Mezhepsizlik Niçin "Dinsizliğin Köprüsü"dür? - Ebubekir Sifil

ilke

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
6 Kas 2017
Mesajlar
610
Puanları
43
Mezhepsizlik Niçin "Dinsizliğin Köprüsü"dür? - Ebubekir Sifil

"MEZHEPSİZLİK DİNSİZLİĞE KÖPRÜDÜR"

Allâme Muhammed Zâhid el-Kevserî(Rh.a.)

Hangi görüş ve prensibe sahip olursa olsun, siyaset adamlarından, samimiyet ve ihlâsla bir fikri, takib edeceği bir hedefi olmaksızın siyasetçi olduğunu iddia edenlere değer veren birine rastlayamazsınız. Bunun yanında karşılaştığı her gruba, "Ben sizinleyim" diyerek insanları aldatmaya yeltenenler de tıpkı bu tip siyasetçiler gibidir.
Bir yandan önüne gelen her gruba kendileriyle birlikte olduğu görünümünü verirken, diğer yandan şu veya bu gruplardan birinin yanında yer almayıp rastladığı her gruba "Ben sizinleyim" demek, bir insan için ne kötü bir haslettir!
İslâm dininde mezhepsizliği meslek edinerek bir o mezhebe, bir bu mezhebe gidip gelenlerin durumu ise, hepsinden daha beter ve daha çirkindir, metodları birbirine benzemeyen, hatta tek bir ilim dalında bile farklı kanaata sahip olan nice ilim adamı vardır. Bilinen felsefî doktrinlere dayandırmaksızın felsefeden dem vuran kimse, felsefeyle değil de, olsa olsa boşboğazlıkla alâkalandırılabilir. Çeşitli ilim dallarında -hatta Arabî ilimlerde bile- çalışanların kendilerine göre husûsî görüş ve prensipleri vardır ki, görmezlikten gelinemez ve ilimlerin an duru kaynağından yudumlamak isteyenler, bu işe samimiyet ve ciddiyetle sarılanları akılsızlık ve cehaletle itham edemezler.
Tâ İslâm'ın ilk devirlerinden zamanımıza kadar süregelen asırlar boyu âlimlerin üzerinde ehemmiyetle durduğu İslâm fıkhı gibi bir ilim dalı daha yoktur.
Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm, İslâm'ın başlangıç devrelerinde ashabını dinî konularda bilgilendirmiş ve onlara hüküm çıkarma yollarını öğretmiştir. Öyle ki, altı kişi Peygamber aleyhissalâtü vesselâm zamanında fetvâ verir hale gelmişlerdi. Hazret-i Peygamber'in refik-i âlâya intikalinden sonra da diğer sahâbe bu zatlardan bilgiler almaya devam etmişlerdir. Bu zatların sahâbe ve tâbiîn arasında fetvâ konusunda şöhret kazanmış arkadaşları da vardı.
Vahyin beşiği olan Medine-i Münevvere, üçüncü Raşid Halifeler devrinin son zamanlarına kadar sahabenin yerleşim merkeziydi. Medineli birçok tâbiîn, sahâbeden intikal eden, fakat dağınık halde bulunan nice hadisi ve fıkhî bilgileri bir araya getirmişlerdir. Hatta bu Medineli yedi zat, fıkıh konusunda büyük bir mevkie sahiptiler. Büyük sahâbî İbn Ömer radıyallahü teâlâ anh, sahâbenin verdiği hükümler üzerinde geniş bilgi sahibi tâbiînin büyüklerinden Saîd b. el-Müseyyeb'i takdir eder ve kendisine babasının verdiği hükümlerle ilgili sorular sorardı.
Sonra bu zatların ilimleri, İmam Mâlik'in Medineli hocalarına intikal etmiş, Mâlik de bu bilgileri derleyip toparlamış ve kitlelere yaymıştır. Böylece yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya doğru kendisine mezhep isnad edilmiştir. Binaenaleyh, önde gelen ulemâ da kendisinin öne sürdüğü delillerin kuvvetliliğini, takib ettiği yolun aydınlık olduğunu takdir ettiklerinden, asırlar boyu kendisine uydular. Eğer onun görüşüne tâbi herhangi bir âlim, ortaya bir mezhep koysa da insanları bu yeni mezhebe çağırsaydı, ilim erbabı arasından, derin bilgi ve sağlam görüş sahibi bu zatların arkasına düşecek insanlar mutlaka bulunurdu.

Ne var ki bu zatlar; söz birliğini bozmamak için ve mezhep sahibinden rivayet olunun bir takım zayıf meseleler yerlerini mezhep içerisindeki dirayetli, delil ve görüş yönünden daha kuvvetli ve daha sağlam olan kimselerin görüşlerine bırakacağım bildikleri için bu Medineli âlimin mezhebine uymayı tercih etmişlerdir. Bu yüzden mezhebin zayıf tarafları, anlayış ve idrak sahibi zatlarla son derece kuvvetli bir hale gelmiştir. Öyle ki müteahhirîn ulemâsından biri bu mezheple boy ölçüşmeye veya ona toslamaya kalksa kafasından olur!..
Ardından gidilen diğer müctehid imamların mezhepleri de böyle... İşte size Fâruk radıyallahü anh'in kurduğu ve çevresine dilleri fasih Arap kabilelerini yerleştirdiği Küfe şehri. O, bu şehir halkım Allah'ın dini hakkında bilgilendirmesi için buraya İbn Mesûd radıyallahü anh'i göndermiş ve onlara: "Abdullah'ı göndererek sizi kendime tercih ettim" demiştir.

Şu da var ki bu zatın diğer sahâbe arasında ilmî seviyesi çok büyüktü. Kendisi hakkında Ömer radıyallahu anh, "İlimle dopdolu" tâbirini kullanmıştır. Ayrıca bu zat hakkında şöyle bir hadis te vardır: "İbn Ümmü Abd'in ümmetim için beğendiğini ben de beğenirim." İşte bir Hadis-i şerif daha: "Kur'an-ı Kerim'i aslına uygun olarak indiği gibi okumak isteyenler onu İbn Ümmü Abd'in kırâatı gibi okusunlar."
İbn Mes'ûd'un bu kırâatını Asım, Zer b. Hubeyş'ten o da kendisinden rivayet etmiştir. Aynı şekilde Ali b.Ebû Talib'in kırâatını da Asım, Ebû Abdurrahman Abdullah b.Habib es Sülemî'den o da ondan rivayet etmiştir.

İbn Mes'ud radıyallahu Tealâ anh, Ömer radıyallahu anh zamanında Osman radıyallahu anh’in hilafetinin sonlarına kadar Kûfelilerle öylesine ilgilenmiş ve onları öylesine bilgilendirmişir ki, Küfe şehri fakîhlerle dolup taşmıştır. Hz. Ali b. Ebû Talib, Kûfe'ye gelip de bu şehrin fakîhlerle dopdolu olduğunu görünce son derece sevinmiş ve: "Allah, İbn Ümmü Abd'den razı olsun, kendisi bu şehri ilimle doldurdu" demiştir.
"İlim Beldesinin Kapısı" da bu şehir ahâlisini bilgilendirmeye devam etmiştir. Öyle ki Küfe, Hz. Ali b. Ebû Talib kerremellâhü vechehu'nun burayı hilâfet merkezi yaptıktan ve bu şehre ilmî ve fikhî kudrete sahip ashabın intikalinden sonra, diğer İslâm şehirleri arasında benzersiz bir hale gelmiştir.

el-Iclî'nin anlattığına göre yalnızca Küfe şehrinde, burada ilim neşri için ikamet edip sonra Irak'ın diğer şehirlerine intikal edenler hariç, tam bin beşyüz sahâbe vardı. Ali ve İbn Mes'ûd radıyallahü anhümâ'nın ileri gelen arkadaşları da oradaydı. Eğer bu zevatın hâl tercümeleri bir kitapta toplanmış olsaydı, büyük ve hacimli bir kitap ortaya çıkardı.
Bu zevatın isimlerini şuracıkta sayıp dökecek değiliz; ancak şunu söylemek gerekir ki; İbrahim b. Yezid en-Nehaî, bu zatların dağınık haldeki bilgilerini bir araya toplamış olup bu zatın rey ve görüşleri Ebû Yusufun, Muhammed b. el-Hasan'ın, İbn Ebû Şeybe ve diğerlerinin eserlerinde mevcuttur. Sonra tenkitçiler bu zatın mürsellerini sahih kabul etmişlerdir. İbn Ömer radıyallahü anhüma'nın, hakkında, "Her ne kadar ben Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm'ın sözlerine kendi yanında şahit olmuşsam da bu sözler onun hafızasında benimkinden daha fazladır" dediği Şa'bî, mezkur zatı, şehirlerdeki bütün ulemâya tercih ederdi. Enes b. Şîrîn, "Küfeye vardığımda orada hadis tahsiliyle uğraşan dört bin kişi gördüm. Dört yüz kişi de fıkıh bilgisi almışlardı. Nitekim Ramehürmüzî'nin el-Fâsıl adlı kitabında da böyledir" demiştir.

Tahâvî ve diğerlerinin de dediği gibi, Ebû Hanîfe bu zatların ilimlerini, fıkıh, hadis, Kuran ve Arabî ilimlerde derin bilgi sahibi öğrencileri arasından kırk fakîhten oluşan fakîhler meclisinde meseleleri en seçkin arkadaşlarıyla enine boyuna tartıştıktan sonra tedviri ve tanzim etmiştir.(1) Kendi mezhebinden olmayan Muhammed b. îshak en-Nedim, İmam Azam hakkında şöyle söylüyor:
"Karada ve denizde, doğuda ve batıda, uzakta ve yakında ilim namına ne varsa hepsini o tedvin etmiştir."
Kendisi hakkında Şâfiî radıyallahü anh ise, "İnsanlar fıkıhta Ebû Hanife'nin ıyâlidir" demiştir. Sonra fıkıh onun arkadaşlarının, arkadaşlarının arkadaşlarının elleriyle olgunlaşmış olup ıslah ve tashih için söylenecek her hangi bir şey bırakmamışlardır. Allah hepsinden razı olsun.

Bilâhare Şâfiî radıyallahü anh gelmiş, iki kaynağın suyunu birleştirmiştir. Ve Müslim b. Halid gibi Mekkeli hocalarından -ki bu zat ilmi İbn Cüreyc'den, o da Atâ'dan, o da İbn Abbas radıyallahü anhümâ'dan almıştır- devşirdiklerini de üzerine ilâve etmiştir. Şâfiî'nin arkadaşları, arkadaşlarının arkadaşları doğu ve batıyı tutmuş ve yeryüzünü ilim ve irfanla doldurmuşlardır. Onun ve arkadaşlarının ilim ve irfanı sayesinde Mısır halkı en yüksek bilgi seviyesine çıkmışlardır. Ömrünün son yıllarında Şâfiî Mısır'a yerleşerek yeni mezhebini orada neşretmiş (vefatından sonra da) oraya defnolunmuştur. Allah kendisinden razı olsun.
Bu makale, diğer fakîh ve müctehid imamların faziletlerini ve İslâm fıkhındaki yerlerini beyan etmeye müsait değildir. Bu zatların hepsi fıkhı meselelerin üçte birinde ittifak halindedirler. Kalan üçte biri ise ihtilâf ettikleri hususlar olup bu konuda öne sürdükleri deliller fukahamn kitaplarında mevcuttur.




Kayıtlı
Hasbünallâhû ve ni'mel vekîl
 

ilke

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
6 Kas 2017
Mesajlar
610
Puanları
43
...Mezhebsizlik niçin dinsizliğe köprüdür ? DEVAM ...

Mezhepler işte böyle sağlam temeller üzerine oturtulmuştur... Peki, son zamanlarda liderlik sevdasıyla biri ortaya çıkar da mezkur müctehidlerin ictihadlarının yerine kendi içtihadını ikame edip insanları, mezhepleri bırakmaya çağırır, mezhepleri ve mezheplerin bağlılarını şaşkınlık içerisinde bırakmaktan ve gösteriş budalalığından öte bir esasa dayanmayan kendi imamlığını (müçtehidliğini) mezhepsizlik üzerine oturtmaya çalışırsa eğer, siz kendisini böyle bir vesvese ve kuruntuya kaptıran birine ne dersiniz?.. Böyle birine, ya deli teşhisi konulmuş fakat tımarhaneye götürülmemekle hata edilmiş bir mecnun dersiniz; yahut da böyle bir adamın delilerin akıllılarından mı, yoksa akıllıların delilerinden mi olduğunu kestiremezsiniz her halde...
Bir müddetten beri bazılarından buna benzer naralar duymaya başladık. Ki bunlar akıllarınca müctehid imamların ictihadlarını ortadan kaldırmaya yönelik olarak şer'î sahalarda içtihada yelteniyorlar. Bu kuruntularına kulak asmadan önce, bana kalırsa, bunların akıllarından bir zorlarının olup olmadığı hususunda bir tıp doktoruna muayene ettirilmeleri gerekir. Kendilerinde birazcık akıl bulunduğu tesbit edildiği takdirde bunların, islâm ümmetini din ve dünya işlerinde parçalamaya yönelik hedefler peşinde koştukları ve üzerlerine îslâm güneşi doğduğundan beri aralarında devam eden uzunca bir kardeşlik döneminden sonra bu ümmeti birbiriyle didişmeye ve boğazlaşmaya sevkedecek melunca gayeler güttükleri ve bu dinin düşmanlarından oldukları kesinkes ortaya çıkar.
Basiretli ve akl-ı selim sahibi bir Müslüman bu gibi propagandalara kanmaz. Evet, böyle bir Müslümamn, tâbiîn devrinden beri bu dinin usûl ve fürûunu Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm'dan tevârüs ettikleri gibi koruyan müctehid imamların etrafından ayrılmaya çağıran bir nara işittiğinde yahut kulağına mezheplerden birine yönelik bir böğürtü çalındığında mutlaka bu meşum sesin çıkış yerini araştırmalı, bu fitne yuvasını muhakkak keşfetmelidir.
İslâmî ilimleri hakkıyla okuyan samimi bir Müslümandan böyle bir ses duyulmaz; bu ses olsa olsa İslâmî ilimleri üstünkörü, başlıklar halinde ve kendi emellerine hizmet edecek kadar öğrenip İslâm âlimleri arasına gizlenmiş sahte bir Müslümandan duyulabilir. Akl-ı selim sahibi bir Müslüman, kendisinde mevcut basiret nuruyla araştırdığında, bu naranın çıkış yerinde Müslümanların dertleriyle sadece gösteriş olsun diye dertlenen birine rastlayacak; öte yandan bu adamın, Müslümanların dert ve sıkıntılarına aldırış etmeyen birtakım kimselerle sarmaş dolaş olduğunu, ancak fazilet güneşinin batış yerinden (Batıdan) gelen eskiler hariç, önüne gelen her eskiye düşman kesilen bir kimse olduğunu görecektir.
Böğürtü sahipleri eveleyip geveledikleri bu lafların, efendilerince alkışlanacağı inancındadırlar. Basiretli bir Müslüman işin aslına vâkıf olunca, alâkalıları durumdan haberdar etmek suretiyle İslâmî çevreleri bu menfur sesin şerrinden nasıl kurtaracağını bilir. Hakikat, er veya geç üstün gelecektir, hiç bir şey onunla boy ölçüşemez.

Toplumu, yukarıda bazı hallerine işaret ettiğimiz müctehid imamların mezhepleriyle mezheplenmeyi terketmeye çağıranlar, bu müctehidlerin delillerden çıkardıkları bütün hükümlerde doğruyu buldukları inancını taşıyor olabilirler. Öyle ki (bu
düşüncede olanlara göre) müctehid olmayan herkesin, tek bir müctehidin görüşüne bağlı kalmaksızın rastgele bir müctehidin görüşü doğrultusunda hareket etmesi uygun olur ki bu, Mutezile'ye has bir görüştür. Tasavvufçular ise tek bir müctehidin sözüne bağlı kalmamayı, müctehidlerin sözlerinin, özellikle azimete uygun olanlarının tercih mânasında değerlendiriyorlar.


Nureddin eş-Şehid'in arkadaşlarından Ebu'l-Alâ Said b. Ahmed b. Ebû Bekir er-Râzî, "el-Cem'u Beyne't-Takvâ ve'l-Fetvâ min Mühimmâti't-Din ve'd-Dünya" adlı kitabının fıkıhla ilgili bölümünde özellikle mezhep imamının sözleri arasında fetvâ ve takvanın gerektirdiği şeylere işaret etmiştir. Bunda her hangi nefsânî bir duygu olmayıp sırf takvâ gözetilmiştir.

Ama Mutezile’ye mâl edilen görüş, müctehid mertebesinde olmayanların müctehidlerin görüşleri arasından beğendiklerini tercih etmeye cevaz veriyor. Ne var ki müctehid olmayanların, en azından müçtehitlerden kendince en takvâ olanını seçip bu müçtehidin verdiği her türlü fetvaya, ruhsat yoluna sapmaksızın uygun olanını benimsemesi ise heva ve hevesine uymaktan başka bir şey değildir. Buna kim cevaz verirse versin bunun asla dinde yeri yoktur. Tayin etmeksizin müçtehitlerden herhangi birinin sözüyle amel etme hususunda İmam Ebû İshak İsferâyinî şöyle demiştir:
“Bu işin önü safsata, sonu zındıklıktır. Çünkü müctehid imamların sözleri, nefy ve isbat arasında gidip gelmekte olduğundan hem nefy hem de isbatın aynı anda bir doğru üzerinde buluşmaları mümkün değildir.”
Evet, müctehidlerden sadece birinin bütün görüşlerine uyan bir kimse, bu müctehid ister hata etsin ister etmesin, mes'uliyetten kurtulmuş olur. Diğer müctehidlere uyanların hükmü de budur; çünkü içtihad eden bir hakime doğruyu bulmuşsa iki, hata etmişse bir ecir verilir. Bununla ilgili bir nice hadis-i şerif vardır. îslâm güneşi doğduğundan beri bu ümmet, müctehidi hata etse de mukallidin mes'uliyetten kurtulacağım kabul etmiştir. Eğer müctehidin hatasından dolayı mukallid mes'uliyetten kurtulmamış olsaydı, müctehide bir ecir verilmezdi. Üstad Ebû İshak el-İsferâyinî'nin yukarıdaki sözleri doğru olup bununla ilgili binlerce delil getirmek mümkündür; ancak burası meseleyi enine boyuna izah etmeye elverişli değildir.

Ama (insanları) bir mezhebe bağlanmaya çağıranlar, müctehid imamların Müslümanlar arasında tefrika ve bölünmeye sebep olduklarını, İslâm dininde ictihad edenlerin tamamının oldum olası hatalı olduklarını ve İslâm güneşi doğduğundan bu yana bu ümmetin (ve müctehid imamların) gözünden kaçmış doğruları tashih edeceklerini sanıyorlarsa eğer, bu düpedüz bir hezeyandır.
Zaman zaman bu çığırtkanların ağzından âhâd haberlere dayalı sahih hadisleri, aynı şekilde icmâ ve kıyası ve müctehidler nezdinde muteber olan kitapları küçümsemeye yönelik birtakım hezeyanlar duymaya başladık.

Bunlar âhâd haberleri küçümsemekle sahih hadis kitaplarından, telif edilmiş diğer mutemed kitaplardan, rivayet ve diğer tefsir kitaplarından kurtulmuş oluyorlar. Bu durumda elde istifade edilecek ne bir cihanşümul mucize ve ne de şer'î ahkâm kalıyor. Peki tutulan bu şeytanî yol, İslâm düşmanlarının hile ve tuzaklarından başka bir şey midir?.. Halbuki âhâd haberlere dayalı sahih hadisler, rivayet yollarının çeşitliliği ile mâna yönünden tevatür derecesine ulaşmakta, hatta karine bulunmadığı zaman âhâd haberler ilim için mesned teşkil edebilmektedir. Öte yandan ilim erbabı arasında tenkide uğramayan sahih hadislerin karineden yoksun bulunduğu görüşünde olanlar da vardır.
İcmâı reddetmekle de bunlar hak mezhepler topluluğunun görüşlerini kabulden sıyrılmış ve sapık Haricîler ve Rafızîlerle aynı çizgiye gelmiş olurlar. Kıyasa sırt çevirmek suretiyle ise, bilinen ve alışılagelmiş illet yollarım ve ictihad kapısını kendi yüzlerine kapatarak kıyası reddeden Haricî, Rafızî ve Zahirîlerin yolunu seçmiş olurlar.
İctihad ehlince muteber olan kitapların delâletleri üzerinde oynamak suretiyle de sadr-ı İslâm'dan beri mefhumları kabul edenlerle etmeyenlerin ittifakıyla geçersiz bir mecrada seyreden birtakım kayıtlan, kesinleşmiş hükümlerin çoğunun değişmesine vesile kabul ediyorlar. Mısır'daki bazı Yahudi müsteşriklerin ortaya attığı şeylere imtisâlen bu ümmetin fakîhlerinin tamamınca kabul gören örf ve teamülün dışında bir davranış, bir durum ortaya koyuyorlar. Aynı şekilde daha önceki "Müslümanlar Nazarında Allah'ın Şeriatı" adlı bir makalemizde de bir nebze temas ettiğimiz gibi onların maslahatla alâkalı düşünceleri de bu kabilden bir şeydir.

Bütün bunlar Ezher'in gözleri önünde cereyan ettiği halde Ezher'dekiler buna karşı tek bir kelime dahi söylememektedirler. Bu zillet ve denâetler karşısında suspus olmak, temelleri Melik Zahir Baybars ve değerli emirleri zamanından beri takva üzerine oturtulmuş Sünnî Ezher'e yakışmamaktadır. Öyle ki bu zatlar tarafından yeniden ihya edilerek Ehl-i Sünnetin kalesi haline getirilen Ezher'i diğer Müslüman sultanlar kollayıp gözetmişler, böylece bu müessesenin günümüze kadar aynı esaslar üzerinde sürüp gelmesini temin etmişlerdir. Bu müessesenin kapıları hâlâ dört imamın bağlılarının dışındakilere kapalıdır. Bu asil gayenin tahakkuku uğrunda bu müessese için nice hayırlı işler yapmıştır...

Merhum Birinci Melik Fuad, Ezher'i bu temeller üzerinde durdurmak için büyük çabalar sarfetmiş, İslâm esaslarına bağlı hükümet de bu asil gayenin tahakkuku için elinden gelen iyiliği ve yardımı hâlâ esirgememektedir.
Yeni çığırtkanlar (diyelim ki) içtihadı alışılmışın dışında bir üslûbla zamâne adamlarından birinin şahsına hasrettiler ve bilinen müctehid imamlar tarafından tedvin olunan mezhepleri de ortadan kaldırabildiler; peki, arzuladıklarını gerçekleştirebilmek için kitleleri bu adamın görüşleri etrafında kim toplayacaktır? Her fırsatta bir mutlak fikir hürriyeti teranesidir tutturanlar, zamâne adamları arasından o şahıs gibi içtihada meraklı olanların yeni bir ictihadla ortaya çıkmalarına nasıl mani olabileceklerdir?.. Yahut hürriyetleri ellerinden alınmış kitlelere istenilen fikirlerin dikte edilmesine nasıl izin vereceklerdir? Yahut mutlak hürriyete çağıran bu adamlar, mukallid durumundaki zavallı kitleleri bu aydınlık çağda dinine ve ilmine güvendiği bir müctehidi seçip kendisine uyma hürriyetinden nasıl mahrum bırakacaklardır?!? Halbuki insanlar (cehâletin hükümran olduğu) karanlık çağlarda bile böylesine bir engellemeyle karşılaşmış değillerdir!.. İşte bunlardır bizim cevabını bulamadığımız sorular...

Sözün özü şudur: Sizler bu meşum çığlık sahiplerinin durumlarına bir göz attığınızda, bunların alışılmadık ve bilinmedik birtakım işler peşinde koştuklarım, şöhret tutkusunun gözlerini kör ettiğini görür; hatta bunların, zavallı doğuluların üstüne çullananlarla can ciğer olduklarına şahit olursunuz. Onların bu nâr adan, bozgunculardan yükselen ilhad çığlığından başka bir şey değildir. Binaenaleyh, alâkalıların bu tehlikenin kaynağını öğrenmeye gayret etmeleri ve (bu şer) kıvılcımlarını söndürmeleri gerekir.
Bu meşum çağrı, yalnızca dinsizliğe uzanan bir köprü olup böyle bir çağrının istilâ ettiği diğer ülkeler küfür bataklığına saplanarak mahvolmuşlardır. Mü'min, parmağını bir delikten iki kere ısırttırmaz; akıllı o kimsedir ki başkasının uğradığı musibetlerden ders alır.

Doğruyu Allah söyler, doğru yolu gösteren de O'dur.

Muhammed Zâhid el-Kevserî (rh.a.)

Dipnotlar:
1-Hatîb-i Bağdadî, İbn Kerâme'ye dayandırarak Tarîh-i Bağdad adlı eserinde (14-247) demiştir ki: Biz bir gün Vekî'nin yanındaydık. Adamın biri ona, Ebû Hanife'nin hata ettiğini söyledi. Vekî cevâben: "Kıyasta Ebû Yusuf ve Züfer; hadis hıfzında İbn Ebû Zâide, Hafs b. Gıyas, Hibban ve Mendel; Arab dilinde Kâsım b. Maan; zühd ve takvâda Dâvud-i Tâî ve Fudayl gibi zatlar yanın- dayken Ebû Hanife nasıl olur da hata edebilir? Meclis ve çevresinde bu gibi zatlar varken, bir kimsenin hata yapması düşünülemez. Çünkü hata yapacak olsa hemen bu zatlar geri çevirirler." demiştir.
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
6,611
Puanları
113
Mezhepsizlik diye bir şey yok ki
Ya kör taklid vardır, taassup vardır
Yada bilinçli seçim vardır

Yazar efendi tarihte hanefiliğin akılcı cenah olmasından dolayı dışlandığını, ehli sünnet olmaktan dışlandığını yazmaz yazamaz

Kör taklidçiler fırkacılık yapıp dinde bölücüdürler, taklidcileri hazırcıdırlar, araştırma ihtiyacı hissetmezler

Bilinçli mezhep ise araştırır ve kuvvetli görüşü tercih eder, hakkı kim söyledi ise ona ittiba eder. Eğer yanılmış iseler ittiba etmez kuran ve sünnete döner, zira temelde müctehid değil islam vardır. Tıpkı hulefa-i raşidin dediği gibi haktan saparsak ittiba etmeyin,doğrultun dedikleri gibi yaparlar.
 

ilke

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
6 Kas 2017
Mesajlar
610
Puanları
43
Mezhepsizlik diye bir şey yok ki
Ya kör taklid vardır, taassup vardır
Yada bilinçli seçim vardır

Yazar efendi tarihte hanefiliğin akılcı cenah olmasından dolayı dışlandığını, ehli sünnet olmaktan dışlandığını yazmaz yazamaz

Kör taklidçiler fırkacılık yapıp dinde bölücüdürler, taklidcileri hazırcıdırlar, araştırma ihtiyacı hissetmezler

Bilinçli mezhep ise araştırır ve kuvvetli görüşü tercih eder, hakkı kim söyledi ise ona ittiba eder. Eğer yanılmış iseler ittiba etmez kuran ve sünnete döner, zira temelde müctehid değil islam vardır. Tıpkı hulefa-i raşidin dediği gibi haktan saparsak ittiba etmeyin,doğrultun dedikleri gibi yaparlar.
Forum müdavimleri artık senin şeyatinle ahbab oluduğu anladı ! Kendini zorlmana gerek yok ! Küfrüzere pupa yelken tamuya doğru yelken açtığını bundan sonra da artık asla anlayamayacaksın ! Güle güle !..
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
6,611
Puanları
113
Forum müdavimleri artık senin şeyatinle ahbab oluduğu anladı ! Kendini zorlmana gerek yok ! Küfrüzere pupa yelken tamuya doğru yelken açtığını bundan sonra da artık asla anlayamayacaksın ! Güle güle !..
Tekfir etmeden duramıyon demie
Senin gibi ahbap zor bulunur
Seni baş ahbap ilan ettim
 

ilke

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
6 Kas 2017
Mesajlar
610
Puanları
43
Tekfir etmeden duramıyon demie
Senin gibi ahbap zor bulunur
Seni baş ahbap ilan ettim
E fehim yoksunu cancazım ! Aşağı*yukarı bütün yazılarınla küfre giriyorsun diyoruz, bir türlü anlamıyorsun ! Ne yani, yazdıklarını onaylayarak senin küfürlerine biz de mi ortak olacaktık ?..
 
Üst