Kelİme-İ Tevhİdİn Mertebelerİ | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Kelİme-İ Tevhİdİn Mertebelerİ

SİRAC

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
26 Eki 2006
Mesajlar
134
Puanları
0
KELİME-İ TEVHİDİN
MERTEBELERİ


l.Tevhîd: "La ilahe illellah" (Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."
cümlesidir. Zikirlerin en fazîletlisidir. Zira o, müsbet ve menfîden
ibarettir.

Menfî; "La ilahe" -hiç bir ilah yoktur- La teayyün alemine, isbat
"İllellah" -Ancak Allah vardır.- ise "Teayyün" alemine aittir.
Buna göre Kelime-i Tevhid bilinen ve bilinmeyen alemleri bir araya
toplamakta, yüce Allah'ın "Sıfat-ı Selbiyye" ve "Sıfat-ı Sübütiye" sini kapsamaktadır.

Allah ism-i şerîfi ise, Cenab-ı Hakk'ın ulühiyet mertebesine aittir.
Allah Teala'nın bütün isimlerinin mertebeleri ulühiyet mertebesi
taksim olunur. Çünkü orası, "Makamı Vahidiyyet" yani birlik makamıdır.

Mesela, devletin makam ve mertebeleri, o devletin varlığına bağlıdır.
Yani devlet başkanı olacak zatın, devletin başkanlık makamına oturmadan önceki durumu . "Zat-ı Ehadiyyet", tekliktir. Devlet başkanlığı koltuğuna oturduğu zaman "Ehadiyyet" teklikten "Vahidiyyet", yani birlik makamına
inilir. Saltanat ve gücü o makamdan aşağıya doğru taksim olunur.

Her rütbenin belirlendiği gibi, mesela: Başbakanlık, Şeyhu'1-Islamlık ve
kadılık... gibi, "Zat-ı Ehadiyyet-i İlahiyyesi" de, "Vahidiyyet Mertebesi" olan uluhiyete indikten sonra, isimlerinin ve sıfatlarının mertebeleri meydana
çıkar ve bu mertebelerin sahibi belli olur. Çünkü Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatları "Ehadiyet Mertebesi" nde iken taksim olunmaz, bilinmez.

Bunun içindir ki, Mekke-i Mükerreme fetholunmadıkça "Fena Sırrı" meydana gelmedi. Medine-i Münevvere ye hicret etmedikçe de "Beka Sırrı" na kapı açılmadı. İşte bu "Beka" ve "Fena" dan sonra vezirlik mertebesi belli oldu.
Tıpkı yeryüzüne Ebu Bekir (r.a.), gökyüzüne de Cebrail ve Mikail'(a.s.)in vezirlik ettikleri gibi. Savaş kararları ve diğer işler de bu ilahî sırların
meydana gelmesinden sonra vuku bulmuştur.

"Fena" ve "Beka" itibariyle insana, insanların en kemale ermişi denir.
"Fena" makamı, "Ev edna" makamına bakar. Ev edna ve beka makamlarından sonra "Kab'e Kavseyn" makamı gelir. Nitekim yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu:


" Sümme dena fe tedella."

"Sonra yaklaşmış ve inmiştir."(Necm: 8).

Yakınlık ve uzaklık, "Ev edna" makamına yükselmeye bağlıdır. "Fe tedella",
Ev edna'dan "Kabe Kavseyn" makamına inişe göredir. Bu makamların birincisi kişinin yokluğu, ikincisi ise manevî sarhoşluktan kurtularak kendine gelmesidir. Çünkü kulda, Zat-ı ilahiyye de fena/yokluk, sıfat-ı ilahiyede mahvolma, ef'al-i ilahiyede yine yokluk meydana gelir. Sırası ile on kısım fena makamı, üç. kısım da beka makamı vardır.

İnsan-ı kamilin ilmine ilm-i ilahî denir. Bu ilmin kaynağı ulühiyet makamıdır.
Bu makamın yukarısı "Alemü'lğayb" olan Zat-ı Ecell-i Ala'yı kapsayamaz. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de yüce Allah (c.c.) şöyle buyurdu;


"Fa'lem ennehü la ilahe illahü."

"Bilmiş ol ki, O'ndan başka ilah yoktur. Ancak Allah vardır."

Kamil insanın ilminin bağlı olduğu yer "Ulühiyyet makamı"dır.
Esma ve sıfatlar bu mertebeye bakarlar. Güç ve kuvvetlerini oradan alırlar. Çünkü bu makamın üstünde isim ve resim yoktur.

Nitekim Sultan-ı Azam, saltanatının mertebesine göre tanınır.
Onun ötesini ilim kapsamaz. Çünkü O, "Meçhü'lü Mutlaktır". İnsan-ı kamile "Alim-i İlahî" (Allah'ın sıfatlarına ait ilimlerin alimi, zata ait bilgilerin alimi) denmez. Çünkü, Zat'a ilim taalluk etmez. Zat-ı müşahede edeyim diyen, ancak şimşek gibi müşahede eder ki, bu da bir anda meydana gelir. Eğer bu hal sürekli devam edecek olsaydı insan tecellînin şiddetinden kül kesilirdi.

İlahî sıfatların tecellîleri böyle değildir. Kemal ehli insanlar, yüce Allah'ı daima sıfat aynasında müşahede ederler. Bundan ötürü onlara bir zarar da gelmez. Sıfat aynasından müşahede, dolunayın yüzüne bakmaya benzer. Zatım müşahede ise güneşin yüzüne bakmak gibidir. Bu ise mümkün değildir.
Çünkü gözler kör olabilir.

Herkese olan ilahî tecellî, yüce Allah'ın Rabb'lığı iktizası olan tecellîsidir.
Hususî insanlara bazen Zatî tecellî olabilir. Bu, şimşek gibi anidir; bir anda meydana gelir.

Rubübiyetin tecellîsi aynada olan tecellîdir. Şimşek şeklinde olan tecellî böyle değildir. Onda perde diye birşey düşünülemez.

Ulühiyette iki itibar vardır:

1. İbadet karşılığı olan ulühiyettir ki, bu Allah'ın fiillerine bakar.

2. Kulluk karşılığı ulühiyet ise, Zat'a aittir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de
Yüce Allah şöyle buyuruyor:




"Ya eyyühennasü'büdu Rabbe-küm..."

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz ki,
O'na karşı gelmekten korunmuş olabilesiniz. " (Bakara: 21)

Başka bir ayette de şöyle buyuruyor:




"Eleysellahü bi kafin abdehü."

"Allah, kuluna yetmez mi?.." (Zümer: 36)

Bu ayetteki zamir Cenab-ı Hakk'ın hüviyetini göstermektedir. Bu sırlar çerçevesinde ibadet eden kul, gerçek ve kamil bir kuldur. Allah Teala onun her istediğini ihsan buyurur. Bu mertebede bulunan bir kul, diğer kulların arzu ve isteklerini yerine getirir. Bu kul artık iki kanatlı olmuştur. Dünyanın nizamı bu kulun varlığı ile meydana gelir. O, Şerîat, Tarîkat, Hakikat ve Ma'rifette irşadda bulunabilir.

Tevhîd kelimesinin evveli menfî, sonu isbattır. Bir binanın temeline benzer. Atılacak bir temelin binayı çekebilmesi, temelin atılış şekline bağlıdır. Aksi halde bina çöker. Kur'an-ı Kerim'de bu manaya şöyle işaret edilmiştir:



"Femen yekfur bittağüti ve yü'min billahi..."

"... Puttan inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa (İslama) yapışmıştır..." (Bakara: 256)

Tağüta küfür (inkar), Allah'a iman üzerine tercih edilmiştir. Çünkü küfürden kurtulmadıkça yüce Allah, tevhîd edilemez. Tağüta küfür demek! Açık ve gizli şirklerden temizlenmektir. Çünkü tağut nefis, şeytan, putlar ve bunların benzerleri olan diğer şeylere de şamildir.

Çünkü O'nun koyduğu prensiplerden başkası sapıklık ve azgınlığa birer sebep teşkil eder. Kul bu küfre (inkara) erişmedikçe Firdevs cennetine giremez. Nitekim bazı büyükler:




"Cennetü'l Firdevsi lil Kafiri"

"Firdevs cenneti, tağütu inkar edenlere mahsustur" demişlerdir. Yani şeriatın kafirine (inkarcısına) cennet yoktur. Böyle olunca o firdevs cennetinin yüzünü hiç göremez.

Gerçek tağut kafirine (inkarcısına) gelince, o en yüksek mertebe ile şereflenmiştir. Çünkü o imanın zirvesine ulaşmıştır. Bunu ciddî şekilde anlamalısınız.

Ezanın sonunda müezzin "Allah'ü Ekber, Allah'ü Ekber" dediğinde cemaatin "La ilahe illallah" demesi Cenab-ı Hakk'ı tenzih içindir. Yoksa Allah'ın büyüklüğünü red için değildir.

2. Tevhid:



"La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü mine'z-zalimîn."dir.

"... Senden başka ilah yoktur. Sen münezzehsin. Doğrusu ben haksızlık edenlerdenim..." (Enbiya: 87)

Bu tevhid, huzur ve müşahede edenlerin tevhididir. Yunus Aleyhisselam'ın, denizin dibinde, balığın karnında iken yaptığı tevhiddir. Bu ilahî hitaptan anlaşıldığına göre, Cenab-ı Hakk'ın, aşağı yukarı diye bir bağlantısı yoktur. O, bütün kainatı kuşatmıştır. Çünkü Yunus Aleyhisselam'ın, denizin dibinde iken muhatabı Allah Teala'dır. Allah Resulü (s.a.v.)nün de en yüksek mertebe olan "A'layı İIliyyîn" de muhatabı Cenab-ı Hakk idi. O,

"Lauhsıy senaen aleyke", "Seni gerçekten medhedemedim" demek suretiyle o anda Zat-ı Kibriya'yı müşahede etmişti.

Bir ayet-i kerîmede:



"Fe eynema tüvellü fe semme vechüllahi."

"...Nereye dönerseniz Allah'ın yönü orasıdır..." (Bakara: 115)

Ayet-i kerimenin gereği, umum tecellîden ötürü en yukarıda olanlar a'lada, en aşağıda olanlar da en aşağıda tecellînin olmasını isterler. Mesela, insanın sırrı a'lada, bedeni esfeldedir. Yaratılışları gereği her ikisi de Hakk'ı talep ederler. Hakk Teala ulvîde ve aşağılarda tecellî etmektedir. Zira her mahlukun Hakk'a bağlanma durumu vardır. Çünkü onsekizbin alem muhtelif varlıklarla doludur. Hiçbir karış yer yoktur ki, orada ruhlar topluluğu veya cesetler topluluğu olmasın. Yüce Allah, kainatın tümünü ve cüz'îsini kuşatmıştır. O, her nerede talep edilse orada bulunur. Nitekim Fahri Kainat Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:




"Allahümme ente's-sahibü fi's-seferi vel halîfetü fi'l-ehli"

"Allah'ım! Sefer halimizde sahibimiz, evilmizde de vekilimiz Sensin." Bu hadis-i şerif, yukarıda söylenenleri çok güzel açıklamaktadır. Evimizde ve yolculuğumuz sırasında Cenab-ı Hakk'ın bizim vekilimiz ve sahibimiz olmasına hiçbir şey engel değildir. Onun için ev ile sefer hali birdir. Çünkü uzaklık ve yakınlık bize göredir. Biz sınırlıyız. Hakk ise mutlaktır. Onun için uzaklık ve yakınlık düşünülemez.

Güneş doğduğu zaman ziyası yeryüzünü aydınlatır. Ona göre yukarı ve aşağı, deryalar ve sahralar birdir. Merkezde bulunan bir noktanın diğer noktalara teveccühü gibi. İşte bunun için Kabe tavaf edilir. Yani etrafında dönülür. Bir yerde durulmaz. Çünkü Kabe Cenab-ı Hakk'ın mutlak birliğinin sırrıdır. Itlakta ise bir tek yön ile bağlanma olamaz. Böylece tavaf ile namaz arasındaki fark anlaşılmış olur. Zira tavafın zahir ve batını mutlaktır. Namazın ise batını mutlak, zahiri mukayyeddir. Ve hem namaz, Kabe gibi ıtlak sırrına nazır değildir. Zira namaz, ahvalden ibaret olan bir ilahî münacattır.

Netice olarak, insan vech-i mutlaktan bakmaya muktedir olmadıkça kayd (bağlantı) dan kurtulmaz. Bu hal ancak bütün makamları geçmekle mümkün olur. Gel, sen de kendini bütün bağlantılardan kurtarıp ıtlak çöllerine sal! Şühüd deryasına dal!

3.Tevhid:

"La ilahe illa ene" "Benden başka bir ilah yok ancak, ben varım." dır. Bu tevhid şekli, "Cem makamı'ında bulunanların Hakk'ın lisanından yaptıkları tevhiddir. Nitekim Musa (a.s.)'nın ağacından "İnnî enellahü", "Şüphesiz ben Allah'ım" (Ta-Ha:14) sözü meydana gelmiştir. Zira ağaç hakikatte diğer eşya gibi kendine ait bir ruh taşıyordu. O ruh onda daha ilk tecellîde meydana gelmişti. Kalp gözleri açık olanlar, bütün eşyada hayat olduğunu, işitme, duyma ve görme bulunduğunu idrak ederler. Gözleri perdeli/kör olanlar bunu idrak edemezler. Bazı büyükler şöyle demişlerdir'.



"Ve lestü üdrikü min şey'in hakîkaten. Ve keyfe üdrikuhü ve en-tüm fîhi."

"Ben hiç bir nesnenin içyüzünün ne olduğunu idrak edip kavrayamam. Onu nasıl kavrayabilirim ki, Sensiz hiç Bir şey yoktur ki, Sen onda tecellî etmiş olmayasın. Ey Rabbim! Senin her zerrede özel bir tecellin vardır. Eğer ben o zerreyi kavrarsam Seni kavramış olurum. Çünkü Seni hakikatin ve künhün île anlamak mümkün değildir.

"Cenab-ı Hakk'ın tecelli ettiği bir şeyi gereği gibi anlamak kolay değildir. Ancak anlaşılan bazı şeylerdir. Bunlar da hakîkatların gerçek yüzüdür ki, bunlar Hakk'ın isim ve sıfatlarına nazırdır. Zira bunlar, Zatın nisbet ve izafetidir. Nisbeti bilmek, mensup olduğunu tam olarak bilmeyi gerektirmez.

Sultan-ı Azamın bilinmesi saltanatı yüzündendir. Eğer nisbet olmasaydı hiç bilinmezdi. İnsan ve insanın gayrı bile tam manası ile anlaşılmamıştır. Bunun içindir ki, " nefsim bilen, Rabb'ini tanır." buyurulmuştur.

Burada tanıma, ma'rifet olarak tabir olundu. Ma'rifet cüz'iyyatı bilmeye taalluk eder. Nefsin tanınması cüziyyet üzerinedir, külliyet üzerine değildir.

Eğer nefis tamamı ile bilinseydi, Hakk'ta tamamiyle bilinirdi. Bu ise mümkün değildir. Bir ağaçtan hayat sırrı ve kelamın meydana gelmesi O'nun mazhariyetindendir. Çünkü ağacın "İnnî enallah", "ben Allah'ım" demesi caiz oldu. Bütün eşyalar için de bu böyledir.

Özellikle şunu belirtmek isteriz ki, insan, yaratılışı bakımından bütün yaratılmışların en mükemmelidir. Çünkü insan, Cenab-ı Hakk'ın Cemal ve Celal sıfatlarının camii, hakaik-i imaniyye ve kevniyyeyi muhittir (kuşatmıştır). Bu mazhariyetlere nail olmasına rağmen "İnnî enellah" demesi doğru değildir. Nitekim şeriatta şöyle buyurulmuştur:

Allah Teala kulunun dili ile "Semiailahü limen ham'ıdeh-Allah, kulunun hamdını işitti" buyurur. Yani bunun açıkça manası şudur: Cemaata "Semi-allahü limen hamideh" diyen Allah Teala'dır. Zahirde söyleyen bir imam ise de. Bazı kalp gözü açık olan Allah dostları, o makamda bulunan ile Rasülüllah olarak görüşürler ve Kur'an-ı O'nun ağzından dinlerler. Hallac-ı Mansür'un "Ene'l-Hakk", "Ben Hakk'ım" demesi bu makamın iktizasıdır. Böyle bir makama ulaşan kimsenin sırrını gizlemesi gereklidir. Aksi halde Mansur'un başına gelen kendi başına da gelebilir.

Ağaçtan böyle bir kelamın, yani "Ene'l-Hakk" sözünün meydana gelmesi ile alemin nizamında bir bozukluk meydana gelmez. Fakat insanda meydana gelecek olursa büyük fitnelere sebep olur. Gerçi böyle bir kelam, ancak Hakk'ın Zatında tamamiyle fanî olmuş, kendisinde kulluktan hiçbir nişan kalmamış kimseden zuhur eder.

Gerçi "Ene'l-Hakk" diyen zahir görünüşü itibariyle (insanların avam tabakasına göre) o bir İnsandır. Özellikle münkir olanlar o kelamı işitince hak olan cismi mahluk sanırlar. Halbuki Hakk, yaratandır, yaratılan değildir. İşte onlar bunu idrak edemezler. Ne var ki, böyle bir sözün söylenmesinin doğruluğu delilleri ile İsbat edilse bile söylenmesi yasaktır. Zira bazı büyükler:

"Allah'ın kulu olmağa çalış, yoksa kullarının tanrısı olmağa çalışma. Yani kendini tanrı süretine koyup "Ene'l-Hakk" dersen, insanları kendi aleyhine çevirirsin. Sana gereken ise halkın yüzünü Hakk'a çevirmektir. Sana ve başkasına değil." demişlerdir.

Ey arif!

Eğer anlayabilirsen bu çok acaip bir makamdır. Gerçi sen Hakk'ın aynasısın. Bunu gözü olan görür. Mertebesinin ne olduğunu bilir. "Ene'l-Hakk" demene bir hacet kalmaz. Böyle bir iddiada bulunmak, devlet başkanının "Ben devlet başkanıyım" demesine benzer. Halkın, kendisinin saltanatını kabul ettikten sonra, "Ben devlet başkanıyım" diye iddiada bulunmasına gerek yoktur. İnkar karşısında dava, ancak şahitler ile isbat edilir. Burada ise "Ene'l-Hakk" diyen kimsenin bu sözü kabul edilmez. Çünkü kul, Halik değil, mahluktur. Bununla beraber birçok ilahî sırları taşımaktadır.

Yüce Allah, kul ile mukayyed olmaktan münezzehdir. Kulun ilahî sırlarına mazhariyeti kendi hesabı iledir. Hakk'ın hesabı ile değildir. Eğer kulun zannına göre olsaydı, kulun ona gücü kafi gelmezdi. Bunu açıklamak için bir misal vermek gerekir.

Ay, Güneşin mazharıdır. Aydınlığını, onun aydınlığından alır. Cismi, güneşin cisminden daha küçüktür. Güneş kendi büyüklügüne göre Aya tecelli etmistir. Ayın cürmüne göre ona aydınlık yansıtmıştır. Eğer Güneş kendi cürmünde olan zîyanın tümü ile Aya aksetseydi, küçük büyüğe zarf olmuş olurdu. Bu ise imkansızdır.

Bu durumda olan Ay, Güneşten aldığı ziyaya göre, "Ene'l-kamer - Ben Ay'ım." diyecek yerde, "Ene'ş-şems -Ben Güneşim" dese bu söz bir yönden doğru, bir yönden de doğru değildir. Çünkü, her bakımdan "Ben Güneşim", demesi kesinlikle doğru değildir. Ona, eksikliğini anlayarak "Ben Ayım" demesi gerekir. "Ben Güneşim" davasından vazgeçmelidir.

Daha açık bir ifade ile kulun, "Ben kulum" demesi gerekir. Efendimiz (s.a.v.)e mi'racta vakî olan şey de budur. Bunu anlayan kul, "Ene'l-Hakk" sevdasından hemen vazgeçmelidir.

Allah Rasülü (s.a.v.) hakkında nazil olan ayet-i Kerîmeye gelince, yüce Allah şöyle buyuruyor:




"Vema rameyte iz rameyte velakinnallahe rama..."

"Onları sen öldürmedin, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmamıştın, fakat Allah. atmıştı..." (Enfal: 17)

Taş parçalarım zahirde atan Allah Rasülü (s.a.v.) idi. Fakat batında atan ise Cenab-ı Hakk'tı. Hakk, zahirde süret-i Muhammed'de zahir olmuştu. Çünkü o, "Mazhar-ı Tam" idi. Kamil insanların mazhariyeti tamdır. Zira tecellîde mazhariyet, herkesin aynasında bir değildir. Bazı kimse çok alim, bazı kimse de az alimdir. Yüce Allah Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmuştur:



"Ve fevka külli zî ilmin atîmün."

"Her bilenin üstünde daha iyi bilen birileri vardır."

4. Tevhîd "La ilaheilla hu" dür.

Bu tevhid, hüviyet-i ilahiyeye nazırdır. Hüviyyet-i teayyünat-ı ilahiyyenin evvelidir. Bunun alt tarafında bulunan bütün taayyünler O'na tabîdir.

Bu hüviyetin yukarısına "Zat-ı Baht" denilir. Orada teayyün olmaz. Çünkü "Gayb-ı Mutlak" mertebesidir.

Allah (c.c.)ın Zat-ı, "Hafa"dan (bilinmemezlikten), isim ve sıfatları ise açıkça bilinmekten ibarettir. Yani Zat'ının bilinmesi isim ve sıfat aynasından olup, doğrudan değildir. O'nun nurunu doğrudan görmek mümkün değildir. Çünkü gözler O'na bakamaz. Fanî, Bakî olana nasıl bakabilir? İşte bunun içindir ki, yüce Allah, Musa'(a.s.)ya:

"Len teranî"

"Muhakkak sen beni göremezsin" buyurdu. Yani, "Ey Musa! Sen Beni beşeriyet gözü İle göremezsin. Beni gören yine Benim gözümdür. Senin sırrının gözüdür."

Allah'a, Allah ile bak. Musa ile bakma. Çünkü öyle göremezsin. Fanî olan göz yarasaya benzer. Onun Güneşin aydınlığına bakmaya hiç takati yoktur.

Kelime-i Tevhid'in mertebesi daha çok gündüze benzer. Çünkü gündüzde kelime gibi terkib vardır. Çünkü varlıkların sıfat ve durumları gündüzleyin belli olur ki, bu durum sıfat ve kesrete nazırdır. Tek isimlere münasip olan gecelerdir. O, "Zat alemine dairdir. Zat'ta ise terkip yoktur. (Müfred isimler gibi).

Halvet olan salik, şeyhinin işareti ve İrşadı üzerine hareket eder. Müfred isimlerden maksad "Esma-i Hüsna -Yüce Allah'ın en güzel isimleri" dir. Bütün itibariyle oniki adede indirilmiştir. Yedi adedi fena'ya, beş adedi beka'ya aittir. Fena makamına ait olan isimler şunlardır:

1. La ilahe illallah,
2. Allah,
3. Hu,
4. Hakk,
5. Hayy,
6. Kayyum,
7. Kahhar,

Burada "La ilahe illellah" yedi adet esma içine sokulmuştur. Bunun sebebi, bu tevhid kelimesinin müsbet ve menfiye şamil olması dolayısıyladır. Bununla zikretmek, Allah, Allah... Hu.. Hu.. diyerek zikretmekten daha faziletlidir.

Menfî, yani "La ilahe", bir binanın temeli gibidir. Müsbet, yani "İllellah" menfî üzerine konulmuştur. Çünkü

"Et-tahliyetü mukaddemün alettahliyeti", "Boşaltmak, doldurmaktan önceye alınmıştır."

(Muhammedün Resülüllah) sırrı (La ilahe İllellah) sırrından.sonradır. Çünkü

(La ilahe İllellah) fiilleri, sıfatları, Hakk'ın Zat'ının fiillerinde, sıfat ve Zat'ında ifna (yok etmek) dir. (Muhammedün Resülüllah) ile meydana gelen fiilleri, sıfatları Hakk'ın Zat'ında ibka etmektir.

Tarikat ehlinden bir kısmı dönerek zikrederler. Bu ya gerçek bir vecd ile veya göstermelik olarak yapılır. Gerçek bir vecd ile yapılmayan zikir, oyun oynamaktan ibaret sayılır. Dönerek yapılan zikir, ilk yaratılan felekten alınmıştır.

Allah Teala'nın ilk yarattığı nesne yuvarlaktır. Adına "Felek" denmiştir.Böyle olmasının sırrı:

"Ve ileyhi türcaün" "... Ve O'na döneceksiniz" ayetinin sırrında gizlidir.

Suluk denilen manevî yolculuk, yuvarlak bir daireyi tamamlamaktır. Dairenin sonu evveli île birleşmektedir. Eğer böyle olmayıp doğru bir hat olsaydı, hiç bir mahluk'un Hakk'a ulaşamaması gerekirdi. Bu ise mümkün değildir.

Şu gerçeği iyi anlamak lazımdır:

Bütün ihtiyaçlar Hakk'tan istenmelidir. Daha sonra da Kutbu'l - Vücud'dan... Çünkü kutub, Allah-Teala'nın "Güzel İsimlerinin tamamına mazhar olmuş yüce bir zattır. İşte bu yüzden, perdesiz isteme gücüne sahip olmayan kimse, ilahî tecellîlere mazhar olmuş kişiyi vesîle yaparak, ihtiyacını dileklerini Cenab-ı Hakk'a arzedip öyle istemelidir. Ne kadar iman ehli varsa bunların tümüne ilahî feyz ve nurlar kutbun kalbinden taksim olunur. Çünkü onun kalbi Hakk'ın nazargahıdır. Bundan müstağnî olarak birlik okyanusundan feyz almak imkansızdır.

Bunun için Tecellî-i İlahiyyeye mazhar olmayan kimseyi vesîle yapmak doğru değildir. (Evliyanın himmeti Allah'ın rızasını tahsil edenler içindir. Eğer bir kimseden Hak Teala razı değil ise o kimse hangi velinin ziyaretine giderse gitsin o velinin ruhu ona buğzeder, sevmez. Çünkü Allah Teala: "Ben müttaki kullarımın dualarım kabul ederim" buyurmuştur. Eğer Allah (c.c.) bir kulundan razı ise bütün Peygamberlerin ve Evliyaların ruhu ona himmet ve dua ederler.)
 

ozti

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
19 Ağu 2006
Mesajlar
468
Puanları
0
Yaş
36
Allah razı olsun hocam
 
Üst