Islam’ın delili; imamı gazali | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Islam’ın delili; imamı gazali

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
"İslam'ın Delili"



İslâm dünyasında Hüccetü’l İslâm (İslâm’ın delili) olarak tanınan İmam-ı Gazali, Selçuklu döneminde yaşamış, İslam’a yönelen hücumlara, dine yapılan taarruzlara karşı müdafaalarda bulunmuş, dinin anlaşılması için tartışmaya açılmış olan meselelere çözümler getirmiş bir müceddittir.

Kendi döneminde, dine sokulmaya çalışılan batıl inanç, felsefi/itikadi sapkınlıklar ve hurafelerle mücadele etmiş, bunları ayıklayarak dinin yeniden asli çizgisinde yaşanmasına, önemli miktarda katkı sağlamıştır.

Asıl adı Ebû Hâmid Muhammed olan İmam-ı Gazali Hazretleri, Horasan bölgesinde, Tus şehrinin Gazale köyünde, 1058 yılında dünyaya geldi. 1111 yılında ise dünyaya veda eyledi.

İmam-ı Gazalî’nin, İslâm eğitim ve ahlâkı üzerinde getirmiş olduğu yenilik, İslâm’ın özünden uzaklaşma yoluna girmiş olan Müslümanları yeniden ahlaki sınırlara çekmiştir. En mühim eseri olan “İhyâu Ulûmi’d Din”, başta iman ve ibadet olmak üzere, ahlâk sahasında çok ciddî bir hizmet görmüş, dokuz asırdır okunmasına rağmen halen tazeliğinden bir şey kaybetmemiştir. Birçok yönüyle, ana kaynak eserlerden birisi olmak hüviyetini muhafaza etmektedir.

İmam-ı Gazalî’yi halka tanıtan hacimce küçük, fakat tesiri bakımından büyük olan eseri “Eyyuhe’l Veled” dilimizde “Ey Oğul” adıyla bilinen eseridir.

Birçok dünya diline çevrilen, UNESCO tarafından da yayınlanan “Ey Oğul”, batıda ve doğuda, okuma rekoru kıran bir eserdir. Muhteva olarak “Müslüman’ın yirmi dört saati” demek olan bu kitap, ayrıca bir öğüt ve nasihatler bütünüdür.

Bu çeşit çalışmaların tamamında olduğu gibi İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin bu eserinin baş kısmında, iman ve İslâm’ın esasları ile birlikte, ibadet konularını da işlenmektedir.
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
İlmi serüveni

İmam-ı Gazali Hazretlerinin kıymetli pederleri, fakir ve sâlih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder, hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahu Teâlâ’dan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Babası yün eğirip Tus şehrinde bir dükkânda satardı.

Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazalî’yi ve diğer oğlu Ahmet’i, hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına, bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki: “Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hâsıl olması için yardım etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!”

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara; “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum.” dedi. Bunun üzerine, iki kardeş medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.

İlim yolculuğunda, Cürcan’dan Tûs’a dönerken başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlatır: “Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım.

— Ne olur! İşinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri;
— Onlar nedir? Nasıl şeylerdir? Diye sorunca;
— Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kâğıtlardır, dedim. Eşkıyaların reisi güldü;
— Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun, dedi ve onları bana geri verdi.

Sonra düşündüm; Allahu Teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tûs’a gelince, üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa hepsini alsa bana hiç zararı dokunmazdı.”

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsiline devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişâbur’a gitti. Burada hadîs ve fıkıh usulü, kelâm, mantık ve münâzara gibi ilimleri öğrendi.
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
Filozof değil mütefekkir

Nişabur’da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hamisi olan Selçuklu veziri, üstün devlet adamı Nizâmülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti. Nizâmülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, İmam-ı Gazalî Hazretlerinin ilminin derinliğine ve meseleleri îzâh etmekteki üstün kâbiliyetine hayran kaldıklarını îtirâf ettiler. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme kabiliyetinin yüksekliği, zekâsının parlaklığı karşısında perişan oluyorlar ve tutunamıyorlardı.





Bu sırada otuz dört yaşında bulunan İmam-ı Gazalî Hazretlerinin, İslâmiyet’e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizâmülmülk, şimdiki tâbirle, onu Nizâmiye Üniversitesi rektörlüğüne tâyin etti. Bu üniversitenin başına geçen İmam-ı Gazali Hazretleri, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Ayrıca İsmâiliyye adındaki sapık fırkanın görüşlerini çürütmek için “Kitâbu Fedâihi’l Bâtiniyye ve Fedâili’l Mustehzariyye” adlı eserini yazdı.

Yine bu sırada, Rumcayı öğrenerek, felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Lâtin filozoflarının kitaplarının asılları üstünde üç sene titizlikle incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde, felsefecilerin maksatlarını açıklayan “Mekâsidu’l Felâsife” kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden, sonraki asırlarda da tesiri devam edecek “Tehâfutu’l Felâsife” adlı eserini yazdı.

Avrupalı filozoflar, o asırda dünyanın tepsi gibi düz olduğunu iddia ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne kurarken, İmam-ı Gazalî Hazretleri, dünyanın yuvarlak olduğunu; karaciğerde kanın zehir ve mikroplardan temizlenip tazelendiğini, safra ve lenfle zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını, bu işte dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde miktarlarındaki oranın değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitaplarında yazıldığı gibi delillerle ispat etti. Ayrıca diğer fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgilere kitaplarında yer verdi.

İmam-ı Gazalî hazretlerinin felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikatlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir.

Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır. Göz için ışık ne ise akıl için iman odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmam-ı Gazali Hazretleri, filozof değil; mütefekkir bir müçtehiddir. Zaten filozoflar, bir peygambere tabii olmak yerine, kendi kısır akıllarını rehber edinir ve kıt görüşlerine göre hareket ederler.
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
İslam’ı yenileyişi; ‘Müceddid’

İmam-ı Gazali Hazretlerinin döneminde, Müslümanlar arasında itikat birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak, yazılanları İslâm inançlarına karıştıranlar; diğer taraftan Kurânı Kerîm’in âyetlerinin mânâsını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Bâtınîler ve Mûtezile ile diğer fırkalar, İslâm îtikâdını bozmaya çalışıyorlardı.

Bunlara karşı, İslam ümmetinin ezici çoğunluğunu teşkil eden Ehli Sünnet’in müdafaasını üslenmiş olan İslâm âlimlerinin başında, aklî ve naklî ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müçtehid ve asrın müceddîdi olan İmam-ı Gazalî Hazretleri geliyordu.

İmam-ı Gazalî Hazretleri, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazalî’yi vekil bırakarak, Nizâmiye üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmî çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam’da kaldığı iki yıl içinde, en kıymetli eseri “İhyâu Ulûmuddîn”i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada; Bâtınî denilen sapık fırkaya karşı “Mufassilu’l Hilâf”, “Cevâbu’l Mesâil” ve Allahu Teâlâ’nın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan “el-Maksadu’l Esmâ” adlı eserini yazdı.
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
Tasavvufi anlayışı

İmam-ı Gazalî Hazretlerinin tasavvufta mürşidi, Altın Silsile’nin büyüklerinden olan Ebû Ali Fârmedî Hazretleridir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi tasavvuf ilminde de mürşit (yol gösterici) oldu. Her iki ilimde de Peygamberimizin getirdiği ilmin vârisi konumuna geldi. Kısa bir müddet daha Nizâmiye üniversitesinde ders verdikten sonra, doğduğu yer olan Tûs’a döndü.
Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren İmam-ı Gazalî Hazretleri, ömrünün son yıllarını Tûs’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri, insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda, kendi fikri serüvenini hikaye ettiği, yol gösterici bir kitap olan “el-Munkizu Mine’d Dalâl”, fıkhın kaynaklarına dair “el-Mustesfâ” ve selefi sâlihîne (Ehl-i Sünnet îtikâdına) tâbi olmayı anlatan “İlcâmu’l Avâm an İlmi’l Kelâm” adlı eserlerini yazdı.

Niçin tasavvufu benimsediğini de şöyle izah eder: “…kesinlikle anladım ki tasavvuf ehli ancak Allah yolunun yolcularıdır. Onların hayat tarzı en temiz, en güzel hayat tarzıdır, yolları en doğru yoldur. Ahlâkları en iyi terbiye edilmiş ve doğru, sağlam ahlâktır. Eğer akıllıların aklı, mantıklıların mantığı, hikmet sahiplerinin hikmeti, şeriatın sembollerini anlayanların bilgisi birleşse de onların hayatından ve ahlâkından daha iyisini göstermeye çalışsa bunu başarmaları imkânsızdır. Onların bütün zahir ve bâtın hareketleri, davranışları Peygamber ışığından alınmıştır. Aydınlanmak için de peygamberlik ışığından daha güçlü bir ışık yoktur.”

(Ebu’l Hasan en-Nedevi, İslam Önderleri Tarihi, c.1, Kayıhan Yayınları, s.190-197).

DERVİŞ ENES AHMEDOĞLU​
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
İmam Gazali'den Seçme sözler

1. Dünya ahiretin tarlası ve hidayet konaklarından bir konaktır. Kendisine, mahiyetine uygun bir ifade olarak dünya denmiştir.

2. Bazı kimseler nefislerinde bir yakınlık hissederek ibadetlerinde ve meclislerinde Allah'a yakın olduklarını zannederler. Böylece kendilerinden başka meclislerinde bulunan herkesin bağışlanacağı fikrine saplanırlar. Eğer böyle bir kimseye, bu şekilde sû-i edebinden dolayı Allah Teâlâ, müstahak olduğu muameleyi yapmış olsaydı, hemen o anda helak olurdu.

3. Her sâlik, bulunduğu menzil ile geçtiği makamlar hakkında konuşabilir. Kendisinin ulaşamadığı makamlar, ihata edemediği menziller hakkında ise hiçbir şekilde konuşamaz. Ancak onlara gaybî bir şekilde inanır.

4. Allah Teâlâ ilim nurlarını insanoğlundan esirgememiştir; Allah Teâlâ cimrilik yapmaktan münezzehtir. İlim nurlarının kalplere akmamasının sebebi, o kalpleri doldurmuş bulunan bulanıklıklar ve kötülüklerdir. Çünkü kalpler kaplara benzer; bir kap su ile dolu ise, havanın o kaba girmesine imkân yoktur. Kalp mâsiva ile dolu oldukça Allah'ın celâl marifeti oraya girmez.


5. İlimlerin içinde en şerefli olanı Allah'ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İnsan bu ilimle kemâle ulaşır. Kâmil olmanın saadetini duyar. İnsanoğlu, Allah'ın celâl ve kemâl sıfatlarının komşuluğuna ulaştığı zaman, bu komşuluğun ona büyük saadetler kazandıracağı muhakkaktır.

6. Kalplerin ve insan basîretinin cilası zikirdir. Zikri ancak muttaki kullar yapabilirler. Bu nedenle takva zikrin kapısı; zikir keşfin kapısı, keşif ise büyük zafere açılan kapının ta kendisidir.

7. Kalbiyle arasındaki perdeler aralanan bir kimseye, mülk ve melekûtun tecellisi görünür. Böyle bir kimse, genişliği yerle gökleri içine alan cenneti müşahede eder.

8. İbadetlerin esası kalbin tezkiyesidir. Kalbin tasfiyesi de marifet nurunun orada doğması ile mümkündür.

9. İman üç mertebedir:
a) Halkın imanı olan mukallidlerin imanı,
b) Birtakım kelâmî delillere dayanan kelâmcıların imanı,
c) Yakîn nuruyla görerek iman eden ariflerin imanı.

10. Aklî ilimlerin şer'î ilimlere zıt olduğunu ve bu ilimlerin bir arada bulunmadığını ve bulunamayacağını zanneden bir kimsenin bu zannı, basiretsizliğinden ve körlüğünden ileri gelir. Basiretsizlikten Allah'a sığınırız.

Aklî ilimler iki kısma ayrılır:

a) Dünyevî, b) Uhrevî

Dünyevi olanlar, tıp, matematik, kozmoğrafya, sanat ve fen ilimleridir. Uhrevî olanlar ise, kalbin hâllerini, amellerin âfetini, Allah'ın sıfat ve fiillerini bildiren ilimdir. İşte aklî ilimlerin bu iki grubu birbirine zıttır. Bütün gayretini bu iki kısımdan birisine sarfedip o sahada derinleşen bir kimse, genellikle öbür kısımda eksik kalır.


11. Akılcılar tarafından inkâr edilen dinî ve gaybî birşey işittiğin zaman, onların bu inkârları sakın seni şaşırtmasın; zira şarkta bulunan bir insanın garbdaki hakikati bilmesi imkânsızdır.

12. Etrafta ilâhî rüzgârlar esiyor; kalp gözlerini örten perdeleri açıyor. İşte bu gözler Levh-i Mahfuzda, yazılı olan birtakım hakîkatleri görürler.

28

13. Ehl-i tasavvuf, çalışmakla elde edilen ilimlerden ziyade ilhamla öğrenilen ilimlere meyleder. Onun için musanniflerin yazdıkları ilimlere eğilmeye, oradaki sözleri ve delilleri araştırmaya önem vermemişlerdir.

14. Takva, çok secdeden ötürü alında iz bırakma veya oruç tutmaktan sararma veya secde ve rükûdan belin bükülme hâli değildir. Eğilen boyunda veya sarkıtılan eteklerde takva aranmaz. Takva, kalplerdeki vera' hâlidir. Güler yüzle karşıladığın kimse, seni asık bir yüzle karşılar ve bilgileriyle sana mihnet yüklerse, Allah böyle kimselerin sayılarını artırmasın!

15. Mü'minin kalbi ölmez, ilmi, ölüm anında silinip gitmez. Kalbindeki berraklık kesinlikle sönmez.

Hasan Basrî de bu mânâya şöyle işaret etmiştir: 'Toprak imanın merkezini yeyip bitiremez'.

16. Bâtın ilmi Allah'ın sırlarından bir sırdır. Allah Teâlâ o sırrını dilediği kulunun kalbine ilham eder.

17. Kur'an takvanın, hidayetin ve keşfin anahtarı olduğunu açıkça beyan eder. Takva ise, öğretmen olmadan elde edilen ilimdir.

18. Kalbe herhangi birşey geldiği zaman, ondan önceki hakikatler kaçışır ve yerlerini son gelene bırakır.

19. Muamele ilminin en yüksek zirvesi, nefsin hilelerine ve şeytanın desiselerine vâkıf olmaktır. Böyle bir ilme vâkıf olmak her insana farz-ı ayn'dır. Fakat ne yazık ki halk bu farzı terketmiş ve vesveselere sebep olan birtakım fuzulî ilimlerle uğraşır olmuştur. İşte bu ilimleri vesile ederek şeytan onları yoldan çıkarmaktadır.

20. Alimlerin birbirlerine hücum ettiklerini, birbirlerine hased ettiklerini ve anlaşamadıklarını gördüğün zaman, onların dünya hayatına karşılık ahiretlerini sattıklarına hükmet! Acaba bu kişilerden daha fazla aldanan bir satıcı var mıdır?

21. Bir kimse herhangi bir imamın mezhebinde olduğunu söyler, fakat o imamın yolundan gitmez ise, onun en büyük hasmı bağlı olduğunu söylediği imamın ta kendisidir. O imam Allah'ın huzurunda şöyle der: 'Benim mezhebim, istihraç ettiğim ahkâm ile amel etmektir. Dil ile "Ben şu mezhebe bağlıyım' demek değildir. Dil çalışmak içindir, hezeyan için değildir. O halde, madem sen benim mezhebimden olduğunu iddia ediyorsun, öyleyse neden amel ve ahlâkta bana muhalefet ettin? Oysa ona uyarak Allah'a yaklaşmayı düşündüğün mezhebin esası amel ve ahlâk idi. Bir de utanmadan benim mezhebimden olduğunu iddia ettin. Böyle bir iddia şeytanın kalbe girmesine yardım eden kapılardan biridir. Birçok âlim bu kapının açılması sebebiyle helak olup gitmişlerdir'.

22. Ahmaklıkta en ileri gitmiş olan kimse, nefsinin faziletine en çok inanan kimsedir. Akılda en ileri olan kimseler ise, nefsini en fazla itham edenlerdir.



23. Halk tabakasından biri zina eder veya hırsızlık yaparsa, onun bu suçu ilimle ilgili konuşmasından daha hafiftir. Çünkü Allah'ın dininin inceliklerini bilmeyen bir kimsenin, bu konularda söz söylemesi zamanla kendisini küfre sürükler. Aynen yüzme bilmeyen kimsenin kendisini denize atması gibi... Böyle bir kimse ise muhakkak boğulur.

24. İnsanların en muttakîsi ve en âlimi, insanlara aynı gözle bakmayandır. Çünkü bazı insanlara rıza ve bazı kimselere de gazab gözüyle bakmak gerekir. Eğer gazab gözüyle bakılması gereken kişiye, rıza gözüyle bakarsan onun ayıplarını göremezsin; zira rıza, insanın gözlerindeki görme hassasını zayıflatır.

25. Allah hakkındaki zannı kötü olan ve insanların ayıplarını araştıran bir kimseyi gördüğün zaman, bil ki böyle bir insanın kalbi hastadır. Mü'min kişi ise, bütün halk nazarında kalbi sağlam olan kimsedir.

26. Kalp, takva ve iyi amellerle süslenip, kötü sıfatlardan arınmadıkça, o kalpte zikrin hakikati bulunmaz. Aksi takdirde, zikirden dem vurmak nefsin konuşması olup, bu konuşmada kalbin dahli yoktur. Böyle olunca da şeytanın kalpten sürülmesi mümkün değildir.

27. Ruh rabbani bir emirdir. Rabbani demek, onun mükâşefe ilimlerinin sırlarından birisi olması demektir. Bu sırrı ifşa etmek salâhiyeti hiç kimseye verilmemiştir. Çünkü Allah'ın en sevgili kulu olan Allah'ın Râsûlü dahi bu sırrı açıklamamıştır.

28. Şehvet kalbe galip geldiği zaman, kalbin en derin hücrelerine nüfuz edemese dahi, şeytan oraya gerleşir. Kötü sıfatlardan uzak olan kalplere gelince, o kalplerde şehvet olduğu için değil, zikirden gaflet edildiği zaman şeytan o kalplerin kapısını çalar. Fakat o kalpler zikre sarıldıkça şeytan geri çekilir.

29. Duanın şartları yerine getirilmediği zaman nasıl geri çevrilirse, zikrin şartları da yerine getirilmediği takdirde böyle bir zikir şeytanı kaçırtmaz.

30. Şeytanlar tek tek bir araya gelerek toplanmış ordulardır. Günahların her çeşidinin bir şeytanı vardır. Her günah kendi şeytanının davetiyle işlenir.

31. Melekût âleminde suretler sıfata tâbidir. Öyleyse kötü mânâ, kötü surette görünür. Demek ki Şeytan, köpek, kurbağa ve domuz suretinde görünür. Bu suretler mânâların etiketidirler ve mânâların doğruluğunu aksettirirler. Bu sırra binaen rüyada maymun ve domuz görmek, kötü insana işaret ettiği gibi, koyun görmek de iç âlemi geniş insana işaret eder. Her rüya bu ölçüye göre tefsir edilir.

32. Zaruri miktar dışında uyumak, kalbi öldürür ve kurutur. Yetecek kadar uyumak, gayb sırlarının keşfine vesile olur.

34. Allah yolunun yolcusuna gereken şey, hassalarını kontrol altına almaktır. Bu kontrol karanlık bir yere çekilip düşünmekle ve başını önüne eğmekle, herhangi bir örtüye bürünmekle elde edilir. Bu vaziyetler hakkın sesini dinlemek ve rubûbiyet huzurunun azametine işaret etmek için alınır. Görmez misin, Allah'ın Râsûlü'ne bu vaziyetteyken nida gelmiş ve o nida 'Ey örtülere bürünen! Kalk ve uyar' demiştir?

35. Mide ile fere, ateşe açılan kapılardan birer kapıdır. Çünkü onun aslı tatmin olup doymaktır. Zillet ve inkisar ise cennetin kapılarından birer kapıdır. Çünkü onun aslı acımaktır. Cehennem kapılarından birini kilitleyen, cennet kapılarından birini açmış sayılır. Çünkü bu ikisi, birbirinin zıddıdır. Birisine yaklaşmak öbüründen uzaklaşmaktır.

36. Kişinin kendi nefsine hâkim olması saadetin tamamı; şehvetin ve nefsin kişiye hâkim olması ise şekavetin tamamıdır.

37. Fazla doymak ibadetten alıkoyar, ibadeti, kalbin parlaklığını ve düşünceyi kararttığı gibi bunlara bağlı olan hayatı da dumura uğratır. Aç kalmak ise, bütün bu menfi hâlleri müsbete çevirir. Çünkü az yemek bedenin sağlığını koruduğu gibi, çok yemek ve mideyi karışık yiyeceklerle doldurmak damarlarda karışıklık meydana getirir.

38. Dinen yasaklanmış olan tartışmanın sonucu, başkasından dinlediklerine yanlıştır diyerek itiraz etmektir. Mücadelenin sonucu ise, başkasını susturmak, aciz bırakmak, konuşmasını çürütmek ve kendisine cehalet nisbet etmektir.

39. Nefsini Allah'ın celâl ve azametini, yer ve gökteki saltanatını düşünmeye alıştıran bir kimse için bu şekilde melekütun garip ve acaip sanatına bakmaktan duyulan lezzet; zahirî gözle cennetin bağlarına ve meyvalarına bakmaktan duyulan lezzetten daha üstündür. İşte düşünürlerin dünyadaki hâlleri budur! Acaba ahirette bütün perdeler kalktığı zaman durumları ne olacaktır?

40. Şayet sen Allah'ın marifetine aşık değil isen mazursun! Çünkü cinsî münasebete iktidarı olmayan bir kimse evlenmeye, çocuklar da saltanat tahtına ve tacına hevesli değildirler. Şevk ancak zevkten sonra hâsıl olacak olan bir hâldir. Zevk almayan bunu anlamaz. Anlamayan da aşık olmaz. Aşık olmayan ise istemez. İstemeyen ise idrak edemez ve idrak etmeyen ise esfel-i sâ'filîn 'de bulunan mahrumlardan olur.

41. Dinde, yücelmişlerin mertebesine erişmeyen kimselerin elinden onları sevmenin sevabı alınmış değildir. İstedikleri zaman onları severler ve bu sevgilerinden ötürü büyük sevaplara nail olurlar.

42. Hased, helâllik istenecek bir zulüm değildir. Seninle Allah arasındaki bir günahtır. Helâllik ancak azalardan çıkıp başkasına zarar veren fiillerde vacibdir.

43. Dünya ve ahiret, kalbin durumlarından iki durumdur. O durumların ölümden önce ve geçici olanına dünya, ondan sonraki kısmına ahiret deniliyor. Ahiret ölümden sonra olandır. Ölümden evvel acil bir şehvet veya bir payın içinde bulunduğu herşey senin için bir dünyadır.

44. Ölüm anında insanda şu üç sıfattan başka hiçbir şey kalmaz:

1. Kalbin dünya kirinden temizlenmesi.

2. Kalbin Allah'ın zikriyle yakınlık kurması.

3. Kalbin Allah sevgisiyle neş'eye garkolması.

Kalbin temizlenmesi, ancak dünya şehvetlerinden kaçınmakla mümkün olur. Zikre yakın olmak ise, ancak çok zikir yapmakla mümkün olur. Allah sevgisi ise, ancak marifetle elde edilir. Allah'ın marifeti ise daima zikir yapılmadıkça bilinemez.

45. Ölüm, dünyaya bağlı olanların zannettiği gibi yokluk değildir. Ölüm, sevgilinin huzuruna varman için geçmek zorunda olduğun engelden kurtulmaktır.

46. Kibir, kulun Allah'ın azabından emin olduğunu gösterir. Azaptan emin olmak ise felâketlerin en büyüğüdür. Tevazu ise Allah'tan korkmayı ifade eder. Bu korku ise, saadetin rehberi ve âletidir.

Kibrin ilaçlarından biri, emsal olan kimselerle toplantılarda bulunulduğu zaman onları öne geçirmek ve onların aşağısında oturmaktır. Fakat burada şeytanın bir kurnazlığı vardır. Şöyle ki: Kişi ayakkabılarının yanında oturur veya emsalleriyle arasında ne idüğü belirsiz kimseler bulunur ve böylece kendini mütevazi zanneder. Oysa böylesi, kibrin ta kendisidir. Çünkü kalbine 'lâyık olduğum yeri başkasına terkettim ve tevazu gösterdim' gibi vesveseler gelir ki işte bu vehim, kibrin ta kendisidir. Kendisine düşen vazife akranını öne alıp, onların arkasında oturarak ayakkabılığa düşmemektir.

47. Saadetlerin esası akıl, anlayış ve zekâdır. Akıl nimetinin sıhhatli olması, Allah'ın fıtrat dünyasına büyük bir nimettir. Bu bakımdan eğer akıl, hamakat ve belâdetle ölüp dumura uğrarsa, o zaman her şeyden önce onu elde etmeye çalışman gerekir.

48. Cin şeytanlarından emin olabilirsin. Fakat insan şeytanlarından şiddetle korun! Çünkü insan şeytanları, cin şeytanlarından iğva ve idlâl vazifesini almışlar ve böylece cin şeytanlarını istirahate göndermişlerdir.

49. Allah'ın, kendilerine verdiği akıldan razı olmayan kimse yoktur. Fakat akılsızların en aşağılığı aklıyla övünen kişidir.

50. Ahiret âlimleri, yüzlerindeki sükûnet, Allah'a karşı zillet ve tevazu ile bilinirler. Huni gibi açılıp kapanan ve gülerken kulaklara kadar yayılan ağızların sahipleri, hareketlerinde ve konuşmalarında hiddetli olan kimseler ise, onların bu şiddet ve hiddetleri gafletlerinden ileri gelmektedir. Böyle hareketler dünyaperestlerin âdetidir.

51. İhtiyacı olan bir kimsenin o ihtiyaca ulaşması için ilk şart, o ihtiyacı sabahtan akşama kadar elde etmedikçe yemek yememektir.
 
Üst