Mehmet Aycı: 'Şairlerimiz kayıtsız ve tembel' | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Mehmet Aycı: 'Şairlerimiz kayıtsız ve tembel'

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Neredeyse bütün edebiyat dergilerinde şiirleriyle kendine yer bulan Mehmet Aycı ile dokuz şiir kitabını ve kendi şiir serüveni anlattı...


Geçtiğimiz yıl, dokuz şiir kitabını aynı anda yayımlayan şair Mehmet Aycı, büyük bir yükten kurtulduğunu söylüyor. Aycı, şiirin şaire yükünün tek olmadığını, yazılınca birinci, yayımlanınca ikinci, kitaplaşınca da üçüncü yükü sırtından attığını ifade ediyor. Çok şiir yazdığı eleştirilerine ise, "Şairlerimizin kayıtsız ve tembel olduğunu düşünüyorum. Yıldırıcı bir durağanlığı kıstas olarak görürseniz 'az yazma,' ve 'az yayımlama' gibi gerekçelere sığınırsınız." diyor.
Geçtiğimiz yılın mayıs ayında şair Mehmet Aycı, Türk şiirine sessiz sedasız beş yeni şiir kitabı daha kazandırdı. Dört eski şiir kitabıyla birlikte yayımlanınca ortaya dokuz kitaplık kişisel bir şiir serüveni çıktı. Kitaplar, Aycı'nın 1995-2008 yılları arasında dergilerde biriken şiirlerinden oluşuyor. En son 2008'de "Derin" adlı şiir kitabını yayımlayan Aycı'nın sonrasında yazdığı şiirler ise şu sıralar yayınevinde 'Muhtasar Türkiye Tarihi' ve 'Mesafe Ayarı' isimleriyle kitap olmayı bekliyor. Neredeyse bütün edebiyat dergilerinde şiirleriyle kendine yer bulan Mehmet Aycı ile dokuz şiir kitabını ve kendi şiir serüveni üzerinden 'şiiri' ve 'şairi' konuştuk.
Yayınevleri bir şiir kitabını bile yayımlamaktan kaçarken 2010'da sizin beşi yeni, dokuz kitabınız aynı anda çıktı. Dergilerde biriken şiirlerinizi neden aralıklarla yayımlamayı düşünmediniz de hepsini birden yayınladınız?
Bu konuşuldu. Sakıncası çekincesi filan... Bu mu konuşulmalıydı yoksa şiire, günümüz şiirin artı ve açmazlarına dair mi konuşulmalıydı? Aynı anda beşi yeni dokuz kitap okuyucuyu yormaz mı, diyenler oldu. Ayrıksı bir durum olduğu gerçek... Arz talep meselesi... Yayınevi şiirlerini basalım dedi, biz de eyvallah demiş olduk. Yeni baskısı yapılan dört kitap tükenmişti. Hem bunların yeni baskıları, hem de dergilerde kalan şiirleri bir araya getirdik. Aralıklarla yayımlansa iyi mi olurdu, nasıl olurdu bilmem. Ancak aralıklarla talep edenlerden zaten "dört kitap" çıkmıştı. Nasip, bu da aralık...
Dokuz kitabı üst üste masanıza koyunca neler hissettiniz, bir anlamda kişisel bir tarih değil mi bu?
Eksik bir kişisel tarih... Dergilerde kalanlar var. Yeri dergiler olanlar. Bir de bunlar hazırlanırken yazılanlar var. Yine de ana hatlarıyla bir kanaat oluşturacak çerçeve çıktı ortaya tabii... Şiirin şaire yüklüğü tek değil. Yayılınca birinci yükten, yayımlanınca ikinci yükten, kitaplaşınca üçüncü yükten kurtuluyorsunuz. Dokuz kitabı aynı anda görünce bir yükten kurtulmuş oldum diyebilirim. Birincisi bu. İkincisi Allah'ım dedim, ne çok renklerin var dikkat kesilecek, ne çok acıların var çekilmek için, ne çok inceliklerin var dokunup geçtiğimiz, ne çok kayıtsızlığımız var yetişemiyoruz.
Aynı ay birçok dergide şiirinizi görüyoruz, günümüzün en üretken şairlerinden birisiniz. Siz mi çok yazıyorsunuz, başka şairler mi az yazıyor. Çok şiir yayımlamak bir dezavantaj değil mi?
Kendi hayatımızdan tüketiyoruz. Sonra da bakıyorsunuz çok yazmışsın diyorlar. Bazen benim de çok yazdığımı düşündüğüm oluyor. Avantaj dezavantaj nerden bakıldığına göre değişir. Tavşanın suyunun suyu oluyorsa, hatta o suyun da suyu oluyorsa tamam çok yazmak sakıncalı da, öyle bir şey var da ben mi göremiyorum. Şairlerimizin kayıtsız ve tembel olduğunu düşünüyorum. Dönemsel şairliklilerini bir ömre yaymakta mahirler. Seksen yaşındaki amcanın askerlik anılarını döne dolaşa anlatması varlığını iki yıllık askerlik anısı üzerine konuşlandırması gibi bir açmaz var bizim şairlerde. Hepsinde değil, çoğunda. Bir zamanlar yazdım ama hâlâ şairim. Yok öyle. O eski şairliğindi senin. İnsanları çıkış noktaları itibariyle değerlendirmek de bir değerlendirmedir ancak eksik değerlendirmedir. Hangi yolu yürüdüğün ve şu anda hangi adımı attığın belirler kimlik tayinini... Yıldırıcı bir durağanlığı norm olarak kıstas olarak görürseniz "az yazma" ve "az yayımlama" gibi gerekçelere sığınırsınız. Kaldı ki azlık çokluktan da öte şiir olarak ne yekûn ortaya koyduğunuz önemli. Darası alınmış kaç dizeniz, riyasız kaç özgün duruşunuz, büyük fotoğrafta size ait kaç kare var, bunlara bakmalı...
Dokuz kitabın aynı anda yayımlanması "2010'un şiir olayı" olarak değerlendirilmişti bir yerde. Şiir okurunu bu düşüncenin neresinde görüyorsunuz?
Bunu okura sormalı. Bilmem, biz millet olarak sevdiğimizi söylemekte cimri, sevmediğimizi söylemede cömert bir hale geldik. Edebiyatta da böyle... Şikâyet merkezli bir bakış sağlıklı değil. Okuyucunun düşüncesini bilmiyoruz. En çok kitaplara gösterilen ilgiden, "satış"tan bir sonuç çıkarma imkânına sahibiz. Eleştirmenlere düşüyor iş. Mesele bir şairin 9 kitabının aynı anda yayımlanmasıysa ve bu olaysa yılla ilgisi yok 1910'da yoktu böyle bir şey, 2010'da da olmadı. Buraya takılmamak lazım... Elbette yayıncıyı tebrik etmek lazım, cesaretinden dolayı... Bizim ses çıkaran okurlarımız da şair olduğu için varsa tabii genel şiirin okurunun düşüncesi nedir bilmiyoruz.

Mehmet Aycı'nın ilk şiirlerinden bugüne acı ve aşk iki temel izlek. "Aşkın bin bir halini biraz görmüşlüğüm var. " diyorsunuz son şiirlerinizden birinde. Yıllar aşkı da acıyı da değiştiriyor mu?
Eskiden yılların akışıyla yeni yılların akışı aynı değil. Aşklar da öyle... İnsani olan değişmezliği var elbette. Ancak dün uyandığımız sabah bugün uyandığımız sabah değil. Dün geçtiğimiz sokak bugün geçtiğimiz sokak değil. O değişimi fark ettiğiniz zaman hayretinizi ve hissiyatınızı diri tutuyorsunuz.
Şiirlerinizde bir sesleniş var. En çok kullandığınız kelimelerden birisi "sen" Mesela bir şiirde "Senden bir şiir çıkar" diyorsunuz. Kime ve niye bu seslenme?
Bu ayrı bir yazı konusu, şiir konusu mu bilmem. Şiirde zaman kullanımı zamir kullanımı çok bilinçli değil. Sonuçta bir sen varsın bir de ben. O da ben yahut sen. Biz benlerden siz senlerden oluşuyor. Onlar da benlerden ve senlerden. Muhatap insan olunca ha sen olmuşsun ha ben fark etmiyor. Ben daha baskın tabii... Ama şair kendisine sen diyebiliyorsa, aynanın içinden konuşmayı göze alabiliyor demektir. Sende ben varım sonuçta. Şair önce kendine yazar kendine seslenir kendine yazıklanır kendine başkaldırır kendinde teslim olur şiirinde. Biraz karışık oldu ama sen anlar onu...
Son yıllarda uzun şiirlerinizi de okuyoruz. Uzun şiirlerde Aycı şiirlerinin dışında bir üslupla karşılaşıyoruz. Aramadığım Günler'deki "şenlikli dua" bölümü bu tür şiirlerden oluşuyor. "sular basar inşallah, sular bir daha basar/sakar olurum inşallah, dur bu olmadı!" tarzında. Aycı şiirinde yeni bir arayış içinde mi?
Arayış daima... Şiirin uzunluğu kısalığı içeriğin rengi kokusu/konusu şairin belirlemesinden çok şiirin belirlemesiyle alakalı... Bu şiir şu kadar uzun olsun, endamlı olsun, saçları beline kadar topuklarına kadar insin diye başlamıyorsunuz şiire. Formu kendi belirliyor. Ha, haiku yazacaksanız üç dize olacak, beş artı yedi artı beş heceden oluşacak toplamı on yedi hece olacak, doğadaki değişimle insandaki değişiminin kesiştiği yeri işaretleyecek ne bileyim içinde hayreti ve nükteyi barındıracak filan, ama o haiku... İcabında haiku da yazarız da söyleyeceğim orda da haiku belirliyor şairin oynama alanını...
"Muhtasar Türkiye Tarihi" adlı yeni bir şiir kitabınız çıkıyor. Siyasal içerikli olduğunu söylüyorsunuz. Neler bekliyor okuru kitapta?
Şayet ben akransa, şiirle bir Türkiye tarihi bekliyor. Islak imzadan faili meçhullere Münevver cinayetinden 4C'ye, dilenci çocuk Bedrettin'den tütün yasasına, gördüğü Türkiye'nin aşikar tarihi bekliyor.

Zaman
 
Üst