`İslami Sinema` başarılı mı? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

`İslami Sinema` başarılı mı?

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Yaşar Yeşil / Özgün Duruş

İslamcıların sinemayla olan ilişkileri ve sinemada başarılı olup olamadıkları tartışılmaya devam ediyor. Sinema eleştirmeni Abdurrahman Şen, aylık sinema dergisi Film Arası’nın geçtiğimiz ay ki sayısında (Kasım sayısı) muhafazakâr kesimin önde gelen sinemacılarına bir takım eleştiriler yöneltti. Gülcan Tezcan’ın sorularını yanıtlayan Şen, mahalleden biri olarak dillendirdiğini söylediği eleştirilerinde, dindar sinemacıların şekilcilikten kurtulmadığını savunmuştu. Abdurrahman Şen’in konuyla ilgili ifade ettiği görüşlerden bir kısmı şöyleydi:

`Bizim İslamcıların günleri ve ömürleri Müslümanlara Müslümanlığı öğretme kavgasıyla geçti. `Ya eyyühennas` hitabını dikkate alan bütün insanlığa evrensel mesajın inceliklerini, insani yönlerini anlatacak çaba, vizyon, misyon içinde olamadılar.’

‘Ben asla `Beyaz sinema tabiri çok önemli bir tabirdir aman bunu hepimiz kullanalım` gibi bir şey de söylemedim. Sadece `Kendinizi İslam çerçevesindeki şekilci kalıplardan, kelimelerden kurtarın. İşin sinemaysa sanat ve estetik boyutunu öne alıp onun gereğini yerine getirin` ifadelerini kullandım.’

‘Takva’nın senaristi ‘Ben Marksistim, ateistim’ dedi. Ama bence çoktan Mesut Uçakan’ın, rahmetli Yücel ağabeyin çekmesi gereken bir filmi bu sinemacılar çektiler.’

‘Biyografilere döndüğümüz, tarihin içine girdiğiniz zaman inanılmaz bir hazinemiz var. Fakat biz bütün bunların hepsini bir kenara koyup toplumun, özellikle sinema seyircisi olarak az bir bölümünü ilgilendiren konuları anlatmaya kalkıyoruz. O zaman Müslüman`a Müslümanlığı öğretme mücadelesi oluyor. Bunu kendi aramızda 1970`li yıllarda tiyatro yaptığımız zaman tartışıyorduk. Ama bizim o yıllarda konuştuklarımız 2010 yılında konuşulmayan, üzerinde düşünülmeyen bir noktada. Otuz yıl gerideyiz daha. Kapatmamız gereken ve önce ülke sinemasının genel atmosferine sonra dünya sinemasının atmosferine yetişebilmek için bu grubun 30 yıllık açığı kapatacak bir performans göstermesi lazım.’

Biz de Özgün Duruş Gazetesi olarak, İslamcıların ya da dindar sinemacıların, sinemada ne kadar başarı sağladıklarını ya da sağlayamadıklarını konuyu yakından takip eden isimlerle konuşmak istedik ve şu sorulara yanıt aradık;

1- Dindar sinemacıların bu alanda başarılı olamadıkları düşüncesine katılıyor musunuz? Ya da başarı noktasında nasıl bir değerlendirmede bulunabilirsiniz?

2- Yücel Çakmaklı’yla birlikte ilk ürünlerini vermeye başlayan Milli Sinema, daha sonra farklı tanım ve kavramlarla ifade edilmeye başlandı. Bunlardan biri olan “Beyaz Sinema” kavramı ise tartışılmaya devam ediliyor. Estetik ve sanatsal kaygıların bu kavram tartışmaları gölgesinde kaldığı yorumuyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

3- Sinema alanında başarılı eserler ortaya koyma noktasında, dindar/muhafazakâr sinemacıların ne tür bir yol takip etmeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?




Mahmut Fazıl Coşkun/Yönetmen
Sinema, ideolojinin ötesindedir

Dindar sinemacılar bence öncelikle samimiydiler ve iyi niyetliydiler. Sinema, solda ve sağda pek çok insan için fikir yayma ve ifade aracı olarak algılandı ülkemizde. Tabi ki İslamcılar da bundan farklı düşünmediler. Sinemanın aslında çok faydalı olduğu, ama kötü ellerde kötülük yaydığı varsayılırdı. Dolayısıyla iyi ellerde son derece faydalı olabilirdi. İşte bu masum düşünce dindarları film yapmaya itmişti. Benim gördüğüm filmler dönemi içinde hiç de başarısız değiller hatta diğer pek çok örnekten daha başarılı diyebilirim. Mesela Yücel Çakmaklı’nın ‘Huzur Sokağı’ ve ‘Memleketim’ benim çok sevdiğim filmlerdendir. Ayrıca Mesut Uçakan’ın tasavvufi bir dil arayışı içinde olduğunu ancak hak ettiği karşılığı görmediğini üzülerek söyleyebilirim.

Adı ne olursa olsun, bu filmlerin öncelikli kaygılarının -genelleyerek söylüyorum ve istisnalarının olduğunu biliyorum- estetik ve sinemasal olmadığını düşünüyorum. Ama o zamanlar zaten Türk sinemasında genel olarak böyle bir kaygının var olduğunu düşünmekte bana gülünç geliyor. Şöyle bir hava yaratılıyor; sinemamız yeri yerinden oynatırken bizim dindarlarımız olan bitenden bihaber hidayet filmleri yapıyorlardı. Ben bu filmlerin kendi dönemlerinde sinema estetiğinden ve atmosferinden pek de uzak olmadıklarını düşünüyorum. Belki, yeni bir sinema dili oluşturamamalarından ya da böyle bir kaygılarının olmamasından bahsedilebilir o kadar.

Kendi adıma kimliğini (dindar, komünist, türk, kürt, gay-lezbiyen vb) öne çıkaran bir sinemacı değilim ve olmayı da düşünmüyorum. Çünkü bence sinema bu kimlik ve ideolojik duruşların çok ötesinde bir ifade biçimidir. Bizler eğer özümüze dönebilir, oradaki hakikati keşfedebilirsek ve o hakikate uygun bir dil kullanarak filmler yapabilirsek işte o zaman iyi filmler yapabilmiş olabileceğiz.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Ali Murat Güven / Yeni Şafak Gazetesi Sinema Editörü

Ben de dindar sinemacılar da bu dünyaya garip gelmişiz

Genç meslektaşımız Gülcan Tezcan’ın duayen meslektaşımız Abdurrahman Şen ile yaptığı, Özgün Duruş’un bu soruşturmasının hareket noktasını oluşturan mülâkatı ben de okuma fırsatı buldum. Bazı sınırlı bölümlerine katılmakla birlikte, mâlûm mülâkatın geneline sinen, dindar sinemacılara yönelik o haddinden fazla eleştirel, mesafeli ve dahası “sevgisiz” üslûba kesinlikle katılmadığımı altını çizerek belirtmek isterim. Sırf böyle bir metni yayımlamış olmaları nedeniyle Film Arası dergisi ve yayın ekibiyle ilişkilerimi yeniden düzenleyecek kadar üzüldüm o satırlara…

Bence, söz konusu mülâkatın temel sorunu, “anlama çabası”ndan ziyade “tırmalama, can acıtma çabası” içinde oluşuydu. Kaldı ki orada dile getirilen eleştiriler zaten ta 1970’lerden, Yücel ağabeyin ilk filmini çektiği günlerden bu yana hemen her sinema meclisinde konuşulan gayet bildik mevzûlar; bu anlamda sorulanların da söylenenlerin de bana göre hiç bir yenilikçi tarafı bulunmuyor. Yenilik sayabileceğimiz yegâne şey, bu hareket üzerine yazıp çizerken bizim de büyük bir beğeniyle kendisinin türettiği sıfatı kullandığımız, “beyaz sinema” akımına yaptığı isim babalığına şimdiye kadar gelip geçmiş yazılarımızda sayısız kez atıfta bulunduğumuz muhterem ustamız Abdurrahman Şen’in anılan sinemacı çevresiyle ilişkilerinde “gemileri yakan” bir intibâ uyandırmasıydı.

Öte yandan, Gülcan Tezcan hanımefendinin, anamdan emdiğim sütü burnumdan getiren iki aylık bir ön hazırlığın ardından, ben ve bir kaç yardımcımın (ki bunlar arasında iki küçük çocuğumuzu günler boyunca oraya buraya emanet bırakarak bana gösterimlerde yardım etmeye gelen hayat arkadaşım da var) varımızı yoğumuzu ortaya koyarak düzenlediğimiz bir toplu gösterinin hemen ardından, yapılış tarihine bakılırsa tam da o toplu gösterinin gerçekleştirildiği günlerde, bizim küçücük de olsa bir saygı gösterisi sunmaya çalıştığımız bütün o simâları bu şekilde ince hesapçılıkla, yeteneksizlikle, İslâmi kesimi sömürmekle suçlayan bir mülâkata imza atmış oluşunu da son derece mânidar buluyorum.
Şimdi size çok net bir bilgi vereyim:

18-24 Ekim tarihleri arasında, “Beyaz Sinema’nın 40 yılı” toplu gösterisi nedeniyle her gün sabahtan akşama kadar Beyoğlu-Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’ndeydim. Bir yere kaçabilmem mümkün değil, çünkü söyleşilerde konukları ağırlayan ve filmleri akış sırasına göre oynatan, başlarında ve sonlarında izleyicilere gerekli açıklamaları yapan kişi zaten bendim! Dolayısıyla, 7 gün boyunca salona kimin girip çıktığını bire bir biliyorum. O süreçte, eşim de sabahtan akşama kadar salonun içinde fır dönüp konuklara çikolata dağıtmak, oraya buraya afiş asmak, gösterilecek her yeni filmde afiş değiştirmek, gelen konuklara kolonya ikram etmek ve dışarıdan bir yerlerden bir bardak çay bulmaya çalışmak gibi işlerle uğraşıyordu (Bu arada, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi müdüriyetinin orada hizmet verdiğimiz bir hafta boyunca ne gün boyu sırtı sürekli sırılsıklam bir vaziyette deliler gibi koşturup duran bana, ne yaşını başını almış bir hanım olarak sevgili eşime, ne iki-üç kişilik ekibimizin herhangi bir üyesine, ne de söyleşilere gelen sinemacı konuklarımıza bir bardak çay ikram etme ihtiyacı hissetmediğini özellikle belirteyim. Bu konuda bir-iki kez kibarca uyarıda bulunduğumuzda, bizlere çay ocaklarının bozuk olduğunu söyleyerek konuyu radikal bir biçimde kapattılar. Evine her hafta -çoğunluğu sinema okullarındaki mütedeyyin öğrencilerden oluşan- düzinelerce misafirin geldiği, o gelen misafirlere de eşiyle birlikte sabahtan akşama kadar Allah ne verdiyse, çay, kahve, börek-çörek ikram etmek için çırpınan konuksever bir Müslüman aile olarak, orada bir hafta boyunca gözlemlediğimiz tavrı elbette ki unutamıyoruz, kolay kolay da unutmayacağız.)

Velhasıl, aynı günlerde “beyaz sinemacı”ların çürüklerini kocaman bir mülâkatla dosta-düşmana ifşâ etme girişiminde bulunan değerli meslektaşımız Gülcan Tezcan, Türkiye’de şimdiye kadar beyaz sinema alanında düzenlenmiş bu en geniş kapsamlı, en samimi, her türlü taşın eteklerden dürüstçe döküldüğü etkinliğe ise yalnızca ilk gününde uğradı. Yani, yönetmen Nurettin Özel’in söyleşisinin gerçekleştiği 18 Ekim Pazartesi günü ve o da yaklaşık bir saatliğine…

Aynı şekilde, bu akımın isim babası Abdurrahman Şen ağabeyimiz de yine sadece o gün ve o saatte orada bulundu. Oysa, biz hafta boyunca her biri ses ve görüntü açısından ilk karesinden son karesine kadar özenle bakımdan geçirilmiş 13 film (ki bu teknik işlem, bana film başına minimum 1000 TL’den 13.000 TL’ye mâlolmuştur. Bunun yarısı sponsorluk gelirleriyle karşılandı, diğer yarısını ise cebimden ödemek durumunda kaldım. Cebimden ödediğim miktar da iki aylık maaşımdan daha fazladır. Sırf bu festival nedeniyle, henüz aralık ayı ev kiramı henüz ödeyememiş durumdayım!) ve 1 belgeselin yanı sıra, bir sürü yapımcı, yönetmen, oyuncu ve prodüksiyon âmirini de konuk ettik aynı salonda. Bu konuklar günler boyunca neler anlattılar neler! Şimdiye kadar hiç bir yerde duymadığınız, okumadığınız delikanlılıkta itiraflar, geçmişte yapılan bazı hatalar nedeniyle dürüstçe pişmanlık dile getirmeler, sektör dışından hiç kimsenin bilmediği set içi hatıralar aktarıldı sinemacılarımız tarafından dinleyicilere…

Allah’tan ki ben çok sağlamcı bir adamım, arşivciliğim herkesçe iyi bilinir. Bir 3000 TL de profesyonel bir kamera ekibine ödedim, bu arkadaşlar o festival haftasını başından sonuna kadar kesintisiz şekilde kayıt altına aldılar. Dolayısıyla, yaptığımız konuşmaların hepsi tertemiz bir ses ve görüntü eşliğinde arşivimizde duruyor.

Sırf bu söyleşiye katılmak üzere, uzun yıllardır yaşadığı Konya’dan İstanbul’a otobüsle gelip arkadaşlarının evinde kalan sevgili Nurettin Özel’in yanı sıra, yapımcı-yönetmen Mehmet Tanrısever ise 20 Ekim tarihli söyleşisine “Hür Adam” filmini kurgu masasında bırakarak, 40 derece ateşle, soğukta çalışmaktan dolayı sesi kısılmış ve şarıl şarıl terleyen bir vaziyette katıldı. Aynı şekilde, Mesut Uçakan, kendisine ithaf ettiğimiz 22 Ekim tarihli toplantıya katılabilmek için “Tuna Nehri Aksam Diyor” belgeselini çekmekte olduğu Budapeşte’den alelacele geri döndü. 23 Ekim günkü konuğum Metin Çamurcu deseniz, o da tam 15 yıldır hiç bir medya organında tek kare fotoğrafı, tek satırlık bir demeci yayımlanmamış, tam bir inzivâ halinde yaşayan kırgın bir sinemacımızdı, o da ilk kez bu festival ve benim hatırım nedeniyle sessizliğini bozup kendisi için düzenlenen toplantıya geldi. 24 Ekim tarihli son söyleşiyi gerçekleştirdiğimiz İsmail Güneş ise her zamanki fevrî tarzının aksine, dinleyenlerin gözlerini yaşartan duygusallıkta, her cümlesi dolu dolu bir konuşma yaptı.

Bütün bu süreçte, “beyaz sinema” söz konusu olduğunda söyleyecek yığınla sözü olan bir sürü meslektaşımız gibi, başta Gülcan Tezcan ve Abdurrahman Şen olmak üzere, “Film Arası” dergisinden bir tek yazar ve editör ise orada değillerdi. Niye olmadıklarını ise bana değil, direkt onlara sormanız gerekiyor.

Sonuçta, parasal imkânlar açısından olanca garibanlığımıza rağmen, festivalimiz ulusal medyada da lâyık olduğu yankıyı buldu ve çok güzel yorumlar aldı. Muhfazakâr çizgideki kanalların dostça desteği ve ilgisi haricinde, bu etkinliği anlatmak üzere beni Arapça yayın yapan TRT-Arap’a bile davet ettiler; ayrıca bir sürü sol kimlikli sinema sitesi de festival hakkında en azından yorumsuz duyurular yayımladı.

Bu büyük buluşmanın son günü, ortamda yaşanan manzara açısından tek kelimeyle göz kamaştırıcıydı. Hayatları boyunca bir kez bile bir araya gel(e)memiş olan bir grup yapımcı ve yönetmen, benim “Şu ölümlü dünyada, gözlerimizi kapatmadan önce aynı karenin içinde buluşalım sevgili ağabeyler” şeklindeki çağrım üzerine hiç itiraz etmeden, bütün acil işlerini erteleyerek kapanış törenine geldiler; geçmişte yaşanan irili ufaklı bütün sorunların üzerine sünger çekerek omuz omuza hatıra fotoğrafları çektirdiler.

Ben ve ekip arkadaşlarım, daha gözlerimizdeki yaşlarla, bu mü’mince buluşmanın etkilerini üzerimizden atamamışken, iki gün sonra bir baktık ki sevgili yoldaşımız Suat Köçer sevgili yoldaşımız Gülcan Tezcan’a iki kocaman sayfa tahsis etmiş, o da sevgili yoldaş ağabeyimiz Abdurrahman Şen ile neredeyse tamamı olumsuz bir bakış üzerine kurulu olan destansı bir görüşme yapmış. Mülâkatın içinde festivale ve benim çabalarıma yönelik bir kaç iltifat cümlesinin yer alması, benim bu konudaki şaşkınlığımı hiç mi hiç ortadan kaldırmadı doğrusu… Çünkü, derginin festivalden hemen sonra dağıtıma verilmesiyle birlikte bizim câmiâda ortaya çıkan fiili manzara resmen şu oldu:

“Ey millet, Ali Murat Güven adlı saftorik herif her ne kadar bir yerlerini yırtarsa yırtsın, ‘beyaz sinema’ denilen bu akım da o akımın temsilcileri de aslında beş para etmez tiplerdir! Zamanınızı bunlarla ve bunların çektiği filmlerle ilgilenerek harcamayın! Çünkü bu sinemacıların şimdiye kadar ürettikleri her şey tamamen hikâyedir!”

Bu iki sinema yazarı dostumuz, zaten koca bir hafta boyunca orada topu topu birer saat bulunarak anılan akıma ve bu akımın temsilcilerine yönelik muhabbet düzeylerini çok açık biçimde ortaya koymuşlardı. Sıcağı sıcağına yaptıkları o yayın ise aralarında benim de yer aldığım bir avuç insanın iyi niyetli çırpınışlarına karşı resmen “provokasyon” intibaı uyandıran bir karşılık olmuştur.

Beni tanıyanlar çok iyi tanır, hâlâ tanıyamamış olanlara ise artık anlatacak fazlaca bir şeyim yok. Hayatta, anam-babam dahil hiç kimse karşısında sözümü sakınmam; haklı bir eleştiride de dengeleri, ince ayarları falan gözetmem. Bizim câmiâda eleştirilmesi gereken bir kişi ya da kurum olduğunda, kimi meslektaşlarımız dengeleri koruyacağım diye olmadık dansözlükler yaparken yıllardır en sert eleştirileri ortaya koyan kişi yine benim. Bu yüzden de en az sevenlerim kadar nefret edenlerim oluştu piyasada… Yeni Şafak’taki sinema editörlüğü koltuğuna da, gazetecilik mesleğine de, bizatihi hayatın kendisine de topu topu bir ilmeklik bağla bağlıyım. Dünyayı çok seven, mevkî-makam için deliren ve ona şehvetle saldıranların kesinlikle anlayamayacağı türden melankolik bir ruh hâli içinde yaşıyorum nicedir… Bir dakika sonra beynimin damarlarına bir kan pıhtısı oturup canımı alacakmış gibi bir boş vermişlik içindeyim ki aslen yazılarımdaki pervasızlığı tetikleyen de yine bu yoğun özgürlük duygusudur.

Ayrıca, adına ister “millî sinema”, ister “muhafazakâr sinema”, isterse de “beyaz sinema”, her ne derseniz deyin, bu akımın temsilcisi konumundaki o bir avuç yapımcı ve yönetmeni ta 1990’ların başlarında, haftalık haber dergisi Yörünge’de editör-yazar olarak çalıştığım yıllardan itibaren, bu ülkede en acı ifadelerle eleştirmiş bir gazeteciyim ben… O dönemde yazdığım eleştirilerin nüshaları arşivimde hâlâ duruyor.

Fakat, şimdi artık çok açık bir şekilde itiraf ediyorum ki; bu adamların film yaparken yaşadıkları trajedilere zaman içinde yakından tanık oldukça, neye ve kimlere rağmen film yaptıklarını bire bir gözlemledikçe, yalnızca karşı mahallede değil, aynı zamanda kendi dost ve kardeş (pöh pöh pöh!) mahallelerinde yaşadıkları türlü türlü aşağılamaları fark ettikçe, onlara bakışımda katı bir eleştirelliğin yerini giderek “merhamet” duygusu almaya başladı.

Bu konuda en son olarak iki yıl kadar önce çok sert bir yazı yazmıştım. Ki pek çokları o yazının öncelikli muhatabının Yücel Çakmaklı ve Mesut Uçakan olduğunu zannetti; halbuki değildi. Muhatabım doğrudan doğruya, o sıralarda gösterime giren “Dinle Neyden” adlı iç bayıcı film ve yapımcısı Özkul Eren’di. Sonrasında bu yazıyı -ne yazık ki- kendisinin üstüne alınması nedeniyle Mesut ağabeyle kadim dostluk ilişkilerimiz çok kötü zedelendi, aramıza bir kaç ay kara kedi girdi. Ben ise o yazıdan çok kısa bir süre sonra istemeden maksadı aştığımı fark ettim; büyük bir umutla beklediğim “Dinle Neyden”in sinemasal kofluğuna duyduğum kızgınlıkla yazdığım o makalenin meramımı tam anlamıyla ifade edemediğimi anlayarak, Müslüman vicdanımın sesini dinledim ve nedamet getirdim. Sonrasında Yücel ağabeyin de Mesut ağabeyin de, İsmail ağabeyin de ayrı ayrı gönüllerini aldım. Belki de doğru olan kime ve neye kızdığımı çok daha somut örnekler eşliğinde ifade etmekti, fakat yuvarlak bir yazı dili kullandığım için okuyan herkes benim külliyen “beyaz sinemacılar”a giydirdiğimi varsaydı. Sonrasında ise bu acı yazıdan o kadar içim öylesine ezildi ki söz konusu sert makaleyi Yeni Şafak’ın internet sitesinden dahi sildirdim. Şimdi arasanız öyle bir yazı bulunmuyor sitemizde. İyi ki de bulunmuyor. Meslekî ve insanî ciddi bir hataydı çünkü…

Bazı manzaraları doğru tahlil edebilmek için gençlik çağlarının o her şeye ille de muhalif olma takıntısı ve tutkusunu yavaş yavaş gerilerde bırakıp kemâlât yaşına ulaşmak gerekiyormuş. Ben de artık hayata bakışımda, hayatı okuyuşumda o yaşlara doğru ilerleyen bir mü’minim. Rahmetli Çakmaklı’ya, Mesut Uçakan’a, Mehmet Tanrısever’e, İsmail Güneş’e, Salih Diriklik’e, Metin Çamurcu’ya, Nazif Tunç’a, Atilla Gökbörü’ye ve diğer bir avuç mütedeyyin sinemacıya karşı artık ömrümün hiç bir döneminde olmadığı kadar saygılı, sevgili ve merhamet dolu kalbim…

Öyle ki 20 Ekim Çarşamba günü Mehmet Tanrısever’i “Hoş geldiniz sevgili ağabeyim, aziz üstadım” diyerek karşıladığım, “Hür Adam”ından ilk görüntüleri izleyicilerle paylaştığım Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde, bundan tam 14 yıl önce, 1996 yılında aynı Tanrısever ile bambaşka bir panelde çok şiddetli bir kavga yaşamıştım. Fakat o zaman ben de daha gençtim, o da… Aynı şekilde, ben de daha toydum, o da… Zaman ikimizin de ruhlarını giderek büyüttü, olgunlaştırdı ve 14 yıl sonra bu kez sevgi dolu nazarlarla birbirimize sarıldık, “Hür Adam”ın çekiliyor oluşunu dostça kutladık. Ne o bana 14 yıl önceki sevimsiz kavgamızdan söz etti, ne de ben ona…

Hayatında final dönemine doğru yaklaşan bütün insanlar gibi, artık beni de “teferruat düzlemi” pek fazla ilgilendirmiyor. Bu gök kubbede bâki kalan tek şeyin hoş bir sadâ olduğuna her zamankinden daha fazla inanıyorum. O yüzden de bilgi birikimimle, kalemimle, sayfamla, zamanımla, paramla, dualarımla bu güzel insanların sinema mücadelesine gönülden destek vermeye çabalıyorum. Onlar, bir doktorun ya da mühendisin namaz kılmasının ülke çapında infiale yol açtığı 1970’li yılların başlarında, namaz kılan doktorlar ve mühendislerin yer aldığı filmler çeken cesur adamlardır. Türk sinemasındaki varlığı büyük ölçüde fiziksel cazibesine dayalı olan Türkan Şoray’a beyazperdede ilk başörtüsünü onlar giydirdiler (Birleşen Yollar), şimdilerde herkesin “Issız Adam” gibi yapıtlarda ayılıp bayılarak izlediği ve takdirlere boğduğu “sevgililerin iç seslerle konuşması” tekniğini ilk kez onlar kullandılar (Gençlik Köprüsü), 1970’leri kan kırmızıya boyayan anarşi ve terör olaylarını filmlerinde ilk kez onlar sorguladılar (Gençlik Köprüsü), Yeşilçam’da ilk gerçek otomobil patlaması sahnesini yine onlar gerçekleştirdiler (Ölümsüz Karanfiller), Ergenekon tarzı illegal oluşumların bu ülkeyi nasıl da derin bir karanlığa doğru sürüklediğini ilk kez onlar anlattılar (Ölümsüz Karanfiller), kürtajın bir insanlık suçu olduğunu ilk onlar haykırdılar (Yaşama Hakkı), İskilipli Atıf Hoca’nın nasıl da hukuksuzca, pisi pisine darağacına gönderildiğini beyazperdede ilk onlar ifşâ ettiler (Kelebekler Sonsuza Uçar), başörtüsü yasağının bir gençlik kuşağının duygu dünyası ve ruh sağlığını nasıl paramparça ettiğini ilk kez onlar irdelediler (Yalnız Değilsiniz ve Sonsuza Yürümek), en iyi Necip Fazıl uyarlamalarını onlar yaptılar (Bir Adam Yaratmak, Reis Bey), televizyonda ilk Türk bilim-kurgu dizisini onlar çektiler (Kavanozdaki Adam), yine televizyonda ilk Türk süper-prodüksiyonunu onlar gerçekleştirdiler (Osmancık), işkencenin sağı ya da solunun olmadığını, bu ahlâksızca cezanın her kime uygulanırsa uygulansın bir insanlık suçu olduğunu beyazperdede ilk kez onlar altını çizerek savundular (Gülün Bittiği Yer)…

Kendinizi bir kez “beyaz sinema”ya başarılı ve yetkin olduğu taraflarından bakmaya alıştırdığınızda, kalbinizde bu insanlara karşı oluşan kalın pası temizleyip attığınızda, “beyaz sinemacılar”ın Türkiye’nin sinema ve televizyon dünyasına kazandırdıkları güzellikleri saymakla bitiremezsiniz. Şu anda ülkede faaliyet gösteren iki düzineden fazla İslâmî televizyon kanalı, yüzlerce İslâmî radyo geçmişteki hangi meslekî tecrübelerin üzerine kök salarak ilerledi sanıyorsunuz? Günümüzde bu kanallar ve istasyonlarda çalışan kişiler, şimdilerde hor görülen o bir avuç sinemacının takipçisi, hayranı ya da bizzat çırağıydı. Onların mücadelesinden de zamanla kocaman bir yayıncı ordusu ortaya çıktı.

Efendim, İslâmcıların sineması çok didaktikmiş de, simgesel anlatım noktasında zaafları varmış da, İslâmî kesimdeki bazı hassasiyetlere hiç dokunamıyorlarmış da…

Yahu, geçeceksiniz artık böylesi adaletsiz yargılamaları… Bu adamlar, günümüzde Türk reklam piyasasında 45 saniyelik bir gazoz reklâmının yapım maliyetine, kocaman kocaman iddiaları olan iki saatlik sinema filmleri çekmek zorunda kaldılar. O filmleri çekerken sette her gün kan kustular, fakat soranlara ise “Yok bir şey, kızılcık şerbeti içtik de ağzımızın kenarındaki kırmızılık ondandır” diye cevap verdiler. Sonrasında filmlerini güç bela bitirdiler, oynatacak salon arayışına girdiklerinde karşılarına Amerikan emperyalizmi ve onların yerli işbirlikçileri çıktı. O ********ler bu sinemacılara gişede büyük patlama yapacağı garanti görünen “Minyeli Abdullah” gibi, “Yalnız Değilsiniz” gibi sansasyonel yapımlar için bile salon vermediler.

Bu âlemin gelmiş geçmiş en büyük çilekeşlerinden biri olan, düzinelerce İslâmî temalı filmde yapım amirliği görevi üstlenmiş sevgili dostum Nesim Şahin bana bundan bir kaç ay önce “İslâmî filmlerin büyük bir bölümünü içimiz kan ağlayarak Anadolu’daki porno sinemalarında oynatmak zorunda kaldık, çünkü bize salon veren başka işletmeci çıkmıyordu” demişti. Sonradan bir köşe yazımda, ben de gözlerimden yaşlar süzülerek okurlarıma aktardım o cümleleri…

Normal sinemaları kiralayamayınca, fahiş bir fiyat karşılığında porno sinemaları kiralamak zorunda kalıyordu Nesim, Bunlar fiili ortam açısından rezil durumda, iğrenç kokan mekânlar olduğu için de gidilen her şehirde 8-10 kadar gönüllü imam-hatip öğrencisiyle elele verilip o salonlar gösterim gününden bir gece önce tepeden tırnağa arap sabunuyla yıkanıyor, içeriye kutularca oda spreyi sıkılıyordu. Neden? Ertesi gün oraya gelecek olan hacı amcalar, hacı teyzeler, başörtülü dindar genç kızlar, mütedeyyin genç erkekler insan onuruna yaraşır bir salonda, madden ve manen “kirlenmeden” film izleyebilsinler diye!

Meyvelerin toplama hesabı yapılırken elmalar elmalarla, armutlar da armutlarla toplanır. Bir kiviyi bir elmayla, bir ananası bir muzla toplayamazsınız, matematiğin küme mantığına aykırıdır böyle bir işlem tipi… İslâmcı sinemacılar da bu yarışa asla eşit koşullarda başlamamış, bırakın karşı mahalledekileri teknik ve malî imkânlar açısından geçmeyi, şu son “Hür Adam” tecrübesine kadar onlarla hiç bir zaman aynı hizaya bile gelememişlerdir. Ben, 2006 yılında Mesut Uçakan’ı Beyoğlu’nun en gösterişli sineması olarak kabul edilen Emek’te gala düzenlerken gördüğümde, filmi falan bir kenara bırakıp bu gelişmenin önemine vurgu yapan bir yazı kaleme almıştım. Ne mümkündü 1980’lerde, 1990’larda dindar bir sinemacının Beyoğlu’nda gala düzenlemesi? Bizim en kaliteli gala adresimiz Karagümrük-Hakan Sineması’ydı, sonradan Mehmet Tanrısever’in gözünü bile kırpmadan milyarları dökerek işe yarar bir tesise dönüştürmeye çalıştığı Feza Kültür Merkezi yani… Oradan öteye gagamızı çıkarmamıza asla izin vermezdi sistemin baronları…

Bu akımı kıyasıya eleştirenlere ve (bu akımı Müslümanca hassasiyetler gereğince koruduğum için) beni de kendilerince aşağılayıp şamar oğlanı yapmaya yeltenenlere sesleniyorum. Siz, cehaletlerinin farkında bile olmayan çok bilmiş hanımlar ve beyler, benim özel hayatımdaki gerçek film beğenime, bu konudaki bilgi birikimime ve arşivimin zenginliğine emin olun sizlerin hayâlleri bile yetişemez. Daha iki gün önce Stanley Kubrick’in “Barry Lyndon”ını plan plan inceleyerek geçirdim bütün gecemi. Bilmem kaçıncı kez izlediğim bir başyapıttır bu. Hiç bir yapay ışık kaynağı kullanılmadan, dış mekânları bütünüyle güneş ışığı ve iç mekanları da mum ışığıyla çekilmiştir. Ki Kubrick sırf o mum ışığı planları için Zeiss mercek şirketine özel objektifler yaptırmıştı 1974’te…

Konu “yüksek sinema”, “rafine sinema” olduğunda, yıllardır kendi özelimde öyle yapıtlarla düşüp kalkıyorum ki bunların içerik açısından kabaca çözümlemeleri bile iki-üç ay sürer. Fakat, o kalibredeki çalışmalar benim kişisel sinema beğenimdeki üç ayaklı sınıflandırmanın yalnızca bir ayağını oluşturmaktalar. Bu ilk kategoriye “Yüksek çıtalı saf sinema örnekleri” diyorum. İkinci kategoride “Arkası kuvvetli Türk sinemacılarının yaptığı parlak işler” var. Sözgelimi Çağan Irmak’ın, Yavuz Turgul’un, Nuri Bilge Ceylan’ın yapıtları… Bizim dindar yönetmenleri ise “dar imkânlarla iyi niyetli bir şeyler ortaya koymaya çabalayan sinemacılar” kategorisinde değerlendiriyorum. Düşünürken de, konuşurken de, yazarken de bunların hepsi için beğeni çıtam ve merhamet düzeyim birbirinden farklı farklı… Yavuz Turgul’un herhangi bir mantık hatasını çok çabuk affetmiyorum meselâ, fakat İsmail Güneş’inkini ise daha kolay görmezden geliyorum. Çünkü Yavuz Turgul’un filminde set ekibine günlük üç öğün yemek verirken katiyen para sorunu yaşanmaz, İsmail ağabey ise bazen kuru kuruya simit yiyerek çekim yapar, ekibi ve oyuncuları da çoğunlukla bir yarım ekmek-dönerle günü geçiştirirler. Herkese, çalışma şartlarındaki genişliğe ve rahatlığa göre ayrı ayrı muamelem vardır benim. İyi bir sinema eleştirisi “eşitlik” değil “adalet” üzerine kurulu olmalıdır. En azından benim meslekî yorumum bu yönde…

Filmlere ödünsüz bir bakış açısıyla yaklaşıldığında, elbette ki İslâmî sinemacıların da teknik, estetik ve içerik itibarıyla eleştirilecek yığınla yönü vardır. Fakat, ben bu tür eleştirileri onlar “eksi” pozisyonundan en azından “rakipleriyle eşit” pozisyona geldiklerinde yapmayı planlıyorum. Yarışa çok geç girdikleri ve altlarındaki otomobiller de son derece külüstür olduğu için onlara üç-beş turluk peşin bir avans verdim; filmlerinde sık sık karşıma çıkan olumsuzlukları değil daha ziyade olumlu yönleri görmeye çalışıp kamuoyuna da özellikle bunları lanse ediyorum. Aynı hoşgörülü tavrım, sinemada henüz emekleme devresini yaşayan çiçeği burnunda yönetmenimiz Mahsun Kırmızıgül için de geçerlidir.

Ha, ne zaman gerçek anlamda sert ve ödünsüz bir eleştiri yaparım? “Hür Adam”ın yapım koşulları ve bütçesi fena değil meselâ, gelecek ay ona bu tür bir nesnellikle yaklaşabilirim; gözüme çarpan olumsuz yönlerini de hiç çekinmeden yazabilirim. Fakat, toplam 300 bin lirayla “Ateşin Düştüğü Yer” adlı yeni bir film yapmaya çabalayan İsmail Güneş’i; belgeseller ve tanıtım filmlerinden kazandığı üç otuz kuruş paralarla yeni sinema hikâyeleri anlatmanın hayâllerini kuran Mesut Uçakan’ı, 1995’de “Bize Nasıl Kıydınız?”ı çekip “İtalya-Salerno Festivali”nde birinci olduktan sonra bile ikinci defa film yapma fırsatı bulamayan Metin Çamurcu’yu; âdeta Çağan Irmak’ı, Yavuz Turgul’u, Ömer Faruk Sorak’ı eleştiriyormuşum gibi pişkin, pervasız ve rahat tavırlarla yerde yere vuramam doğrusu... Bu keskin tavır, bana göre açıkça vicdansızlıktır. Ha, “taraflı” bir sinema yazarı mıyım? Evet, dibine kadar taraflıyım. Hem de en az Uğur Vardan, Alin Taşçıyan, Tunca Arslan, Murat Özer ya da Atilla Dorsay kadar taraflıyım. Yoksa, “tarafsız sinema yazarı” diye bir yazar tipinin var olduğunu mu sanıyordunuz?

Bu anlattıklarıma karşılık olarak okurlarınızdan bazıları, “Madem ki paraları yoksa, o zaman hiç film çekmesinler” diyebilir. O zaman ben de böyle düşünenlere sorarım: Bu tür düşe kalka ilerlemeler, zor koşullarda yürütülen mücadeleler de olmasa ana akım Türk sineması içinde 40 yıldır bir biçimde varolagelmiş “manevîyatçı filmler” hareketi yoluna nasıl devam edecek? Nasıl adım adım olgunlaşacak? Sinema ve televizyon dünyasına kazandırmamız gereken onca çırak yapımcı, yönetmen, senarist, kamearman, ışıkçı ve diğer bilumum genç hangi setlerde yetişecek? Marksist ve Kürtçü sinemacıların, yeni bir projeye stajyer alınırken bile insanların yedi göbekten politik yaklaşımlarının kontrol edildiği setlerinde mi? Hatırlar mısınız bilemiyorum, müteveffa Türkan Saylan`ın “Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği”nde, öğrencilere burs verirken ailede başörtülü kadın, Hacc’a gitmiş erkek, namaz kılan kişi olup olmadığını soruyorlardı. Böyle biri çıkarsa o öğrencilerin adının üstü derhal çiziliyordu. Hâlâ da bu yöntemle burs dağıtıyorlar.

Velhasıl, hem yüreği sinema aşkıyla dolup taşan, hem de Allah’ına karşı sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan onca sinema heveskârının yolunu hangi ağabeyleri, ablaları açacak? Kodaman bisküvi tüccarının ya da hükûmetin Mesut Uçakan’a iyi bir film yapması için 10 milyon dolar vermesini mi bekleyeceğiz? Bunu beklersek avucumuzu yalarız, çünkü o kodaman bisküvi tüccarı sanata destek için ayırdığı bütçeyi “Atatürk Oratoryoları”na, “Devrim Geceleri”ne, Kültür Bakanlığı ise yıllık rutin film destek bütçesinin önemli bir bölümünü Marksist ve Kürtçü sinemacılara dağıtıyor!

Sonuç olarak, bana göre bu “kahramanlar” ne karşı mahalledeki, ne de kendi mahallemizdeki o bitmez tükenmez hor görüşleri zerrece dikkate almaksızın, hak bildikleri yolda gidebildikleri en son noktaya kadar gitmeliler… En sonunda hepsinin sinema anlayışı kıra döke de olsa yüksek bir olgunluğa erişecektir. Zaten, Türkiye’de de dünyada da 50’sinden önce “büyük yönetmen” pâyesini kazanmış insanlara pek nadiren rastlanır.

Şu gerçek, sinema sektöründe iki kere ikinin dört ettiği kadar kesin: Ustalıklı bir sinemaya ulaşabilmek için mümkün olduğunca çok sayıda film çekmek gerekir. Bu fırsat, düzinelerce film çektikten sonra “Umut”a ulaşan Yılmaz Güney’e fazlasıyla verildi, fakat bizim dindar sinemacılarımıza hiç bir zaman verilmedi. Bakın bakalım, Yücel ağabey de dahil olmak üzere, hangi İslâmcı yönetmenin filmografisi 15-20 filmi geçebiliyor? Öte yandan, bir de Yılmaz Güney’in, Atıf Yılmaz’ın, Osman F. Seden’in, Lütfi Ö. Akad’ın, Metin Erksan’ın, Halit Refiğ’in yönettiği filmlerin sayılarına bakın…

Kendi çapında nâmı oluşmuş çeyrek yüzyıllık bir gazeteci olarak küçücük bir festival düzenlemeye kalkıştım, bizim en kudretli kapitalistlerden onun bütçesini bile toparlayamayıp çıkan masrafların altında ezildim. El âlem, caz festivali ya da gay-lezbiyen filmleri toplu gösterisi düzenlemek için tek atışta 300-500 bin dolar buluyor. Ben ise mütevazı bir etkinlik için son iki aydır sağa-sola borç ödemekle meşgûlüm. Eh, bizim böylesine dar kapsamlı kültürel manevralardaki hâlimiz bile buysa, vay o milyonlarca dolarlık borçların altına giren “beyaz sinemacılar”ın hâline!

İslâm gariplerin dinidir, gariplerin omuzlarında doğup yine onların mücadelesiyle yükselmiştir. İyi biliyorum ki ben de dindar sinemacılar da bu dünyaya garip gelmişiz, garip gideceğiz. O yüzden, öldüğünde cenazesi hastanede rehin kalan rahmetli Yücel ağabeyimden başlayarak, halen hayatta olan diğer bütün beyaz sinemacı dostlarımı çok seviyorum. Benim bütün meslek hayatım boyunca, ofisinde kendisiyle sohbet ederken dışarıda ezan sesinin duyulması üzerine, “Haydi Muratçığım, dünya işleri bitmez, önce aslî görevimizi yerine getirelim” sözü eşliğinde kendisiyle omuz omuza namaz kıldığım ilk Türk sinemacısı Mesut Uçakan’dır. Sonrasında diğer dindar sinemacılarımızla da bu tür mutlulukları ayrı ayrı yaşadım. Hayata böyle bir perspektiften bakan insanlar için, sözünü ettiğim o büyüleyici ânların dünyalara değişilmez birer hatırı ve anlamı vardır. Bu hatır da iki tane hatalı kamera hareketi ya da üç tane didaktik diyalogdan çok daha önemlidir.

O yüzden, bu vatanın evlatlarına verdikleri güzel hizmetler, filmleriyle öğrettikleri ulvî değerler için Yüce Allah o sinemacıların hepsinden razı olsun. Tarih, sonraki nesillere anlatılması gereken gerçekleri elbette ki satır satır yazacaktır.
 
Üst