• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Mehmet Temiz (Savcı Ağabey) İle Gönül Sohbeti

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,803
Beğeniler
996
Puanları
113
#1
Hizmet Eden Aziz Olur

Mehmet Temiz ağabey çevresinde “Savcı ağabey” olarak bilinir. Aksiyoner bir tebliğ adamıdır. Her fırsatta, bulunduğu her toplulukta tebliğ ortamı oluşturur. İhtiyaca göre onun için kimi meclis tefsir halkası olur, kimisinde hadis, kimisinde fıkıh dersleri verir. Maneviyata yatkın birilerini bulduğu zaman ise büyük bir şevk ile tasavvufu anlatmaya başlar.

Sarsılmaz bir îman ile hizmete adanmış bir hayatı vardır. Adeta hedefe yönelmiş ok gibidir.

Mesleği gereği Türkiye’nin dört bir yanında bulunduğu için her yere maneviyat tohumları atmış, hizmetinin bereketini de görmüştür. Ülkenin en doğusundan en batısına bir çok şehirde veya ilçede izleri vardır. Mücadeleden hiç kaçmadığı gibi her şeyin üzerine üzerine gitmiştir. Bunun da bedelini ödemiş, bol bol sürgün yemiştir. “Ehl-i gayretin tam karşılığı Savcı ağabeydir” desek abartmış olmayız.

Manevi konularda nettir. Yaşadığı, bildiği, gördüğü ne varsa çekinmeden anlatır. Bu anlamda maneviyat dünyasında yaşadığı özel hallerle ilgili bazı örnekleri de mülakatımızın içinde bulacaksınız.

Rabbimizden Mehmet Temiz ağabeyimiz için amel defterini zenginleştirecek uzun bir hizmet ömrü niyaz ediyoruz. Çünkü topluma örnek olacak böyle hizmet insanları kolay yetişmiyor. Kendisine teşekkürler ediyoruz.

Selman TAN: Efendim nerede doğduğunuzdan, eğitiminizden başlayalım mı?
Mehmet TEMİZ:
Bismillahirrahmanirrahim. Elhamdülillahi Rabbil âlemin...

Mardin’in Kızıltepe ilçesinde doğdum. 1938 doğumluyum. Kızıl*te*pe’nin tek ilkokulundan mezun oldum.

S. TAN: Sizin yetişme şartlarınızdan ve ailenizden devam edelim efendim.
TEMİZ:
Babam Ahmet Haz*ne*vî Hazretleri’nde okumuş, ilim ehli bir zattı. Annem ise hem hafız hem de etrafına islamî eğitim veren bir hocahanımdı, hafız yetiştirirdi.

Kızıltepe’de büyük bir avlunun içinde üç tane evimiz vardı, bunların iki tanesi medreseydi. Memleketin bütün hanımlarını annem okutmuştur..

Ben de ilkokula gitmeden hâ*fız*ları dinlerken, yaşımız küçük olduğu için oyun oynarken, okunan ayetleri ezberliyordum. Ayrıca bir hafızlık yapmadım ama annem baktı ki dinleye dinleye Kuran’ın neredeyse tamamını ezberlemişim. Daha sonra bana eksiklerimi tamamlattırdı yani hafızlığım oradan geliyor. Hafızamın kuvvetini zannederim hâfızlık hocam olan annemden almışım. Annem son anına kadar her şeyi saat gibi hafızasında tutmuştur. 106 yaşında iken Ramazan’ın 9. günü oruçlu vaziyette, mukabele okurken vefat etti.

Babam 63 yaşında, 1956 yılında vefat ettiğinde lise son sınıfdaydım. Annem ise 2006 yılında babamdan 50 sene sonra vefat etti. Bize hem annelik hem babalık yaptı ve bizi okuttu.

8 kardeştik.. Ailemizin ağabeyimden önce hep kız çocukları dünyaya gelmiş. Babam Muhyiddin-i Arabî Hazretleri’ni çok okurdu, bizlere de sonraları okumuştur. Oradan erkek çocuk olması için uygulamalı bazı dualar yapmış ve şöyle niyazda bulunmuş, “Ya Rabbi hayırlı bir erkek evlat verirsen Efendimiz’in ahlakıyla yetiştireceğim ve Efendimiz’in isimlerinden birisini vereceğim.” O yüzden benim ismim aslında Muhammed Haşim’dir. Benden sonra yine bütün çocukları erkek olmuş.

Mardin merkezde Haşimî Dergâhı diye bilinen ve dedemizden kalan bir dergahımız vardı. Dedem Abdülkadir Geylani Hazretleri’ne bağlı imiş. Nitekim onu rüyasında görmüş, Abdülkadir Geylanî Hazretleri; “Evladım kalk burada bir dergah yap” demiş. Hatta tarif etmiş “Şurada camii olsun, şurası tekke, medrese, misafirhane olsun” diye. Dedem; “Efendim benim maddi durumum buna müsait değil” deyince Abdülkadir Geylanî Hazretleri; “Allah’ın yardımı sana erişir” demiş.

Dedem bu rüya üzerine kendi başına dergahı yapmaya niyetlenmiş ve kazmaya başlayınca oradan iki küp altın çıkmış ve dedem tekkeyi o altınlarlayapmış.

Haşimî Tekkesi babam zamanında da hizmetine devam etti. Babam yaşlanınca, kardeşlerimiz de dağılınca tekkeyi devam ettiremeyeceğimiz düşüncesiyle devlete hibe etti.. Şu anda onarıldı.

Mardin’de bir çok gayrimenkulümüz vardı. Rahmetli babam dedi ki; “Bu gayrimenkullerin hiçbirisini almayın, çalışanlar fakirdir, kendileri istedikleri gibi tasarrufta bulunsunlar ve geçimlerini temin etsinler ama tapular sizde dursun. Allah-u Teala Hazretleri size çok daha hayırlı ve bereketli kazançlar verecektir.” 70 seneden beri arazilerimiz hâlâ eski çalışanlarımızda durur. Babamın bu sözünü vasiyet sayarak arazilerimizin hiçbirisi için mahkemeye müracaat edip almadık. Ben savcı olduğum için validem bir tomar tapuyu bana teslim etti ama onlar hala durmaktadır.

Babam Ahmet Haznevi Hazret*leri’ne bağlıydı. Adıyaman’daki Mu*ham*met Raşit Efen*di’nin babası Abdülhakim Hüseyin Efendi babamın dergah arkadaşıdır. Muhammet Raşit Efendi fakiri Muhammet Tahir yani babasının arkadaşı, efendinin oğlu olarak karşılardı.

Annem de babam da araptır. Babam neslimizin Abdülkadir Gey*lanî Hazretleri’nden geldiğini söylerdi. Şeceremiz bir koldan Hazreti Hasan’a bir koldan Hazreti Hüseyin’e dayanıyormuş. Bu şecerenin vesikası da ellerinde imiş. Validemin anlattığına göre, Seyyidlik şeceresi olanları toplayıp vesikasını tespit ettikleri aileler için iki şeyi uygularlarmış. Ya sürgüne gönderirler ya da hapse atar veya katledermiş.

S. TAN: Sami Efendi Hazretleri ile özel görüşmeleriniz oldu mu efendim?
TEMİZ:
Urfa’da ders aldıktan sonra İbrahim İzgördü ağabey ile birlikte ziyaretine gitmiştik. Benim ders aldıktan sonra kalp bölgemde bir yanma hissi oluyordu. Kendi kendime ‘acaba kalbimde tıbbi bir problem mi var?’ diye düşünüyordum. Bu yaşadığım durumu da Allah’tan başka kimseye söylememişim. Sami Efendi’nin yanına girdiğim sırada bana tebessümle baktı ve;

Senin kalbinde yanma var, zikre çok fazla yüklenmişsin. Lafza-i celal zikri nur olduğu için çok yapıldığı zaman, devamlı aynı yere isabet ettiğinden orayı aşırı nurlandırır, yakmaya başlar. Letaifi değiştirelim ve ruha geçelim” dedi.

S. TAN: O da ayrı bir şeref Mehmet ağabey. Çünkü bazılarına da Sami Efendi Hazretleri “Az zikir ile kalp çalışmaz daha çok zikredin” diyor.
TEMİZ:
Çok çalışıyorduk. Savcılık yapıyor olmamıza rağmen gecenin geç saatlerinde eve döndüğümüz olurdu. Fakat ömrü hayatımda daha seher vaktini kaçırdığımı hiç hatırlamıyorum.

Sami Efendi Hazretleri’ni ikinci özel ziyarete gideceğimiz zaman kendi kendime hazırlık yapayım diye niyetlendim. Gusül abdesti aldım, iç ve dış elbiselerimi yeniledim ve oruca niyet edip ziyaretine gittim.

İçeriye yine İbrahim İzgördü ağabey ile birlikte girdik. Sami Efendi’nin torunu Mahmut bey bizi karşıladı. Huzuruna girdik. İbrahim ağabey kuyumcuydu Sami Efendi ona dönerek dedi ki: “Torunum Mahmut nişanlanacak, kız tarafı için mücevherat alınacak siz Mahmut Bey’le konuşarak gereğini yaparsınız.”

Sonra Kasas Suresi’ndeki şu ayet-i kerime’yi okudu: “Allah’ın sana verdiği nimetleri Allah için kullan ama dünyada da nasibini unutma. Allah’ın sana yaptığı ihsan gibi sen de Allah’ın kullarına ihsanda bulun. Sakın fitne-fesat çıkarma. Allah fesat çıkaranları sevmez.”

Bu ayeti okuduktan sonra “Dünyadaki nasibini unutma” kısmını da birkaç defa tekrarladı.. İbrahim İzgördü ağabey Mahmut Bey’le konuşurlarken Sami Efendi beni de karşısına oturttu.

Yeşil bir koltukta oturuyordu. Bir cemaate sohbet eder gibi sohbet etmeye başladı. Yeni intisaplı olduğumuz için o sohbette bana ayet ve hadislerle tasavvuf yolunu anlattı. Bütün sohbetlerinde ayetleri ve hadisleri okuduğu zaman onların mealini de verirdi. Fakat bu özel sohbette sadece ayet ve hadis metinleri okuyup manalarını söylemedi. Çünkü benim arapçayı bildiğimi biliyordu.

Sonradan İbrahim İzgördü ağabey de gelip yanımıza oturdu.

O sohbetten bir şey aktarayım size:

Buyurdu ki; “Seyr-i sülûk bitmez, ölünceye kadar devam eder. Hizmet etmek için seyr-i sülûkun bitmesini beklemek gerekmez. Hizmet eden hizmet ettiği ve aynı zamanda samimiyeti oranında Allah katında değer kazanır. Hizmet eden aziz olur. Hizmet eden himmete erer.

İbrahim İzgördü ağabey çıktığımız zaman bana; “Bu sohbetten ne anladın?” diye sordu. Ben de; “İstiğrak halindeydim bilmiyorum” dedim. Bana dedi ki; “Biz 30 senedir Sami Efendi Hazretleri’nin yanındayız. Ben şunu anladım. Sami Efendi Hazretleri bir kişiye özel olarak konuşursa mutlaka onun ihtiyacı olan ve yapması gerektiği şeyleri anlatır. Sen hizmet yolundan gideceksin.”

Biz ayrıldıktan sonra Sami Efendi, Musa Efendi’ye bizi kastederek “Bu kardeş Urfa’da Esad Bey’le birlikte hizmet etsin” buyurmuş. İşte bizim güneydoğudaki hizmetimiz böyle başladı.

O sohbette şöyle bir şey de yaşandı. Sohbet bittikten sonra Sami Efendi torunu Mahmut Bey’e “İbrahim Efendi’ye kahve getirin Mehmet Bey’e ise şeker tutun” buyurdu... O zaman ben kendimin oruçlu olduğunu hatırladım. Tepsinin içinde şeker tutuldu bir tane aldım. Bunun üzerine Sami Efendi “Avuçlarınınzı açın” buyurdu ve kendi avuçları ile üç avuç şeker verdi. Akabinde “Urfa’ya gittiğiniz zaman sohbette kardeşlere dağıtırsınız” buyurdu. Urfa’ya gittiğimde Esad ağabeye bu durumu anlattım bir tepsi getirdiler ve şekerleri tepsinin üstüne boşalttım. Sohbette bulunan kardeşlere şeker dağıtılınca baktık ki şeker adedi sohbette bulunanların adedi kadardı. Cenab-ı Hak denk getiriyor.

Yine bir seferinde Mehmet Mencet Bey ile birlikte Sami Efendimizi ziyarete niyetlendik. Fakat yollar kapanmış, Türkiye kara teslim olmuş vaziyette. O zaman şimdiki gibi uçak imkanları yok, otobüsler çalışmıyor. İstanbul’a giden bir kamyon bulduk, “Bizi İstanbul’a götürür müsün?” dedik. Adamcağız, “Bana arkadaş olmuş olursunuz” dedi. Yüklü ve zincirli bir kamyon olduğu için karda gidebiliyordu. Bazen kara saplanırsa ileri geri manevralar yapıyor biz yardımcı oluyoruz, bu şekilde yolculuk yaptık. Şimdiki ismi Nur Dağları olan Gavur Dağlarını geçtik. Şoför de birimizin hakim birimizin savcı olduğunu öğrenince şaşırdı. İstanbul’a ulaşmamız üç günü buldu.

S. TAN: Efendim bu fedakarlık Sami Efendi Hazretlerini bir ziyaret için miydi?
TEMİZ:
Evet, evet sadece ziyaret etmek için. Ayrıca ziyaret edip edemeyeceğimizi, kabul edilip edilmeyeceğimizi de bilmiyoruz. Genç kardeşlerimiz yoldan istifadenin aslında zamanımızda ne kadar kolaylaştığını anlasınlar.

İstanbul’a gelince Ömer ağabey; “Üstadımız rahatsız, ziyaret kabul etmiyoruz” dedi. Biz kendisine uzak yerden geldiğimizi söyledik. Oradaki bir şahıs “Ben de uzak yerden geliyorum” deyip ağlamaya başlayınca Ömer ağabey gidip üstadımıza durumu arz etti.

Biz bahçede beklerken üstadımız merdivenlerden bizi karşılamak için aşağı indi. Mübarek hem zarif, hem merhametli, hem de vefalı. Sıra halinde elini öpüp yukarı çıkacağız. Fakir, ‘üstadımız elini öptürmez ama bana elini verse de öpsem’ diye niyet ettim, çünkü ellerini öptürmezlerdi. Musafaha yaparken müsaade ettiler elini öptüm. Benden sonrakiler musafahaya devam ettiler. Bir baktık arkadan gelen kardeşlerden Elektrikçi Hayri isimli kardeşimizin elini Sami Efendi Hazretleri öpüverdi. Sonradan bu kardeşimize sorduk; “Ne oldu da Sami Efendi senin elini öptü?” diye. Hayri Bey dedi ki; “Musafaha yapılırken ben endişe içindeydim. ‘Benim gibi günahkar birisinin kirli eli üstadımızın eline nasıl değer?’ diye düşünürken üstadımız elimi öpüverdi.” Üstadımız mütevazılıkta hiçlik makamındaydı.

Gençler o dönemleri bilmedikleri için onlara bir şey daha söyleyeyim. Osman Efendi kendisine vazife verileceği güne kadar Musa Efendi Hazretleri’nin sohbetlerinde hep eşikte otururdu. Bütün sohbetlerde onu ya orada görür veya kapının daha da dışında görürdüm. Mütevazılık kadar büyük izzet yoktur.

Osman Efendiye vazife verildiği zaman Musa Efendi Hazretleri şunları söylemişti; “Hacı Osman’a teslim olan felah bulacak, karşı gelen zarar görecektir. Bizim yolumuz kıyamete kadar bâki olacaktır çünkü kapısı açık kalan Hazreti Ebubekir’in yoludur.


S. TAN: Meslek hayatınıza herhalde hukukçu olarak devam ettiniz efendim.
TEMİZ:
Evet. Savcılığa geçtiğim zaman tayin olacağız, ben kura çekmeden önce bir Yasin’i şerîf okudum. Benim kuram Urfa Hilvan’a çıktı. Arkadaşlardan birisi bana “Bak Yasin okudun ama Hilvan gibi bir mahrumiyet bölgesine tayinin çıktı, benim ise daha güzel bir yere tayinim çıktı” dedi. Ben de kendisine; “Bu hadisenin sonuna bakalım” dedim. Sonrasında ‘ben iyi yere çıktım’ diyen arkadaş istifa etmek zorunda kaldı ben ise Hilvan’da Sami Efendi Hazretleri ile buluştum.

Aslında Üniversite yıllarımda Sami Efendi Hazretleri’nin Erenköy’deki bazı sohbetlerine katılmıştım fakat intisap nasip olmamıştı. O da şöyle oldu:

Hakim Mehmet Mencet Bey’le birlikte Urfa halifesi Esad Parmaksız ağabeyin sohbetine gitmeye başladık. Daha sonra Musa Efendi”nin görevlendirmesi ile 1970 ile 80 yılları arasında Esad ağabeyimizle birlikte güneydoğuya hizmet etmeye çalıştık. Çok güzel bir ahlâk sahibi, çok cömert bir insandı.. Mekke ile Medine arasında Ramazan’da oruçlu iken trafik kazasında vefat etti ve Cennetül Mualla’ya defnedildi.

S. TAN: Sami Efendi Hazretleri’nin size mesleğiniz, kamu görevinizle ilgili tavsiyeleri oldu mu?
TEMİZ:
Evet o da şöyle oldu. Ben Urfa’da ders aldıktan sonra ilk fırsatta İstanbul’a ziyarete gidip devlethanenin kapısını çaldım. Benim ilk özel ziyaretim olacaktı.

Şu 4 temel tavsiyede bulundu;

İlki; “Beşerî kanunların gayri adil olduğuna inanacaksınız, asıl adil kanunların Îlahî kanunlar olduğuna îman edeceksiniz. Gönlünüz beşeri kanunlara değil ilahi kanunlara bağlı olacak” dedi.

İkinci olarak, “Beşeri kanunları uygularken onları ilahî kanunlara adapte etmeye çalışınız” buyurdular.

Üçüncü olarak, “Sakın nefsinize uyduğunuz, kızgın olduğunuz zaman karar vermeyiniz. Hadisi şerif’de buyruluyor “Hakim öfkeliyken hüküm vermesin’ diye.

Son olarak ta şunu söyledi, “Gelen en yakınınız, ananız, babanız dahi olsa kesinlikle iltimas göstermeyiniz, adaletten ayrılmayınız.”

Ben de kendisine “Efendim ayet-i kerime’de “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirdir” buyuruluyor. Hatta malum bir başka ayette “Zalim” bir başka ayette “Fasıktır” ibareleri de geçiyor. Bu noktada bize ne buyurursunuz?” diye sordum.

Malum kendileri hukukçuydular, cevaben buyurdular ki, “Bu ayetin muhatabı siz değilsiniz. Muhatap olanlar iktidarda olanlardır. Onlar da muktedir değillerse yine mes’ul olmazlar ama güçleri yettiği halde değiştirmezlerse o zaman bu ayetlerin muhatabı olurlar..

Bir seferinde de meslek değiştirme alternatifi zuhur etti. Beni bir şirketin başına çağırıyorlardı. Teklif geldiği zaman, “Biz büyüklerimizle istişare ederiz” dedim ve ziyaretine gittim. Kendisine herhangi bir şey arz etmeden buyurdular ki; “Herkes bildiği işle meşgul olsun, bilmediği konuda başarılı olamaz. Bazı mesleklerde ise kamu menfaati vardır. Adalet noktasında siz faydalı olamazsanız bile zararınız olmaz.”

S. TAN: Mehmet ağabey Sami Efendi İle ilgili hatıralar anlatıyordunuz oradan devam edelim mi?
TEMİZ:
1980 yılında Yozgat Yerköy Başsavcısı iken ailelerimizle ve arabalarla hacca gitmiştik. O zaman şeytan taşlama yolu tekti. Bütün hüccac şeytan taşlamaya gidiyor, aynı yoldan geri dönüyordu. Gidenler ve gelenler kafileler halinde birbirleriyle karşılaşıyorlardı, çok tehlikeliydi, çok ölümler oluyordu.

Şeytan taşlamaya gittiğimizde bizden önce şeytan taşlayanlarla karşı karşıya geldik. Önümüzde alabildiğine uzun bir kuyruk, arkamızda da yine uzun bir kuyruk vardı. Tam karşılaşma noktasında ise biz vardık. Karşımıza ise irikıyım Sudanlılar çıktı. Ben o zaman 60 kg, incecik yapıda birisiydim. Sudanlılar dirsekleri boğazımızda, bizi buldozer gibi sürüyorlardı. Fakat geri gitme imkanımız yok çünkü arka tarafımız dolu. Böyle bir itiş kakış içinde yarım saate yakın uğraştık.

Tam yıkılmak üzereydik, ‘ne yapacağız Allahım?’ diye düşünürken Sami Efendimiz’in bir sohbetinde söylediği sözler aklıma geldi. Buyurmuştu ki, “Sıkıntıya düştüğünüz zaman Allah-u Teâla’dan mürşidinizin veya Abdülkadir Geylanî Hazretleri’nin vesile olmasını isteyin.” Bu düşünce saniye içinde aklımdan geçti.

Bir baktım Sami Efendi Hazretleri ihramlı olarak havadan geliyor. Bana bakarak gülümsedi ve o zarif elleriyle sıkıntıda olanların yani bizim grubun tamamını kaldırdı Recme tül akabe denilen büyük şeytanın yanında bir yere koydu. O sırada yanımda bulunan ve halen hayatta olan Hacı Muzaffer Bey bana dönerek “Savcı ağabey biz buraya nasıl geldik?” dedi. Çünkü geldiğimiz yer belki 1 km ötede bir yerdi. “Sonra anlatırım” dedim. İhramlarımızın üstü gitmiş, onda taş filan da kalmamış… Bendeki taşları paylaşıp vazifemizi îfâ ettik. Sami Efendi Hazretleri’nin böyle bir tasarrufunu gördüm. Nitekim ertesi günü şeytan taşlama yolunda epey ölümler oldu.

Cenâb-ı Hak onlara böyle bir tasarruf yetkisi vermiş. Sami Efendi Hazretleri’ne her gittiğimizde Cenabı Hak ona ne sormak istediğimizi bildirirdi. Daha bir soru sormadan reçetesini, ne yapmamız gerektiğini bize söylerdi.

İntisap ettiğim ilk zamanlar rüyamda Sami Efendi Hazretleri’ni gördüm. “Urfa Ulucami’ne Sami Efendi Hazretleri teşrif etmiş” dediler. Hemen gidip buldum ve elini öptüm. Elinin üstünde madeni para büyüklüğünde bir mühür gördüm. Rüyamda bana; “Bu mühür zamanın Gavsı olduğunun mührüdür” dediler. Sami Efendi’yi canlı olarak ilk ziyaretimde elinin tarak kemiklerinin üstünde aynı mührü zahiri olarak gördüm. Ama daha sonraki ziyaretlerde öyle bir mühür görmedim.

S. TAN: Size manevi hayat ile ilgili özel tavsiyeleri oldu mu?
TEMİZ:
Sami Efendi Hazretleri bir görüşmemizde şöyle buyurmuştu; “Yatmadan önce abdest alın, iki rekat hacet namazı kılın, sağ tarafınıza yatın ve şu duayı okuyun; “Allahümme veccehtü vechî ileyk ve fevveztü emrî ileyk ve elcehtü zahrî ileyk. Lâ melcee ve lâ mencee minke illâ ileyk. Rağbeten ve rahbeten ileyk. Âmentü bi kitâbikellezî enzelte ve Nebiyyikellezî erselte.” Devamında şöyle dedi; “Nebi sallallahu aleyhi vesellem Efendimizi biiznillah görürsünüz inşallah.”

Buyurduklarını aynen uyguladıktan sonra yattım ve rüyamda Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’i gördüm. Buyurdular ki; “Gel evladım seninle birlikte zikir yapalım. Karşıma otur, dizlerini dizlerime daya, başını bük ve kalben Allah de.” Bir müddet böyle devam ettikten sonra; “Sana biraz da hadis öğreteyim” buyurdular. Kendisi okudu, okuduklarının hepsi kalbime yazıldı.

S. TAN: Bildiğiniz hadis-i şerifler miydi, bilmediğiniz hadisi şerifler miydi?
TEMİZ:
Bildiğim hadis-i şerifler de vardı bilmediğim hadis-i şerifler de. Mesela, “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadis-i şerîfini okudu. Sonra en son okuduğu hadis-i şerif; “Bana tabi olan bendendir” oldu. O okuyor ama bakıyorum benim ağzım hareket ediyordu, bu şekilde uyandım.

Yine 1980 Haccında Harem-i şerif’in ikinci katında istirahat ediyoruz. O zamanlar tenha olduğu için haremden ayrılmak yerine altımıza bir halı üstümüze bir halı serip orada uyuyoruz. Bir baktım Beytullah kalkmış onun yerinde Efendimiz aleyhissalâtu vesselam oturuyor. Ümmeti Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’e nasıl büyük bir aşkla bağlı. Etrafında gözyaşı dökerek “Ruhi ebi ve ümmi fidâke Ya Rasulellah” diyorlardı. Ben de aynı şeyi söyledim ve “Ya Rasûlallah sizi övmekten biz aciziz çünkü sizi Allah-u Teala Hazretleri Kuran-ı Kerim’de övmektedir” deyince mübarek tasarrufta bulundular.

Elhamdülillah buna benzer daha niceleri oldu. Rüyada gördüğüm de oldu yakaza halinde gördüğüm de oldu. Rabbim dünyada ve ahiret de bizi ondan ayırmasın. Âmin.

S. TAN: Simâyı âlileri nasıldı efendim?
TEMİZ:
Şemâil-i şeriflerde anlatıldığı gibiydi. Yüzü genişçeydi, hep gülümsüyordu.

Muhabbetle bakıyordu. Hani bir insan tebessüm ettiği zaman gözleri de güler ya işte o şekilde.

Ona bizi ulaştıran büyüklerimiz olmuştur. Önceleri nice keramet sahibi evliyayı ziyarete gitmiştim. Ama bunlar hep Sami Efendimize intisapdan sonra oldu.

Adapazarı’nda görev yaparken ağabeyimin çocukları trafik kazası geçirdiler. Beş kişi vefat etti, iki kişi hastaneye kaldırıldı. Ağabeyimin hanımı, oğlu, gelini, kızı, torunu hep vefat ettiler. Annem üzülmesin diye anneme söylememişiz.

O zamanlar cep telefonu yok. Musa Efendi nereden bulmuşsa annemin telefonunu bulmuş ve bizzat telefon etmiş. “Fakir Musa Topbaş, Mehmet Bey’le görüşmek istiyorum” demiş. Annem; “Oğlum yoktur şimdi” deyince; “Peki aradığımı ve selamımı söyleyin” demiş. Anneme hiçbir şey söylememiş. İkindin tekrar aramış bu sefer telefona kardeşim Mahmut çıkmış. “Başınız sağ olsun, abiniz ne zaman gelir? demiş. Kardeşim de “Saat 11 den sonra geleceğini söyledi, cenazelerle ilgileniyor efendim” demiş. Saat 23:15’te üstadımız üçüncü defa telefon etti.

Sahib ul vefa olmak işte budur. “Geçmiş olsun, vefat edenlerin hepsi şehit oldular, taziye için nereye geleyim?” dedi. Hakikaten sabah namazını kılıp yola çıkmışlar hepsi abdestlilermiş. Ben de “Efendim annemin haberi yok, annemin evinden başka da İstanbul’da evimiz yok, zahmet buyurmayın eğer müsade ederseniz kardeşler olarak biz ziyaretinize gelelim” dedim. “İyi olur” dedi. “Efendim ne zaman gelelim?” dedim. “Gece ve gündüz her zaman evim sana açık” dedi.

Ağabeyim Cizre’de Şeyh Seyda’ya bağlıydı. Onu da götürdüm, ağabeyim “Maşallah Musa Efendi ne kadar nurlu imiş, benim mürşidim gibi” dedi.

Hakikaten Şeyh Seydâ yüzünü peçe ile kapatırdı. Büyük bir alim ve büyük bir veliydi. Sami Efendi Hazretleri ona selam gönderirken “Selam ve hürmetlerimle ellerinden öperim” dermiş. Size bunu nereden duyduğumu da anlatayım:

Bir umrede Harem-i şerifte tesbih çekiyorum. Yanımda oturan birisi bana eğilerek “Nereye bağlısınız?” diye sordu. Söyledim, bana; “Ben Sami Efendi’yi takip etmekle görevli istihbarat polisiydim. Sonra talebesi oldum. Bir müddet sonra Cizre’ye tayinim çıktı, Sami Efendi Hazretleri bana; “Cizre’de Seydâ Hazretleri’ne selam ve hürmetlerimle ellerinden öptüğümü söyle “ dedi.

Cizre’de vazifeye başladığım zaman selamı unutmuştum. Bir müddet sonra bir şahıs geldi ve “Sizi Seydâ Hazretleri çağırıyor” dedi. Benim aklım başıma geldi. Gidince Sami Efendi Hazretleri’nin söylediklerini ilettim.

Bunun üzerine Şeyh Seydâ Hazretleri hemen ayağa kalktı, şehadet parmağını havaya kaldırdı ve “Ben şehadet ederim ki o ‘Urvetül vüska’dır. (Kuran ifadesiyle, sağlam ve kopmayan kulp.) O, zamanın ferididir, o tevazusundan dolayı öyle söylüyor, esas eli ve ayağı öpülecek olan odur” dedi.

S. TAN: Mehmet ağabey Sami Efendi’ye intisap ettikten sonra tasavvuftan anladığınız ne oldu, yani tasavvufu tarif edin desek nasıl tarif edersiniz?
TEMİZ:
Tasavvuf İslam’ı kalben ve bütün hücrelerinizle hissederek yaşamaktır. Bütün ibadetlerin kalbin iştiraki ile yapılmasıdır. Namazı eğer kalbinizle birlikte kılarsanız çok büyük bir feyiz ve bereket gelir. Gözlerinizden yaşlar akar. Bütün vücut buna dahil olur. İşte bu İslam’ı kalben yaşamaktır. İşte bu İslam’ı yaşadığını bütün zerrelerinde hissetmektir. Tasavvuf tamamen batınî hayattır. Buna ulaşmak için ise mutlaka kâmil bir mürşide ihtiyaç vardır.

Sami Efendimiz bir sohbetinde şöyle buyurmuştu; “Eserleri okumak size bilgi kazandırır ama vâsılı ilallah etmez.” Tasavvufta ise mürşidin vasıtasıyla Efendimiz aleyhissalâtu vesselâma ve onun vasıtasıyla Allah’a ulaşmak vardır. Vâsıl-ı illallah vardır.

S. TAN: Zamanımızda mürşit olduğunu iddia edip, ortaya çıkanlar var. Bunlara bağlanıp yolunu şaşıran, yolunu kaybeden çok insan da oluyor. İnsanlar sapkın yollara sevk ediliyorlar. Bunun hem sebebi nedir hem de doğrusunu bulmak için herkesin ne yapması gerekiyor?
TEMİZ:
Sami Efendi Hazretleri bir sohbetinde aynen şunu söyledi; “Bazı kimseler vardır ki mürşit olma iddiasındadır, ama o noksandır yetiştirdiği talebeler de noksan kalır. Kâmil olan mürşidin talebeleri olgunlaşır, kemâl bulur. Bazıları ise müfsiddir, talebelerini ifsad eder.” Öylelerini şimdi çok görüyoruz.

Çare şudur; Bir mürşide intisap edileceği zaman önce istişare edilmelidir. Mürşit araştırılmalıdır, Şer’i hususlara ne kadar riayet ettiği kontrol edilmelidir. Mürşidin haline bakılmalıdır yani insanı olgunluğa eriştirmeye mezun mudur, muvafık mıdır diye.

Sonra ders almak istediğinizde mürşit istihare yaptırıyor mu? İstihare genellikle senin meşrebin o mürşide uyuyor mu uymuyor mu bunun için yaptırılır. Sami Efendimiz de Musa Efendimiz de hep istihare yaptırırlardı.

Yine bir yolun sıhhati ile ilgili çok önemli bir ölçüyü üstadımızın ifadeleriyle anlatayım. Sami Efendi Hazretleri; “Bu zamanda bir mürşidin kâmil olup olmadığı onun talebelerinden, ayrıca onların Şeriat hassasiyetlerinden anlaşılır” buyurmuştur. Ölçü her zaman için İslam’ın ana ilkelerinden sapmamaktır.

Musa Efendi şöyle demişti, “Bizim yolumuzun da, mürşidin de sahteleri vardır onlara çok dikkat edilmelidir.”

Bunu nasıl anlayabilirsiniz? Enfal Suresi’ndeki ayeti kerime’de Cenabı Hak buyuruyor ki; “Takva sahibi olursanız ben size Furkan’ı gönderirim.” Yani Hakkı batıldan, doğruyu eğriden ayıracak anlayış, tefrik edecek firâset veririm. Takva sahibi olanlar doğruyu görürler ve oraya tabi olurlar.

Biz ne kadar takva sahibi bir hayat yaşıyoruz? Biz nefsimiz için mi Hakk’a kulluk için mi böyle bir adım atıyoruz? Bunları kendi içimizde iyi kontrol etmemiz gerekir.

S. TAN: Peki Efendim mürşide tabi olduktan sonra ne gerekir?
TEMİZ:
Ondan sonra tam teslimiyet gerekir.
Sonra içimizdeki muhabbeti hiç zedelememeye çalışmalıdır.

Yolun usul ve erkânına riayet etmek gerekir.

Verilen dersi seher vaktinde, usûlünce yapmalıdır.

Sohbetlere yine usûlüne ve edebine uygun tarzda gitmelidir.

Bu hususlara riayet insanı çift kanatlı yapar.

Eğer bunlara dikkat edilirse artık siz kazancınıza da dikkat edersiniz. Helal kazanç bu yolda çok önemlidir.

Sami Efendi Hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurmuşlardı; “Helal kazanç dua kapısının anahtarıdır. Hatta anahtarının da dişlileridir. Dişliler bozuk olur ise o anahtar ile ne kadar uğraşırsanız uğraşın kapıyı açmaz.”

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’in kendi femi saadetlerinden rüyamda dinlediğim bir hadisi şerif’de şöyle buyurmuştu: “40 gün helal lokma ile gıdalanan bir kimsenin kalbi nurlanır. Kalbinden ve lisanından hikmet pınarlarını akıtır.”

Helal lokmanın olabilmesi için kişinin yaptığı işin doğru bir iş olması gerekir. Ve yaptığı işi doğru yapması gerekir.

Helal lokma sağlanabilirse ondan sonra ise samimiyet, ihlas ile bilgi gerekiyor. İşin şuurunda olacaksın.

İmam Mâlik Hazretleri buyuruyor ki; “Bir kimse ben maneviyat yaşıyorum der de ilmihalini bilmezse, şer’i şerifi bilmezse zındıklaşabilir.”

Bir cemaat bağlısından güya cezbe halinde şöyle bir şey duymuştum “Ben mürşidimi Rasulullah’tan daha çok seviyorum.” İşte bu, tam zındıklık alâmetidir.

Maide Suresi’nde “En ziyade sevmeniz gereken Allahtır, sonra Rasulü’dür, sonra namazını kılan zekatını veren doğru yolda olan mü’minlerdir” buyruluyor. Buna aykırı söz söyleyen İslam’dan çıkar, şeytanın oyuncağı olur.

Diğer taraftan ise bir insan alim olur, fıkhı iyi bilir ama İslam’ı Resulullah’ın tavsiye ettiği gibi yaşamaz ise o da fâsıklaşır.

Şimdi bazı alim geçinenler vardır ki hadis-i şerifleri inkar ediyorlar. Bunlar tam bunun örneğidir.

Gözlerimle gördüm, kulaklarımla duydum adam Sahihayn’de geçen hadis-i şerifi inkar ediyor. İnkar ettiği hadis; “Allah-u Teâla zamana küfür etmeyin zaman benim” hadis-i şerifi. “Böyle hadis-i şerif mi olur?” diyor. Halbuki burada îcaz var. Allah-u Teâla “Zamanı ben yarattım” buyuruyor.

Kendisine soruyorlar; “Allah diyorsun ama celle celâlühü demiyorsun.” Verdiği cevap şu; “Ben protokolü sevmem, Kuran-ı Kerim’de bir çok yerde Allah geçiyor ama celle celaluhu denmiyor.” İşte bu tür ifadeler tam fâsıklık alâmetidir.

Fâsık, Haktan ayrılan demektir. İslam’ı kalben yaşamamak demektir.

Manevi hayatımız için gerekli olan şeyler saymaya devam edersek, Hadis-i kutsi’de “Ben beni zikredenle beraberim” buyruluyor. Allah ile beraberliği artırmak, zikri artırmakla mümkün olur. Artık o kalpte Allah’ın zikrinden, fikrinden ve muhabbetinden başka bir şey yoktur. Her an O’nunla beraber olmak vardır, buna da “ihsan” makamı deniyor.

Vasıl-ı ilallah devamlı bu şuurda olma halidir.

İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubatında buyuruyor ki; “40 senedir bu fakirin kalbine Allah’ın zikrinden, fikrinden, muhabbetinden başka hiçbir şey girmedi.” Yani kalp mâsivaya kapanıyor. “Yine de bu fakir kendimde bir iyilik görmüyorum, Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz’in şefaatine muhtacım” buyuruyor.

Vasıl-ı ilallah “Baş başa bağlı, baş Rasulullaha bağlı” olmakla mümkün olur.

Seyr-u sülûk için daha ne yapmamız gerekir derseniz, usulüne uygun dervişlikten sonra hizmet gerekir.

S. TAN: “Baş başa bağlı, baş Rasulullaha bağlı” ne kadar güzel efendim.
TEMİZ:
Bu söz bana ait değil, Esad Erbilî Hazretleri’ne aittir.

Sami Efendi üstadımızdan dinlemiştim, şöyle anlatmıştı: “Yozgat’tan 80 yaşında alim bir zat gelmişti, onu Esad Efendi Hazretleri’ne götürdüm, intisap etti.

Esad Efendi Hazretleri ona aynen şunu söyledi. “Siz gerek ilimde gerek takvada 40 senedir mesafe kat ediyorsunuz. Şimdi ders aldınız yed-i sahihle (sahih bir el ile) vâsıl oldunuz. Çünkü baş başa bağlı, baş Rasulullah’a bağlıdır..” Elbette kastedilen Altın Silsile ile Rasulullah’a bağlanmaktır. Bu bağlılık böyle bir bağlılıktır.

S. TAN: Efendim Musa Efendi Hazretleri ile uzun bir hizmet döneminiz oldu. O dönemden neler anlatmak istersiniz?
TEMİZ:
Fakire vazifeyi 1980 yılında Musa Efendi vermişti. O zaman şunu söylemişti; “Biz kendiliğimizden kimseye görev vermiyoruz. Sami Efendimiz’in talimatı ve tasvibi ile vazife veriyoruz” dedi. İlk görev verdiği yer Mardin’di.

Musa Efendi vazifelileri topladığı bir sohbette fakir için “Her gittiği yerde sohbete mezundur” buyurmuşlardır.

Sonra 1986 yılında fakiri çağırdı ve dedi ki; “Van’da bir takım olumsuzluklar oluyor. Oraya gidip savcılık tahkikatı gibi tahkikat yapacaksın, olumsuzlukları tespit edip bana dosya ile getireceksin.”

Bunları söyledikten sonra hiç vakit kaybetmeden ilk vasıtayla Van’a gittim, vazifeyi yapıp getirdim, dosya daha elimde iken bana; “Şu, şu olumsuzluklar mı oluyor?” diye oradaki durumu tek tek saydı. Sonra bana “Derhal tekrar Van’a gidip şu şahsı Van’dan uzaklaştıracaksın” dedi. Ben İzmit Kandıra’da savcıyım, Van’dan hiç kimseyi tanımıyorum, o şahıs ise Van’da nüfuzlu, çevresi olan bir insan. Büyüğümüz bu emri verdiğine göre bunda bir hikmet vardır deyip yanından ayrılır ayrılmaz yine Van’a gittim. Van’a ulaştığım zaman öğrendim ki, o olumsuzluğu yapan şahıs bir gece önce bütün eşyasını yükleyip Van’dan Manisa’ya ayrılmış. Tasarrufa bakınız.

O bölgedeki belli illerle ilgilenmemi istediler. Sonra takriben on yıl doğu vilayetlerini hep Musa Efendi ile birlikte dolaştık.

“Cömert İnsanın Yedirdiği Şifa Cimrinin ki ise Hastalıktır”

Mesela bir doğu vilayetleri programı yaptığımız zaman Van’da Arvasîlerden, oranın mürşitlerinden ve seyyitlerden Seyit Halis Arvasî Hazretleri ve onun abisi Seyit Muhammet Nur Arvasî Hazretleri bizi misafir etmek istediklerini söylediler. Musa Efendimize söyledim “Onlar seyyitlerdir, misafirleri olalım” buyurdu.

Van’a gittiğimiz zaman Musa Efendi’nin önünde el pençe divan duruyorlardı. Musa Efendi’nin teklifine rağmen oranın mürşitleri yanına oturmuyor dizinin dibine oturup kendisine sormak istedikleri ve istişare edecekleri hususları soruyorlardı.

Mesela Seyit Halis Arvasî yemek sırasında Musa Efendi’ye; “Efendim cömert insanın yedirdiği şifadır, cimrinin ise yedirdiği hastalıktır” şeklinde hikmetli bir söz okudum bu doğru mudur?” diye soruyor, Musa Efendi de; “Evet doğrudur” buyuruyordu.

Sonra “Her acı devadır zehir hariç, her tatlı hastalıktır bal hariç” diye bir kelam-ı kibâr okudum. Bu doğru mudur?” diye soruyor, Musa Efendimiz de; “Evet doğrudur” diyordu.

Seyit Halis Arvasî benim bizzat bir çok kerametini gördüğüm bir mürşitti ama bana şunu söylüyordu; “Bizim sadece adımız, ocağımız var, bize o sebeple hürmet ediyorlar ama bu zatlar gerçek mürşittir ve gerçek himmet sahipleridir.

Misafir olduğumuz ilk gecenin sabah namazında Musa Efendimiz Halis Arvasî’ye; “Buyrun namazı siz kıldırın’ dedi.. Halis Arvasî ise fakiri kastederek; “Efendim müsaade ederseniz hafızdır Mehmet Bey kıldırsın” dedi. Üstadımız “Olur”dedikten sonra döndü bana baktı ve; “Hayırdır sararıp solmuşsun hasta mısın?” dedi. Ben de “Efendim prostat rahatsızlığım var bu gece onun ızdırabı vardı, ondan dolayı uyuyamadım” dedim. “Şifa ayetlerini okuyun” buyurdular.

Ertesi gece yine orada misafiriz. Seher vakti saat 2:00’de kalkıp abdestimi aldım, teheccüt namazımı kılıp seccadeye oturdum. Üç defa “Estağfurullah el azîm” dediğimi hatırlıyorum.

Gözlerim kapalı ama Musa Efendi’nin yanıma oturduğunu görüyorum. Elinde bir yemek kaşığı var bana; “Senin prostatını tedaviye geldim, ağzını aç” dedi. Kaşığın içinde sarı bir toz var ve onu ağzıma döktü. Toz normalde yutulduğu zaman insanın boğazına yapışır fakat bu toz boğazımdan aşağı inip gitti. Hatta baldan çok daha tatlı ve güzel bir şeydi yuttuğum. Bir baktım Musa Efendi yanımdan ayrıldı.

O gün bugündür prostat rahatsızlığı yaşamadım. Hatta bu hadise olmadan önce bir kere prostat ameliyatı olmuştum onunla tedavi olamamıştım. Bu hadise olduktan seneler sonra bir kontrol sırasında doktor hayretler içinde bana “Sizin prostatınız patlayacak kadar büyümüş, siz bununla nasıl yaşıyorsunuz, bir şey hissetmiyor musunuz?” dedi. “Hayır hiçbir şey hissetmiyorum” dedim. Fakat buna rağmen “Bizim ameliyat yapmamız gerekiyor” dedi ve ameliyat ettiler. Ama benim ameliyattan önce de, sonra da prostatla ilgili hiçbir sıkıntım olmadı. Musa Efendi’nin böyle bir tasarrufuna mazhar oldum.

1976 yılında Musa Efendi’ye icazet verildiği tarihlerdeydi ben şöyle bir rüya gördüm. Rüyamda Musa Efendi yanıma geldi “Senin kalbini ameliyat etmek için geldim, kalbine bak bakalım ne görüyorsun?” dedi. Baktım ve “Sarı lekeler görüyorum efendim” dedim. Bir elinde saf ve berrak bir su, diğer elinde pamuk vardı. Suyu pamuğa döktü ve o sarı lekeleri temizlemeye başladı. Sonra; “Bak bakalım bir şey kaldı mı?” dedi. Ben de; “Bir şey göremiyorum efendim” dedim. “Bu kadar yeter” deyip yanımdan ayrıldı.


S. TAN: Efendim biraz da sizden hizmette iken yaşadıklarınızdan yani muamelat ölçüsü olabilecek hatıralarınızdan dinlesek...
TEMİZ:
Edirne Keşan’a tayin olduğum zaman Musa Efendi duymuş beni davet etti. İfadesi şu oldu; “O araziler çorakdır ama Allah murad ederse nisan yağmuru yağdırır, orası bereketli olur.” Musa Efendi bir sene sonra geldiği zaman hayret etti. Bilhassa Romen vatandaşlarımızın çoğunlukta olduğu geniş bir kitle sohbette hazır bulunmuştu. Üstadımız bu durumu görünce mutadı olmadığı halde muhabbet üzerine irticalî bir sohbet yaptı.
Hakikaten Romen kardeşlerimiz çok muhabbetli idiler. Musa Efendi onları İstanbul’a davet etti ve “Sizin randevu almanıza gerek yok, istediğiniz zaman buyrun gelin” dedi. Onların bu muhabbeti 30 yıldır hâlâ devam etmektedir. Kimilerinin muhatap kabul etmediği insanları özel olarak evine davet ediyordu. İşte İslam kardeşliği budur.

O sohbette bulunan Müftü Efendi;”Savcı abi görüyorsunuz burada hiçbir çalışma yok, meyhane çok, bu çocukları meyhanelerden nasıl kurtarırız?” dedi. “İmam hatip Lisesi yaptıralım” dedim. Ankara’ya gidip müracaat ettim dediler ki; “Kenan Evren, İmam Hatiplerin adedini sınırlanmış, bir tane bile yaptıramazsınız.”

O zaman Kuran kursu yaptırmaya karar verdik ve etraftan yardım toplamaya çıktık. Bir şey toplayamadık. Müftü Efendi dedi ki; “Topbaşlar çok cömert bir ailedir, onlar isterlerse yaptırırlar.” “Kusura bakma ben hepsini tanıyorum ama hiç birisinden para isteyemem” dedim. Müftü Efendinin üzüntüden gözlerinden yaşlar gelerek yanımdan ayrıldı.

Bir hafta sonra Abdullah Sert ağabeyden bir telefon geldi. Diyordu ki; “Savcı ağabey büyüğümüz Medine-i Münevvere’den telefon etti, selamı var, buyurdu ki ‘Savcı Mehmet Temiz ve Müftü Hasan Balıkçı İstanbul’a gitsinler ve bizim aileden para toplayıp bir Kuran kursu yaptırsınlar.” Müftüye hemen gidip müjdeyi verdim. Bana “Ne çabuk haber verdin? dedi. “Ben haber vermiş değilim” dedim. “Peki nasıl haberi oldu?” diye sordu. “Allah dostudur, Allah bir şekilde bizim durumumuzdan haberdar etmiştir” dedim.

Hemen İstanbul’a gittik ikindiye kadar bir çanta dolusu para topladık.

Oradan Cağaloğlu’ndaki Nakiboğlu işhanına gittik. Bizim Erkam Yayınları o zaman oradaydı. Abdullah ağabey “Osman ağabey sizi Hisar mağazasında bekliyor” dedi. Oraya gittiğimde akşam ezanı okunuyordu. Osman abi “Savcı abi namazı kılalım da ondan sonra görüşelim” dedi. Namazdan sonra büyük bir zarf çıkardı ve; “Bu zarf Medine’den böylece geldi” dedi. Erkam’a gidince içindeki parayı çıkarıp saydık, bizim ikindiye kadar topladığımız paradan fazlaydı... O parayla biz dört ay içinde lojman ve Kur’an kursunu yaptırdık. Bitirince Musa Efendi gelip kursu gezdi ve bazı eksikleri tespit edip onları tamamlamamız için bize tekrar para verdi. O eksikleri tamamladıktan sonra Kur’an kursunu hizmete açtık.

Tahsin Yatman ağabeyimiz de Keşanlıymış. Onun akrabaları ile de güzel çalışmalarımız oldu.

Musa Efendi nereye gittiysem oranın görevini fakire verdi. Sürgüne gidiyorum ama mesela “Efendim Karabük’e tayinim çıktı” deyince o bölge ile ilgilenme vazifesini verdi.

Emekli olduktan sonra Nev-şehir’de karar kıldık.

Seyahatlerimizde Musa Efendi bazen ders görüşmelerini bizzat kendisi kontrol ederdi. Eğer seher dersleri iyi yapılırsa memnun olur yüzünde güller açardı. Eğer bir eksiklik veya ihmal var ise bembeyaz kaşları çatılırdı.

Bir sohbet sırasında Karamanlı ve birlikte çalıştığımız bir İmam Hatip Lisesi öğretmenine hiçbir şey sormadan “Hem İmam Hatip Lisesinde öğretmensin hem ilahiyat mezunusun ama bu görevleri en güzel şekilde sen yapman gerekirken niye dersini yapmıyorsun? demişti.

Musa Efendi çok cömertti. Herkeste ikramı, hediyesi vardı. Bir seyahate çıkacağımız zaman kimlere ne hediye götürülmesi gerektiğini söyler ben bir hesap yapardım ve bin liralık bir masrafımız olur diye düşünürken verdiği zarfı açardım en az 5 bin lira olurdu.

S. TAN: Efendim tavsiye edeceğiniz şeyler neler olur onları alalım?
TEMİZ:
Her mürşit kendisi, zamanın ihtiyacına göre usul ve erkânı tespit eder... Sami Efendi’nin zamanında usul ve erkân tedbire riayetle seyr-i sülûku ikmaldi.

Musa Efendi zamanında bununla birlikte hizmet sahaları açıldı. Zamanımızdaki bütün hizmetlerin başlatıcısı Musa Efendi’dir. Musa Efendi için şöyle denir ki, elhâk doğrudur. “O tek başına bir topluluğun yaptığı hayır ve hizmetleri yapardı.”

Tasavvufi hizmetlere çok dikkat eder bizi her gördüğünde; “Bölgenizde nasıl tasavvufi gelişmeler var mı?” diye sorardı. Arkasından da “Kuran ve hayır hizmetleri yapılıyor mu?” diye sorardı. Hizmet edilsin ama manevi haller ihmal edilmesin isterdi.

Bir gün şunu söylemişti; “Hizmetler artacak, çoğalacak ama edepler azalacak. Dersler de ihmal edilecek. Hizmet azizdir ama edep ondan daha azizdir.”

Edebe riayet yani manevi hayata önem verme durumu azalır ise muhabbet de azalır. Esas olan ve muhabbeti tesis eden edebe riayettir. Edebe riayet vasıl-ı illaha götürür. Vasıl-ı ilallah olabilmek için manevi edeplere âzami derecede gayret göstermek lazımdır.

Malesef manevi hayatı ihmalden ve dersleri ihmalden dolayı bu vuslat azalıyor. Manevi inkişaf olmazsa hizmetin de bereketi ona göre oluyor. Üstadımızın emirlerine yani edebe riayet ederseniz hizmetin de çok bereketini görürsünüz.


Hizmet sırasında dikkat edilecek bir husus da dünyevi menfaat gözetilmemelidir. Hizmet Musa Efendimizin ifadesiyle “Lillah” (Allah için) olmalıdır.

Bu yolda ne kadar samimi olursanız o kadar karşılık vardır. Yani Necm Suresi’nde belirtildiği üzere “İnsana samimi gayretinden başka karşılık yoktur, gayretinin de karşılığı mutlaka verilecektir.”

Allah-u Teala yine ayeti kerime’sinde “Sizi Allah’a ulaştıracak vesilelere yapışınız” buyuruyor.

Biz o vesileleri bulmakla mükellefiz. Rabbim bizi o vesileleri yakalayanlardan eylesin.

Biz her şeyi Cenabı Hak’tan biliyor ve ondan bekliyoruz.

Allah-u Teala Hazretleri bizi bu yolun usûlü ve erkanına hakkı ile riayet edenlerden eylesin. Amin.

Büyüklere hakkıyla teslim olup onların tasarrufuna, teveccühüne mazhar olanlardan eylesin. Amin.

Son nefese kadar Hak rızasına uygun bir hayat sürmeyi bizlere nasip eylesin.Amin.

Âmin bi hurmeti seyyidil mürselin, velhamdülillahi Rabbil alemin.

Cenabı Hak celle celaluhü Hazretleri yaptığımız dualarımızı lütfen ve keremen kabul buyursun. Âmin.

Hizmetlerimizi bereketli eylesin. Amin.

Sizlerin gayretinizi kabul buyurup madden ve manen karşılığını bolca ihsan eylesin. Amin. Lillahi’l fatiha.
 
Üst