Muhammed Esed / Doğu'nun Romantik Olmayan Yüzü | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Muhammed Esed / Doğu'nun Romantik Olmayan Yüzü

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
İÇİ KEŞİF TUTKUSUYLA

Ölümden sonrasını kim öğretiyor?
Dunyabizim.com ekibinden Begüm Kahraman'ın, ‘Mekke'ye Giden Yol’ kitabından altını çizdiği cümleleri ç-alıntılıyoruz!

12 Eylül 2010 Pazar 10:30
Muhammed Esed’in hikmet dolu ve öğretici değişim öyküsünü anlattığı, karışık kurgulanmış ve anısal anlatımla zenginleştirilmiş Mekke’ye Giden Yol kitabında altını çizdiğim yerler oldu. İşte o satırlar:

* İşte tüm görkemiyle hayat… Bunu her zaman duyarsınız çölde. Onu bulmak ve korumak öylesine güç ve çetindir ki, bu yüzden her zaman bir armağan, bir define ya da sürpriz gibidir.
* İbn Suud, eylemlerinde sık sık hataya düşmüşse, bu, onun kendinden başkası olmamak yolunda gösterdiği çaba yüzündendir.
* “Biz Necdliler, insanların önünde eğilmeyi gerekli bulmayız; insan yalnız Allah’ın önünde eğilmelidir.”
* Neredeyse kendimi bildim bileli beni öylesine huzursuz kılan, beni tehlikeden tehlikeye, rastlantıdan rastlantıya sürükleyip duran bu ‘gezip dolaşmak’ dürtüsü, macera düşkünlüğünden çok, dünyada bana ait sükûn dolu köşeyi bulmak tutkusundan, başıma gelenlerle düşündüklerim, hissettiklerim ve arzuladıklarım arasında açık, yalın bir ilişki kurabileceğim o denge noktasına ulaşmak tutkusundan gücünü alıyor. Ve kanaatlerimde yanılmıyorsam eğer, beni Avrupa’da doğup büyümüş olmanın sürüklediği bütün öteki şeylerden kopararak, zaman içinde, hem idrak tarzı ve zihniyet olarak ve hem de dış tezahürleri itibariyle apayrı bir dünyaya çekip götüren saik de işte bu içe yönelik keşif tutkusu oldu.
* Bedenin acıları, zihnin dehşetiyle birlikte büyüyor; biri ötekini azdırıyor, dağlayıp hırpalayarak ya da korkunç şeyler fısıldayarak…
* “Ayaklarımız kaskatı kesilinceye kadar evde oturup, yaşlılığın gelip çatmasını beklemek, senin benim gibi insanlara göre değil” diyor Zeyd, gülümseyerek, “Hem evlerine tıkılan insanlar da ölmüyor mu sanki? Nereye giderse gitsin, insan kaderini boynunda taşımıyor mu?”
*
‘Tehlike’ sadece bir yanılsama, akıp giden bir görüntü; bana hâkim olamaz, beni alt edemez; çünkü benim başıma gelen, bir parçası olduğum o her şeyi kucaklayan akışın bir zerresinden başka bir şey değil. Tehlike ve emniyet, ölüm ve yaşama sevinci, ölüm ve kurtuluş umudu, kader ve onun gerçekleşmesi, bütün bunlar belki de bu kolay incinir, bu görkemli canlı yumağın –benim- değişik yanlarımdan başka bir şey değiller.
* Nesnel gerçek ne olursa olsun, âlem, her birimizde, sadece zihinlerimizde yansıyan biçimiyle ve ancak belli ölçüde kendini açığa vuruyor; dolayısıyla her birimiz hakikati yalnızca kendi özgül varoluş deneyimimizin çerçevesinde algılayabiliyoruz.
* Bize ölümden sonraki hayata inanmayı öğreten felsefeciler ve peygamberler değildir. Onların bütün yaptığı, insanlık kadar eski fıtrî bir kavrayışa biçim ve manevi içerik kazandırmaktır.
* Gündelik olanla derin ve anlamlı ya da muğlak olan arasında her zaman kesin ve belirli bir sınır bulmak mümkün müdür?
* Onlar, atalarının hayatını biçimlendiren şu ya da bu dinsel inanca yüzeyden bağlı görünen ama bu inançların öngördüğü uygulamaları, hatta ahlakî ilkeleri ayakta tutmak için en ufak bir çaba göstermeyen bir kuşağa mensuptular. Böyle bir toplumda din kavramının kendisi de başlıca iki tipik yaklaşıma indirgenmişti: Biri, dinî mirasa alışkanlıkla –sadece bir âdet ve an’ane olarak- bağlılık duyanların ritüellere dayanan katı yaklaşımı; öteki de dini, kişinin zaman zaman yüzeyden doğruluyor gibi göründüğü ama zihnen savunulması mümkün olmayan bütün öteki şeyler gibi, taşımaktan gizli bir utanç duyduğu, modası geçmiş bir boş inançlar dizgesi olarak gören hızlı ‘liberal’lerin alaycı, hoşgörülü kayıtsızlığı.
* Benimle aynı yaştaki birçok genç gibi, ben de, yerleşik dinin toptan reddini öngören sıradan bir inkârcılığa sürüklendim. Ve atalarımın dini benim için hiçbir zaman zorlayıcı, törensel uygulamalar dizisi olmaktan öteye geçmediği için, ondan uzaklaşmış olmakta herhangi bir kötülük de görmedim.

* Yirminci yüzyılın ilk on yılları, manevi bir boşluğun, ruhsal bir çöküntünün kıyısında salınıp duruyordu.
* İçinde bulunduğum toplumun inancına göre İslam’ın, manevi ve ahlakî açıdan pek öyle ‘saygın’ bir yeri yoktu; ve Batılıların ciddiye almaya değer buldukları iki dinle, Hıristiyanlık ve Yahudilikle aynı kefeye koyulmayacak ölçüde aşağı düzeyden bir din durumundaydı İslam.
* Eğer insan gerçekten ruh ve beden bütünlüğü içinde yaratılmış bir varlıksa –ki İslam için öyle olduğu söyleniyordu- o zaman insan hayatının hiçbir yanı, din alanının dışına düşecek kadar ‘önemsiz’ olamaz.
* Müslüman, geçmişte olanın nasıl olmuşsa öyle olması gerektiğini, başka türlü de olamayacağını düşünür. Bu anlamda ‘kadere rıza’, gelecekle değil, münhasıran geçmişle ilgili bir tutumdur; eylemin, umut ve ilerlemenin karşısında değildir; geçip giden ve bir imtihan duyarlığı içinde yaşanan realitenin, Allah iradesinin bir tecellisinden başka bir şey olmadığını gören ve bu iradenin önünde eğilen dinamik bir bilincin ifadesidir.
* Allah, bazen geleceği işaret eden, bazen de içinde bulunduğumuz hali aydınlatan rüyalar bahşederek kalbimizin yükünü hafifletir.
* İnsan, İslam’la taban tabana zıt kavramların hâkim olduğu bir toplumla içsel bağlarını sürdürerek Muhammed (s.a.v.)’in izinden gidemezdi her halde.
 

ıtri

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2009
Mesajlar
1,235
Puanları
0
Yaş
34
Bu kitabı marmara fm bir ramazan seslendiriyor, bende ilgiyle dinliyordum.
Sonra tamamlanamadı herhalde.
Esed ilginç biri.
Okunmalı...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


1922 yılının baharında 21 yaşında iken Kudüs’te Eski Şehir’in dış mahallesinde yer alan evine gelip yaşaması için amcası Dorion’dan bir mektup aldı. 1922’nin sisli bir yaz sabahı kendini geleceğine giden yolun geçtiği Doğu’da buldu. “Yabancı bir eve ilk defa girdiğinizde koridorda hissettiğiniz tanımlanamaz bir koku karışılacağınız hoş şeylerin habercisidir ya, işte yüreğinizin derinlerinde kendinizden öylece geçersiniz ya.”

Ortadoğu’da aylar süren seyahatlerinde Frankfurter Zeitung için kaleme aldığı gözlemlerini Almanya’ya döndükten sonra kitaplaştırdı. Yeni bir ev ve yeni bir aitlik bulduğu bilinmeyen ve istifham dolu bu topraklarda ilk deneyimlerini Doğunun Romantik Olmayan Yüzü adlı bu unutulmuş kitabına aksettirmektedir. Bu kitap, sadece genç bir adamın doyuma ulaşma arayışını yansıtmakla kalmıyor aynı zamanda yakında İslam’a yönelecek ve hayatının geri kalan kısmını onu inceleyerek ve üzerinde yazılar yazarak geçirecek olan Leopold Weiss’in ruhsal dönüşümünün izlerini taşımaktadır. Yolculuğu Kudüs’ün tren istasyonunda başlamakta ve daha sonra Kahire, Amman, Ürdün, Şam ve İstanbul güzergâhında devam etmektedir.
 
Üst