M.Ertuğrul Düzdağ / Mehmet Akif Ersoy | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

M.Ertuğrul Düzdağ / Mehmet Akif Ersoy

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
AĞUSTOS AYINDA RAMAZAN

Din sıcaklardan kuvvetlidir!
Ali Ulvi Kurucu'nun hatıralarından bir bölümü alıntılıyoruz. Şu sıcak günlerde soğuk su ferahlığında bir bölüm.

15 Ağustos 2010 Pazar 11:30
Kıtlık devrinden sahneler

Kıtlık zamanlarının Medine-i Münevvere hayatından bazı sahneler gözümden ve gönlümden hiç silinmezler:
1947 yılı bir Ramazan günü idi. Hiç unutmam Ağustos ayındaydık. Öğle namazında Harem-i Şerif'ten geldim. Soyundum; su dökünüp istirahat edeceğim. Annem seslendi:
"Oğlum, komşu bakkaldan pirinç alıver. Akşama pilav yapacağım. Namazdan önce sana söylemeyi unutmuşum. Hadi git de pirinç getir..."
Sesimi çıkarmadım, ama çok sıkıldım. İçimden söylendim:
"Be mübarek valide! Bir saat evvel namaza çıkarken sana sordum, ‘Anne, ben namaza gidiyorum. Bir isteğiniz var mı?’ dedim. ‘Hayır oğlum, salimen git, salimen gel, Allah namazlarını, dualarını kabul eylesin’ diyerek, güzelce beni uğurladın. Şimdi soyundum, su dökünüp, biraz dinleneceğim. Bakkaldan pirinç istiyorsun. Dışarıda sıcak elli derece, müdhiş bir sam rüzgârı esiyor..."
Neyse, giyindim, bakkala yollandım. Oturduğumuz Bâbulmecîdî mahallesinde, Abdülhadi Amca bakkalımızdı. Yaşlı, muhterem bir zat idi.
Abdulhadi Amca'nın zikri

Abdulhadi Amca'ya vardım. Baktım, kapısının üzerine bir zincir asmış, o zincire tutunmuş, ayakta duruyor. Hem dükkanda bulunduğunu gösteriyor, hem de gelen müşterileri karşılıyor.
Yaklaşınca, bir taraftan da şu tespihe devam ettiğini duydum: Subhânallahi ve'l-hamdulillâhi ve lâilâhe illâllâhu vallâhu ekber...
Kendisine selam verdim. Selâmımı aldıktan sonra ilk sözü şu oldu:
"İster misin, Allah sana da cennette bir bahçe diksin?"
"Hayırdır inşaallah Abdulhadi Amca!"
"Oğlum, Efendimiz sallâllâhu aleyhi ve sellem: ‘Cenab-ı Hak: Bir defa subhânallahi ve'l-hamdulillâhi ve lâilâhe illâllâhu vallâhu ekber diyen kuluma, ben cennette bir ağaç dikerim. Cennete geldiğinde, cemalimle müşerref olacağı, mükâfatını alacağı, rahmetimi göreceği gün, bir de bahçesi olacaktır, buyurmuştur." diye müjdelemiştir.
"Gerçi sen bilirsin bunu ya, ben hatırlatmak için söylüyorum. Hele şu Ramazan gününde yapılan tespihlerin, oğlum, daha çok tesiri oluyor. Gerçi sen hâfızsın, tabii Kur'an-ı Kerim okursun, virdin de vardır. Ama onları bitirince bu tespihe devam et; bu tespih çok faydalıdır. Bir de Efendimiz sallallahü aleyhi ve selleme salâvatı unutma. Tesellin bu olsun, zikrin de bu olsun, fikrin de bu olsun..."
...Ed-dîn Kaviy...
Oturup dinlenmemi teklif etti. Oturdum. "Efendim valide pirinç istedi." dedim. Pirinci verdi. O sırada gayriihtiyarî ağzımdan şu söz çıktı:
"Bugün biraz sıcak değil mi?" dedim.
"Na'**, velâkin ed-dînu kaviyyun yâ veledi... Evet, fakat ey oğlum, din daha kuvvetli..."
Abdulhadi Amca'nın dükkânında duvarda bir tulum asılı. Tulumun içinde su var. Sam rüzgârı esti mi, tulum da, su da soğurdu. Karşısına koymuş, şıp şıp su damlıyor. Akşama içecek.
O sözünü hiç unutmam. Evet, sıcaktır, fakat din ondan daha kuvvetlidir. Sıcak diye oruç mu yiyeceğiz, haşa! Ölürüz de yemeyiz. Ölüm vuslatın kapısı, Cenab-ı Hakk'a kavuşmanın ilk kapısıdır. Mü'minin safası ölümden sonra başlar.
Bu "ed-dîn kaviy" kelimesini valideye söyledim. Son gününe kadar sık sık, "oğlum ed-dîn kaviy, Abdulhadi Amcan ne dedi? Ed-dîn kaviy oğlum, din daha kuvvetli..."
Dükkânında hep öyle zincire tutunup ayakta dururdu. Zincirin bir de kulpu vardı. Parmaklarını ona geçirir, dururdu. Müşterilerini karşılardı. Herhalde yorulmamak için zincire tutunurdu. Ama neden ayakta dururdu, bilmem. Belki müşterilerine karşı bir hürmet alâmetiydi. Öyle karşılar, ‘ehlen ve sehlen, buyurun’ derdi. Güler yüzlü, hayır sözlü bir zat idi.

Kadayıfçı Salih Efendi
Merhume annemin bakkal Abdulhadi Amca'ya beni göndermesi gibi, ikinci bir hikmetli hadise de Kadayıfçı Nabluslu Şıh Salih Efendi ile aramızda geçmiştir:
Yine sıcak bir Ramazan ayı idi. Valide, öğleyle ikindi arası bir vakitte, kadayıf almamı istedi; "Oğlum Ramazan geldi gidiyor, bir kadayıf getirmedin. Kadayıf alsan da bir pişirsek" dedi.
Dışarı çıktım. Kadayıfçılara gittim. "Satıldı, bitti" dediler. "Artık bu saatten sonra da yapılmaz. Herkes oruçlu, ikindi geliyor. Bu sıcakta ocağın başında durulmaz, kadayıf dökülmez" dediler. "Kimde bulunur" diye sordum.
"Bu saatten sonra, tel kadayıfı ancak Nabluslu Şıh Salih'te bulursun." diye cevap verdiler.
Bu zat Ürdün'ün Nablus şehrinden Medine-i Münevvere'ye hicret etmiş, büyük bir âlim, faziletli bir insandı. Resmî vazifelere talip olmamıştı. Esasen o günlerde çok az olan maaşla, kalabalık ailesini geçindirmesi de mümkün değildi.
Şıh Salih Efendi, kirayla oturduğu evin avlusuna bir ocak yapmış, kömürle yaktığı ocağın üzerindeki sacda kadayıf döküyordu.
Öyle diyorlar

Gittim. Baktım, Hoca kadayıf döküyor. Hava dışarıda 50-55 derece. Avlu da ondan aşağı değil. Bir de ocağın ateşinden fışkıran sıcaklık var. Hoca seksen yaşında, güzel bir insan... Göğsüne bir havlu koymuş, boynundan yüzünden, güzel yüzünden, nur gibi sakalından damlayan terler havluya akıyor. Selam verdim. Selamımı aldı. Sordum:
"Hocam, kadayıf var mı?"
"Döküyorum oğlum, otur da... Ne kadar istersin?"
"Bir okka" dedim. "Pekâlâ" dedi. Oturdum, bekliyorum. O sırada bir sam esti; sanki alevden bir dalga gelmiş gibi vücudumu, yüzümü yaktı.
"Hocam, bugün biraz sıcak galiba, değil mi?"
Salih Efendi, munis, müşfik gözleriyle, kısa bir an bana baktı.
"Yekûlûn..." dedi, "Öyle diyorlar..." Ve işine devam etti.
Hoca hem kadayıf döküyor; hem de kadayıfla beraber, dili: Allah, Allah, Allah diyor...
Annem, kabri cennet olsun, beni bakkal Abdulhadi'ye gönderdiği gibi Şıh Salih'e de göndermiş; sanki:
"Oğlum, gör bak Allah'ın ne kulları var. Sen bir öğle namazına gittin diye, bir iş gördüm sanıyorsun, nazlanıyorsun, hava sıcak diyorsun. Bak Allah'ın ne kulları var: Biri zincire tutunmuş, oruçlu, ayakta durur, müşterilerini karşılar, güleryüz gösterir. Diğeri sekiz çocuğu ile seksen yaşında, ilmine ve yaşına rağmen, ailesinin nafakası için, kimseye muhtaç olmamak için, Ramazan ayında, elli derece sıcakta, sam rüzgârının altında, oruçlu haliyle ateşin karşısında kadayıf döker... Git de gör ibret al..." demek istemişti.
 

ıtri

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2009
Mesajlar
1,235
Puanları
0
Yaş
35
Hocamın hatıraları pırlanta kıymetinde..
İlk 2 cildini okudum, harikaydı.
Yayıncı kuruluşa bir çift sözüm var:
4. hatırat kitabını yayınayında şu hasret bitsin artık.
Kaç senedir bir kitap yayınlanmazmı?
Okumayanlara tavsiye ederim.
Ya da beklesinler 4. sü e yayınlanınca hepsini birden okuyabilirsiniz.
Ama bölüm bölüm olduğu için okuyabilirsinizde...
 

girdap

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
8 Şub 2007
Mesajlar
2,541
Puanları
0
İlk fırsatta okumayı düşündüğüm set..
Peygamber aşığı büyük bir insanın söylediklerini dinlemek, yaşadıklarını öğrenmek çok şey katar insana.
 

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
serinin 4. cildi çıkalı çok oldu,ilgilenen arkadaşların bilgisine...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
43


AKİF’İ ANLAMAK İÇİN




‘Âsım’ın nesli’ni nerelerde arayalım?
Mehmet Akif’i anlamak için Safahat’ı, Safahat’ı anlamak için Ertuğrul Düzdağ Hoca’yı okumak gerekir. Mehmet Âkif Hakkında Araştırmalar kitabının izinden gittik.



Bu ümmetin, her meslek erbabından olmak üzere, Âkif gibi, İslâm ahlâkıyla yaşayan, samimi, mert, korkusuz aydınlara ihtiyacı vardır. Böyle bir ahlâkla yetişmiş fikir adamlarına ve din âlimlerine olan ihtiyacımız her şeyin üstündedir. Elzemdir.
Sezai Karakoç, ‘Büyük insanların ölümleri bir bakıma doğuşlarıdır.’ der. Onların doğumları uzun sürer. Bütün bir hayat onlar için doğumdur. Çektikleri çile bir ömür süren bir doğum sancısıdır. Ne zaman ki ölürler, işte o zaman tam doğmuş olurlar. Sonra yüzyıllar içinde serpilip gelişeceklerdir. Bir çağda rüşte erecekler, bir çağda delikanlıdırlar, bir çağda olgunlaşırlar, bir çağda da iyice yaşlanırlar..
İşte Âkif gibi yiğitler bu çağın ve her çağın yaşayan canlı tanıklarıdır. Onların ahlâkı toplumun ahlâkıdır. Onların kalemi toplumun sesi, ümmetin nefesidir.
Akif’i anlamak için müthiş bir rehber
Âkif’i tanımak, onun Safahat’ını okumaktan geçer. Safahat’ı baştan sona bir kere okumak yetmez. O bir başucu kitabıdır. O bir şiir kitabı değil, fikir eseridir. Bu eserde, milletimizin, ümmetimizin, tarihi yükselişi ve düşüşü, bunun sebepleri, fert ve cemiyet olarak tahlili, zekâsı, nüktesi, edebiyatı, şehri, sokağı, evi, âilesi, acıları ve sevinçleri vardır.
Âkif’i tanımanın bir başka yolu da onu sevenlerin ve Âkif uzmanı olmuş şahsiyetlerin çalışmalarını okumaktır. İşte M. Ertuğrul Düzdağ hocamız onlardan biridir. Ömrünü Âkif hakkında araştırmalara vermiştir. Kendisi aynı zamanda Mehmet Âkif’in hayatı, eserleri, fikirleri, çevresi hakkında gerekli araştırmaları yapmak, yaptırmak ve bu suretle milli kültürümüze ve fikir hayatımıza faydalı olmak amacıyla kurulmuş olan ‘Mehmed Âkif Araştırmalar Merkezi’nin kurucularından biridir.
Marmara Üniversitesi İlahiyat Vakfı Yayınları’ndan çıkan ‘Mehmet Âkif Hakkında Araştırmalar’ kitabı üç cilt olup, M.Ertuğrul Düzdağ hocanın kaleminden çıkmış kaynak eserlerden biridir.
Tüm Sebilürreşadları okumuş
Âkif portresi, okuyanın kalbinde modellik çizgisinin başına oturur. Kitaptaki bu başarı ve sade dil yazarın emeğinin bir ürünüdür. Yazar 1972’den bu yana geçen otuz sekiz sene zarfında yakın tarihle meşguliyetinden dolayı Âkif’in yaşadığı zamana ait birçok eser okumuş, Âkif’e dair yazılmış kitapların hemen hemen hepsini görmüştür. Sebilürreşad dergisinin 641 sayısını da gözden geçirmiş ve Âkif’in oradaki yazılarını neşre hazırlamıştır. Safahat’ı çeşitli vesilelerle elli defadan fazla okuduktan sonra anlamaya başladığını tüm samimiyetiyle itiraf etmiştir.
‘Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar’ın birinci kitabı; 1936 Haziran’ında Mısır’dan Türkiye’ye döndükten sonra eski dostlarından olan Nevzad Ayas’ın Âkif’le yapılmış mülâkatı ile başlamaktadır. Âkif’in ailesi, yakın çevresi, tahsili ve mesajları ile ilgili geniş ve taze bilgiler içerir.
Nasıl bir aile yetiştirmiştir onu? Kitabın bu bölümünde onu yakından tanımaya bir adım daha yaklaştıracak olan aile ailesi ön plana çıkar. ‘Mehmed Âkif’i yetiştiren aile’ tanıtılarak sadece ahlak timsali olan böyle bir babanın Âkif gibi bir evlat yetiştirebileceği söylenir. Onların ailevi ilişkileri üzerinden topluma mesajlar verilip hocaları ve arkadaşları üzerinden tesirli menkıbeler anlatılır.
İslam âilesi yıkılırsa milletimizin bin yıldır yaşadığı bu büyük aile de yıkılacaktır. Mehmet Âkif bu yıkıma şiddetle karşı çıkar. ‘Biz gâyesiz bir fikir ile her şeyi yıktık. Yıkılmayan bir âile kaldı.. Yıkılan müesseseleri, sebât edip ciddi çalışırsak, tâmir edebiliriz. Fakat, Allah korusun, eğer âile yıkılırsa, kat’iyyen bir daha düzeltilemez. Düzeltilir diyenin, hayan kadar aklı yoktur. Ve bu inkilâbı isteyenin eline de sonunda kötü bir sıfattan başka bir şey geçmez.’ der.
Sözünün eri adam..
Onun gençlere örnek olacak bu sarsılmaz şahsiyeti meydana getiren özelliklerinden biri sözünün eri olmasıdır. Bu başlık ile Âkif’in modelliği ele alınır.
Âkif’e göre insanın kıymeti ‘söz’üne verdiği değerden belli olur. Sözünde durmayanlara insan gözüyle bakmaz. Bir arkadaşı kendisini hava yağmurlu olduğu için bekletince, bir söz ya ölüm yahut ona yakın bir felâkette yerine getirilmezse,ancak o zaman mâzur görülebilir düşüncesiyle onunla altı ay küs kalmıştır.
Yine aynı bölümde Âkif; ‘Müslümanın diyen fertlerin Müslümanca yaşamaları,onların bulundukları yer Müslümanca idare olunmalı ve bütün dünyadaki Müslümanlar kardeş olmalı… Ki bu kuvvetler, kudretler, paralar, silahlar bir işe yarasın’ diyerek birlik ve beraberlik ilacını ümmetin hastalıklı kalplerine şifa olarak dağıtır. Müslüman olmanın ciddiyetinden bahsederken İslam’ın ciddiyet ve samimiyet dini olduğunu vurgular.
Nasıl bir gençlik?
‘Gençlere Hitab’ başlığı altında nasıl bir gençlik hayal ettiğini ifade eden Âkif’in zihin dünyasında model gençlik olan ‘Âsım’ oluşur. Safahat’ta yer alan ‘Âsım’ şiiri üzerinden Âkif gençlere nasihatler ederek onların ruh dünyalarında engin çığırlar açmıştır.
Âkif’e göre Âsım gençliğinin ruh yapısı;
-İman eden, bütün gayretiyle çalışan, sonunda eline geçeni hoşnutlukla karşılayandır.
-Tembellik, hazıra konmak, hırs ve kıskançlığın kendisinden uzak olduğu kişidir.
-Bir milletin yükselmesi ve geleceğini kurtarması için gençlerin iki kudrete sahip olmaları lazımdır: Bilgi ve ahlak. Bu ikisini elde etmek için çabalayan kişidir.
-İslâm ahlakını Batı fennine harmanlayarak ilme maya çalandır.
-İlk ve hakiki düşmanımızın cehâlet olduğunu bilendir.
-Âsım genci en son ilmi gelişmeleri takip edip öğrenmeye gayret gösterendir.
- Yeise ve ümitsizliğe düşmeyendir. Son nefesini kadar azimli ve mücadeleci adamdır.
-Ölüler dini değil, diriler dini olan İslam’a kucak açan, İslam’ı kucaklayandır.
-Bütün zaman ve insanları kucaklayan bir ahlaka sahip olandır.
-Âsım genci ailesine bağlı, sevgi dolu, sorumluluk sahibi olandır.
Mehmed Âkif son nefesine kadar davasına sadık kaldı. Müslüman gençlere içinde bulundukları neslin modelleri olma yolunda öncülük etti. Birlik ve beraberlikten yana oldu. Gençlere son bıraktığı mısralar ile bu ilim ve ahlak mirasını omuzlamayı, öncü ve önderlerden olarak, bu din-i ilâhiyeyi kucaklamayı vasiyet etti.
Onun bıraktığı bu kutlu mirasa kucak açan tüm gençleri Âsım genci olarak gördü ve Safahat’ın her bir mısrâsını o genç nesle, o neslin ruhuna armağan etti.
‘İyilerin tembelliği kötülerin fa’aliyetidir.’ diyen Âkif’i anlamanın yolu onun ufkunun derinliğini ortaya koyan ‘Safahat’ında gizlidir. Âkif bu ümmetin yüz akı, gönül aydınlığı, ümmetin manevi kurtuluşunun emekçisidir. Ona bir teşekkür borcumuz vardır. Bu borcu ödemenin yegane yolu onun hayalindeki abid, alim, arif, Âkif, Âsım gençler yetiştirmektir.

Hatice İslamoğlu Erdem dikkat çekti
 
Üst