Meraklısına Hilafet ve İmamet | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Meraklısına Hilafet ve İmamet

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Biraz sonra yazacağımız konular uzundur. Word ile 25 sayfa tutuyor. Uzun yazılardan hoşlanmayanlar ya da vakti sınırlı olanlar için uygun olmayacak. O nedenle meraklısına diye başlık attık.

Öncelikle, eskiden Şii alimiyken sonradan Ehli Sünnete dönen ve İran rejimi tarafından hapislerde şehid edilen bir zatın hatıralarından bir bölüm aktarıp, daha sonra hilafet ile imamet konularında tafsilatlı bilgiler veren İmam Kurtubi'den bir Ayetin tefsirini aktaracağız. Tavsiyemiz her iki yazının peşpeşe okunmasıdır. Sadece biri okunsa bile aydınlatıcı olacaktır.

Şia mezhebi, en eski ve fıkıh geliştirmiş bir mezheb olarak Hz. Ali efendimizin, Rasulullah efendimiz tarafından bizzat (yani nass ile, yani Sünnet tarafından) HALİFE bırakıldığı halde, ilk üç halifenin bu nassa uymadıklarını, Peygambere ve Hz. Ali'ye haşa ihanet edip İslam'ı değiştirdiklerini, hatta bu uğurda Ehli Beyt'i anlatan Ayetleri Kur'an'dan çıkardıklarına kadar çeşitli iddialar ortaya atmışlardır. Hz. Ali efendimizin tarafında olmayan Sahabeleri de dinden dönmüş kafirler olarak görmüşlerdir.

Şiiler, Hz. Ali efendimizin yaklaşık 30 yıl boyunca ilk üç halifeye biat ile hizmet etmesini de şöyle yorumlarlar: Hz. Ali, içindeki kini, ortam buluncaya kadar ya da çok kan dökülmesin diye gizledi. Yani Hz. Ali efendimizi haşa bir tür münafıklıkla vasfederler. Böyle bir inancın Hz. Ali efendimizi övmek mi, yoksa kötülemek mi olduğuna her akıl sahibi karar verebilir.

Sözü uzatmamak için başka meselelere temas etmeyelim; aşağıdaki yazılar bu iddialar hakkındadır. Bununla birlikte, Halife nedir, şart mıdır, ne iş yapar, nasıl belirlenir? gibi soruların cevaplarını merak edenler için bilgi verici olacaktır. Tevfik ve tesir sadece Allah'tandır.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İçerik Şia'nın bütün çeşidine yöneliktir. Ve lütfen Allah rızası için sabırla okuyunuz.

Önceleri Şii iken sonradan Ehli Sünnet olan ve ilim sahibi ve Ehli Sünnet olup Şia'yı aciz durumda bırakan eserler yazdı diye İran tarafından şehid edilen Murteza Radmehr, hayatını yazdığı kitabında şunları anlatıyordu:

Kendisinin de içinde bulunduğu bir grup Şii, etrafında etkili ve saygı gören bir Ehli Sünnet hocayı (Şeyh Mevlana denilen birini) susturmak ve çürütmek üzere görevlendirilmiş ve "Biz Ehli Sünnet olduk, öğrenmek istiyoruz" yalanıyla bu hocanın memleketine giderek ona bir şekilde yaklaşmışlardır. Sonrasında yaşananlardan bir kısmı şöyledir:

...

İkinci gün sabah namazından sonra Şeyh, tevazu ve ihtiramla bize yöneldi. Bize istediğimiz konuda yardımcı olabileceğini, bir sıkıntımızın olması durumunda elinden gelen her şeyi yapabileceğini söyledi. Onun bu sözlerini fırsat bilerek daha önceden ittifak ettiğimiz konulardan biri olan mezhepler arası yakınlaşma sempozyumları hakkındaki görüşünü sorduk.

Şeyh Mevlana konuşmasına gayet sakin bir şekilde başlayarak şöyle dedi: “Her ne kadar bu sempozyumların bazı olumlu yönleri olduğunu kabul etsem de, sempozyumları derinlemesine incelediğim zaman çok fazla ümitvar olamayacağımızı düşünüyorum. Bu alanda yapılan çalışmaların, Şia ve Sünnet Ehli arasında gerçek manada bir birlikteliği sağlaması çok zor gibi görünüyor”.

Şeyh daha sonra konuşmasına şöyle devam etti: “Her şeyden önce şunu anlamamız gerekiyor; Şiiler, Ehli Sünnet'in mukaddesatına dil uzatmaktan vazgeçmediği sürece iki mezhep arasındaki bu birliktelik gerçekleşmeyecektir. Şia mezhebi, her şeyden önce Ehli Sünnet'in inancına saldırmaktan ve sahabe hakkında ileri geri konuşmaktan vazgeçmelidir. Şia’nın bu konudaki tutumu, mezhepler arası yakınlaşma sempozyumlarına gölge düşürmektedir”.

Bu toplantıda, bir grup hoca ve öğrenci de vardı. Onlardan bazıları da ara ara sohbetimize katılarak görüşünü beyan etmeye çalışıyordu. Bunlardan biri yüzünde hiçbir korku belirtisi olmadan şöyle dedi: “Eğer İslam ülkesi olduğumuzu, bu ülkede İslami kuralları uyguladığımızı iddia ediyorsak, bana söyler misiniz, hangi hak ve fetvayla Meşhed'deki Şeyh Feyz Muhammed Camii'ni (1) yıkıp yerine park yapıyorsunuz?!”

Seyyid Fatimi bu soruya cevap vererek, caminin bulunduğu yerin İmam Rıza’nın türbesinin vakfiyesinden olduğu için yıkıldığını söyledi.

Şeyh Mevlana bu açıklamaya kızarak şöyle dedi: “Sence, insanların namaz kıldığı, Kur’an okunduğu bir yerin orada bulunması ve bu sayede İmam Rıza’nın da sevaba nail olması mı daha hayırlıdır yoksa sizin, Allah’ın evini yıkarak o yeri, Allah’ın en şerli mahluklarının uğrayarak, ahlaksızlığın en kötüsünü sergiledikleri bir yer haline getirmeniz mi daha hayırlıdır?!

Siz tüm medya organlarıyla, sabahtan akşama kadar Ehli Sünnet'in kutsal değerlerine saldırırken hangi hakla mezhepler arası yakınlaşmadan, birlikten bahsedersiniz?!

Bir taraftan birlik çağrılarında bulunurken diğer taraftan İslam devletinin başkenti olan Tahran’da, Ehli Sünnet'in tek bir camii inşa edip orada Allah’a ibadet etmelerine izin vermeyişinizi hangi makul temellere dayandırıyorsunuz?! (2)

Allah rızası için söyler misiniz? Siz tüm bunları yaparken bizim yakınlaşmamız nasıl mümkün olabilir?!

Üzerinde ittifak edebileceğimiz temel konulara, siz sabahtan akşama kadar ihanet ederken, bir araya gelmemiz nasıl mümkün olabilir?!

Birlik, yakınlaşma olarak adlandırdığınız bu güzel sözlerin, siyasi hedeflerinizi gerçekleştirmek için kullandığınız güzel cümlelerden ibaret olduğunu siz benden daha iyi biliyorsunuz…”

Bu görüşmemiz yaklaşık bir saat kadar sürdü, daha sonra Şeyh dersine gitmek için izin isteyerek çıktı. Biz ise, görüşmemize devam edebilmek için bir sonraki günün yolunu gözlemeye başladık.

Aynı günün akşamı aslında önemli olmayan ancak bizi biraz üzen bir olay oldu. Seyyid Fatimi, Şia alimlerine has cübbesi ve sarığıyla misafirhaneden çıkınca, üzerinde uzun Arap elbisesi bulunan yaşlı bir adam, su ibriğini Seyyid Fatimi’ye uzatarak “Buyur suyunu al, sarıklı müşrik” dedi. Seyyid Fatimi ve tüm heyetin üyeleri, bu olay karşısında çok üzüldük. Bu olayı, bize karşı işlenmiş ağır bir hakaret olarak değerlendirdik. Böyle ağır bir hakaret karşısında susmamız mümkün değildi. Yaşadığımız olay karşısında o kadar etkilenmiştik ki sabaha kadar gözlerimize uyku girmedi.

Üçüncü günün sabahında, Şeyh Mevlana’ya yaşlı adamın bize yaptıklarını haber verdik ve bize karşı yapılan bu haksızlık karşısında çok üzüldüğümüzü ifade ettik. Şeyh, bu olaya çok üzüldü ve bizden özür diledikten sonra şöyle dedi: “Bu gibi davranışlar İslam’ın ruhuna, davet şekline uymayan ve bizi hedefimizden alıkoyan yanlış davranışlardır. Ne yazık ki cehalet ve İslami terbiyenin eksikliğinden dolayı, toplumumuzda bazen hoş olmayan manzaralarla karşılaşıyoruz. Ehli Sünnet'ten kardeşlerimiz de geleneksel elbiseleriyle Şia’nın yoğun olduğu yerlere gittiklerinde, buna benzer davranışlarla karşılaşıyorlar. Onları gören bazı Şiiler onlarla alay ediyor ve onlara Ömer’in Sünnileri lakabını takıyorlar…”

Böylece Şeyh, tüm heyet üyelerinden özür diledi, cahil bir insanın yaptığı bir yanlışa aldırmamamızı rica etti. Kahvaltı yaptıktan sonra Şeyh Mevlana, sorularımıza cevap vermek için hazır olduğunu söyledi.

Arınma ayetleri ve imamların masumiyeti konusunda konuşmak istediğimiz önemli konular vardı. Yine Hz. Ali’nin (r.a) Allah Teala tarafından halife olarak tayin edilmesi, Ğadir Hum’da yaşananlar ve Hz. Fatma’nın (r. anha) şehadeti konuşmak istediğimiz konular arasındaydı.

Bu oturumda, sadece arınma ayetleri üzerinde konuşmaya karar verdik. Allah Teala Ahzab Suresi'nde şöyle buyurmaktadır: “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister.” (3)(Ahzab, 33)

Şeyh'ten, Ehli Sünnet ve Şia arasında uzun tartışmalara sebep olan arınma ayetini yorumlamasını istedik. Şeyh kısaca, Rasulullah efendimizin eşlerinin Ehli Beyt’ten olduklarını ve ayet-i kerimeden bunun dışında bir mana çıkarmanın mümkün olmadığını söyledi. Arkadaşlarımızdan birisi Şeyh Mevlana’ya Hz. Ayşe (r. anha) hakkındaki görüşünü sordu.

Şeyh çok sade bir üslupla konuşmasına devam ederek şöyle dedi: “Ayşe (r.anha), Rasulullah efendimizin eşiydi ve Allah Teala, Rasulullah efendimizin eşleri hakkında şöyle buyurmaktadır: “Peygamber, müminlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır. Akraba olanlar, Allah'ın Kitabı'na göre, (mirasçılık bakımından) birbirlerine diğer müminlerden ve muhacirlerden daha yakındırlar; ancak, dostlarınıza uygun bir vasiyet yapmanız müstesnadır. Bunlar Kitap'ta yazılı bulunmaktadır.” (Ahzab, 6) Doğal olarak bu ayet-i kerimeden de anlaşılacağı gibi, Ayşe (r.anha) mü’minlerin annelerinden bir annedir”.

Şeyh daha sonra, Ayşe (r.anha)’nın ailesinden bahsetmeye başladı. Biz ise o esnada oturmuş, sessiz bir şekilde onu dinliyorduk. Şeyh konuşmasına şöyle devam etti: “Ayşe (r.anha), Ebu Bekir (r.a)’ın kızıdır. Kendisine ‘Sıddıka’ künyesi takılmıştı. Babası, Rasulullah efendimizin halifesi ve O’ndan sonra mü’minlerin yöneticiliğini yapmış ilk insandı. Ebu Bekir (r.a), aynı zamanda Rasulullah efendimizin hicret esnasında mağaradaki arkadaşıydı ve Allah Teala bu olay hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Hani, kafirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu.’ (Tevbe, 40) Annesine gelince, ismi Ummu Rumman’dır. Ayşe’nin (r. anha) soy ağacı, sekizinci dedede Rasulullah efendimizin soy ağacıyla birleşmektedir. Ayşe (r. anha), Ebu Bekir (r.a) b. Ebu Kuhafe Osman b. Amr b. Kab b. Sad b. Teym b. Murra b. Kab et-Teymi’nin kızıdır.

Muhammed aleyhi salatu ve selam'ın nesebi ise şöyledir: Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem b. Abdullah b. Haşim b. Abdulmenaf b. Kusay b. Murra b. Kab et-Teymi.

Rasulullah efendimiz, Ayşe (r. anha) ile evlendikten sonra kendisine şöyle dedi: ‘Seni rüyamda gördüm. Melek seni ipek içerisinde getirdi ve bana -Bu senin eşindir- dedi. Melek senin yüzünü açınca bir anda seni karşımda gördüm.’ (4)

Havle (r.anha), Ayşe’yi (r.anha) Rasulullah efendimiz için istedi. Böylece Allah Teala’nın inayetiyle Ayşe (r. anha), Rasulullah efendimizin eşi oldu.”

Şeyh daha sonra Ayşe’nin (r.a) ilmi ve sahabe arasındaki yeri hakkında konuşarak şöyle dedi: “Ayşe (r. anha), sahabenin önde gelen alimlerinden ve Rasulullah efendimizin mirasını ümmete taşıyan en önemli şahsiyetlerden kabul edilir. Aynı şekilde o (r. anha), Rasulullah efendimizin eşlerinin ve bu ümmetin kadınlarının içinde en bilgilisidir. İmam Zühri, Ayşe (r. anha) hakkında şöyle demektedir: ‘Eğer Ayşe’nin (r. anha) ilmi toplansa Rasulullah efendimizin tüm eşlerinin ve bu ümmetin tüm kadınlarının ilminden daha üstün gelir.” (5)

Şeyh daha sonra Rasulullah efendimizin, Ayşe (r. anha)’ya verdiği değerden bahsetti: “Rasulullah efendimiz, ona çok değer verir ve eşleri arasında en çok onu severdi. Rivayet edildiğine göre bir defasında Rasulullah efendimize: ‘En çok kimi seviyorsun?’ denildiğinde ‘Ayşe’ dedi. ‘Daha sonra kimi seviyorsun?’ dediklerinde ‘Babası’ dedi.” (6)

Şeyh, arınma ayeti, Rasulullah efendimizin eşleri ve özellikle Ayşe (r. anha) hakkında iki saate yakın konuştu. Ne yazık ki benim kalemim, Şeyh Mevlana’nın ayeti açıklarken takip ettiği ilmi yöntemi, onun güzel üslubunu olduğu gibi yansıtmaktan acizdir. Şeyh sadece ayeti anlatmakla kalmamış, ayete bağlı olarak akla gelebilecek tüm detayları güzel ve ilmi bir şekilde açıklamıştı.

Bu görüşmeye gelirken sadece arınma ayeti hakkında konuşacağımıza ve başka soru sormayacağımıza dair heyet olarak kendi aramızda karar almıştık. Ancak Şeyh Mevlana’nın ilmi konuşması karşısında aciz kalmış ve kendimizi tutamayarak daha sonraki oturumlarda sormayı düşündüğümüz birçok soruyu sormaya başlamıştık.

Ben hilafet konusunu gündeme getirerek, Ali’nin (r.a) ilk halife olacağına dair kesin nasların bulunduğunu ancak, diğer üç halifenin bu nasları ve Rasulullah efendimizin bu konudaki vasiyetini görmezden gelerek Ali’nin (r.a) hakkını gasp ettiklerini söyledim.

Şeyh gayet sakin bir şekilde bana döndü ve “Hangi nastan, hangi vasiyetten, hangi ayrılıktan ve gasptan bahsediyorsun?!” dedi.

Dedim ki: “Rasulullah efendimiz, Ğadir Hum bölgesinde tüm sahabesini topladı ve Ali’nin (r.a) elini kaldırarak ‘Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır’…” dedi.

Şeyh dedi ki: “İyi de siz ‘mevla’ kelimesinden ne anlıyorsunuz?”

Dedim ki: “Mevla, halife manasına gelir

Şeyh bunun üzerine bir sürü sözlük ismi saydı, bu sözlüklerin mevla kelimesini nasıl yorumladıklarını açıkladı ve şöyle dedi: “Eğer Rasulullah efendimiz, Ali efendimizi (r.a) kendisinden sonra halife olarak tayin etmek istiyor idiyse neden bu kadar karmaşık, bir çok manaya gelen ve insanları çıkmaza sokacak bir kelime kullansın?! Rasulullah efendimiz, Arapların dilini en iyi şekilde kullanan bir insan olarak ‘Ey insanlar! Ben Allah’ın peygamberi olarak Ali’yi kendimden sonra halife ve veli olarak tayin ediyorum’ demesin?!

Bu sözler karşısında söyleyecek bir şey bulamadım. Arkadaşlarım, Şia kitaplarından ezberledikleri delillerle Şia mezhebinin doğruluğunu ispatlamaya ve bu konuda bildikleri her şeyi ortaya koymaya çalıştılar. Ancak arkadaşlarımın sundukları tüm deliller yorumdan öte geçmiyordu. Buna karşılık Şeyh, bu yorumlara bir bir karşılık veriyor ve bu yorumların Kur’an-ı Kerim’in hangi ayetiyle, nasıl çeliştiğini bir bir anlatıyordu.

Daha sonra Şia inancında önemli bir yeri bulunan, Sahabenin dinden dönmesi konusunu gündeme getirdik. Bu soru üzerine Şeyh, heyetimizin reisi Seyyid Fatimi’ye dönerek şöyle dedi: “(Sizin) İlim havzalarınızda başarı oranının ne olduğunu bana söyleyebilir misiniz?”

Seyyid Fatimi dedi ki: “Başarı oranımız %97–98 civarındadır”.

Bunun üzerine Şeyh ellerini kaldırdı ve şöyle dedi: “Rabbim sana hamd olsun. Yeryüzünde ne garip şeylerle karşılaşıyoruz. Bu insanlar, sahip oldukları bu batıl inançlara rağmen başarı oranlarının %97–98 olduklarını söylüyorlar. Buna karşılık, Allah’tan vahiy alan masum Peygamber’in hidayetine vesile olduğu yüz binden fazla sahabenin hepsi dinden dönüyor ve geriye sadece birkaç kişi kalıyor!!”

Şeyh daha sonra şöyle dedi: “Allah rızası için ağzınızdan çıkan sözleri kulaklarınız duyuyor mu?! Sizin bu yaptığınız Rasulullah efendimize ihanet, onun davet ve eğitim metodunu hiçe saymak değil mi? Rasulullah efendimizin yetiştirip terbiye ettiği insanların, O'nun efendimiz vefatından sonra, sadece biraz dünya malı için, dinden döndüklerini nasıl iddia edebilirsiniz?!

Onlar, dünyada sahip oldukları her şeyden vazgeçmişken, bu uğurda canlarını, mallarını, siyasi konumlarını feda etmişken, hangi akl-ı selim bu dediklerinizi doğrular?!

Onlar, bu dinin sancağını göklere yükselttiler, bu uğurda her türlü zorluğa katlandılar.

Ya Rabb! Bu insanlara ne oluyor, neden biraz düşünüp sahabeye sövmekten, onlara iftira etmekten ve onları küfürle itham etmekten vazgeçmezler?! Neden söyledikleri sözler hakkında biraz durup düşünmezler?! Vallahi, eğer biraz düşünmüş olsalar, söyledikleri sözleri gözden geçirebilseler, hakikati anlar ve söylediklerinden dolayı utanırlardı. Onlar, Kur’an’ın ‘Allah onlardan razı olmuştur ve onlar da Allah’tan razı olmuşlardır’ ayetini hiç mi okumazlar?! Allah Teala onlardan razı olduğunu söylerken, onların ileride ne yapacaklarını bilmiyor muydu?!

Eğer Allah’a, ahiret gününe inanıyorsanız ve bu insanların Rasulullah efendimize ihanet ettiklerini, dinden döndüklerini iddia ediyorsanız, o zaman şu ayet-i kerime hakkında ne diyeceksiniz: ‘Öne geçen ilk Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedi kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.’ (Tevbe, 100)

Kendilerini Şia olarak tanımlayan, Rasulullah efendimizin ehli beytini sevdiklerini iddia eden insanlar, yukarıdaki ayet hakkında ne söyleyecekler?! Yoksa bu ayeti yalanlayacaklar mı?

Muhacir ve Ensar, Rasulullah efendimiz vefat edene kadar onunla beraber mücadele ettiler. Ebu Bekir, Ömer, Talha, Zubeyr, Abdurrahman b. Avf… Bunların her biri, Rasulullah efendimizin yanından hiç ayrılmadılar…"

Bu tartışma iki saat kadar devam etti. Bu tartışma sonucunda her şeyimizi kaybettiğimizin farkındaydık. Gerçekte bir şeye sahip olamadığımızın farkına varmıştık. Sahip olduğumuz değerleri savunabilmek için sunabileceğimiz her hangi bir delil kalmamıştı. Duygularımız, savunduğumuz birçok değerin esası olmadığını, bunların İslam düşmanları tarafından ileri sunulmuş, içi boş iddialar olduklarını söylüyordu.

Bu adam karşısında gerçek manada yenildiğimizin farkındaydık ve konuşabileceğimiz başka bir şey kalmadığı için dönmeye karar verdik. Bundan dolayı, Seyyid Hüseyni’yi arabayı çağırması için gönderdik.

Hiç beklemediğimiz farklı bir insanla karşılaşmış, ondan çok şey öğrenmiştik. Kendi aramızda yaptığımız konuşmalarda Şeyh hakkında şu konularda ittifak etmiştik:

1- Arınma ayeti hakkındaki muazzam yorumu
2- Yaptığımız tüm oturumlarda Şeyhin etkisiyle gayet güzel ilmi tartışmalar yapılması
3- Şeyh’in, Kur’an ilimleri ve İslami ilimlerde olağanüstü bir birikime sahip olması
4- Şeyh’in akidevi konularda çok net olması
5- Şeyh’in, tüm bunların yanında sahip olduğu züht ve takva
6- Şeyh’in, başta Fatma (r.anha), Ali (r.a), Hasan ve Hüseyin (r.a) olmak üzere Ehli Beyt’e karşı sahip olduğu muazzam sevgi.

Beluçistan’da işlerimizi bittirdikten sonra Kum’a döndük. Kum’a vardığımızda, yaptığımız geziyle ilgili kapsamlı bir raporu, bazı kasetleri havzanın yönetimine sunduk ve yaptığımız tartışmalarda başarılı olamadığımızı tüm detaylarıyla anlattık. Havzanın yönetimi her zaman olduğu gibi bize şöyle dedi: “İşte çözüm noktası burasıdır. Ehli Sünnet'in, Ehli Beyt'e ve Ali (r.a)’ın ailesine karşı beslediği kin yeni değil, tam tersine bu kinin kökeni çok eskiye dayanmaktadır. Bu gezinin belli bazı hedefleri vardı.”

Her ne kadar başarılı olamadığımızı ve beklediğimiz sonucu alamadığımızı söylesek de, onlar bu gezimizi başarılı olarak kabul ederek şöyle dediler: “Sizin elde ettiğiniz sonuçları, eğitim programını hazırlarken göz önünde bulunduracağız. Doğal olarak sizin bu gezinizin çok faydalı sonuçları olacaktır.”

Aslında bu sözler, bizi avutmaktan, içinde bulunduğumuz manevi çöküntüden kurtarmak için söylenmiş sözlerden başka bir şey değildi. Psikolojimizin düzelmesi için bize cesaret ödülü verildi. Sadece bana, bu yolculukta yaptığım başarılı çalışmadan dolayı elli bin tümen verdiler!! Ancak ne bu ödülün ne de güzel sözlerin bize bir faydası vardı…

Havzaya sunduğumuz raporda, daha çok havza yönetimini eleştiriyor, onların eğitim metodunu ve üzerine iyice düşünülmeden hazırlanmış programlarını gözden geçirmelerini talep ediyorduk. Buna karşılık havzanın yönetimi, bu yolculuğumuzun bir araştırma gezisi olduğunu, Şeyh Mevlana’nın zayıf noktalarını ortaya çıkardığını, Şeyh Mevlana’nın tartışmasının ilmi herhangi bir yönü bulunmadığını iddia etti.

Havza yönetimi her ne kadar bu yolculuğun başarılı olduğunu kabul etse de bizim, Şeyh’le birebir yaptığımız tartışmalarda başarısızlığımızın sorumluluğunu kendisi yüklendi. Havza yönetimine göre bizim başarısız oluşumuzun sebebi, genç oluşumuz ve bu gibi tartışmalarda tecrübesiz olmamızdı.

Her şeye rağmen kalbim bir türlü mutmain olmuyordu. Yolculuğumuzu ne zaman gözden geçirsem içimden bir ses, bu yenilgimizin hayırlı bir tarafı olduğunu, benim gerçeği görmek adına böyle bir olayı yaşamam gerektiğini söylüyordu. Yaptığımız bu yolculuğun etkileri uzun süre zihnimde canlı kaldı. Şeyh Mevlana’yla yaptığımız tartışmaları hatırladıkça, araştırma ve içinde bulunduğum durumu gözden geçirme ihtiyacı hissediyordum. Araştırmalarıma yoğunlaştıkça, içinde bulunduğumuz yanlışları bir bir görüyor ve uzaklaşıyordum. Belli bir süre sonra, artık eski bulunduğum yerde durmadığımı, birçok yanlıştan uzaklaşarak güvenli bir sahile doğru yaklaşmaya başladığımı fark ettim. Aslında bendeki bu değişimin, çevremdeki herkesin sahip olduğu düşüncelerden uzaklaşmamın bana pahalıya mal olacağının farkındaydım. Ancak, elde ettiğim gerçeklere de göz yummam mümkün değildi…

Dipnotlar:
(1) Şeyh Musa Kerembur bu camiyle ilgili olarak bir kitap yazdı. Bu kitabı okuyan insan yaşadıkları karşısında gözyaşlarına hakim olamaz.
(2) Tahran’da Ehli Sünnet'in sayısı elli binden daha fazladır, buna rağmen tek bir camii yapmalarına izin verilmemektedir. Ehli Sünnet'ten bir grubun camii yapmak için satın aldığı bir yer devlet tarafından ellerinden zorla alındı. Devlet aynı şekilde caminin yapımı için toplanan paralara da el koydu.
(3) Şia bu ayetteki Ehli Beyt lafzıyla sadece Ali (r.a), Fatma (r.anha), Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a)’ın kastedildiğini, Rasulullah efendimizin eşlerinin bu ayetin kapsamı dışında olduklarını iddia etmektedir. Ancak Ehli Sünnet, Ehli Beyt lafzının daha kapsayıcı olduğunu, bu kavramın aile manasına geldiğini, doğal olarak Rasulullah efendimizin eşlerinin de bu ayetin kapsamında olduklarını söylemektedir. Kur’an-ı Kerim'deki başka Ayetler de Ehli Sünnet'in bu görüşünün doğruluğunu onaylamaktadır. Örneğin; Musa (a.s), Tur dağına çıkacağı zaman yanında ne damadı ne de torunları vardı buna rağmen “Ehline (ailesine) ‘bekleyin’ dedi” (Taha, 10). "Ehl" kelimesini sadece damat ve torunlarla sınırlamak Kur’an’a ters düşen çok büyük bir hatadır ve Ayet-i Kerime'den Rasulullah efendimizin eşlerinin kötü insanlar olduğuna ve Ehli Beyt'ten olmayacaklarına dair herhangi bir mana kesinlikle çıkmamaktadır. Allah Teala onları bu Ayetle kötülükten temizlemekten öte, makamlarına yakışacak bir şekilde üstün ve güzel olanı tercih etmeye çağırmaktadır. Aslında bu anlattıklarımız o kadar da karmaşık şeyler değil. Ahzab Suresi'ndeki bu ayetten önceki ve sonraki ayetleri birlikte okuyan sıradan bir insan, bu söylediklerimizi kendiliğinden kavrayacaktır. Ali (r.a), Fatma (r.anha), Hasan (r.a) ve Hüseyin’in (r.a) bu Ayetin kapsamına girmesi ise Ayşe (r.anha) tarafından rivayet edilen hadisle sabit olmuştur. Bu konuda daha detaylı bilgi edinmek isteyen kardeşlerin Dr. Seyyid Abdulhadi Hüseyni’nin “Ayetu Tathir ve Alakatuha Bi-Ismeti'l Eimme" eserine başvursun.
(4) Buhari (3832 Numaralı hadis)
(5) “El-İsabe fi temyizi es-Sahabe” İbni Hacer (8/18)
(6) Buhari (3462 numaralı hadis)
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83
Sekarat hali de olsa, Peygamberimiz hasta da olsa, o şöyle buyursa:

"Bana bir kağıtla bir kalem getiriniz...?"

Hz Ömer de bunu engellese ve orada ufak bir niza olsa ve Peygamberimiz de:

"Ben varkende mi..?" buyursa...

Demem o ki,

Bize göre Şia haksız da olsa, işte bu hadise (ve hadiseler) onları da mimlendiriyor...

Allah doğru yoldan ayırmasın...
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,751
Puanları
83
Öyle ya da böyle koskoca Hz Ali üzülmüş ve Hz Ebubekir'le tartışmıştır...

Şia'nın da elinde deliller yok değil...

Bunlar basit şeyler değil...

Allah doğru yoldan ayırmasın...
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
İmam Kurtubi’de Halifelikve İmamet

El Camiu li ahkamul Kur’an Tefsirinden,

Bakara 30. Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar da: "Biz Seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken orada fesad çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" demişlerdi. "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim" demişti.

Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin meleklere: 'Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım' demişti..." buyruğuna dair açıklamalarımız on yedi başlık halinde yapılacaktır:

1- Allah'ın Meleklere Hitabı:

Yüce Allah'ın: Hani Rabbin meleklere... demişti, buyruğunda "hani" edatı yer almaktadır. Bu edat ile birlikte zaman belirlemek için kullanılan harflerdir. Birincisi mazi (di'li geçmiş) ikincisi gelecek zaman içindir. Kimi zaman biri ötekinin yerine de kullanıldığı olur. el-Müberred der ki kelimesi, gelecek bildiren bir fiil ile birlikte kullanılacak olursa bunun anlamı di'li geçmiş (mazi) olur. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: Hani bir zamanlar o kafirler... senin için tuzak kuruyorlardı. "(el-Enfal, 8/30); "Hani Allah'ın kendisine nimet verdiği... kimseye... diyordun" (el-Ahzab, 33/37) Görüldüğü gibi buradaki (muzari) fiillerin anlamı "koruyorlardı ve diyordun" şeklindedir. Diğer taraftan edatı di'li geçmiş bir fiil ile birlikte kullanılacak olursa, gelecek anlamını ifade eder. Yüce Allah'ın şu buyruklarındaki gibi:

Fakat o en büyük bela geleceğinde.... (en-Naziat, 79/34); O kulakları sağır edici (ikinci üfürüş) geleceğinde (Abese, 80/33); Allah'ın yardımı geleceğinde" (en-Nasr, 110/1)

Görüldüğü gibi bütün bu örneklerde (fiil di'li geçmiş olduğu halde) gelecek anlamını ifade etmektedir.

Ma'mer b. el-Müsenna Ebu Ubeyde, (bu ayet-i kerimede yer alan): edatının fazla (zaid) olduğunu söylemektedir. Buna göre ifade: "Ve Rabbin dedi ki.." şeklinde olur. Buna delil olarak da el Esved b. Yakub'un şu beyitini delil göstermektedir:

"O vakit ve bunun anılmasının güzel bir tarafı da yoktur
Zaman iyinin arkasından kötüyü getirir."

Ancak ez-Zeccac, en-Nahhas ve bütün müfessirler böyle bir görüşü reddetmiştir. en-Nehhas der ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü "Hani" bir isimdir ve zaman zarfıdır. Fazladan getirilen kelimelerden olamaz. ez-Zeccac da der ki: Bu Ebu Ubeyde'nin içine düştüğü bir hatadır. Şanı yüce Allah, burada insanların ve başkalarının yaratılışını söz konusu etmektedir. Buyruğun takdiri ifadesi şöyledir: Ve hani Rabbin meleklere., dediğinde sizin yaratılışınızı başlatmıştı... İşte bu, kullanılan ifadeden anlaşılan ve hazfedilen bir takdirdir. Şairin şu sözlerinde olduğu gibi:

Gerçek şu ki ölüm kendisinden korkanı
Her nerede olursa onunla karşılaşır.

Şair burada nereye giderse onunla karşılaşacaktır, demek istemektedir.

Burada yer alan edatının "hatırla" anlamındaki mukadder bir fiile taalluk etmesi de muhtemeldir. Bu buyruk yüce Allah'ın: "Ey insanlar... sizi yaratan Rabbinize ibadet edin" (el-Bakara, 2/21) buyruğu ile alakalı olduğu da söylenmiştir. Buna göre anlam şöyle olur: "Sizi yaratmıştır. Hani Rabbin meleklere .. demişti"

Yüce Allah'ın meleklere söz söylemesi ve hitap etmesi, onların var olmaları ve hitabı anlamaları şartına bağlı olarak ezelden beri kararlaştırılmış kadim bir husustur. Yüce Allah'ın bütün emir yasak ve hitaplarında da aynı durum söz konusudur. Ebu'l Hasan el Eş'ari'nin görüşü budur. Ebu'l Meali'nin beğendiği görüş de budur. Biz "Kitabu'l Esma, Fi Şerhi Esmaillahi'l Hüsna ve Sıfatillahi'l Ula: "Yüce Allah'ın güzel isimleri ve yüce sıfatları" adlı eserimizde buna dair açıklamalar yapmış bulunuyoruz.

Rabb: Malik, sahip, efendi, ıslah edip düzelten, cebreden yani düzelten demektir. Buna dair açıklamalar daha önce yapılmıştır.

2- Melekler:

".... Meleklere..." Melekler (el Melaike) kelimesinin tekili "melek" şelindedir. İbn Keysan ve başkaları bu kelimenin "mülk"den türediğini söylemişlerdir. Ebu Ubeyde ise bu kelimenin göndermek anlamını ifade eden Gönderdi" kelimesinden türetildiğini söylemiştir, "el-eluke, el-me'leke ve el-me'luke ise, risalet (göndermek, haber vermek....) demektir. Lebid der ki: "Ve bir delikanlı ki annesi onunla bir mesaj göndermiştir Biz de ona istediğini vermişizdir." Bir başka şair de şöyle demektedir: Numan'a benden şu mesajı bildir ki: Benim alıkonulmam ve bekleyişim oldukça uzadı."

Beni gönder, anlamında da denilmektedir. Buna göre bu kelimenin aslı Me'lek şeklindedir. Ancak bu hemze ile lam harflerinin yerleri değiştirip Mel'ek şekline getirmiş daha sonra kolaylaştırarak Melek demişlerdir. Aslının dan olduğu da söylenmiştir. Buna göre aradaki hemze zaiddir. Yine bu da İbn Keysan'dan rivayet edilmiştir. Şiirde bazan asıl şeklinde geldiği de olur. Şair şöyle demektedir:

"Sen insandan gelme değilsin, fakat şüphesiz bir meleksin
Gök boşluğundan yağmur gibi iniyorsun."

en-Nadr b. Şumeyl der ki: "Melek" kelimesinin Araplarca bilinen bir iştikakı (türeyişi) yoktur. Melaike kelimesinin sonunda yer alan "yuvarlak te" çoğulun müennesliğini te'kid içindir. Mübalağa için olduğu da söylenmiştir.

Meani bilginleri der ki: Yüce Allah'ın meleklere hitap etmesi onlarla danışmak için değildir. Fakat onlarda söz konusu olan hareketlerin, ibadet, tesbih ve takdisin ortaya çıkarılması içindir. Daha sonra onları asıl sahib oldukları değerlerine irca ederek yüce Allah onlara: "Adem'e secde ediniz" emrini vermiştir.

3- Yeryüzündeki Halife:

"Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyruğunda yer alan kılan, kelimesinin anlamı, yaratıcı (yaratan) anlamındadır. Bunu Taberi, Ebu Ravk'tan nakletmektedir. Diğer taraftan bu kelimenin bir tek mefule geçişli olması da bunu gerektirmektedir. Buna dair açıklama daha önce yapılmıştır. Burada sözü geçen "arz" (yeryüzü)den kastın, Mekke olduğu söylenmiştir. İbn Sabit'in, Peygamber aleyhisselam efendimizden şöyle dediği rivayet edilmektedir: "Yeryüzü Mekke'den döşenmeye başlanmıştır." İşte Mekke'ye (şehirlerin anası anlamına gelen) "Ummu'l Kura" bundan dolayı verilmiştir. (İbn Sabit) der ki: "Nuh, Hud, Salih ve Şuayb'ın hepsine selam olsun, kabirleri zemzem, rükün (Hacer-i Esved'in rüknü) ile Makam-ı İbrahim arasındadır."

"Halife" kelimesi fail anlamındadır. Yani kendisinden önce yeryüzünde bulunan meleklerin yerine geçen veya yine -rivayet edilenlere göre- kendisinden önce meleklerin dışında bulunanların yerine geçen demektir. "Halife" kelimesinin meful anlamında olması da mümkündür. Yani halef olarak bırakılan demek olur. Nitekim "kesilen hayvan" anlamına (aynı vezinde): Zebiha da denilmektedir.

Sonradan gelen kimse eğer salihlerden ise: "Halef" denilir. Eğer salih kimselerden değilse "half" denilir. Bu da bilinen bir husustur. Buna dair fazla açıklamalar yüce Allah'ın izniyle el A'raf suresinde (7/169 tefsirinde) gelecektir.

"Halife" kelimesi çoğunluğun kıraatiyle "f" harfi iledir (yani halife şeklindedir). Ancak Zeyd b. Ali'den rivayet edildiğine göre o bu kelimeyi kaf harfiyle "Halika: yaratık" şeklinde okumuştur.

Burada sözü geçen "Halife" kelimesi ile kastedilen -İbn Mes'ud, İbn Abbas ve bütün tefsir ve te'vil alimlerinin görüşüne göre- Adem aleyhisselamdır. O hüküm ve emirlerini yerine getirmek hususunda Allah'ın halifesidir. Çünkü Ebu Zerr'in hadisinde belirtildiği gibi Allah'ın yeryüzüne gönderdiği ilk peygamber odur. Ebu Zerr der ki: Ey Allah'ın Rasulü, o gönderilmiş bir peygamber miydi? diye sordum. O da: "Evet" diye buyurdu...

Yeryüzünde hiçbir kimse olmadığı halde o kime peygamber olarak gönderildi diye sorulacak olursa; o soyundan gelen çocuklarına peygamber olarak gönderilmiştir, denilir. Hz. Adem'in çocukları her bir batında biri erkek biri dişi olmak üzere yirmi batında kırk çocuk idi. Ve kalabalıklaşıncaya kadar nesilleri artıp durdu. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Sizi tek bir candan yaratan, ondan da eşini var eden, her ikisinden bir çok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinizden sakının." (en-Nisa, 4/1)

Yüce Allah onlara meytenin (leşin), kanın ve domuz etinin haram olduğu hükmünü indirmiştir. Hz. Adem, Tevrat ehlinin (yahudilerin) zikrettiğine göre 930 yıl yaşamıştır. Vehb b. Munebbih'ten ise onun bin yıl yaşadığına dair rivayet gelmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

4- Halife Tayini:

Bu ayet-i kerime ümmetin söz birliğinin gerçekleştirilmesi ve kendisi vasıtasıyla halifenin hükümlerini uygulamaya konulacağı, sözünün dinlenilip emrine itaat edilen bir imamın, bir halifenin başa geçirilmesi gereği hususunda asıl delillerden birisidir. Böyle birisinin tayin edilmesinin gereği hususunda ümmet ve imamlar arasında bir görüş ayrılığı yoktur. Bunun tek istisnası, şeriate karşı sağır olan (ve sağır anlamına gelen) el A'sam unvanlı Mu'tezileye mensup ilim adamlarından olan Ebu Bekr el Asam'dan gelen rivayettir. Onun görüşünü kabul edip benimseyen ve izinden gidenlerin hepsinin durumu da böyledir. el Asam der ki: Halife tayini dinde vacip değildir. Ancak böyle birşey uygundur. Ümmet eğer, haclarını eda eder, cihadlarını yerine getirir, kendi aralarında adaletle hareket eder, kendiliklerinden üzerlerindeki hakları ifa eder, ganimetleri, fey'i ve zekatları hak sahiplerine paylaştırır, gereken kimselere hadleri uygularlarsa bu kadarı onlar için yeterlidir ve bütün bu işleri yerine getirmekten sorumlu olan bir imam (devlet başkanı) tayin etmeleri gerekmez.

Ancak, bizim delilimiz ise (açıklamasını yaptığımız) yüce Allah'ın: "Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" buyruğu ile başka yerlerde yer alan şu ayet-i kerimelerdir: "Ey Davud, Biz seni yeryüzünde halife kıldık..." (Sa'd, 38/26); "Sizden iman edip salih amel işleyenlere Allah onları yeryüzünde mutlaka halife yapmayı va'detti." (en-Nur, 24/55) Yani onların arasından halife kimseler yaratacağını va'detti. Ve buna benzer başka birçok ayet-i kerime.

Ashab-ı kiram, kimin halifelik makamına tayin edileceği hususunda, Beni Saide Sakifesinde Muhacirler ile Ensar arasındaki görüş ayrılığından sonra Ebu Bekr es-Sıddik'i icma ile halife seçmişlerdir. Bu görüş ayrılığı esnasında ensar şöyle demişti: Bizden bir emir olsun, sizden bir emir olsun. Ancak Ebu Bekir, Ömer ve diğer muhacirler onların bu görüşlerini reddedip onlara şöyle demişlerdi: Araplar ancak şu Kureyşlilere itaat edip boyun eğerler. Diğer taraftan bu hususa dair haberi rivayet edip hatırlatmışlardı. Bunun üzerine Ensar, görüşlerinden vazgeçtiler ve Kureyş'e itaat ettiler.

Eğer imamet Kureyşlilerden olsun veya olmasın vacip (tayini farz) bir emir olmasaydı, bu konuda Ensar ile Muhacirler arasında böyle bir tartışma ve konuşmanın uygunluğundan söz edilemezdi. Onlardan birisinin şöyle demesi gerekirdi: Bu imamet, ister Kureyşlilerden olsun ister başkalarından olsun yerine getirilmesi gereken bir görev değildir. Sizin bu konudaki anlaşmazlığınızın açıklanabilir bir tarafı yoktur ve farz olmayan bir şey hakkında da tartışmanın faydası yoktur.

Diğer taraftan Ebu Bekr es-Sıddik (r.a), vefatı esnasında yerine imam olarak geçmek üzere Ömer'i tavsiye etmişti. Hiçbir kimse Hz. Ebu Bekir'e, bu sizin için de bizim için de farz olan bir şey değildir, dememiştir.

İşte bütün bunlar imametin (veya halife tayininin) vacip olduğunu ve müslümanların işlerinin rayına oturmasını sağlayan dinin rükünlerinden bir rükün olduğunu göstermektedir. Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.

Rafıziler der ki: Halifenin tayin edilmesi aklen vaciptir. Bu konudaki sem'i deliller (Kitap ve Sünnet'in delilleri) aklın gerekli gördüğü bu hükmü pekiştirmek için varid olmuştur. Ancak imamın kim olduğunun bilinmesi ise akıl ile değil, sem' ile (nakil yoluyla) idrak edilebilir.

Böyle bir iddia ise tutarsızdır. Çünkü akıl, tek başına ne birşeyi vacip kılabilir, ne de yasaklayabilir, ne bir şeyin çirkin olduğunu söyleyebilir, ne de güzel olduğuna hüküm verebilir. Durum böyle olduğuna göre imametin akıl tarafından değil şeriat tarafından vacip olduğu sabit olur. Bu ise apaçık bir gerçektir.

5- Halife'nin Belirlenme Yolu:

İmam tayin etmenin vacip olduğu nakil yoluyla sabit olduğu kabul edilmekle birlikte denilse ki: Bize söyleyiniz, Rasulullah aleyhisselam efendimiz tarafından nas yoluyla imamın tayin edilmesi şeklinde imam tespiti nakil ile mi vacip olur yoksa ehl-i hal ve'l akd'ın onu seçmesi ile mi olur, yoksa imamet şartlarını tam anlamıyla taşımakla beraber kendisinin imamlığının kabul edilmesini istemesiyle mi olur?

Bu sorunun cevabı şudur: İnsanların bu hususta farklı görüşleri vardır. İmamiye ve başka mezheplerin görüşüne göre imamın tanınmasını sağlayan şey, Rasulullah efendimizden gelen nassdır. Seçimin bu konuda herhangi bir müdahalesi söz konusu değildir.

Bize göre ise, durum şöyledir: Gerekli incelemeyi yapmak, imamı tanımanın yolu olduğu gibi, ictihad ehlinin icmaı da aynı şekilde onu tanımanın bir yoludur. Onu tanımanın nasstan başka bir yolu yoktur, diyen bu kimseler ise, bu konudaki asli delillerine dayanırlar. Onlar derler ki, kıyas, re'y ve ictihad batıldır. Bu yolla hiçbir şey bilinmez. Bunlar asıl olarak da feri hüküm olarak da kıyası geçersiz kabul ederler. Ancak bu konuda üç ayrı fırkaya ayrılmışlardır: Bir grup Hz. Ebu Bekir'in nass ile halife tayin edildiğini iddia etmektedir. Bir diğer grup Hz. Abbas'ın nass ile halife tayin edildiğini iddia etmektedir. Üçüncü bir grup ise Ali b. Ebi Talib'in nass ile tayin edildiğini iddia etmektedir (Allah üçünden de razı olsun).

Muayyen bir imamın Hz. Peygamber tarafından nass ile tayin edilmediğini, böyle bir nassın bulunmadığını gösteren delil şudur: Şayet Hz. Peygamber ümmete muayyen olarak itaat etmeyi, onu bırakıp başkasının itaatine girmeye fırsat ve imkan tanımayacak, caiz kılmayacak şekilde tesbit etmiş olsaydı, elbette ki bu bilinirdi. Çünkü muayyen olmayan bir kimse hakkında ümmetin tümünün Allah'ın emrine itaat etmekle mükellef tutulmasına imkan yoktur. Böyle olmadıkça onların bu tür bir mükellefiyeti bilmeleri de mümkün değildir. Böyle bir şey olsaydı bilinmesi gerektiğine göre, sözü geçen bu bilginin ya akli deliller veya haber yoluyla gelen deliller yoluyla bilinmesi söz konusu olurdu. Muayyen bir kimsenin imamlığının sübutuna delalet eden akli herhangi bir gerekçe ve delil yoktur. Aynı şekilde Hz. Peygamber'den gelen haberler arasında da muayyen bir imamın sübutuna dair birbilgiyi gerektiren birşey de yoktur. Çünkü sözü geçen bu haberin ya zorunlu (kesin) ya da istidlalen (delini çıkararak) bilgi sahibi olmayı gerektiren bir tevatür olması veya ahad bir haber olması söz konusudur.

Zaruri (kesin) veya delaleten bilgiyi gerektiren tevatür yoluyla bu haberin gelmesi mümkün değildir. Çünkü böyle olsaydı, her bir mükellefin bu muayyen kişiye itaatin vücubunu ve bunun kendisi tarafından bilinmesi gereken Allah'ın dininin bir hükmü olduğunu bilmekle mükellef olduğunu bilmesi gerekirdi. Nitekim her bir mükellef kendisi tarafından yerine getirilmesi gereken Allah'ın dininin bir hükmü olarak beş vakit namazı, ramazan orucunu, Beytullahı hacccetmeyi ve benzeri hükümleri bilip kabul etmektedir. Hiçbir kimse böyle bir şeyi (muayyen kişinin imam oluşunu) kendiliğinden zaruri (kesin) olarak bilmemektedir. Dolayısıyla böyle bir iddia batıl olur. Aynı şekilde bu muayyen kişinin imamlığının ahad haberlerle bilindiği iddiası da batıl olmaktadır (çürütülmektedir); çünkü bu gibi haberlerle (kat'i) bilginin vukuuna imkan yoktur.

Yine eğer hangi şekilde olursa olsun bir imamın hakkında nassın nakline başvurmak gerekli ise, o takdirde Ebu Bekir ve Abbas'ın (Allah ikisinden de razı olsun) imametinide kabul etmek icab eder. Çünkü bunlardan her birisinin imametine dair açık naslar nakleden bir grup taraftarı vardır. Aynı anda -ileride açıklanacağı üzere- üç ayrı kişinin nass ile imamlığını sabit kabul etmek söz konusu olamayacağına göre tek kişi için de durum böyledir. Çünkü fırkalardan herhangi birisinin ötekine göre -bu açıdan- tercih edilir bir tarafı yoktur. Bu sonuca ulaştıran yol bulunmadığına, nassın sabit olması söz konusu olmadığına göre, imamlık seçim ve ictihad ile sabit olur, demektir.

Delilleri alabildiğine zorlayan bir kimse ortaya çıkıp konu ile ilgili tevatürün bulunduğunu ve nassın bu konuda zorunlu bilgiyi gerektirdiğini ileri sürecek olursa, hemen bunlara karşı Hz. Ebu Bekir'e dair nassın varlığı, ayrıca bu konuda toplam olarak nass seviyesine çıkan haberlerin söz konusu edilerek iddialarının zıttı olan bir iddia ile karşılık verilmesi gerekir.

Diğer taraftan, İmamiye dışında olup bu konuda nassın bulunmadığını kabul edenlerin bulunduğunda şüphe yoktur. Hatta çoğunluk ve büyük kalabalık bunlardır. Zorunlu bir bilgi (zaruri ve kesin bilgiyi reddetmek hususunda ise, İmamiyye'ye muhalefet edenlerin toplam sayılarının onda birinden daha az sayıdaki kimseler dahi görüş birliği etmezler. Eğer bu konuda zorunlu bilgiyi reddetmek mümkün olabilseydi bir kısmın ortaya çıkıp Bağdat'ı, Uzak Çin'i ve buna benzer başka yerleri inkar etmesi de caiz olurdu.

6- Hz. Ali'nin İmameti'ne Dair Nass:

Ali (r.a)'ın imametine dair nassın varlığını delil gösteren ve ümmetin bu nassı inkar edip irtidat ettiğini, inat yoluyla Allah'ın Rasulü'nün emrine muhalefet ettiğini söyleyen İmamiye'nin ileri sürdüğü -ve reddedilen- birtakım hadis-i şerifler vardır. Bunlardan birisi Hz. Peygamber'in şu sözüdür: "Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Allah'ım, onu veli edineni sen de veli edin, ona düşmanlık edene sen de düşman ol."

İmamiye der ki: Mevla sözlük kelimesi itibariyle evla (öncelikli) anlamındadır. Hz. Peygamber -fa-i takib'i kullanarak- "Ali de onun mevlasıdır" dediğine göre "mevla" kelimesi ile Hz. Ali'nin daha bir hak sahibi ve daha öncelikli olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamberin bu ifadesiyle imameti kastetmiş olması ve ona itaatin farz olduğunu belirtmesi söz konusudur. Diğer bir delil ise, Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye: "Senin bana karşı olan durumun, Harun'un Musa'ya karşı olan durumu gibidir. Şu kadar var ki benden sonra peygamber yoktur" hadis-i şerifi de vardır. Derler ki: Hz. Harun'un konumu bilinen bir konumdur. O da peygamberlikte Hz. Musa'ya ortak olmaktır. Ancak Hz. Ali için böyle bir şey söz konusu değildir. Diğer taraftan Hz. Harun, Hz. Musa'nın kardeşi idi. Ancak Hz. Ali hakkında böyle bir şey söz konusu değildir. Hz. Ali bir halife idi. Buna göre bu hadis-i şeriften kastın halifelik olduğu anlaşılmaktadır...

İmamiye buna benzer başka bir takım deliller daha göstermektedir ki yüce Allah'ın izniyle bu kitapta yeri geldikçe bunlar söz konusu edilecektir.

Birinci hadise dair cevap: Bu hadis mütevatir değildir. Hatta sıhhati hususunda da farklı görüşler vardır. Ebu Davud es Sicistani, Ebu Hakim er-Razi bu hadisi tenkid etmiş ve Peygamber efendimizin şu buyruğunu hadisin batıl olduğuna delil göstermiştir: "Muzeyne, Cuheyne, Gifar ve Eslemliler, bütün insanlar arasında benim mevlalarımdır. Bunların Allah ve Rasulünden başka mevlaları yoktur." İmamiye'nin bu hadisine cevap verenler derler ki: Eğer Hz. Peygamber: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır" demiş olsaydı, bu iki haberden birisinin yalan olması gerekirdi.

İkinci cevap: Bu haber sika bir kimsenin sika bir kimseden rivayet ettiği sahih bir haber olsa dahi Hz. Ali'nin imametine delalet eden bir ifade taşımamaktadır. Bu sadece Hz. Ali'nin faziletine delildir. Çünkü "mevla" kelimesi, "veli (dost)" anlamındadır. Bu takdirde hadis-i şerifin anlamı: Ben kimin velisi isem Ali de onun velisidir, şeklinde olur. "Muhakkak ki Allah onun mevlasıdır. " (et-Tahrim, 66/4) diye buyurulmaktadır. Onun velisidir, demektir.

Diğer taraftan bu haber ile anlatılmak istenen insanların Hz. Ali'nin dışının da içi gibi olduğunu bilmeleridir. Bu ise Hz. Ali için büyük faziletin bir ifadesidir.

Üçüncü cevap: Bu haberin bir vürud sebebi vardır. O da şudur. Usame ile Ali (Allah ikisinden de razı olsun) arasında bir tartışma çıkar. Hz. Ali Hz. Usame'ye: Sen benim mevlamsın der. Ancak Üsame: Ben senin mevlan değilim, ben Rasulullah efendimizin mevlasıyım, cevabını verir. Durumu Peygamber efendimize nakledince Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır."

Dördüncü cevap: Ali (r.a)nin ifk olayında Aişe (r.anha) hakkında Peygamber efendimize: Ondan başka kadın pek çoktur, demesi Hz. Aişe'ye ağır gelmişti. Bu bakımdan Hz. Ali'yi tenkid edecek bir fırsat ellerine geçirdiler, Hz. Ali'yi tenkid etmeye koyuldular ve ondan beri olduklarını açığa vurmaya başladılar. Bunun üzerine Peygamber efendimiz de onların bu konudaki sözlerini reddetmek üzere sözü geçen ifadeleri kullanmıştır. Böylelikle onların daha önce ileri sürdükleri Hz. Ali'den uzak kalma ve onu tenkid etme şeklindeki iddialarını yalanlamış oldu. Bundan dolayı ashab-ı kiramdan bir grubun: Bizler Rasulullah efendimizin dönemindeki münafıkları ancak onların Hz. Ali'ye duydukları kinlerinden tanıyabilirdik, dedikleri rivayet edilmektedir.

İkinci hadise gelince; Peygamber efendimizin Hz. Harun'un Hz. Musa'ya karşı durumu ile Hz. Musa'dan sonra Hz. Harun'un halifeliğini kastetmediği hususunda görüş birliği vardır. Yine aynı şekilde Hz. Harun'un Hz. Musa'dan önce vefat ettiğinde de görüş birliği vardır. Bu iki peygamberin vefatı ile ilgili açıklamalar Maide suresinde gelecektir. Ayrıca Hz. Harun, Hz. Musa'dan sonra halife olmamıştır. Hz. Musa'dan sonraki halife Yuşa' b. Nun idi. Eğer Hz. Peygamber: "Senin bana karşı durumun Harun'un Musa'ya karşı olan durumu gibidir" sözleriyle halifeliği kastetmiş olsaydı: "Senin bana karşı durumun Yuşa'ın Musa'ya karşı olan durumu gibidir" demeliydi. Hz. Peygamber böyle söylemediğine göre bu, onun böyle bir şeyi kastetmediğini göstermektedir. Aksine Hz. Peygamber: "Ben hayatta olduğum sürece seni - aile halkımın yanında bulunmadığım takdirde, aile halkıma benim yerime halife tayin ettim," demek istemiştir. Nitekim Hz. Musa, yüce Rabbi ile münacaat için Tur-i Sina'ya çıkıp gittiğinde Hz. Harun onun yerine kavmi üzerindeki halifesi olmuştu.

Şöyle de denilmiştir: Bu hadisin bir söyleniş sebebi vardır: Peygamber efendimiz Tebuk gazvesine çıkınca Hz. Ali'yi Medine'de aile halkına ve kavmine kendisinin yerine halife tayin eder. Ancak münafıklar bunu dillerine dolayıp ifsad edici şayialar yaymaya ve şöyle demeye koyuldular: Peygamber Ali'ye olan buğzu dolayısıyla ve ondan uzak kalmak istediğinden dolayı geriye bıraktı. Bunun üzerine Hz. Ali, Medine'den çıkar ve Peygamber efendimize yetişip şöyle der: Münafıklar şöyle şöyle demeye başladılar. Hz. Peygamber şöyle buyurur: "Yalan söylemişlerdir. Ben aksine seni Musa'nın Harun'u yerine halife bıraktığı gibi yerime halife bıraktım" dedikten sonra şunları da ekler: "Harun'un Musa'ya karşı konumu ne ise sen de bana karşı aynı konumda olmaya razı değil misin?"

Hz. Peygamber'in, onların iddialarına göre bu sözleriyle Hz. Ali'yi halife tayin etmeyi murad ettiği sabit ise, o takdirde bu fazilette başkası da Hz. Ali ile ortak demektir. Çünkü Peygamber efendimiz çıktığı gazaların her birisinde ashabından birisini yerine tayin etmiştir. Bunlar arasında İbn Umm Mektum, Muhammed b. Mesleme ve başka Sahabiler de vardır.

Üstelik bu haberin ravisi, (ashab-ı kiram arasından) yalnızca Sa'd b. Ebi Vakkas'tır ve bu da ahad bir haberdir. Buna karşılık Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer lehine ondan daha öncelikle kabul edilmesi gereken rivayetler de gelmiştir. Peygamber efendimizin Muaz b. Cebel'i Yemen'e gönderdiği vakit ona şöyle dediği rivayet edilmiştir: Niye Ebu Bekir ile Ömer'i göndermiyorsun? Hz. Peygamber şu cevabı verir: "Benim onlara ihtiyacım vardır. Benim onlara ihtiyacım vardır. Onlarsız olamam. Çünkü onların bana karşı olan konumları baştaki kulak ve göz gibidir." Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Onlar yeryüzü halkı arasında benim vezirlerimdir" Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Ebu Bekir ve Ömer'in konumu Musa'ya karşı Harun'un konumu gibidir." Bu haber herhangi bir sebebe bağlı olmaksızın (ibtidaen, daha önceden) varid olduğu halde Hz. Ali'nin durumunu anlatan haber bir sebebe bağlı olarak varid olmuştur. Dolayısıyla Hz. Ebu Bekir'in imamette Hz. Ali'ye öncelikli olması gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

7- Halife'nin Başa Geçme Yolu:

İmamın hangi yolla imam olacağı hususunda farklı görüşler vardır. Bunun üç yolu vardır:

Birincisi nasstır. Bu hususa dair görüş ayrılıklarına az önce değinilmişti. Bu görüşü aynı şekilde Hanbeliler ve hadis ashabından bir grup ile Hasan-ı Basri, Abdulvahid'in kız kardeşinin oğlu Bekr ve onun görüşünü kabul edenler ile bir grup Harici ileri sürmüştür.

İkinci görüş, Peygamber efendimiz işaret yoluyla Hz. Ebu Bekir'in halifeliğine dair nassta bulunmuş, Hz. Ebu Bekir de Hz. Ömer'in halifeliğine dair nassta bulunmuştur. Eğer Hz. Ebu Bekir'in yaptığı gibi kendisinden sonraki halifeyi nas ile tesbit eden kişi muayyen bir kimseyi belirtirse veya Hz. Ömer'in yaptığı şekilde bir grubun ismini tesbit ederse -ki bu da ikinci yoldur- o takdirde aralarından muayyen bir kimseyi seçme hususunda onlara serbestlik verilmiş olur. Nitekim Osman b. Affan (r.a)'ın tayini hususunda Ashab-ı kiramın yaptığı budur.

Üçüncü yol ise, ehl-i hal ve'l akd'ın icmasıdır (çoğunluğunca üzerinde ittifak edilir). Şöyle ki müslüman beldelerden herhangi birisinde bulunan müslüman cemaatin imamı vefat eder ve onların imamları yoksa, vefat eden bu imam başkasını da halife tayin etmemiş ise, imamın bulunduğu o şehir ve belde halkı kendilerine bir imam tayin edip onun imam olması üzerinde icma edip onun imamlığını kabul etseler, diğer müslüman beldelerinde bulunan sair müslümanların da sözü geçen bu imamın itaati altına girmeleri gerekir. Ancak bu imamın açıktan açığa fasıklık (günah) işlememesi, fesatta bulunmaması gerekir. Çünkü bu, kabul edilmesi gereken ve kendilerini de kuşatan bir davettir. Herhangi bir kimsenin böyle bir daveti kabul etmemek şeklinde geri kalmaya imkanı yoktur. Çünkü iki ayrı imamın tayin edilmesinde söz birliği ortadan kalkar, insanların arasındaki ilişkiler bozulur. Rasulullah efendimiz ise şöyle buyurmuştur: "Üç şey vardır ki hiçbir mü'minin kalbinde bu konuda herhangi bir hile ve münafıklık yer almaz: Amelin yalnızca Allah için ihlasla yapılması, cemaate bağlı kalmak ve yöneticilere samimi öğüt vermek (ve bağlılık). Çünkü bunların arkasında müslümanların daveti kuşatıcıdır."

8- Tek Kişinin Bey'ati ile İmam Olunur mu?

Hal ve akd ehlinden bir tek kişi eğer imamet akdinde bulunacak olursa bu -bazılarının görüşlerine aykırı olarak- sabit olur ve başkasının da bunu yerine getirmesi gerekir. Çünkü bazısı: İmamet akdi ancak hal ve akd ehlinden bir topluluğun bu akdi gerçekleşmesiyle olur, demişlerdir. Ancak bizim bu görüşe karşı delilimiz şudur: Hz. Ömer, Ebu Bekir'e bey'at akdini yapmış ve Ashab-ı kiramdan herhangi bir kimse bunu reddetmemişti. Diğer taraftan imamet akdi de bir akittir. Dolayısıyla diğer akitler gibi bunu gerçekleştirecek bir topluluğa ihtiyaç yoktur. İmam Ebu'l Meali der ki: Tek bir kimsenin akdi ile imamlık akdi gerçekleşen kimsenin artık bu akdi bağlayıcı olur. Gerektirici herhangi bir sebep olmadıkça ve durumunda bir değişikik görülmedikçe hal' edilmesi (görevden alınması) caiz değildir. Ebu'l Meali şunu da ekler: Bu konuda icma vardır.

9- Zorla (Tegallüb Yoluyla) İmamet:

İmamet ehliyetine sahip olan kimse, üstünlük sağlayarak (teğallub) zorla ve galip gelerek imameti ele geçirirse bunun dördüncü bir yol olacağı da söylenmiştir: Sehl b. Abdullah et Tusteri'ye: Bizim ülkelerimize üstünlük sağlayarak imam olan kimseye karşı görevlerimiz nedir? diye sorulunca şu cevabı verir: Onun isteğini kabul edersin ve senden istediği haklarını yerine getirirsin. Onun yaptıklarına karşı çıkmaz ve ondan kaçmazsın. Din ile ilgili herhangi bir sırrı sana güvenip de emanet ederse onu yaymazsın.

İbn Huveyzimendad da der ki: Ehli ile istişare etmeden ve seçilmeden imamete elverişli bir kimse imameti ele geçirecek olsa ve insanlar da buna bey'at eder ve bey'ati gerçekleşirse (imam olur) demiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

10- İmamet Akdine Şahidlik:

İmamet akdine tanıklık hakkında farklı görüşler vardır. Mezhep alimlerimizden kimisi şöyle demiştir: Şahidliğe ihtiyaç yoktur. Çünkü şahidlik ancak konu ile ilgili kesin sem'i bir delilin varlığı halinde gerekli görülebilir. Bu hususta ise, şahidlik gerektiğini belirten, buna delalet eden kesin sem'i (işitilmiş) bir delil yoktur.

Kimisi de şöyle demiştir: Bunun için tanıklara ihtiyaç vardır. Bu görüşü kabul eden kimseler şunu delil gösterirler: Eğer imamet akdinde şahit tutulmayacak olursa bu sefer herkes gizlice kendisine imamet akdinde bulunulduğunu iddia eder. Bu da kan dökmeye ve fitneye götürür. Dolayısıyla şahitliğin bu konuda muteber olması gerekir ve bu hususta iki şahit yeterlidir. Bu hususta el Cübbai farklı kanaate sahiptir. O bu konuda dört şahit, akdi yapan bir kimse ve kendisine akid yapılan bir diğer kimsenin bulunması gerektiğini söylemektedir. Çünkü Hz. Ömer'in kendisinden sonraki halifeyi tayin etmek üzere altı kişi tesbit etmesi bunun delilidir.

Bizim delilimiz ise şudur: Bizim ile el Cübbai arasında iki kişinin şahitliğinin muteber olduğu hususunda görüş ayrılığı yoktur. İki kişiden fazlası ile ilgili olarak ise görüş ayrılığı vardır. Ve bundan fazlası hakkında delil bulunmamaktadır. Dolayısıyla fazlasına itibar etmemek gerekmektedir.

11- İmamın Şartları:

İmamda aranan şartlar on bir tanedir:

1- Kureyş'ten olmak. Çünkü Peygamber aleyhisselam efendimiz: "İmamlar Kureyş'tendir" diye buyurmaktadır. Ancak bu şart ihtilaflıdır.

2- Olaylar ile ilgili fetva almak hususunda başkasına ihtiyaç duymayacak şekilde ictihad edebilen, müslümanlara hakimlik yapabilecek nitelikte olmak. Bu şart ittifakla kabul edilmiştir.

3- Savaş, orduların düzenlenmesi, serhadlerin korunması, müslüman cemaatin himaye edilmesi, ümmetin kötülüklerden alıkonulması, zalimin cezalandırılması, mazlumun hakkının alınması hususunda, sağlam ve güçlü görüş ve bilgi sahibi olmak.

4- Hadlerin uygulanmasında yumuşama göstermeyecek, (gerektiğinde) boyunların vurulmasından, organların kesilmesinden dolayı korkuya kapılmayacak kimselerden olmak. Bütün bunlara dair delil Ashab-ı kiramın icmasıdır. Çünkü halifede bütün bu şartların bulunmasının kaçınılmaz olduğu hususunda aralarında, görüş ayrılığı yoktur. Diğer taraftan kadıları ve yöneticileri atayacaktır. Ayrıca kendisi de bizzat davalarda, anlaşmazlıklarda hüküm verme işini üzerine alabilir. Vekillerinin, hakimlerinin işlerini tetkik eder. Bütün bunların üstesinden ise ancak bütün bunları bilen ve yerine getirebilen kimseler gelebilir.

5, 6- Hür ve müslüman olmak. İmamın hür ve müslüman olmasının şart koşulmasında anlaşılmayacak, kapalı bir taraf yoktur.

7, 8- Erkek olmak ve azaları itibariyle kusursuz olmak. Kadından imam olmasının caiz olmadığı üzerinde fukaha icma' etmişlerdir. Bununla birlikte kadın kimsenin şahitlik yapmasının caiz olduğu şeyler hakkında hakimliğinin caiz olup olmadığı hususunda farklı görüşlere sahiptirler.

9, 10- Baliğ ve akıllı olmak. Bunda da görüş ayrılığı yoktur.

11- Adaletli olmak. Çünkü fasık bir kimsenin imamlık akdiyle başa getirilmesinin caiz olmayacağı hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde ümmet, imamın ilim itibariyle en üstünleri olması gerektiğini de kabul etmektedir. Çünkü Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır: "Sizin imamlarınız, sizin şefaatçilerinizdir. Kimler vasıtasıyla şefaat dilediğinize iyi bakınız."

Kur'an-ı Kerim'de de Talut'un nitelikleri belirtilirken şöyle buyurulmaktadır: "Şüphesiz Allah, onu sizin üzerinize seçmiştir. Ona ilim itibariyle de vücutça da bir üstünlük vermiştir." (el-Bakara, 2/247) Burada "ilim itibariyle" özelliği öncelikle söz konusu edilmiştir. Bundan sonra ise, güçlü ve organlarının sağlıklı olduğuna delalet edecek ifade kullanılmıştır. Yüce Allah'ın: "Onu seçmiştir" buyruğunun anlamı ise, açıktır. Ayrıca bu neseb şartına da delalet etmektedir.

Diğer taraftan küçük hatalardan ve yanılgılardan korunmuş olması şartı yoktur. Gaybı bilmesi de şart değildir. Ümmetin en ferasetlisi ve en kahramanı olması da gerekmez. Kureyş kabilesinin sadece Haşimoğullarından olması da şart değildir. Çünkü Ebu Bekir, Ömer ve Osman'ın r. anhum imamlıkları üzerinde icma gerçekleşmiştir. Bunlar ise Haşimoğullarından değildirler.

12- Daha Faziletli Varken Başkasının İmam Yapılması:

Daha üstün faziletli bulunmakla birlikte fazileti daha az olan kimsenin fitne ve ümmetin işlerinin düzene girmemesi korkusuyla başa getirilmesi caizdir. Çünkü imamın başa getiriliş amacı düşmanı savması, İslam cemaatini koruması, gevşeklikleri önlemesi, hakları sahiplerine vermesi, hadleri uygulaması, beytü'l mal (hazine) adına gerekli malları toplayıp hak sahiplerine dağıtmasıdır. Eğer daha faziletli olanın başa getirilmesiyle kan dökülmesinden, fesattan ve kendisi sebebiyle imamın tayin edildiği amaçların gerçekleşmemesinden korkulacak olursa, bu daha üstün faziletliyi bırakıp daha az faziletliyi başa geçirmeyi haklı kılan açık bir mazeret olur. Buna Hz. Ömer'in ve ümmetin diğer fertlerinin şura esnasında altı kişi arasında kimisinin daha faziletli kimisinin daha az faziletli olduğunu bilmeleri, delil olarak gösterilebilir. Maslahatın gerektirmesi ve herhangi bir kimsenin reddi söz konusu olmaksızın söz birliği halinde birisini tercih etmeleri halinde Hz. Ömer onlardan herhangi birisine imamet akdinin yapılmasını caiz görmüştür. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

13- İmam, Fasıklık Yaparsa (Açıkta Günah İşlemekten Çekinmeyen Biri Olursa) Azledilir:

İmam başa getirilip akdin yapılmasından sonra fasıklık edecek olursa, cumhurun görüşüne göre imameti fesholur ve bilinen zahir fasıklığı sebebiyle imamlıktan uzaklaştırılır. Çünkü imamın ancak hadleri uygulamak, hakları sahiplerine vermek, yetimlerin, delilerin mallarını korumak, onların görülmesi gereken işlerine nezaret etmek ve buna benzer sözü geçen işleri yerine getirmek için tayin edileceği sabittir. Fasık olan bir kimsenin ise fasıklığı bütün bu işleri yerine getirmesine engel olur, bunları ifa etmesine fırsat vermez. Eğer bizler imamın fasık olmasını caiz görecek olursak bu, imamın tayin ediliş gayesini iptal eder. Nitekim imamın tayin ediliş sebebini iptal edeceğinden dolayı fasık olan herhangi kimseye imamet akdinin yapılması baştan beri caiz değildir. Sonradan fasıldık eden de onun gibidir.

Bir başka kesim ise şöyle demektedir: İmam ancak küfür ile yahut namazı kıldırmayı terk etmekle veya namaza çağırmayı terk etmekle yahut şeriatten herhangi bir şeyi terk etmekle azledilir. Çünkü Peygamber efendimiz Ubade b. Samit tarafından rivayet edilen hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: "Ve yönetime ehil olan kimselerle o hususta münazaa etmemek üzere (bey'at ettik). Ancak sizin elinizde Allah tarafından gelmiş bir delil bulunan apaçık bir kafirlik görmeniz hali müstesna."

Avf b. Malik tarafından rivayet edilen hadiste ise Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Aranızda namazı kıldırdıkları sürece hayır.." Bu iki hadis-i şerifi de Müslim rivayet etmiştir.

Umm Seleme'nin rivayetine göre de Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: "Gerçek şu ki, başınıza bir takım emirler tayin edilecektir. Sizler (onların yaptıkları birtakım işleri) ma'ruf (şeriate uygun) göreceksiniz, bir takım işleri münker (şeriate aykırı) göreceksiniz. (Münker gördüklerini) hoş görmeyen kimse bu münkerden beri olur. Bu münkere karşı çıkan kimse kurtulur. Fakat razı olup tabi olanlar ise..." Ashab-ı kiram sordu: Ey Allah'ın Rasulü, bu yöneticilerle savaşmayalım mı? Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Namaz kıldıkları sürece hayır." Yani kalbi ile o münkerden tiksinen ve kalbi ile onu inkar eden kimse kurtulur, demektir. Yine bu hadisi de Müslim rivayet etmiştir.

14- İmamın Kendisini Azli:

İmamlığına etki edecek şekilde kendisinde bir eksiklik bulduğu takdirde kendi kendisini azletmesi üzerine vaciptir. Şayet bir eksiklik görmüyor ise, kendi kendisini azledip başkasına imamet akdini yapması hakkına sahip midir? Kimisi, böyle bir iş yapamaz. Yapacak olsa dahi imamlıktan azledilmiş olmaz derken, kimisi de böyle bir şeyi yapabilir, demiştir. İmamın kendisini azletmesi halinde azlolacağının delili Ebu Bekir es-Sıddik (r.a)'ın: Beni görevimden uzaklaştırınız, beni görevimden uzaklaştırınız, demesi buna karşılık ashab-ı kiramın, seni ne görevinden azlederiz, ne de kendini azletmeni kabul ederiz, Rasulullah efendimiz dinimiz için öne geçirmişken, seni geriye bırakabilecek kimdir? Rasulullah efendimiz seni dinimiz için seçmişken biz nasıl olur da seni seçmeyiz? diye cevap vermeleridir.

Şayet Hz. Ebu Bekir'in kendisini azletme imkanı bulunmamış olsaydı, ashab-ı kiram onun böyle bir teklifini reddeder ve ona şu cevabı verirlerdi: Senin böyle bir söz söylemeye hakkın yoktur, böyle bir iş de yapamazsın. Ashab-ı kiram onun bu sözüne karşı çıkmadığına göre imamın kendi kendisini azletme yetkisinin olduğu da anlaşılmış olur.

Diğer taraftan imam hazır bulunmayanların da haklarına nezaret eder. Dolayısıyla onun da tıpkı hakimin ve kendisini azletmesi halinde vekilin durumunda olması gerekir. Çünkü imam, aynı zamanda ümmetin vekilidir ve naibidir. Vekilin de hakimin de herhangi bir hususta başkasına naiblik eden herkesin de kendisini azletmek hakkı ittifakla kabul edildiğine göre, imamın da böyle olması gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

15- Bir İmama Bey'at Edilmişken İkincisi Ortaya Çıkarsa:

Hal ve akd ehlinin ittifakı ile veya -daha önce geçtiği üzere- tek bir kimsenin akidde bulunması ile bir kimsenin imamet akdi gerçekleşecek olursa bütün insanların dinleyip itaat etmek, Allah'ın Kitabını ve Rasulü'nün Sünnetini uygulamak üzere ona bey'atta bulunmaları icab eder. Herhangi bir mazeret dolayısıyla bey'at edemeyen kimsenin özrü kabul edilir. Ancak bir mazereti olmaksızın bey'at etmek istemeyen kimse bey'at etmek için mecbur edilir ve bu konuda ona baskı uygulanır. Böylelikle müslümanların söz birliğinin bozulması önlenmiş olur.

İki halifeye bey'at edilecek olursa halife birincisidir. Diğeri ise öldürülür. Bu öldürmenin fiilen mi yoksa manen mi olacağı hususunda farklı görüşler vardır. Onun azledilmesi manen öldürülmesi ve ölümü demek olur. Ancak birinci görüş daha güçlüdür. Rasulullah efendimiz şöyle buyurmuştur: "İki halifeye bey'at edildiği takdirde onlardan ikincisini öldürünüz." Bu hadisi ashab-ı kiramdan Ebu Said el Hudri rivayet etmiş ve Müslim bunu kitabına almıştır.

Abdullah b. Amr'ın rivayetine göre; Peygamber efendimizi şöyle buyururken dinlemiştir: "Her kim bir imama bey'at eder, ona eli ile bey'at ettiğini belirtir, kalbinden ona bağlanırsa gücü yettiği takdirde ona itaat etsin, bir başkası gelip bu hususta onunla anlaşmazlık çıkaracak olursa ikincisinin boynunu vurunuz." Bu hadisi de yine Müslim rivayet etmiştir.

Arfece'den gelen rivayette ise: "Kim olursa olsun kılıçla boynunu vurunuz" diye buyurulmaktadır.

İki imam tayininin yasaklandığının en açık delillerinden birisi de budur. Çünkü iki imam tayin etmek münafıklığa, ayrılığa, bölücülüğe götürür. Fitnelerin baş göstermesine, nimetlerin ortadan kalkmasına sebep teşkil eder. Fakat Endülüs ve Horasan gibi bölgeler arasında uzak mesafeler bulunacak ve bu bölgeler birbirinden ayrı olacak olursa ileride -yüce Allah'ın izniyle açıklanacağı üzere- caiz olur.

16- Adaletli Bir İmama Karşı Çıkmak:

Harici (isyankar) bir kimse, adaleti ile bilinen bir imama karşı çıkacak olursa, insanların böyle bir kimseye karşı cihad etmeleri icab eder. Şayet imam fasık, harici kimse olup adaletli olduğunu izhar ediyor ise, harici kimsenin adil olduğu açıkça ortaya çıkmadıkça veya birincisinin görevden alınması üzerinde cemaatin söz birliği gerçekleşmedikçe isyan eden bu hariciye yardımcı olmak, taraftar olmakta insanların acele etmemeleri gerekir. Çünkü böyle bir işe talib olan herkes, kendisinin salih bir kimse olduğunu izhar eder. Fakat iktidarı eline geçirdiği takdirde daha önce izhar ettiğinin hilafına eski adetlerine geri döner.

17- Aynı Çağda ve Aynı Bölgede Birden Fazla İmam:

Aynı çağda ve aynı bölgede, iki veya üç imamın görev başına getirilmesi ise -önceden açıkladığımız gerekçeler sebebiyle- icma ile caiz değildir. İmam Ebu'l-Meali der ki: Bizim mezhep alimlerimiz, dünyanın iki ucunda iki ayrı kişiye imamet akdinin yapılmayacağı görüşündedirler. Daha sonra şöyle demişlerdir: Eğer iki ayrı kişiye imamet akdinde bulunulur ise, bu durum tıpkı bir tek kadının iki ayrı velisinin, birinin ötekinin yaptığı akdin farkına varmadan her ikisinin de o kadını iki ayrı kocaya evlendirmesi gibi değerlendirilir. (Ebu'l Meali devamla) der ki: Bu hususta benim kabul ettiğim görüşe göre ise, dar ve birbirinden uzak bulunmayan bir tek bölgede iki kişiye imamet akdine bulunmak caiz değildir. Bu hususta icma gerçekleşmiştir. Şayet mesafeler uzak olur ve her iki imam arasında geniş topraklar bulunursa, bunun caiz olma ihtimali vardır. Bununla beraber böyle bir ihtimal konu ile ilgili kati (kesin) nasların dışında kalmaktadır. İmam Ebu İshak ise, insanların haklarının yerini bulması, hükümlerinin askıya alınmaması için birbirinden alabildiğine uzak iki ayrı bölgede bu işin caiz olduğunu kabul ediyordu.

Kerramiye ise, konu ile ilgili herhangi bir tafsilata girişmeksizin iki imamın tayin edilmesinin caiz olduğu görüşündedir. Bu durumda onların tek bir beldede de bunu caiz kabul etmeleri gerekir. Nihayet onlar, Hz. Ali ile Hz. Muaviye'nin aynı dönemde birer imam olduğu görüşünü dahi kabul etmişler ve şöyle demişlerdir: İki ayrı beldede veya iki ayrı bölgede iki kişi imam olursa onların her birisi kendi eli altındakileri daha doğru bir şekilde yönetir ve çevresini daha iyi disiplin altında tutar.

Diğer taraftan aynı çağda iki ayrı peygamberin gönderilmesi caiz olduğuna göre ve iki peygamberin bulunması birisinin peygamberliğini iptal etme sonucunu vermediğine göre, imamette bunun böyle olması öncelikle söz konusudur ve birinin ötekinin imametini çürütmemesi gerekir. Buna verilecek cevap şudur: Aslında şeriat bu işi yasaklamamış olsaydı, böyle bir şey caiz olurdu. Ancak Hz. Peygamber: "İki imamın ikincisini öldürünüz" buyruğuyla bunu yasaklamış ve ümmet de bu kanaati benimsemiştir. Hz. Muaviye ise, kendi adına imamlık iddiasında bulunmamıştır. O kendisinden önce gelen imamların kendisini tayin etmeleri sebebiyle Şam (Suriye) bölgesinin valisi olduğu iddiasında bulunmuştur. Buna delil olan hususlardan birisi ise, onların dönemlerinde bulunan ümmetin onlardan yalnız birisinin imam olduğu üzerinde icma etmesidir. O ikisinden birisi de: Ben de imamım, bana muhalefet eden de imamdır, dememiştir. Eğer onlar (Kerramiye): Akıl iki imamın bulunmasını imkansız görmemektedir. Diğer taraftan sem'i deliller arasında bunu yasaklayan bir şey yoktur, diyecek olurlarsa şu cevabı veririz: Sem'i delillerin en kuvvetli olanı icmadır ve icmada da bunun olamayacağına dair delil vardır.

Melekler ve Tesbihleri:

"Onlar da: ... orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın demişlerdir" buyruğuna gelince; bizler kesinlikle şunu biliyoruz ki melekler ancak kendilerine bildirilenleri bilirler ve onlar sözleriyle (Allah'ın) önüne geçmezler. Bu hüküm bütün melekler hakkında geneldir. Çünkü yüce Allah'ın: "Sözde onun önüne geçmezler" (el-Enbiya, 21/27) buyruğu melekleri övmek sadedinde söylenmiştir. Peki nasıl olur da melekler: "Biz seni... orada fesad çıkartacak bir kimse mi yaratacaksın?" dediler. Şu cevap verilir: Bunun anlamı şu ki: Melekler "halife" sözünü işitince Ademoğulları arasında fesat çıkartacak kimselerin de bulunacağını anlamışlardır. Çünkü halifeden gözetilen maksat ıslah ve fesadı terk etmektir. Ancak melekler bütün Ademoğulları hakkında isyan hükmünü genel olarak kullanmışlardır. Şanı yüce Allah ise onların arasında fesat çıkartanın da çıkartmayanın da bulunacağını beyan ederek onların da gönüllerini hoş etmek için: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben bilirim" diye buyurmuştur. Ve bunu yüce Allah, Hz. Adem'e bütün isimleri öğreterek gerçekleştirmiş ve bilgisinin gizliliklerini meleklere açık bir şekilde göstermiştir.

Bir görüşe göre de melekler, cinlerin fesat çıkartmalarını ve kan dökmelerini görmüş ve bilmişlerdi. Şöyle ki, çünkü yeryüzünde Adem'in yaratılışından önce cinler vardı. Onlar orada fesat çıkartmış ve kan dökmüşlerdi. Allah, onlara meleklerden bir ordu ile İblis'i göndermiş, İblis (azazil) onları öldürüp denizlere ve dağların başlarına kaçmak zorunda bırakmıştı. İşte İblis, o andan itibaren gurura kapılmıştı. İşte meleklerin: "Orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" sorusunu sadece durumu anlamak üzere sormuşlardı. Yani acaba bu halife bundan önce gördüğümüz cinler gibi mi olacaktır, olmayacak mıdır demek istemişlerdir. Bu şekildeki açıklama Ahmed b. Yahya Sa'leb tarafından yapılmıştır.

İbn Zeyd ve başkaları da der ki: Şanı yüce Allah, onlara halifenin soyundan gelecek kimseler arasında yeryüzünde fesat çıkartacak, kanlar dökecek kimselerin bulunacağını bildirmişti. İşte bundan dolayı melekler de böyle demişlerdir. Bu sözleriyle onlar ya yüce Allah'ın kendisine isyan edecek kimseleri halifelik makamına geçirmekten hayrete düştüklerini ifade etmek istediklerinden veya şanı yüce Allah'ın yeryüzünde halife tayin ettiği ve böylelikle kendisine nimet verdiği kimsenin buna rağmen isyan etmesini hayretle karşıladıklarından dolayıdır. Ya da onu hem halifelik makamına getirmeyi hem de isyan etmesini çok büyük bir olay ve büyük bir iş gördüklerinden dolayı bu soruyu sormuşlardır. Katade der ki: Şanı yüce Allah, onlara yeryüzünde birtakım kimseleri yaratacak olursam, bunlar fesat çıkartıp kanlar dökecektir, diye bildirmiştir. İşte yüce Allah: "Muhakkak Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" diye buyurunca melekler, acaba bu kişi Allah'ın kendilerine yaratacağını belirttiği kimse midir, yoksa başkası mıdır, öğrenmek üzere bu soruyu sormuşlardır.

Bu güzel bir açıklamadır. Bunu Abdürezzak rivayet ederek demiştir ki: Bize Ma'mer, Katade'den yüce Allah'ın: "Orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" buyruğu hakkında dedi ki: Allah, daha önce onlara, eğer yeryüzünde birtakım yaratıklar var edersem bunlar orada fesat çıkartacak ve kanlar dökecektir, demişti. Bundan dolayı melekler: "Orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" diye sormuşlardı. Onun bu açıklamasına göre ifadede birtakım kısaltmalar (hazf) vardır. Buna göre anlam şöyle oluyor: "Ben yeryüzünde şunları şunları yapacak bir halife yaratacağım" deyince melekler: Sen orada bize daha önce bildirdiğin kimseyi mi yoksa başkasını mı yaratacaksın? demişlerdi. Birinci görüş de gerçekten güzel bir açıklamadır. Çünkü o görüşe göre, lafızların ihtiva ettiği anlamdan birtakım bilgi ve çıkarımlar söz konusudur. Bu ise ancak ilim adamlarının yapabilecekleri bir iştir. Her iki görüş arasında sunulan görüş de güzeldir. Onun üzerinde de dikkatle düşünmelidir. Şöyle de denilmiştir. Şanı yüce Allah'ın meleklere -Müslim'in Sahih'inde ve başkalarında sabit olduğuna göre- : "Kullarımı ne halde bıraktınız?" diye sorması, aslında: "Orada fesat çıkartacak.." diyen kimselere (yani meleklere) bir azar ve ezelden beri bilmiş olduğu gerçeği ortaya çıkarmak içindir. Çünkü yüce Allah, bu şekilde soran meleklere: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz ben bilirim" diye cevap vermiştir.

Kan Dökmek, Fesat Çıkartmak:

"Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken orada fesat çıkartacak, kanlar dökecek bir kimse mi yaratacaksın?" buyruğundaki kimse, "yaratacaksın" anlamındaki fiilin birinci mefulü olarak nasb mahallindedir. "orada" kelimesi de ikinci mefülün yerini tutmaktadır. "Fesat çıkartacak" anlamındaki fiilin tekil olması, "kimse" anlamındaki edatın lafzı göz önünde bulundurulması dolayısıyladır. Kur'an dışında bu fiile çoğul getirilmesi de mümkündür. Yine Kur'an-ı Ker'im'de: "içlerinden seni dinleyen vardır" (el-En'**, 6/25) buyruğunda fiil, tekil gelmiştir. "Aralarından seni dinleyenler vardır" (Yunus, 10/42) buyruğunda ise fiil, mana göz önünde bulundurularak çoğul gelmiştir.

"Dökecek" fiili de bir önceki fiile atfedilmiştir. Burada da bu fiilin her iki şekilde (tekil ve çoğul) gelmesi caizdir. Esid, el A'rec'den ibaresinde fiili nasb ile okuyup fiilin başındaki "vav" ile sonunun cevabı kabul etmiştir. (Yani: orada fesat çıkartacak birisini mi yaratacaksın? (o taktirde) o kanlar dökecektir, demek olur). Nitekim şair şöyle demektedir:

"Ben komşunuz değil miydim? Aramızda
Sevgi ve kardeşlik vardı, hem."

Ayet-i kerimede yer alan "es-sefk" kelimesi dökmek demektir. Bu kelime -İbn Faris ve el-Cevheri'nin de açıkladıklarına göre- gözyaşı dökmeyi ifade etmek için de kullanılır. es-Seffak ise, söz söyleme yeteneğine sahip anlamına gelen "es-seffah" demektir. el-Mehdevi der ki: Sefk tabiri, sadece kan dökmek hakkında kullanılır. Bazen şiir olmayan düz nesir hakkında da kullanıldığı da olur.

ed-dima, kanlar anlamına gelir. Tekili ise, -son harfi düşmüş olarak- "dem" şeklindedir. Bu kelimeni aslıdır denildiği gibi, şeklinde olduğu da söylenmiştir. Arapçada bu şekilde iki harfli bütün isimlerin mutlaka son harfi hazf edilmiştir. Ve bu hazfedilen son harf ise ya harfidir. Bazen bu asli şekline uygun olarak bu ya harfinin söylendiği de olur. Şair der ki:

"Bizler bir taş üstünde boğazlanacak olsak Kanlar kesin haberi verecek şekilde akar."

Yüce Allah'ın: "Biz seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken" buyruğunda yer alan "tesbih etmek", O'nu sıfatlarına layık olmayan şeylerden tenzih etmek demektir. Arap dilinde "tesbih" tazim etmek suretiyle kötülüklerden tenzih etmek, beri ve uzak görmek demektir. Sa'lebe oğullarına mensub A'şa'nın şu beyiti de bu anlamdadır:

"Onun övüncü bana gelince derim ki:
O övünen Alkame'den (bunlar) uzaktır."

Talha b. Ubeydullalfın şöyle dediği rivayet edilmektedir: Rasulullah efendimizden "Sübhanallah"ı açıklamasını istedim, şöyle buyurdu: "O aziz ve celil olan Allah'ı her türlü kötülükten tenzih etmek demektir."

Bu kelime, yürümek ve gitmek anlamına gelen dan türetilmiştir. Nitekim yüce Allah (bu kökü aynı şekilde kullanarak), şöyle buyurmaktadır: "Çünkü gündüzün senin için upuzun bir meşguliyet (sebh yani gidip gelmek) vardır. "(el-Müzzemmil, 73/7)

Tesbih eden kimseye ise, şanı yüce Allah'ı kötülüklerden tenzih edip uzak kılmakta akıp giden bir kimse olduğundan dolayı bu ad verilmiştir. Bu ayet-i kerimede yer alan ve biz anlamına gelen kelimesinin sonundaki nun harfinin kendisinden sonra gelen ve tesbih ederiz anlamına gelen kelimesinin başındaki nun harfi ile idğam yapılması -iki sakinin biribirleriyle bitişmemesi için- caiz değildir.

Meleklerin Tesbihi:

Tefsir alimleri, meleklerin tesbihinin mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptirler. İbn Mes'ud ve İbn Abbas'ın açıklamalarına göre, meleklerin tesbihi onların namaz kılmalarıdır. Nitekim yüce Allah'ın şu buyruğunda da "tesbih edenler" kelimesi bu anlama kullanılmıştır: "Eğer o gerçekten tesbih edenlerden olmasaydı" (es-Saffat, 37/143); namaz kılanlardan olmasaydı, demektir.

Meleklerin tesbih etmelerinin yüce Allah'ı zikredip seslerini yüksletmek anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu görüş el-Mufaddal'a aittir. Bu görüşüne delil olarak da Cerir'in şu beyitini göstermiştir:

"İlahımız Tağliblilerin yüzlerini kara etsin
Hacılar tesbih ettiklerinde ve lebbeyk derken tekbir getirdikleri her seferinde."

Katade der ki: Meleklerin tesbihi dilde bilindiği şekliyle "sübhanallah" demektir. Doğru olanı da budur. Çünkü Ebu Zerr'in rivayetine göre Rasulullah efendimize: Sözün en faziletlisi hangisidir? diye sorulmuş, Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Şanı yüce Allah'ın melekleri yahut kulları için seçtiği söz olan: Sübhanallahi ve bihamdihi (Allah'ı hamdiyle tesbih ederim) demektir." Bu hadisi Müslim rivayet etmiştir.

Abdurrahman b. Kurt'tan da rivayet edildiğine göre Rasulullah efendimiz İsra'ya götürüldüğü gecede en yüce semalarda şu şekilde bir tesbih işitmiştir "Yüceler yücesini tesbih ederim. O her türlü eksiklikten münezzehtir ve yücedir." Bunu da Beyhaki zikretmiştir.

Şanı yüce Allah'ın: "Hamdinle" buyruğunun anlamı da şudur: Yani bizler tesbih ile birlikte hamdde de bulunuyoruz ve bunu birbirinin ardı arkasına söylüyoruz. Hamd'in övmek, senada bulunmak anlamına geldiğine dair açıklamalar daha önceden geçmişti. Meleklerin: "Hamdinle" şeklindeki sözlerinin iki söz arası bir ara cümlesi olma ihtimali de vardır. Onlar şöyle demiş gibidirler: Bizler hem tesbih ediyoruz, hem takdis ediyoruz. Daha sonra Allah Teala'ya teslimiyet göstermek üzere bu ara cümleyi söylemişlerdir. Yani bizi buna ilettiğin, bu yolu bize gösterdiğin için hamde layık olan, övülen Sensin demek olur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Ve takdis edip dururken" buyruğunun anlamı seni ta'zim eder, şanını yüceltir, senin zikrini inkarcıların Sana nisbet ettikleri, Sana yakışmayan şeylerden arındırarak yaparız. Bu açıklamayı Mücahid, Ebu Salih ve başkaları yapmıştır. ed-Dahhak ve başkaları da şöyle der: Bunun anlamı şudur: Bizler Senin rızanı arayıp umarak, nefislerimizi senin için arındırır ve temizleriz. Aralarında Katade'nin bulunduğu bir topluluk da şöyle demektedir: "Seni takdis ederiz" buyruğu namaz kılarız, demektir. Takdis namazdır. İbn Atiyye de: Bu açıklama zayıftır, demektedir.

Derim ki: Ancak bunun anlamı doğrudur. Çünkü namaz hem ta'zimi, hem takdisi ve hem de tesbihi kapsamaktadır. Rasulullah aleyhisselam efendimiz de rüku ve sücudunda şöyle derdi: "O sübbuhtur, kuddustür, meleklerin ve ruhun Rabbidir." Bunu Hz. Aişe'den Müslim rivayet etmiştir.

"Takdis etmek"; kökü hangi tipe sokulursa sokulsun manası temizlemek ve arındırmak ile ilgili olur. Yüce Allah'ın şu buyruklarında olduğu gibi: "Mukaddes arza giriniz." (el-Maide, 5/21) Yani temiz kılınmış arza giriniz. ".. meliktir, kuddustür" (el Haşr, 59/23); yani temiz olandır. "Muhakkak sen Tuva adındaki mukaddes vadidesin." (Taha, 20/12) Beytü'l Makdis"e de bu adın veriliş sebebi, içi günahlardan takdis olunan yani arındırılan bir mekan olduğundan dolayıdır. Kendisinden abdest alınıp temizlenilen (çukur, kova ve buna benzer yerlere) "kades" adı verilir. "el-Kadus" (kova, su dolabı ve bu) gibi kelimeler de bu kökten gelmektedir. Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur: "Güçlü olanından zayıf olanının lehine (hakkının) alınmadığı bir ümmet takdis olunmaz (veya olunmasın)". Yani Allah onu arındırmaz (veya arındırmasın). Bu hadisi İbn Mace Sünen'inde rivayet etmiştir. Buna göre "el-kuds" herhangi bir görüş ayrılığı söz konusu olmaksızın temizlik, arılık demektir. Şair de şöyle demiştir:

"(Kurtlar) ona (öküze) yetiştiler, bacağından ve baldırından yakaladılar Tıpkı küçük çocukların mukaddes rahibin elbiselerini yırttıkları gibi"

Burada "mukaddes" temizlenmiş ve arındırılmış anlamındadır. Namaz da kulu günahlardan arındırır. Namaz kılan kimse, amellerin en faziletlisi olduğundan dolayı en mükemmel halleriyle namaza durur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

"Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim." Burada yer alan "Ben en iyi bilenim" buyruğu iki şekilde açıklanmıştır. Bunun geleceği ifade eden bir fiil anlamında olduğu söylendiği gibi, fail anlamında isim olduğu da söylenmiştir. Nitekim "büyüktür" anlamında "Allahu ekber; Allah en büyüktür" denilmektedir. Şairin de söylediği gibi:

"Ömrün hakkı için bilmiyorum ve şüphesiz ki ben korkarım Ölümün hangimize daha erken hücum edeceğinden yana."

Birinci açıklama şekline göre eğer bu kelime fiil kabul edilir ise anlamı: "Sizin bilmediklerinizi bilirim" anlamına gelir. Eğer bu kelime isim kabul edilir ise, o takdirde anlamı: "Sizin bilmediğiniz şeyleri bilenim" anlamına gelir. Kelimelerde yer alan mim harflerini birbirine idğam etmek caizdir.

"Sizin bilmedikleriniz" buyruğundan yüce Allah'ın neyi kastettiği hakkında tefsir alimleri farklı görüşlere sahiptir. İbn Abbas der ki: İblis -Allah'ın laneti üzerine olsun- Allah kendisini semanın bekçisi tayin edip onu şereflendirince böbürlenmiş ve büyüklenmişti. Bunun, sahip olduğu bir meziyet dolayısıyla kendisine verildiğine inanmaya koyulmuştu. O bakımdan Adem A.s'a rağmen küfre girmeyi, isyan etmeyi hafif görme noktasına kadar gitti. Melekler ise: "Biz Seni hamdinle tesbih ve takdis edip dururken.." demeyi tercih ettiler. Melekler bu sözlerini söylediklerinde ise İblis'in içinde bundan farklı bir kanaat gizlediğini bilmiyorlardı. O bakımdan yüce Allah onlara: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim" diye buyurdu.

Katade de der ki: Melekler: "Orada fesad çıkartacak bir kimse mi yaratacaksın?" deyince şanı yüce Allah, yeryüzünde halife tayin edeceği kimseler arasında birtakım peygamberlerin, fazilet ve itaat ehlinin de bulunacağını bildiğinden dolayı onlara: "Sizin bilmediklerinizi şüphesiz Ben en iyi bilenim" demişti.

Derim ki: Bunun anlamının şu şekilde olma ihtimali de vardır: Olmuş, olacak ve olmakta olan şeyler arasından sizin bilmediklerinizi Ben en iyi bilenim. O takdirde bu buyruk genel bir anlam ifade ediyor demektir.

(Yazıda geçen Hadis ve nakillerin hangi kaynaklarda yer aldığını öğrenmek için lütfen Kurtubi tefsirindeki ilgili bahsin dipnotlarına bakınız)

...
 

abdullah birisi

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
12 Mar 2013
Mesajlar
10,282
Puanları
83
bu makaleyi evvelden okumuştum... tamamını şimdi tekrar okudum iyi oldu.... Allah Razı olsun kardeşim...

bu daha ilk bölümmüş,,,,:)


yarın nasibse okurum diğer kısmı...
 
Üst