• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Kiminle yolculuktasın?

nefahtü

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Haz 2013
Mesajlar
5,117
Beğeniler
333
Puanları
0
#1
Sordu: Bu büyük caminin imamının adını biliyor musun? Yok dedim. Şu diyanet görevlisinin? Hayır. Bu valinin? Yok. Peki Aziz Mahmud’u duydun mu? Evet. Hacı Bayram’ı. Tabii. Peki neden bu isimler canlı, diğerleri ölü? Evliya nasıl, nereden çıkar? Nerede yaşar? Neden onun ismi canlı sözdür?

Önümde Osman Kemali’nin İrfan Sızıntıları adlı kitabı açıktı. (H yayınları, 2017. Haz: M. Tatcı) Edebiyat Dünyası için 1949’da kendisiyle söyleşi yapmaya gelmiş bir genç soruyor: “Merak ettiğiniz bir şey var mı?”
“Milletimin ne zaman ilme kavuşacağını, bu cehilden kurtulacağını merak ediyorum. İlme kavuşmadığını nereden anlıyorsunuz?” “Yapılan her işten anlıyorum...”


“İç aleminizde sizi meraka sevk eden bir şey yok mu?”


“Yok. Hiçbir şey yok. Benim iç alemimde beni ikna etmemiş hiçbir şey kalmamıştır.”


“Hiçbir müşkilattan şikayetiniz yok mu?” “Hiçbir müşkilatım yok. Ben müşkilatı Allah’sızlıkta bulurum. Allah ile olalıdan beri hiçbir müşkilim kalmamıştır.”


Ah dedim, ah! Dünyaya nizam verecek bir aşk medeniyetinin neresindeyiz! Hızır’la yoldaşlık edecek bir Musa olmaya, bıçağa eyvallah diyecek bir İsmail olmaya, Taif’te taşlanacak ve buna sabredecek bir Muhammedî olmaya... Bu makamların neresindeyiz ki, Kuran’ın billurlaştırdığı bir veli / arif / tevhid ehli / Hak dostu çıkmıyor bugün bu eğitim müfredatından?


***


Bir yandan diyalog adına Resulullah’sız melez bir din sentezi algısı yayılıyor. Bir yandan da Kuran bize yeter denilerek canlı / yaşayan Kuran olan kâmil insanı (Muhammedî olmuş, nefsini süluk ettirmiş ve velayete gelmiş arifi, mürşid-i hakiki’yi) yok sayan bir algı yayılıyor.


Kuran’ı hatmetmekle dindar olunacağını varsayan şekilci bir anlayışla yetiniliyor. Nerede bu toprakları mayalayan kamillerin nefesi? Nerede o irfan yaşantısı ile dirilmiş toplumun ürettiği kültür, sanat, bilim?


Tevhid medeniyetini aşk ve irfan diliyle inşa eden büyük sanatçıların eserlerini nasıl anlayıp seveceğiz aşk ve irfanı din dışına iterek? Onlardan yayılan feyizle bugünün ruhunu nasıl fethedip, güzelleştireceğiz ki zevkli bir mimariye, şiire, musikiye kavuşalım bugünün ruhunda?


Bu sorular dini kurumları, siyasete yön verenleri ya da tevhid sanatında derinleşmek isteyenleri ne kadar ilgilendiriyor bilmiyorum. Çünkü kişisel ikbal ve menfaatler söz konusu olduğunda nefsini Müslüman edememiş her kim, onun rızasına esir düşüyor. İnsanlığın tekamülüne katkı sunma gibi bir hizmet giderek yerini kendi cemaatinin şu kadrolara yerleştirilmesine vs bırakabiliyor.


Biz buraya bir cemaate aidiyet hissetmeye, bir itibar kazanıp adımızı şöyle şöyle yazdırmaya gelmedik. Biz buraya hakikatimizi bulmaya, aslımıza dönmeye geldik. Sevmeden dönüşemeyeceğimize göre, gönülde saklı gerçeği ispat etmeye geldik, aşk ile.


***


Evet aslımıza dönmeye geldik, içimizdeki hakikatin nuruyla buluşmaya, O’ndan olduğumuzu idrak etmeye geldik. O halde size şah damarından yakınım diyen kim, hayali bir Allah mı? Kendimizde ispatı. Sesinin yankısında O’nun konuşan dili, işiten kulağı, gören gözü olabilen için, konuşan kimdir, söyleyen kim? Ya işiten?


Denilir ki, Yüce Mevla’yı bildim demek dahi ikilik olacağından Cenab-ı Hak bilinmez bilir, görülmez görür. Öyle ya, bildim gördüm deyince, bir gören bir de görülen var çünkü. İkilik olur. Halbuki biz tevhid etmeye, varlığın bir olduğunu ispat etmeye geldik.


O halde bize farz olan istikamet, O’nda fenâ bulmak. O’na karışmak. Kendine müstakil bir benlik izafe etmenin bu yolculukta bizi geciktireceğini fark etmek. Benliğinden soyunmak, üryan olmak. Ben’de bana ait sandığım ne varsa vermek, terk etmek. Hepsi senin demek. O vakit, ben yokum sen varsın.


Varlıktan yokluğa. Varlığa. Yok olmayan var olamaz denmesi bundan. Hakka karışınca ben mi kalır, sen mi kalır? Hepsi O olur. “O’ndan geldik O’na döndürülmekteyiz.”


***


Onca kitap okuduk, bilgilendik. Peki eşyanın hak ile kaim olduğunu, nereye baksak O’nun veçhine baktığımızı bize kim gösterecek? Nereye yönelirsek Allah oradadır demenin delilini nereden getireceğiz? Gizli hazineyi çıkarmak için tevhid kazmasını vurmayı öğretecek bir maşuk olmadan? İnsan olmadan? Adem olmadan? Muhammed olmadan?


Yakupzade hz. (v. 1973) diyor ki: “Kördür ol münkir olanın kalb gözü görmez bizi / Can kulağı sağır olan duymadı feryadımız!” Aşık olan ise her çağda, her devirde işitiyor, kavuşuyor maşukuna. Can içinde cananı buluyor. Bir oluyor.


Nefsini Müslüman etmeye aday mısın yoksa İslam şudur İslam budur diye vaaz etmekle din tamam oldu mu sanıyorsun? “Ben ona kendi ruhumdan üfledim” diyor. Kiminle yolculuktasın? Musa da olsan bir Hızır gerekiyor bilmeye, bildirmeye. Hem de cemaliyle değil, basbayağı celaliyle. Belalı yollarla. Sonra o Hızır’dan da görünen Kendi. Hepsi Hak diyene dek. Dedirtene kadar.


***


Yunus Emre’nin sık sık dile getirdiğim “Şeriat, tarikat yoldur varana / Hakikat, marifet andan içeru” dediği gibi, içi varken, daha da içi varken, ben’den içre ben’ine, benliksiz ben’ine ulaşma yolunda miraca talip olan kişiyi nasıl Hanefiler şöyle mi yapar, Şafi’ler böyle mi kıvamında tutar ve adına da kalp ilmi filan diyebiliriz?


Osman Kemali; “Gafil olma ey gönül her derde derman sendedir / Sûretâ bir abdsin batında sultan sendedir” diyor. Aşkı, yani tevhidi Kuran’la ikiz olmuş hazreti insan’dan, Allah’ın halifesi olmuş mürşid-i hakikiden öğrenir talip olan. Ki veçhesidir Resulullah her devirde, her çağda, daimi an’da! Ve ol sultan yine kendi gerçeğidir bulanın, vesselam.


Leyla İpekçi
 
Üst