünülebilecek bir karışıklıkla ) bazen Şeyh-i Ekber , çoğu zaman ise Şeyh-i Azam adı ile anılan Abdullah Dağıstani'dir.

Muhyiddin Şekûr , A.B.D.ye döndükten sonra içinde uyanan "aradığını bulmak" özlemi ile yaşamağa başlar: "Seyahat dönüşümü izleyen haftalarda ve iyileştikten sonra, beni daha önce benzerini yaşamadığım bir özlem sardı. Hiç birşey beni tatmin etmiyordu. Çalışmak, birden dayanılmaz bir hal aldı. Her gün derin bir melankoli geçiriyordum. Çok az konuşuyor ve herkesten giderek uzaklaşıyordum. işlerimden elimi ayağımı çekip inzivaya girdim. Özlem içimde büyüdü de büyüdü."(S.27)
Yazar arayış içinde A.B.D.de bulunan değişik müslüman gruplar ile temas kurar. Nihayet yeni taşındığı kentte tasavvuf yoluna adım atacağı bir cemaate ulaşır; tasavvuf yolunda ilk "usta"sına ulaşacaktır: "Daha önce yeni manevî liderin gelişinden haber veren kardeş, beni liderle tanıştırmak üzere iftara davet ediyordu...Geri dönüp binaya doğru yürürken, henüz kapıdan yeni girmekte olan bir adam gözüme çarptı. Üzerinde beni çeken bir şey var gibiydi ve içimdeki bir ses tanışacağım kişinin o olduğunu söylüyordu...Onda büyük bir derinlik ve büyük bir aşk hissettim. Hareketlerinde bir denge dışa vuruyor ve edasında bir esrar saklıyordu. (..)Bir ara gözlerini bana çevirdi; o an sanki başka herkes yok olmuş biz ikimiz kaldık gibi geldi bana. Bakışlarında tarif edemediğim bir şey doğruca kalbime sokuldu ve beni kendine doğru çekti. Onun aradığım Şeyhim olduğunu anlamıştım...(..) Seyahatim sırasında tanıdığım o garip adamın sesi şimşek gibi çakıverdi zihnimde. Bu ender insan, olağanüstü bir apansızlık hayatıma girmişti işte."(29-30)
"Allah'ın lûtfuyla Şeyhime kavuşmuş olarak, onun buraya bir rehber olarak gelişinin büyük bir rahmet olduğunu anladım. Gerçek Allah erleri kaknüs kuşu kadar ender bulunur ve dünya sahte öğretmenlerle doludur."(S.31)
Tasavvuf yolunun inceliklerini artık kavramağa başlayan Muhyiddin Şekûr , cemaat içinde yeni bir eğitim dönemine girer: "Şeyhle müridi arasındaki muhabbet rabıtasını hissedebiliyordum artık. Bu rabıtanın ön şartı iman ve yakîn'di. iman, inanmayı; yakîn ise müridin Şeyhine samimi teslimiyetini ve itimadını içerir. Tıpkı ışığın gözde yansıyıp, gözün de ona göre hareket etmesi gibi, Şeyhin ruhu da müridinde yansıyor. Böylece mürid de üstadına, yani Şeyhine, bütün düşündüklerini, konuştuklarını, yaptıklarını açmaya başlıyor. O gün apaçık ortaya çıkan ders kelimelerle anlatılacak bir ders değildi." ( S.52)
"Rabbime hadsiz Hamdler olsun ki, bana, bir kardeşimin eliyle, görünür farlılıklar ne olursa olsun, Yol'da hepimizin bir olduğunu daha bir açıkça anlatmıştı. Demek ki her müridin kendine özgü bir vazifesi vardı. Değil mi ki, Allah rahmetiyle her yerde hazır ve nazırdır, o halde herkes Yol'da kendine mahsus yerini almalıdır."(S.60)
Muhyiddin Şekûr'ün hayatına yeni derinlikler kazandıracak bir dönem Türkiye'den A.B.D.ye misafir öğretmen olarak gelen ve A.B.D.li sufilere Kur'an-ı Kerim öğretecek olan Konya'daki Şems-i Tebrizi camii imamı olarak zikredilen zatın gelişi ile başlar: "O yıl müridler büyük bir beklenti içindeydi, çünkü çok özel bir misafirimiz olacaktı. Başka bir ülkeden, aynı zamanda hafız olan muhterem bir Şeyh ve arif, Ramazan boyunca bizimle beraber olacaktı. Bu seçkin ziyaretçimizin benim tevekkül hakikatine erişmemde ne kadar merkezî rol oynayacağından haberim yoktu.."(S.203)
Konyalı imam , Kur'an-ı Kerim öğretimi sırasında sufilerle sıcak bir dostluk kurar, imamın armağan olarak yanındaki getirdiği kitaplardan birisinde resmini gördüğü zatı hemen tanıyan Muhyiddin Şekûr , ile aralarında ise bambaşka bir sevgi oluşur: "Şeyh Ahmed, kitapları ilk çıkardığında incelemem için bana vermişti… Kitapların genel başlığı, Mercy Oceans'tı (Rahmet Denizleri). Gerçekten de Rabb-i Rahimim bana her adımda, rahmetinin denizlerden engin, ölçülmez derinlikte, ve harikulâde sırlarla dolu olduğunu gösteriyordu. Ben tarikat gemisine sadece O'nun Rahmeti sayesinde binmiş ve meçhule doğru bir seyahate çıkmıştım."(S.206)

Muhyiddin Şekûr , o zamanki Yugoslavya ve Makedonya üzerinden Türkiye'ye uzanan bir yolculuğa çıkar ; bu yolculuk sırasında değişik coğrafyalardaki tasavvufi hayatlara ilişkin tecrübeler yaşamak yanında yıllar önce kendisine fısıldanan gerçekle karşılaşacağını tabii ki bilemeden...
"Hatırladığım ilk şeylerden biri, Şeyh Nûn'un benim gelişimden sadece bir gün önce Prizren'de bulunmuş olmasıydı. Bu insanların dolaşma tarzları bana ilginç geliyordu. O sıralarda dikkatimi üstünde özellikle odaklamış olmasam da, yıllar önce, gökten zembille inmiş gibi bana kendi Şeyhinin mesajını getiren Garip Adamın sırrını belki bilir diye de bir umut vardı içimde. Ama Prizren'deki günlerim gayret ve şevkle dolu oldu, o yüzden Şeyh Nûn'u çok fazla düşünemedim...Bir dervişin aslında nasıl bir şey olduğunu öğrenmeye başladığım yer Prizren oldu. Onlar arasında yaşadım, çalışmalarını ve eğlenmelerini gördüm. Allah'a aşklarının ateşinden yükselen sıcaklığı ve zikirlerinin hazzındaki yakıcı sevinci hissettim. Bu insanlar dünyanın tadı tuzu olmalıydılar. Kalpleri aşk ateşiyle yanıp tutuşuyordu, kendilerini tamamen Allah'ta fani etmişlerdi ve Şeyhlerine sarsılmaz bir sadakatle bağlıydılar. Halleri, tavırları lekesizdi; tevazuları öylesine içten ve yapmacıklıktan uzak, hizmetleri öylesine sevgi dolu ve cömertti ki onları sevmemek ve onlar gibi olmayı istememek insanın elinde değildi; hiç olmazsa, benim elimde değildi." (S.214)
"Öğle namazından sonra, Şeyh beni Hazret-i Pir Hayatî'nin kabrine götürdü. Hoş bir ândı doğrusu. Binada yaklaşık on iki Şeyh, kabirlerinde haşri bekliyordu. Kabirlerin çoğu, Hazret-i Pir'in kabrinin bulunduğu ortadaki odacığın etrafında genişce bir odada yer alıyordu. Bu seyahatimde, yeryüzünde yürüyenlerden çok, ahirete göçmüş olanlarla daha fazla hayatiyet olduğunu fark ettim. Mübarek bir Velinin kabrine her gidişimde, sanki sıcacık bir dosta uzun bir ayrılıktan sonra yeniden kavuşuyormuşum duygusuna kapıldım."(S.221)
İstanbul'a vasıl olduktan sonra A.B.D. ziyareti esnasında tanıştıkları Cerrahi tekkesinin o zamanki şeyhi Muzaffer Özak ile görüşür: "Amerika'da tanıdığım Şeyh Muzaffer'i bulmaya çalışıyordum. Birkaç dervişi ile birlikte tekkemizi ziyaret etmiş ve kendi nûruyla bizleri tenvir etmişti. Beyazıt Camii yakınında bir sahaf dükkânı vardı Şeyhin; kendisini bulmakta zorlanmadım."(S.225)
"Şeyh Muzaffer'in dükkânında tanıştığım bir adam, bana Şeyh Nûn'un bu yakınlarda istanbul'da bulunduğunu, buradan da Konya'ya geçtiğini söyledi. Cuma gecesi yapılan halveti zikrine kadar, İstanbul'da iki gün kaldım. Bu haftalık ibadet için Tekke'de iki yüzü aşkın derviş toplandı. Bu ruhlar denizinin ortasında bulunmak, haz dolu bir teberrüktü. Öyle etkileyici, öyle neşeli ve coşturucu, öylesine zarif bir kalpler dansıydı ki, gerçekten de bu hali anlatacak tek kelime bulamadım...

İstanbul'dan kendilerine Kur'an okutan imam ile Mevlana Celaleddin Rumi ve Şems-i Tebrizi türbelerini ziyaret için Konya'ya geçer. Orada Şeyh Nazım'ın kısa süre önce bulunduğu Konya'dan İstanbul'a geçtiğini öğrenir ve içine düşen arzunun ardı sıra şeyh ile görüşmek üzere İstanbul'a geri döner ve hayatına büyük anlam katılan ve benzeri ancak yüzyıllar önce kaleme alınmış menakıb kitablarında bulunabilecek ezeli gerçek ile yüzyüze gelir:
"Şeyh içeriye girdi. Onu selâmlamak için ayağa kalktım, niyaz sunup ve elini öpmek üzere ilerledim. Varlığı odayı dolduruvermişti insan hiç zorlanmadan onun bir nûr adamı olduğunu anlayabilirdi. Gözleri sevgiyle, delip yakan bir berraklıkla parıldıyordu ve uzun, gümüş beyazlığındaki sakalları yüzünün çevresine ve aşağı doğru gün ışığı gibi yayılıyordu. Başında üzeri toplu, beyaz kubbe biçiminde bir sarık ve üzerinde yere kadar uzanan, yeşil bir cübbe vardı.
"Adım Muhyiddin, Şeyh Efendi," dedim. "Şeyh Muhyiddin sensin demek," dedi, gülümseyerek.
(...)"Ben senin kim olduğunu biliyorum," dedi Şeyh, "ve sana nasıl hitap edeceğimi de. Ama gel şimdi başka şeyler konuşalım."

İstanbul'da kaldığım sürece, vaktimin çoğunu Şeyh Nûn ile beraber geçirdim. (...) Bu süre içinde, altı yıl önce, ilk Doğu seyahatim sırasında âlem-i gaybden bana Şeyh-i Âzam Dağıstanî tarafından gönderilmiş olan o dervişin esrarını araştırdım."(S.228-229)
"Bunca yıl," dedi Şeyh Nûn, "aslında sana ait olan bir emaneti taşıdım. Bu emaneti taşımaktan memnundum memnun olmasına ama, şimdi senin teslim almak için burada olman beni rahatlattı."
Böyle bir şeyin nasıl olabildiğini sorduğumda, Şeyh bana dönerek konuştu: "Şeyh-i Âzam Dağıstanî, bir ruh avcısıdır. Seni Ezelde görmüş ve kendisi için seçmiş." Bu sözlere şaşırmıştım. Öylesine inanılmazdı ki!..." (S.230)

Böylece on yıl kadar önce Cidde'de kendisine işaret edildiği üzere aradığını bulmuştur. Burada inanılmaz olan en önemli husus, 1973 yılında alem-i bekaya intikal eden Abdullah Dağıstani'nin vefatından yaklaşık 10 yıl sonra nasıl olup da A.B.D.de yaşayan bir müslümanı etkileyebildiğidir. Bu etki öylesine derin bir etkidir ki yeni müslüman olmuş bir A.B.D. vatandaşına istanbul'da tarikat silsilesinin bugünkü temsilcisinin elinden biata vesile olmaktadır. Böyle bir rivayeti belki de daha esrarengiz olanını tipo baskılı sarı yapraklı bir "beyazsaray kitabı"nın evliya menkıbeleri kitabının yapraklarında görebileceğini düşünerek bu olguya dudak büken bir okuyucu varsa lütfen şunu sorgulasın kendi zihninde:
Bir menkıbe, bir mürşid, bir sufi... Hepsi bu ... Bir menkıbe, bir mürşid, bir sufi...Hepsi bu ... Ancak bu menkıbenin sahnesi A.B.D. ve Türkiye'dir. Burada adı geçen zatlardan Abdullah Dağıstani 1937 yılına kadar Yalova yakınındaki Güneyköy'de yaşayıp 1973 yılında Şam'da vefat etmiştir; bir diğer zat olan Şeyh Nazım , Kıbrıs'ta doğmuş ve halen yeryüzünde yaşamaktadır. Menkıbenin nesnesi olan şahıs ise bilemediğim bir A.B.D. şehrinde yaşamaktadır ve yakınlarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin davetlisi olarak İstanbul'da konferans vermiştir. Belki araştırılsa bir telefonla kendisine hemen ulaşabilmek mümkün bir çağdaşımız.
Ne kadar inanılmaz ve ne kadar gerçek !...

http://sites.google.com/site/tasavvufsufiler/suyayazilan
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38


Kitapta vefatından yıllar sonra gösterdiği keramet anlatılarak kendisinden bahsedilen "Şeyh-i Azâm Dağıstanî" Hz. (k.s.) 1973'de Şam'da vefat etmiştir.

Türbesi Cebel-i Qasiyyun dağı eteklerindeki mahallede bulunan Abdullah Dağıstanî Mescidi içerisindedir.
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
Prof. Dr. Muhyiddin Şekur'un tasavvufi yolculuğunu anlattığı muhteşem eseri yeni bir baskı ile okurların önünde:



Bugüne kadar İNSAN yayınları tarafından 15.baskısı yapılan "Su Üstüne Yazı Yazmak" romanı TİMAŞ'ın yan grubu olan SUFİKİTAP'tan yayınlandı.

2009'da Türkiye'ye geldiğinde görüştüğüm yazar 15. baskı karşılığı toplam 4000 $ kadar bir telif ücreti verilmesine hayret etmişti. Bu kadar baskı yapan bir kitabın USA'da en az 100.000 $ telif getireceğini söyleyerek.

Ne diyelim burası Türkiye...

Bilimin-kültürün değeri bu kadar ediyor !
 

sufi7007

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
24 Nis 2007
Mesajlar
1,161
Puanları
38
"Tasavvuf nasib işidir..."

... Sözünün şerhi bu kitaptan okunabilir...
 

zekaikc

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Mar 2011
Mesajlar
805
Puanları
0
Muhyiddin Şekûr - Su Üstüne Yazı Yazmak



Muhyiddin Şekûr’ün ‘Su Üstüne Yazı Yazmak’ kitabıyla şeyhlere, dervişlere ve müridlere olan hürmetimi bir kez daha tazeledim.

Yaratıcımın isimlerini temâşa etmekle sürdüreceğim mânâ yolumun başıydı ki kendi ismimin anlamını öğrenmek ve üzerinde düşünmek sevdası oluşmuştu. Sonrasında, tanışacağım tüm insanlara da isimlerinin anlamını soracaktım. Gözlerinde oluşan “ismimin anlamını bilmiyorum” şaşkınlığını ya da “evet biliyorum” cevabını birlikte okuyacak, isminin denizine kürekler çekecektik. “Kendini bilen Rabbini bilir” ise, ismini bilen Rabbinin isimlerini bilmeyi de isteyecekti. “İsim Yolculuğu” (Esmâ Tâlimi) bir yandan sürerken bir yandan da medya bazı kelimeleri katledecek ve onun katlettiği kelimelerin ‘asıl’sız anlamlarını soluyacaktık karbondioksit gibi! Ve zehirlendiğimizi de anlayamayacaktık, uzun yılların pek karanlık gecelerince!

Çünkü kelimeleri, silahlarına kurşun yaptılar

İstisnai aileler ve çocukları dışında ‘tarikat’, ‘şeriat’, ‘şeyh’, ‘hacı hoca’, ‘-cı’, ‘-cu’ kelime ve takılarından hangimiz ürpermedi ki o zamanlar! Bilmemenin, öğrenmek için gayret etmemenin toplumsal felâketi miydi bu, bilemiyorum. Ama adı her ne ise; fena yaralandık!.. Kelimeleri silahlarına kurşun gibi dizdiler adeta, bizi kendi kelimelerimize yabancı ve daha da kötüsü ‘düşman’ yaptılar.

Medya, hocaları ‘kurban’ olarak seçti

Arkadaşım annesine bir Hoca’dan bahsediyor, “kitaplarını okudum, ne güzelmiş” diyor. Annesi, “ben o Hocayı sevmiyorum!” diyor. Arkadaşım soruyor, “Neden, anne?” Annesi hiçbir şey demeden (diyemeden), “Sevmiyorum işte” diyor, inatla. Zira olumsuz yanını söyleyecek hiçbir veri yok elinde.

İşte böyle zehirlendi zihinlerimiz. Amansızca! Neyse ki hanım teyzemiz inadını kırıyor ve kendiyle yüzleşiyor. Sevmeyeceği hiçbir şey olmadığını, medyanın o hocayı ‘kurban’ olarak seçtiğini anlıyor. (Peki ya yüzleşemeyenler nasıl anlayacak?) Ciddi ve kasıtlı bir kusurunu bulmaksızın, bilmeksizin, aslını araştırmaksızın ‘her hangi birini sevmiyorsak’ işte burada durmalı ve sormalıyız kendimize: Neden! Bu zalimlik nerden?


Muhyiddin Şekûr’den örnek bir kitap

Şimdilerde Muhyiddin Şekûr’ün Su Üstüne Yazı Yazmak kitabının köklerine saldım kendimi. Yazarın tarikat yolunda Rabbine ulaşma, O’nun sevgisini kazanma, hayatın sırlarını keşfetme azmi okunmaya ve soluklanmaya değer. Hatta kitabı okurken, bir yandan kendinizi ve toplumunuzu gözden geçirme fırsatı da buluyor, toplum olarak nerelerde ayağınıza çelme takıldığını daha iyi anlıyorsunuz.




Hayatın içinden örneklerle eğitim

Şekûr’ün kalbî yürüyüşünün bizzat kendi dilinden anlatıldığı kitapta kimi zaman karşınıza çiçek çıkıyor. Ondaki sır paketlerini açıyorsunuz yaprak yaprak. Kimi zaman çeşitli yönleriyle bir araba anlatılıyor. Ki bu defa ‘araba’ deyip geçemiyor, aranızdaki benzerliği üzerinde uzun uzun düşünüyorsunuz. Kimi zaman da Doğudan ve Batıdan enfes şiirlerle hayatı yudumluyorsunuz.

‘Şeyh’ kelimesine hürmet etmeli

Kitabın bir bölümünde Muhyiddin Şekûr’ün dilinin söylediğiyle kalbinden geçenler farklıdır. Şekûr’ün yaptığı yanlış bir tavırdır. Bu sebeple Şeyh’i kızar ve kalbinden geçeni onun yüzüne söyler, onu uyarır! Şekûr olayı tefekkür ederken, “evet, bir kişinin şeyh olabilmesi için müridlerinin kalbinden geçenleri okuyabilmeli” der. Şeyh’ine itimat etmediğinin farkına varır. Ve çok üzülür. Demek öyle kolay şey değilmiş, şeyh kelimesini dilimize rastgele almak. Keşke o kelime katlediciler de bilebilselerdi her kişiye değil ‘er’ kişiye ‘şeyh’ denilebileceğini. Tarikat kelimesinin ‘tarik’ten oluştuğunu ve ‘tarik’in de ‘yol’ anlamına geldiğini, ‘yol’a gireninse güzel insan olma adayı olduğunu keşke bilebilselerdi!
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
41


Muhyiddin Şekur'un kitabı önce Türkçe'de!


Muhyiddin Şekur’un beklenen kitabının Türkçesi İngilizcesinden önce çıktı: ‘Gölgeler Koridoru’..


Muhyiddin Şekur 3 sene önce Türkiye’ye geldiğinde şöyle bir temennide bulunmuştu; “Türkiye’deki insanlarla ne zaman karşılaşsam bana ‘ne zaman yeni bir kitap yazacağımı’ soruyorlar ve ben sırf mahçup olmamak için Türkiye'ye gelmekten çekinir oldum. Eğer fırsatım olursa yeni kitabımın İngilizce baskısından önce Türkçe baskısının yayınlanmasını isterim."
Nisan ayının ilk günlerinde Şekur’un bu temennisinin gerçekleştiğini ve okurları tarafından uzun zamandır beklenen ikinci kitabının basıldığını öğrendik. Gölgeler Koridoru ismini taşıyan kitap, Sufi Yayınları tarafından yayınlandı. Kitap Şekur’un ilk kitabında bıraktığı yerden devam ediyor ve ‘96 yılında yaptığı İstanbul seyahati ile nihayete eriyor.

Kitabın adı neden “Gölgeler Koridoru”?
Ikinci eserler sevenler için her daim bir tedirginlik oluşturur, bu nedenle ben Gölgeler Koridoru kitabının Su Üstüne Yazı Yazmak’tan bu noktada ayrılmadığını zikrederek başlayayım. Ve hatta bu kitapta okuyanların karşısına çıkabilecek bazı farklılıklardan bahsederek, ve kitabın mahiyetini anlatan birkaç ayrıntıya vererek bu kısa haberime nokta koyayım.
Gölgeler Koridoru’nda siyasi ve sosyal meselelerle ilişkili çok daha fazla hikayeye rastlıyoruz. Hatta yazarın da ifade ettiği gibi, Bosna Savaşı kitabın belkemiğini oluşturuyor. Buna mukabil, daha deruni pek çok hikaye de mevcut kitabın içinde. Kitabın 123. sayfasında Şekur, kitabının bu zıtlıklarla kurulu hikayesini şu şekilde dile getiriyor: “...bu kitabın adının neden Gölgeler Koridoru olması gerektiğini kavramaya başladım. Çünkü bu kitabın konusu, birbirine zıt iki âlem arasında uzanan yolda yapılan bir yolculuktu, yakın ve uzak, aydınlık ve karanlık, tatlı ve tuzlu, mantıklı ve esrarengiz, zahirî ve batınî âlemler arasında.”
Daha oturmuş bir üslup ve anlatım göze çarpıyor
Zahirî âlemde yaşanan çetin mücadeleler ve batınî âlemde yaşayanı şaşkına çeviren -kimilerinin saçmalık dahi diyebileceği raddede- pek çok hikâye mevcut. Gölgeler Koridoru savaş, acı, cihad, ihanet, fesad gibi dersler ve olaylar içeren, daha zorlu bir mücadeleyi anlatıyor okura. Ve tahmin edilebileceği gibi bu zorlukların iz düşümleri, karşılıkları ve bunlardan çıkarılan dersler işleniyor. İlk kitaptakinin aksine bu sefer olaylar, hayatın ince detaylarından gözle görülür, büyük ve karşılaşması aynı derecede zor olaylara kayıyor diyebiliriz.
Yazarın bu kitabında, ilk kitabının üzerinden geçen senelerin izleri, dil olarak da rahatça seçilebiliyor. Daha oturmuş bir üslup ve anlatımdan dolayı, daha olgun bir yazar ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Tavsiye veren bir şeyh ve dinleyen bir müridin hikâyesini işleyen Su Üstüne Yazı Yazmak’tan (kısmen) ayrılması, kitapta yazarın da okuyucuya yer yer tavsiye ve yönlendirmelerde bulunmasında yatıyor diyebiliriz. Buradan, yazarın yaşadıklarına yabancılaştığını değil bilakis yaşadıklarından, bize anlatmadığı pek çok mana daha çıkardığı sonucuna varabiliriz zannediyorum.
İlk kitaba yapılan pek çok atıf var
Bunun yanında anlatım olarak kitabın bir kitap olarak yazıldığı daha belirgin bu kitapta. Su Üstüne Yazı Yazmak’ıokuyanlar hikâyesinin gelişimini hatırlayacaklardır. Bu kitap ilk bölümünde, Şeyh’in M. Şekur’a yaptığı şu uyarı ile başlıyor; “ ‘Sen hidayete erdin’ dedi şeyh. ‘Yani sen, kendisine rehberlik edilensin. İkinci kitabında gayb âlemini keşfetmede daha da ileri gideceksin. Gayb âlemi, senin hakiki âlemindir. Ama bu âlemde, daha önceki gibi sana yardımcı olacak iğne de, tıkanmış borular da, park konuşmaları da olmayacak. Gayb âleminde kendini, varlığından azade olarak tecrübe edeceksin. ” (sf.48) Şeyhin dilinden buna benzer pek çok söz geçiyor kitapta ve dahası son kısım bu tür bir uyarı üzerine yazılmış.
Son olarak, bu haberin bir “haber vermek haberi” olduğunu söylemeden edemeyeceğim sanırım. Tek amacı; Su Üstüne Yazı Yazmak’ı okuyup Gölgeler Koridoru kitabından haberdar olmayanları haberdar etmek zira kitap, Su Üstüne Yazı Yazmak’a yapılan pek çok atıfla devam ediyor ve bittiğinde okuru ne zaman çıkacağı meçhul bir üçüncü kitap için beklemeye çağırıyor.


Mehmet Erken haber verdi
 
Üst