Melânkoliyi Terkediniz

ziruh

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
22 Kas 2007
Mesajlar
5,243
Beğeniler
1,277
Puanları
0
#1

"Nasıl söylersek öyle hayal eder, nasıl hayal edersek öyle hisseder ve nasıl his­sedersek—genellikle—öyle oluruz."
"Viranelere bakanların ibretten başka hisse aldıklarını gördünüz mü?"



İnsanların hayatında, haklı olarak üzüntüye, bu­nalımlara sebep olacak acılar belki saymakla bitmez.

İş hayatında istediği hedefe ulaşamama; mal veya makamını tamamen kaybetme; beklenmeyen ve in­san hayatını çok etkileyen ölümler; istediği mesleğe sahip olamama; çevredeki insanlarla uyumsuzluk; yoğunlaşan yalnızlık hissi; hiç gitmeyen yoksulluk; kendisinde, yakınlarında, sevdiklerinde önceden ve­ya sonradan oluşan bedensel özürler ve sağlık so­runları; aile içinde, aile çevresinde ve iş çevresinde oluşan huzursuzluklar ve yaşanan olumsuzluklar; gurbette yaşamak; çocuğu olmamak veya istediği cinsiyette çocuğu olmamak; iftiraya uğramak; haya­ta bir anlam verememek, gayesiz yaşamak, yaşadık­larından tatmin olmamak...


Bunlar elbette insanın içini burkup duran acılar­dır. Durumu değiştirmek için başka çareniz yoksa, elinizden gelen her şeyi yaptığınız hâlde durum aynı kalıyorsa, bunlar kabullenilerek sükûna ermeye çalı­şılmalıdır.

Mevcut durumunuzun, takdir gücüne sa­hip Yaratıcı tarafından bilindiğini ve görüldüğünü bilmek neticesi, insan bilincinin kendi hayatına kattı­ğı, "değiştirilemeyen durumu kabullenerek o hâlde de hayır arama çabası," inşam, üzüntülerini dengeli yaşayacak hâle getirir.


Nasıl ki güllerde diken var ve diken sayıca çok, gül ise azdır; işte insan da kendi hayatında bundan fazlasını beklememelidir. Böylece hayal kırıklığı ya­şamaz ve dünya hayatının doğal seyri sayılabilecek birtakım sıkıntıların arasında, yaşayabildiği, yakala­yabildiği güzelliklerle mutlu olmayı öğrenir, öğren­melidir.


Bazı ana babalar, hayata küskün, kahırlı, tatmin olmamış bir kişilik sergilerler. Hayatlarının en önem­li yanlarını istedikleri gibi şekillendirememiş, hedef­lerine ulaşamamış, arzu ettikleri şeyler için uğraşmışlarsa da yenilmiş bir görünüm arz ederler. Hep efkârlı efkârlı dururlar.


Çoğu korkunç oranda sigara tiryakisidir ve dertli dertli sigara içerken gamdan-kederden-yenilmişlikten dem vuran, kadere ve fele­ğe öfkelenen sözlerle dolu şarkılar türküler dinleme­yi ve söylemeyi pek severler.

Doğrusu bizim halkımızın yapısı buna biraz mey­yal olduğu gibi, bol dinlenen arabesk şarkılardan başlamak üzere dinlediği şeylerin çoğu da bunu tel­kin eden şeylerdir.
Şimdi bu yapıdaki, anne babanın, çocuğu üzerin­deki etkisi üzerinde duralım:

Anne ve bilhassa baba, uzun yıllar boyunca gü­cün ve güvenin kaynağıdırlar. Esasında öyle de olmaları gerekir. Böyle bir kişilik yerine; yıkık, yenik, dağınık, sönük, güçsüz, kararsız, hedefsiz bir kişili­ğin sahibi olan anne baba, öncelikli olan "örnek ol­ma" görevlerini hakkıyla ifa edemezler. Çocuk, bir şeyler fark etmeye başlayıp, kendi anne babasıyla toplumdaki aynı konumdaki insanları kıyasladığı anda, önce anne babasını beğenmez, beğenmediği için onları kendisi için modelleme gereği duymaz, îşte bundan sonra, yani örnek alınmaya değer görül­meyen anne babanın yaptığı ve söylediği hiçbir şey, çocuk üzerinde etkili olamaz.


Siz hiç viranelere bakıp ibretten başka bir hisse alan gördünüz mü?
Manevî dinamikleri bozulduğu için düşüncelerin­den eylemlerine doğru yol alan bir viraneleşme ya­şamış bir insan, kimin örneği olabilir?


Düşünce dünyası mamur olanın, hayatında da bu mamurluk görülür ve o insan, sahip olduklarıyla mutlu ve huzurlu olmayı başarır. Melankoli, onun değil dünyasına girmek, kapısının önünden bile ge­çemez.


Bu cümlemiz, "Onlar hiç acı, üzüntü yaşamazlar." anlamında yorumlanmamalıdır. Yani onlar, kendile­rini acıların ahtapot gibi kollarına bırakarak melan­koliye girmezler, tersine her durumda acılarını kendi beyin kollarında ve avuçlarında sıkarak küçültür, ayakları altına alarak kendilerini yükselten birer un­sur hâline getirirler. Olgun insanlarımızın, yaşanan sıkıntıları, hamlığı ve çiğliği gideren pişme dönemle­ri olarak görmeleri, yani bir eğitim gibi algılamaları bundandır. Bu yüzden kendilerini olgunlaştıran se­bep için bile hamd ederler ve,
"Hamdık, çiğdik, piştik, elhamdülillah!" derler.


İnsanlar neden mutsuz olup melankoliye girerler?

"Mutsuzluğun zirve noktasını, Allah'a güvenecek ka­dar inanmamak oluşturur."
Bu zirvenin aşağıya doğru genişleyerek inen Kaf Dağı gibi kederleri ise, "tek dünyalı olmak" yaşatır.


Allah inancının olmama­sı sebe­biyle ortaya çıkan ahiret inancının yokluğu Kaf Dağı gibi acıları yaşatır.

"Çift dünyalı olmak," hem mutluluğun hem umudun tükenmez kaynağıdır.

Meselâ, haksızlıklara uğradınız ve bertaraf edecek gücünüz yok. Üzülüyor, acı çekiyor, ancak kahrolmuyorsunuz; çünkü Celâl sahibi Müntakim ve Kahhar olan bir Rabbiniz var.
En çok sevdiğiniz veya sevdiklerinizden bir kısmı öldüler diyelim. Ayrılık acısı, onların yokluğunu ya­şamak, ciğerinizi dağlar; ancak onların sizin henüz yeterince bilmediğiniz, ama bir gün mutlaka gidece­ğiniz bir yerde sizi beklediklerini bilmek, sizi çıldır­maktan korur; Rabbinizin hepinize yeniden can ve­rerek bir araya toplayacağı bir günün geleceğini bil­mek, sizi, ne kadar çalkalansanız da sükûna erdire­cektir. Böylece acınızı dengeli yaşarsınız; çünkü Ra­him olarak Hayy ve Kayyum olan bir Rabbiniz var­dır.


Gerçekleşmeyen hayalleriniz var diyelim. İstedi­ğiniz evliliği yapamadınız. Bu durum sizi sanki kol­larınız kırılmış da hiç iyileşmiyormuş gibi yapmıştır. Elinizin kolunuzun bağlı olması, gönül yaralarınızın hiç kabuk tutmamasına sebep olmuştur. Toparlanın;
hem hayalinizdekini hem de ondan çok daha iyisini size ihsan edebilecek olan, Din Gününün Sahibi var­dır. Sabırla bekleyiniz; gönül yaralarınızı saracak bir Şâfi ve Vedud, dilediğinizden daha güzelini verecek Malikü'l-Mülk vardır.


Her birimiz, hangi dikenli ve taşlı yola çıkıp yürü­yecek, dikenlerle taşlardan mustarip olacak olsak, tek doğru yolun, sırat-ı müstakimin sahibinin, O'nun af ve merhametinin varlığını bilmek, yaşadı­ğımız ve yaşatılan acıların ebediyen sürmeyeceğini bilmek, yani çift dünyalı olmak bizi mutlu eder; hu­zura, sükûna kavuşturur.


Melankoliden çıkmak için öneriler

1. Yaşayarak hissetmediğiniz duyguların acısını yaşamak ve çekmekten vazgeçiniz.

2. Size melankoli veren film, dizi, kitap vs. ne var­sa hepsini terk ediniz.

3. Umudunuzu, kararlılığınızı, gücünüzü artıran ne varsa, onlara bıkmadan usanmadan sarılınız.

4. Dinlediğiniz ve üretip söyleyenlerin para ka­zanmaktan başka gayesinin olmadığı, hüzün veren, dünyaya küstüren, karamsarlaştıran, umutsuzlaştı-ran müziklerin (şarkı, türkü, pop vs.) tamamını, terk ediniz.

5. Moralinizi yükseltecek kitaplar okuyunuz.

6. Asla boş durmayınız.

7. Gayesiz tüm işleri terk ediniz, faydalı işlere yöneliniz.

8. Televizyonun (tüm gün veya saatlerce) "kapı­kulu" olmaktan, milyarlar dağıtan programları sey­retmekten vazgeçiniz.

9. Aileniz içinde üstünüze vazife olan işleri istekle yapmaya çalışınız.

10. Gülümseyen yüze sahip olmak için bilinçlice çalışınız. Eşinize ve çocuklarınıza hep gülümseyiniz.

11. Mutlaka ciddiye alacağınız bir meşgale bulu­nuz.

12. Hayatınızın manevî yanını doldurmaya çalışı­nız.

13. Uzun vadeli eğitim programları oluşturunuz.

14. Normal işlerinizin dışında hobiler edininiz.

15. Yakın arkadaş topluluğu oluşturmaya çalışı­nız.

16. En az bir tane çok yakın dost edinmeye çalışı­nız.

17. Ev halkınızla neşeli, keyifli birliktelikler için fırsat ve imkân kollayınız.

18. Mevcut mutluluk kaynaklarınızı fark etmeye çalışınız.

19. Eşiniz ve çocuklarınızla oyunlar oynayınız.

20. Ev halkınızla sadece sohbet edeceğiniz vakit­ler ayarlayınız.

21. Mümkün olan vakitlerde, uygun yerlerde yü­rüyüşler düzenleyiniz.

22. İmkânlar ölçüsünde şehir dışı geziler yapınız.

23. Akraba ve arkadaşlarınızla ziyaretleşmeye ça­lışınız.

24. Olgun insanlarla görüşmeye devam ediniz.

25. Beden gücünüzü harcayacak işler yapınız.

26. Neşeli arkadaşlar edininiz.

27. Neşelendirip güldürecek kitaplar okuyunuz, tiyatro ve filmler seyrediniz.

28. Şartlar müsaitse, toprakla uğraşınız.

29. Kendinize iyi ve güzel telkinler veriniz.

30. Olumsuz hiçbir düşüncenin beyninize kamp kurmasına izin vermeyiniz.

31. Uyku giderici her şeyden uzak durunuz, dü­zenli uyuyunuz.

32. Tiryakisi olduğunuz şeylerle mücadele ediniz; bu, aynı zamanda kendi kendinize yaptığınız irade testiniz olacaktır.

33. Zaman zaman, özellikle yalnızken ağlayınız (Rabbinizin huzurunda daha güzel olur.)

34. Bedensel yapınıza takılıp kalmaktan kurtul­maya çalışınız. Toprağa karışacak yanınıza fazla ta­kılmayınız.

35. Belki en başta söylenmesi gerekeni şimdi söy­leyelim: "Allah'a inanınız, güveniniz ve Rabbinizle barışınız."

Bu konuyla ilgili bazı tespitlerimiz var:

* Hayattan hep bir süre sonra olacak kötü şeyler bekle­yen insanlar, huzursuz ve sıkıntılı oluyorlar.

Yaşanıp yaşanmayacağı bilinmeyen bir dönemin, olup olmayacağı bilinmeyen kötü olaylarının sıkıntı­sını, melankolisini bugünden yaşamaya ne gerek var? İnsan bu duruma ya suçluluk psikolojisinden veya çocukken yerleştirilen ve oluşturulan yanlış alt yapı sebebiyle düşer. Bundan vazgeçilmeli, güzel beklentilerin içine girilmelidir.
* İnsanların bazen, kendilerini affedemedikleri hataları vardır. Bunlar o insanı hep "suçluluk" duygusuyla kıvrandırır.

Unutulmamalıdır; en büyük hatalar bile, ilgili bi­rileri varsa, özür ve helâllik dilendikten sonra, o ha­talardan tamamen vazgeçilip pişmanlık gözyaşlarıy­la yıkanırsa, "gönül ayinesinden," "beyin sahifesin-den" ve "amel defterinden" silinebilir.

Bu yapılmazsa, suçluluk duygusu-melânkolisi, o insanı, sürekli cezalandırılacağı anı beklemeye sevk ederek mutsuzlaştırır. Bazen bu insanlar, hatalarını onarma yerine, kendilerini unutacak kadar yoğun uğraş içerisine girer ve orada kaybolmaya çalışırlar. Bu, çok doğru bir tavır değildir.

* Çıkılması gereken basamakları atlamak arzusu, in­sanları ya yanlış ve gereksiz yollara sevk eder ya da bunu başaramazsa uyuzlaştırıp oturtarak melankoliye sokabilir.
İnsanın dışında her şey, enerjisine göre çalışmayı, eksiğini yapmaması gerektiği gibi fazlasını da yap­maması gerektiğini bilir. Arılar, kelebekler, uçmaları gereken hızın daha üzerine ve güçlerinin yeteceğin­den çok daha yüksek yerlere çıkma gibi bir çabanın sıkıntısını, telâşını hiç yaşamazlar.

* Kendi kişisel üzüntü, istek ve nefretlerinden başka hiçbir gündemleri olmayan insanlar da farkında olmadan kendilerini çevreden soyutlarlar. Bu terk etmeyi, "terk edilme" olarak algıladıklarından yalnızlığın melankolisine girerler. Bu durum onların kendi oluşturdukları bataklığa saplanmalarına sebep olur.


Bu durumdan kurtulmanın yolu, çevresiyle ve toplumla ilgilenmek ve kendileri için uğraşılacak bir hedefe/inanca sahip olmalarıdır. Samimiyetle inanı­lan hedef, insanı güçlü kılar, yorgunluğu tanıtmaz bile...

* İnsanlardan, özellikle manevî bir yaşamı olmayanlar, hayat için gereken enerjilerini çabuk kaybederler.

Enerjileri tükendiğinde bu enerjiyi yeniden ürete­cek yol bulamazlar. Çünkü "trafo"yla bağları kopuk­tur, kopmuştur; yeniden bağlantı kurmayı düşüne­mez, başaramazlar.
Bunları birkaç sonuç bekler:

a. İntihar ederler.

b. Kendilerini değersiz hissettikleri ağır bir çök­künlükle yaşarlar.

c. Yaşar gibi yapıp, edilgen bir kişilikle bitkisel ha­yatta süreyi doldurup, esasında yıllarca önce ruhsal güçlerini bitirdikleri için kendilerini de öldürdükleri hâlde, gömülmeyi beklerler.
Bu durumun tek çözümü, manevî dinamiklere yö­nelmek, daha sıkı sarılmaktır. Hayatın anlamını kav­rayamayanlar, mecburen enerjisiz kalırlar. İnsan ön­ce hayatın sebebini ve anlamını öğrenmeli. Bu bilgi bilinç hâline gelirse, kaybolan enerjinin elinden tuta­rak getirecek ve insanın ayağa kalkmasını sağlayabi­lecektir.

* Bazı bedensel dengesizlikler de (uzun, kısa, zayıf, şişman, özür, çirkinlik) uzun süren sıkıntıların sonucu, benliğe iyice yerleşen melankoliye sebep olabiliyor.

Değiştiremeyeceğimiz durumları kabullenip hay­rını ummaktan başka çaremiz var mı? Belki de ger-çekten çok hayırlıdır, kim bilir? Melankoliye sebep olan kompleksler, ancak mevcut durumun o şekliyle Rabbimiz tarafından böylece takdir edildiğini bil­mek, buna inanmak ve hayırlı olabileceğini düşüne­rek takdire razı olmakla giderilebilir. Gerçekten böy­le olabileceğini izah eden pek çok hikâye ve kıssa­mız da edebiyatımızda mevcuttur.
Beyin ve bilinçaltımız doğrudan doğruya bizim konuşmamız ve kullandığımız kelimelerden etkile­nir. Mutlaka güzel kelimelerle güzel şeyler konuşa­lım. Sorunlarımızı sadece çözüm bulmak gayesiyle yalnızca ilgili kişilerce konuşup tartışalım. Düşünce­mizde veya dilimizde çoğaltıp, yayıp ilân etmeye­lim.


Güçlü olacağımızı düşünürsek güçlü, kederli ola­cağımızı düşünürsek kederli oluruz. Nasıl söylersek öyle hayal eder, nasıl hayal edersek öyle hisseder, nasıl hissedersek—genellikle—öyle oluruz. Buna bü­yüklerimiz, "Söz vücut bulur." derler. Güzel şeyler söyleyelim ki sözümüz öylece tecelli etsin.

Bu geniş ve ayrıntılı sayılabilecek izahımızdan sonra diyoruz ki:


Sevgili anne babalar!


Melankoliye girmemiş, güçlü, güven veren, zor­luklarla mücadele eden, gülümsemeyi unutmayan, örnek alınabilir birer ana baba olmaya çalışmanız, çocuklarınızın sizin üzerinizdeki evlâtlık hakların­dandır. Hem kendiniz için hem onlar için gerekeni yapınız. İsteyip de başaramayan yoktur, vesselam!





Ayten Durmuş
 
Üst