İmam-ı Rabbani hz. | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

İmam-ı Rabbani hz.

kıtmir-i kadiri

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
6 Kas 2006
Mesajlar
64
Puanları
0
Yaş
32
Nakşibendi Silsilesinden Büyük Velilerden İmam-ı Rabbani Hz.leri

Ahmed Sa'îd Fârûkînin oğlu Muhammed Mazherin (Menâkıb ve Makamât-i Ahmediyye-i Saîdiyye) kitabından tercüme edilmiştir:

Âriflerin kutbu, hakîkat sahiplerinin rehberi, Evliyâ-i kiramın kıdvesi, Allahü teâlânın sevgilisi, ikinci binin yenileyici ve nûrlandırıcısı, Allahü teâlâya yaklaşanların kalblerinin kıblesi, silsile-i zehebin eşsiz halkası, Ahmed-i Fârûkî Serhendînin babası Abdülehaddir. Onun babası Zeynel'âbidîn, onun babası Abdülhayy, onun babası Muhammed, onun babası Habîbullah, onun babası imam-ı Refî'uddîn, onun babası hâce Nûr, onun babası Nasireddîn, onun babası Süleymân, onun babası Yûsüf, onun babası Şu'âyb, onun babası Ahmed, onun babası Yûsüf, onun babası Şihâbüddîn (Ferruh Şâh ismi ile meşhûrdur), onun babası Nasireddîn, onun babası Mahmûd, onun babası Süleymân, onun babası Mes'ûd, onun babası Abdüllah vaiz-i esgar, onun babası Abdüllah vâiz-i ekber, onun babası Nâsır, onun babası Abdüllah ibni Ömer, onun da babası Hz. Ömer-ül-Fârûktur.

İmâm-ı Rabbânînin baba ve dedelerinin hepsi ilim ve ihlâs sahibi olup, zamanlarının meşâyıhından, ekâbirinden idi. Hepsi çok muhterem ve Evliyâ-i kiramdan idi.

Mevlânâ Ahmed-i Nâmıkî Câmî ve Halîlullah-ı Bedahşî gibi büyük Velîler, imam-ı Rabbânînin geleceğini önceden haber vermişlerdi. Hattâ, Resûlullah efendimiz, onun geleceğini müjdelemişti. İmâm-ı Süyûtî (Cem'ul cevâmi') kitabında, bu hadis-i şerifi, İbni Mes'ûd Abdürrahman ibni Yezîdden, O da Hz. Câbirden rivayet ederek bildiriyor. Hadis-i şerif budur: (Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile, çok çok kimseler Cennete girer. ) (Sıla), birleştirici demektir. Tasavvufu fıkh bilgileri ile birleştirdiği için bu ism, İmâm-ı Rabbânîye verildi. Zamanın âlimleri, Ona bu ism ile hitâb eylediler. Kendisi de, oğlu Muhammed Mâsuma yazdığı bir mektûbda, (Beni iki derya arasında sıla yapan Rabbime hamd ederim) diye buyurmaktadır.

Dokuzyüzyetmişbir 971 hicrî kamerî senesinde dünyaya teşrîf eyledi, binotuzdört 1034 [m. 1624] senesinin Safer ayının yirmidokuzuncu salı günü vefât eyledi. Daha çocuk iken, mübârek, temiz alnında, olgunluk, vilâyet ve hidâyet nûrları parlıyordu. Çok küçük iken, şâh Kemâl Kihtelî-yi kâdirînin bereketli nazarlarına kavuşmuştu. O ânda nisbet-i kâdiriyyeyi Ona ilkâ eylemişti.

Kısa zamanda Kur'an-ı kerimi ezberledi. Sonra babasından ve zamanın en büyük âlimlerinden ilim tahsîl eyleyip, büyük âlim oldu. Yüksek babasından çok istifâde eyleyip, huzurunda tevhîd marifetlerine kavuştu. Çeştiyye ve Kâdiriyye silsilelerinde irşâd icâzeti aldı. Babasının kâim-i makamı oldu. Onyedi yaşında, zâhirî ve bâtınî (kalbe âid) ilimlerin üstâdı oldu. Bunları neşretmeye ve büyük iki yolda talebe yetiştirmeye başladı. Nakşibendiyye büyüklerinin kitaplarını seve seve okur, bu yolun büyüklerinden birine kavuşmağı cândan arzu ederdi. Bu arzu ve iştiyâkını bu yolun büyüklerinden, irşâd ve hidâyet sahibi, islâmiyetin kuvvetlendiricisi, hakîkatlar sahibi, hâce Muhammed Bâkînin eşsiz sohbet ve huzuruna kavuşuncaya kadar kalbinde sakladı.

Tâlibleri, Allahü teâlâya yaklaştırıcı, gizli bir kuvvet ile çok yüksek makamlara çeken bu huzura kavuşunca, bu büyüklerin yoluna girdi. Hizmetlerine sarılıp, sohbetin edeblerini titizlikle gözeterek, iki ay ve birkaç gün içinde, Nakşibendiyye nisbetine kavuştu. İlmler ve marifetler, nisân yağmuru gibi, mübârek kalbine akmaya başladı. Üstâdı, hâce Bâkî-billâh, çok defa: (Ahmed, murâdlardan ve mahbûblardandır) buyururdu. Çabuk ilerlemelerinin sebebi de, bu idi. Cihânı aydınlatan bir güneş gibi oldu. Hocası kendisine en yüksek makamlara çıktığını ve herkesi de çıkarabileceğini ve Allahü teâlâya yakınlıklarını müjdeledi ve kendisine buyurdu ki: (Hocam Emkengîden icâzet alıp Hindistâna dönüyordum. Sizin bulunduğunuz Serhend şehrine gelmiştim. Rü'yâda bana, sen bir kutbun civârındasın, dediler ve kutb olan zatın şemâilini gösterdiler. İşte siz, o zatsınız. Yine Serhendden geçerken, gördüm ki, göklere kadar yükselen bir meş'ale yanmış, şarktan garba kadar bütün dünya, bu meş'alenin ışığından aydınlanıyordu. Bu meş'alenin ziyâsının gittikçe arttığını, birçok insanların bundan kendi mumlarını yaktıklarını müşâhede ettim. Bu rü'yâyı, sizin dünyaya geleceğinize bir müjdeci, bir işaret biliyorum).

Hâce Bâkî-billâh, imam-ı Rabbânîyi mutlak icâzet ile Serhend şehrine gönderirken, kendisi makamından çekilip, bütün talebesinin, hattâ kendi oğullarının terbiyesini ve yetişmesini Ona havâle eyledi ve (Ahmed, bizim gibi binlerce yıldızı örten bir güneştir. Bu ümmette onun gibi ancak iki üç dâne vardır. Şimdi ise, gök kubbe altında, onun gibisi yoktur. Kendimi onun tufeylîsi [talebesi] biliyorum. Onun marifetinin hepsi doğru ve Peygamberlerin beğendiği şekildedir) buyurdu. Hattâ, diğer talebeleri gibi, hocası da, feyzlenmek ve nûrlanmak için, onun sohbetine devam ederdi.

İmâm-ı Rabbânî, yüksek derecelere ve eşsiz makamlara kavuşmuş olarak Serhende gelip, Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak isteyenleri yetiştirmekle meşgûl oldu. İrşâd sesleri dünyaya yayıldı. Hidâyet âvâzları, kalbleri behâr gibi yapıp, nice yenilikler, yeşillikler, zuhûra geldi. Kutb-ül-aktâb davulu, onun ismiyle çalındı. Vilâyet derecelerine kavuşmak, onun bir iltifâtı ile nasip oluyordu. Ebdâller ve Evtâdler, onun huzuruna koştu. Vilâyet nûrları, kerâmet bereketleri, dil ile anlatılacak, yazı ile bildirilecek cinsten değildir. Dalâlet ve şaşkınlık sahrâsında kalanlar, onun sohbetinde hidâyete kavuştu.
Uzaklık denizinde boğulmak üzere olanlar, yakınlık sâhiline, onun bir iltifâtı ile erişti. Hakîkat ve marifet tâlibleri, karınca gibi etrâfına üşüştü. Sultânlar, kumandânlar ve vâlîler, pervâne gibi bu hidâyet kaynağının ışığı ile aydınlandı. Huzurunda, talebeye nisân yağmuru gibi gelen feyzlere, yedi kat gökteki melekler gıbta eder oldu. Her tarafta, âlimler ve fâdıllar, onun büyüklüğünü, kerâmetlerini işiterek, vilâyet saçan kapısının eşiğine yüz sürmek için acele ettiler. İnsanı Allahü teâlâya yaklaştıran teveccühleri ve nazarları bereketi ile, huzura, nûra ve hiç uğraşmadan müşâhedeye ve çile çıkarmadan, tevhîde kavuştular. Vahdet denizine dalmadan, ehâdiyyet deryasında yok olmaları, hiç zahmetsiz hâsıl oldu. Kesrette vahdetin müşâhedesi, muhabbet cezbeleri ile gönül marifetleri, küçük bir iltifâtlarının semeresi oldu. Ahrâriyye nisbeti yeniden kuvvetlendi. Hattâ onun bereketli gayretleri ile bütün dünyaya yayıldı. O zamana kadar bilinen sülûk ve cezbenin ötesinde, başka nisbetler ele geçti. Ondan önce gelenlerin, iftâr etmeden oruç tutmaları, kırk gün çile çekmeleri, aç ve susuz durmaları, insanlardan uzaklaşmaları, onun huzurunda yetişenler için, özenilecek birşey olmaktan çıktı. Amellerde ve ibâdetlerde itidal üzere olmak, duâ ve tâatlerde sünnete tâm yapışmak, onların yerini aldı. Yıllarca riyâzet çekmekle ele geçebilenler, onun bereket ve teveccühü ile, hemen hâsıl oluyordu. Mübârek zatı, Allahü teâlânın büyük nîmeti ve Resûlünün vekîli oldu. Nihâyetsiz yolların rehberliği, önderliği ona verildi. İkinci bin yıllarının müceddidi oldu. Böylece, kıyâmete kadar, her kime feyz ve bereket gelse, onun vâsıtası ile gelir. Yeni yeni ilimleri, duyulmayan marifetleri, kimsenin haber vermediği sırları ve kimsenin kavuşamadığı garîb keşfleri ile, yeni bir yol açtığı güneş gibi meydandadır.


Her yüz sene başında bir (Müceddid), [dîni kuvvetlendirici] gelir. Ammâ, yüz senede gelen müceddid ile, bin senede bir gelen müceddid arasında çok fark vardır. Yüzle bin arasında ne kadar fark var ise, bu iki müceddid arasında da o kadar, hattâ daha çok fark vardır.

Müceddid, o müddet içinde herkese onun vâsıtası ile feyz ve bereket gelen zattır. Kutblar, Evtâd, Büdelâ ve Nücebâ dahî ondan feyz alırlar.

İmâm-ı Ahmed Rabbânînin vakti şöyledir ki, eski ümmetler zamanında dünyanın zulmet ile dolduğu yıllarda, ülül'azm bir Peygamber gelir ve yeni bir din getirirdi. Ümmetlerin en hayrlısı, Muhammed aleyhisselâmın ümmetidir. Bu ümmetin Peygamberi de, Peygamberlerin sonuncusudur. Bu ümmetin âlimleri, Benî-İsrâîlin Peygamberleri gibidir. Hadis-i şerifte, böyle olduğu bildiriliyor. Bu ümmette âlimlerin varlığı kâfî görüldü. Böyle bir vaktte, yâni Peygamber efendimizden bin sene sonra, marifeti tâm, âlim ve ârif bir zat lâzımdır ki, eski ümmetlerdeki ülül'azm bir Peygamberin yerini tutsun. Zîrâ, bu ümmetin âhıri, Peygamber efendimizin vefâtından bin sene sonradır. Çünkü, bin sene geçmesinde büyük bir husûsiyyet ve işlerin değişmesinde kuvvetli te'sîrler vardır. Bu ümmette ve bu dinde değişiklik olmıyacağına göre, şüphesiz geçmişlerdeki nisbetin ve o sağlam yolun, sonra gelenlerde yeniden kuvvetlenmesi zarûrîdir. Böylece, imam-ı Ahmed Rabbânînin mübârek zatını, nübüvvet ve risâletin bütün kemâlâtini câmi kılıp, bu yüksek makam ile diğerlerinden ayırdılar. Onun şaşılacak ilimlerine, Zat-i ilâhiyyeye âid marifetlerine, temiz ahlâkına ve hâlleri, mevâcid ve tecellîleri ve zuhûrları bildiren sözlerine ve yazılarına bakanlar, bunu gayet iyi anlar. Çünkü, bunlar islâmiyetin özü, dînin esası ve Allahü teâlânın zatına, sıfatlarına âid ilimlerin hülâsasıdır. Kâbe-i muazzamanın hakîkati, Kur'an-ı kerimin hakîkati, namazın hakîkati, mabüdiyyet-i sırfa, muhabbetin; hıllet, muhibbiyyet ve mahbûbiyyet gibi dereceleri, te'ayyün-i vücûdî, te'ayyün-i hubbî, lâ-te'ayyün mertebesi, mahlûkatın mebde-i te'ayyünlerinin zuhûru, Peygamberlerin ve meleklerin mebde-i te'ayyünleri, talebenin isti'dâdlarının hangi sıfat ve ism-i ilâhî ile münâsebeti olduğu, Evliyânın meşrebleri, hangisi Muhammedî-ül meşreb, hangisi İbrâhîm-ül meşreb... muhibbiyyet ve mahbûbiyyet-i zatiyye ile olan kendi vilâyetleri, bunların husûsiyyetlerinin hakîkî hüviyyetleri, kayyûmluğun hakîkati, sabahat ve melâhatin esrârı ve bu iki güzelliğin karışması ve daha nice esrâr ve mânalar, Allahü teâlâ tarafından ona ihsân edildi. Daha önce gelen Evliyâdan hiçbirisi bunlardan bahs etmedi. Bunların tafsîli, üç cilt (Mektûbat) kitaplarında ve diğer yedi risâlelerinde yazılıdır.

İmâmın keşf ve kerâmetleri sayısızdır. Teberrüken birkaçını yazalım:
1 - Birgün tâliblerden biri, İmâma bir mektûb yazıp, (Sizin bu beyan ettiğiniz makamlar, Eshâb-ı kirâmda hâsıl olmuş mu idi, yoksa olmamış mı idi? Eğer hâsıl olmuşsa, bir defada mı hâsıl oldu, yoksa tedrîcen mi?) diye sordu. İmâm buyurdu ki, bu suâlin cevabı ancak sohbette verilir. Soran kimse, huzuruna ve sohbetine geldi. İmâm onun hâline teveccüh edip, kendindeki bütün nisbetleri ona ihsân eyledi ve (Ne gördün?) buyurdu. Hz. İmâmın ayaklarına kapandı ve (Resûlullahın bir sohbeti ile, Eshâb-ı kirâm vilâyetin bütün makamlarına kavuşmuşlardır) şimdi anladım, diye arz etti.

2 - Mevlânâ Yûsüf hasta idi. Ölümü yaklaşmıştı. İmâm-ı Rabbânî, onu ziyârete geldi. Mevlânâ Yûsüf teveccüh ve himmet istedi. İmâm, murâkabe ile meşgûl olup, onu Fena ve Bekâ makamlarına kavuşturdu. O, bu hasta hâlinde, kalbindeki bu ilerlemeleri görüp, haber verdi. Yolu tamam eyledi ve aynı ânda Allaha kavuştu.

3 - Talebesinden bazısı, Gavs-ül-a'zamı, yâni Abdülkâdir-i Geylânîyi ziyâret etmeği, İmâma, arz ettiler. Sustu ve Gavs-ül-a'zamın ruhuna teveccüh eyledi. Mübârek ruhu göründü ve talebelerinin büyükleri ile teşrîf eyledi. İmâmın orada bulunan talebesi, gelenleri ziyâret edip, istifâde ettiler.

4 - Cüzzam (Miskin) hastalığına yakalanan bir kimse, İmâmdan, şifâ için duâ istedi. Teveccüh eyledi. Cüzzam hastalığından kurtulup, tâm bir şifâ buldu.

5 - Halkada dâimâ Kur'an-ı kerim okuyan bir hâfız, ağır şekilde hastalandı. Herkes Ümidi kesmişti. İmâm-ı Rabbânî, onu himâyem altına aldım, buyurdu. Hemen iyi oldu.

6 - Seferde iken arkadaşları ve talebesi havanın boğucu sıcaklığından çok sıkıldı. Ondan, merhamet istediler. İmâm, Allahü teâlâya ilticâ etti. O ânda bir parça bulut göründü ve hafîfce yağmur yağdı. Sıcaklık geçti. Toz kalmadı.

7 - Muhlislerinden birkaçı, uzak bir yerde Hindûlara âid bir puthâneyi boş bulup, putları kırdılar. Putperestler, her taraftan ellerinde silâh ve kılınçlar olduğu hâlde, etrâflarını çevirdiler. Bu muhlisler, İmâma sığınıp, yardım istediler. İmâm-ı Rabbânî orada göründü ve buyurdu ki, (Hiç üzülmeyin! Size gâibden yardım geliyor). Birçok süvârî görünüp, bu azîzleri kâfirlerden korudular.

8 - Talebesinden biri, sahrâda arslanla karşılaştı. Kaçacak yer yoktu. İmâma sığınıp, imdâd diledi. İmâm, elinde baston ile göründü ve o kükremiş arslana şiddet ile vurdu. Arslan kaçtı. Talebe kurtuldu.

9 - Çok uzak bir memlekette bulunan bir azîz İmâmın medhini duyup, Serhend şehrine geldi. Geceleyin bir kimsenin evinde misafir kaldı. İmâmdan istifâde etmek için geldiğini, ona talebe olmak şerefine kavuşmak istediğini ve bunun için çok neşeli olduğunu söyleyince, ev sahibi, Hz. İmâmı kötülemeye ve hakkında ağza alınmayan şeyler söylemeye başladı. O azîz, çok üzüldü. Mahcûb oldu. İmâma sığınıp kalbinden yalvardı: (Ben, yalnız Allah rızası için, size hizmet niyeti ile gelmiştim. Şu şahs, beni bu saadetten mahrum etmek istiyor) dedi. İmâm-ı Rabbânî, tam bir kızgınlıkla, yalın kılınç zâhir olup, hâllerini inkâr eden, o şahsı parça parça eyledi ve evden çıktı. O azîz sabahleyin mübârek huzurlarına kavuşunca, geceki hâdiseyi arz etmek istedi. Fakat İmâm, (Gece olanı, gündüz anlatma) buyurup, setr-i kerâmet eyledi.

10- İmâmı inkâr edenlerden biri, İmâmın talebesinden birini evine götürdü. Önüne yemek koyup, kendisi de İmâm-ı Rabbânîyi kötülemeye başladı. O talebenin cânı sıkıldı. İmâmın yanına dönmek istedi. Gayret-i ilâhiyyeden münkirin birdenbire bütün azası, birbirinden ayrıldı ve bedeni parça parça oldu. Talebe korktu. Evden dışarı çıktı. İmâmın yanına geldi. Âdetleri üzere kapının önünde duruyordu. Talebesinin elini tutup, o münkirin evine götürdü. İçeri girdiler. Ölünün dirilmesi için Allahü teâlâya duâ eyledi. Münâcâtta bulundu. Allahü teâlâ kabûl buyurdu. Bir müddet sonra kalktılar. Talebesine, (Ben hayatta kaldıkca, bu olanı kimseye söyleme!) buyurdu.

11 - Birgün talebesinden on kişi aynı akşam İmâmı iftâra dâvet ettiler. Kabûl buyurdu. Aynı akşam, aynı ânda, hepsinin evinde hazır bulunup, iftâr ettiler.

12 - Birgün buyurdu ki, Kâbe-i muazzamayı tavâf arzum o kadar ziyâdeleşti ki, yerimde duramaz oldum. Allahü teâlânın lutfü ile, bu şevk ve iştiyâk câzibesinde, Kâbe-i şerifeyi yanımda gördüm ve tavâf ile şereflendim.
İmâm-ı Ahmed Rabbânînin mübârek kalemlerinin dilinden ve dil kalemlerinden çıkan sözlerinden de, birkaç dâne yazalım:

Buyurdu ki: Görülen ve bilinen herşey, mukayyeddir. [Başka şeylere bağlılığı vardır. ] Maksûd ve matlûb [olmaya lâyık] değildirler. Matlûb [olmaya lâyık] olan, bütün kaydlardan, bağlardan münezzeh ve müberrâ olandır. O hâlde, Onu, görmenin ve bilmenin ötesinde aramak lâzımdır.

Buyurdu ki: Seyr ve Sülûk, ilimde hareketten ibârettir.

Buyurdu: Evliyâ-ullahı başkalarının tanımasından örten perde, insanlık sıfatlarıdır. Diğer insanların muhtaç olduklarına bunlar da muhtaçdır. Evliyâlık, bu ihtiyacı bunlardan kaldırmaz.

Buyurdu: Allahü teâlâ, Evliyâ kullarını öyle saklamıştır ki, kendi zâhirleri bile kalblerindeki kemâlâttan habersizdir. Nerde kaldı ki, başkaları onların hâlini bilsin.

Buyurdu: Yâ Rabbî! Bu nasıl iştir ki, kendin için Evliyâ yaptın. Onların bâtınları, (yâni kalbleri) ab-ı hayattır. Bir katre tadan, ebedî hayatı bulmuş, Se'âdet-i Ebediyyeye kavuşmuş olur. Zâhirleri, yâni dış görünüşleri ise, öldürücü zehirdir. Yalnız zâhirlerine bakan, ebedî ölüme duçâr olmuştur.

Buyurdu: İnsanın yaratılmasından maksat, kulluk vazîfelerini yerine getirmektir. Vilâyet makamlarının sonu, abdiyyet (kulluk) makamıdır. Bunun üstünde makam yoktur.

Buyurdu: Binlerce kimseden bir dânesini ihlâs devleti ve rıza makamı ile şereflendirirler. Maksat olan ihlâs ve rıza, bu fakire, bu yolda tâm on sene sonra verildi. Bunların özü, hakîkati, Peygamber efendimizin sadakası olarak, tamamen açıklandı. Bunun için, Allahü teâlâya hamdü senâlar olsun!

Buyurdu: Bu büyüklerin yolu çok kıymetli, pek azîzdir. Sünnete uymak esası üzerine kurulmuştur. Şimdi Resûlullahın sünnetlerinden bir sünneti ihyâ etmekten (diriltmekten) başka bir arzum yoktur. Hâller, mevâcid ve zevkler, isteyenlerin olsun. Kalbi, büyüklerin nisbeti [yoluna girmek] ile mamur etmeli, zâhiri tamamen ahkâm-ı islâmiyye ile süslemelidir. [Ahkâm-ı islâmiyye, emirler ve yasaklar demektir. ]

Buyurdu: Hindistâna Peygamberler gönderilmiştir. Onların mezarlarının üzerinde parlak nûrlar görüyorum. İstesem hepsinin mezarını gösteririm! Fakat insanlar, böyle sözlere pek inanmazlar.

Buyurdu: İnsanlar, riyâzet çekmek deyince, açlık çekmeyi ve oruç tutmağı anladılar. Hâlbuki, dînimizin emrettiği kadar yimek için dikkat etmek, binlerce sene nâfile oruç tutmaktan daha güç ve daha faydalıdır.

Bir kimsenin önüne lezzetli, tatlı yemekler konsa, iştihâsı olduğu hâlde ve hepsini yimek istediği hâlde, dînimizin emrettiği kadar yiyip, fazlasını bırakması, şiddetli bir riyâzettir ve diğer riyâzetlerden çok üstündür.

Buyurdu: Server-i kâinâtı gördüm. Benim için bir icâzet yazdı ve buyurdu ki, (Eshâbımdan sonra, bu güne kadar, hiç kimseye böyle bir icâzet yazmadım. Bana müjde verdi ki, yarın kıyâmet günü, binlerce insan, senin şefaatinle Cennete girer). Beni ilm-i kelâmda müctehid eylediler.

Buyurdu: İslâmiyeti gördüm. Bir kervânın kervanserâya inmesi gibi, bizim yanımıza indi, deyip, mescidlerine ve dergâhlarına işaret eylediler.

Buyurdu: Bir sabah İmâm-ı a'zamın, hocaları ve talebesi ile geldiklerini gördüm. Kendimi onların nûrları içine dalmış buldum. Bu büyüklerin nisbetinde husûsî bir fena buldum. Bunun gibi, daha sonra, imam-ı Şâfi'înin, hocaları ve talebesi ile geldiklerini gördüm. Bu defa, beni onların nûru kuşattı. Bunların nisbetinde de fânî oldum.

Buyurdu: Gavs-ül'a'zam, Kâdirî meşâyıhı ile yanıma geldiler. Bu büyüklerin gelmesi bereketi ile, kendimi Kâdirî nisbetinin (yolunun) nûrları içinde buldum. Kalbimden: (Beni Nakşibendî büyükleri yetiştirdi. Şimdi nasıl oluyor da, Kâdirî yolunun te'sîri bende daha fazla görülüyor?) diye düşündüm. Bu ânda, Hz. hâce-i cihân Behâüddîn-i Buhârî talebeleri ile birlikte saadet ile teşrîf eylediklerini ve Gavs-üs-sekaleynin karşısında oturduklarını gördüm. Onlara hitâben buyurdu ki: (Ahmed bizdendir. Kemâl ve tekmîl mertebesine bizim terbiyemizle kavuştu. ) Bu konuşma esnâsında, Çeştiyye ve Kübreviyye büyükleri de geldiler. Kendi nisbetlerini kalbime akıttılar. Yeniden icâzet verdiler. Eskiden bende olan bu büyüklerin nisbeti kuvvetlendi ve daha parlak oldu. İstersem bütün bu yollardan talebeyi kemâle erdirebilirim.

Buyurdu:Bir gün amellerimdeki kusuru görme hâli beni kapladı. Büyük bir pişmanlık ve kırıklık içinde iken, (Allahü teâlâ için alçalanı, Allahü teâlâ yükseltir) hadis-i şerifi gereğince, şöyle bir nidâ geldi: (Seni ve kıyâmete kadar seninle vâsıtalı ve vâsıtasız olarak tevessül edenleri magfîret eyledim. )

Buyurdu: Erkeklerden ve kadınlardan bizim yolumuza girmiş olanların ve kıyâmete kadar, vâsıtalı ve vâsıtasız girecek olanların hepsini bana gösterdiler. İsmlerini, soylarını ve memleketlerini bildirdiler. İstersem, hepsini bir bir sayarım. Hepsini bana bağışladılar.

Buyurdu: Bana, (Sen kimin cenâzesinde bulunursan, Allahü teâlâ onu affetmiştir) diye müjdelediler. Ve yine ilhâm olundu ki, (Hangi ölünün affını istersen, ondan azâbı kaldırırlar). Yine ilhâm buyuruldu ki, (Senin kabrinin toprağından bir mezara bir avuç toprak atsalar, o kimse mağfiret-i ilâhiyyeye kavuşur). [Yâ o mezarda yatanın hâli nasıl olur?]

Buyurdu: Allahü teâlânın bu fakiri mümtâz eylediği yolun esası, temeli, sonda kavuşulan hâllerin başlangıca yerleştirildiği Ahrâriyye yoludur. Bu esas üzerine binâlar ve köşkler kuruldu. Bu temel, bu kadar sağlam olmasaydı, şimdiki durum böyle olamazdı. Bu kıymetli tohmu, Buhârâ ve Semerkanddan getirip, aslı Medîne-i münevvere ve Mekke-i mükerreme toprağından olan, Hindistâna ektiler. Fazîlet ve ikrâm suyu ile senelerce suladılar. İhsân ile büyüttüler. Olgunlaşıp, kemâle gelince, şimdiki ilim ve marifet meyveleri hâsıl oldu.

Buyurdu: Bize bildirildi ki, Hz. Mehdî, bizim bu nisbetimizde bulunacak, bizim marifet ve hakîkatten yazdıklarımızı okuyacak ve kabûl edecektir.

Buyurdu: Allahü teâlâ, fadl ve keremi ile, bir kulda bulunabilen bütün kemâlâtı, [Nübüvvet makamından başka hepsini] bize ihsân eyledi.

İmâm-ı Ahmed Rabbânînin fazîletleri ve husûsiyyetleri anlatılmakla bitmez. Allahü teâlâ, husûsî ihsânı ile, onu Peygamber efendimize yedi derecede de mutâbe'at (uymak) ile şereflendirdi. [Resûlullah efendimize tâbi olmanın yedi derecesi (Se'âdet-i Ebediyye) kitabının otuzuncu [30] maddesinde uzun olarak bildirilmektedir. ] Kur'an-ı kerimin müteşâbihât ve mukattââtındaki esrâra mahrem eyledi. Sâbıklar kemâlâtına ulaştırdı. [Sâbıklar Peygamberlere ve Eshâblarının yükseklerine denir. ] Kayyûm-i âlem kılındı. Ona tufeylî olarak, talebesinden bazısı kutbluk makamına ulaştı. Cezbe ve sülûkün, seyr-i âfâkî ve enfüsînin ötesinde, yeni bir yol meydana geldi.

Onun tasarruflarının bereketi ile islâm dîni, bilhâssa Hindistânda, çok kuvvetlendi. Ekber şâh zamanında yıkılan, ihmâl edilen islâm eserleri yenilendi. Çok kâfirler, onun elinde müslüman oldu. Binlerce fâsık tevbe eyledi. Muhlislerinden ve talebesinden olan Hân-ı Hânân ismi ile meşhûr Abdürrahîm hân, Nevvâb Ferîd Mürtedâ hân, Muhammed a'zam hân ve daha birçok kuvvetli, kudretli vâlî ve kumandanları te'sîrli mektûbları ile islâmiyeti kuvvetlendirmeye, yaymaya, ehl-i sünnet vel-cemaat îtikatını beyan etmeye teşvîk ve muvaffak eyledi. Bu cemaat de, emr-i şeriflerine uyarak, bu yolda çok gayret sarf edip, dînin kuvvetlenmesine hizmet ettiler. Öyle oldu ki, bid'at ve küfür zulmeti îman ve sünnet nûru hâlini aldı. Yüksek talebelerini, insanlara zâhirî ilimleri ve bâtınî marifetleri öğretmek için her tarafa dağıttı. Meselâ mevlânâ Hamîd-i Bengâlî, mevlânâ Muhammed Sıddîk-ı Bedahşî, şeyh Müzemmil, mevlânâ Tâhir-i Bedahşî, mevlânâ Ahmed-i Rivenbî, Kerimeddîn-i Hasen-i Ebdâlî, Hasen-i Berkî, mevlânâ Abdülhayy-i Belhî, mevlânâ Hâşim-i Kişmî, mevlânâ Bedreddîn-i Serhendî, Yûsüf-i Berkî, hâcı Hıdır-i Efgânî, hâce Muhammed Sâdık-i Kâbilî, mevlânâ Yâr Muhammed Kadîm-i Talkânî ve diğerleri gibi.

Bunlar, İmâmın seçkin talebelerindendir. Bunların sohbetinden milyonlarca insan feyz alarak, Vilâyet makamına kavuşmuşlardır. Bu yüksek talebesine çok ulvî müjdeler vermiş ve insanların bu seçkin zatların sohbetlerine kavuşmalarını teşvîk eylemiştir. Talebesinden bazılarını vilâyet ve kutbluk mansabı ile müjdelemiştir.

Nûr Muhammed Pünti: Talebesinin büyüklerindendir. Bunun hakkında, o ricâl-ül-gaybdendir. Yâ Nukabâdan, yâhut Nücebâdandır, buyurdu.

Bedî'uddîn-i Sehârenpûrî: Rü'yâda Peygamber efendimizden çok inayet ve iltifâtlara kavuştu. Kendisine, (Sen Hindistânın sirâcısın, kandilisin) buyurdu. Zamanın kutbu olmak saadetine de kavuştu.

Mevlânâ Ahmed-i Berkî: Bir hafta içinde bütün sülûk konaklarını geçmiştir. Bu da memleketinin kutbu olma şerefine nâil olmuştur.

Mevlânâ Muhammed Tâhir-i Lâhorî: Kendi memleketinin kutbu olmakla şereflendi. Allahü teâlâ kendisine: (Senin teveccüh ettiklerinin hepsini Cehennem ateşinden halâs ettim ve sana bî'at edeni bağışladım) diye ilhâm eyledi.

Seyyid Âdem-i Bennûrî: Daha ilk teveccühde ve hattâ telkîn ânında, talebeyi Fenâ-i kalbî makamına ve Nisbet-i hâssaya ulaştırırdı. Allahü teâlâ tarafından kendisine husûsî bir tarz ve yol ihsân edildi. Bu yola (Ahseniyye) diyorlar. İşte bu kendi yolu ile insanları Allahü teâlâya yaklaştırıyordu. Bu beşâreti, imam-ı Rabbânî, şu sözleri ile kendisine verdiler: (Size bizden istifâde ettiğinizden daha çoğu gaybî olarak verilecektir. Sizin yolunuza tevessül eden, mağfiret olunmuştur. Kıyâmette size yeşil bir sancak verilir. Size tevessül edenler, sizin yolunuzda gidenler, kıyâmet gününde o sancağın altında rahat ve gölgede olurlar). Dörtyüzbinden ziyâde kimse ellerinde tevbe etti. Bin dâne kâmil talebesi vardı. Medîne-i münevvereye gidince, Resûlullah selâmını almış ve pekaz kimseye bile nasip olmıyan müsâfeha etmek şerefine kavuşmuştu. O sırada bir ses duyuldu: (Ey oğlum! Sen benim yanımda kal!) Hakîkaten, Medîne-i münevverede vefât etti.

Seyyid Muhammed Nû'mân-ı Bedahşî: İmâm-ı Rabbânî, bir mektûbunda buna: (Sizin kemâl hilâliniz, güneşin karşısında ondördüncü ay gibi oldu. Güneşe verilenlerin hepsi, ona aks etti) yazdı. Kutb olduklarını da kendilerine müjdeledi. İrşâdları çok fazla oldu. Yüzbinlerce insanı Allahü teâlâya yaklaştırdı. Zamanın pâdişâhı, talebesinin çokluğundan korktu. Onu Dekkenden çağırıp yanında muhâfaza eyledi. Buyurdu ki: Peygamber efendimizi rü'yâda gördüm. Ebû Bekr-i Sıddîk, O Serverin yanında idi. Buyurdu ki, (Yâ Ebâ Bekr! Oğlum Muhammed Nu'mâna söyle, Ahmedin makbûlü, benim makbûlümdür ve Allahü teâlânın makbûlüdür. Ahmedin merdûdünü ben ve Allahü teâlâ sevmeyiz). İmâm-ı Ahmed Rabbânînin makbûllerinden olduğum için, bu müjdeyi duyunca, büyük bir sürûra kapıldım. Bu huzur içerisinde iken, tekrar buyurdular: (Oğlum Muhammed Nu'mâna de ki, senin makbûlün, Ahmedin makbûlüdür. Onun makbûlü, benim ve Allahü teâlânın makbûlümüzdür. Senin merdûdün, Ahmedin, benim ve Allahü teâlânın merdûdüdür).
 

ukubat

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 May 2007
Mesajlar
1,873
Puanları
48
Web sitesi
www.ukubatdavasi.blogcu.com
İmamı rabbani hz..

İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)
Uzun boylu buğday benizli, gökçek yüzlüydü. Kaşları siyah ve hilal biçimindeydi. Gözlerinin beyazı oldukça beyaz, siyahı daha siyahtı. Bakışları canlı ve keskindi. Çekme burunlu, dudakları ince kırmızı renkliydi. Ağzı orta büyüklükteydi. Dişleri inci gibi düzgün ve parlaktı. Sakalı gür ve büyükçeydi. İkinci hicrî bininci yılın yenileyicisi yani "Müceddid-i elf-i sanî." Nakşî, Kadirî, Suhreverdî, Çiştî ve Kubrevî tarikatlarından icazetli Rabbani imam ve Rahmani mürşid.

Altın silsilenin 24. halkası "İmam-ı Rabbanî" lakabıyla anılan mürşidimizin asıl adı Ahmed b. Abdülahad el-Farukî. "Farukî" nisbesi, ikinci halife Hz Ömeru'l Faruk'un soyundan olmasından "İmam-ı Rabbani" Allah adamı imam,demek Müceddid-i elf-i sanî" şöhreti, Hz Peygamber'in "Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyen (müceddid) gönderecektir." (Ebu Davud, Mışkat, l, 82) hadis-i şerifi gereği, ikinci bin yılın başında gelen "müceddid" sayılmasından.

İmam-ı Rabbani, 971/1563 yılında Hindistan'da Delhi ile Lahor arasındaki Serhind denilen yerde doğdu. İlk hocası babası. Ondan Arapça ve İslamî ilimler tahsil etti. Küçük yaşta hıfzını tamamladı. Kemaleddin Keşmiri'den aklî ve nakli ilimleri, İbnu'l-Haceri'l-Mekkî île Abdurrahman b. Fihri'l-Mekkî'den muteber hadis kaynaklarını, Behlul Bedahşanî'den de fıkıh, tefsir ve diğer islamî konulara dair eserleri okudu. Onyedi yaşında iken icazet alacak seviyeye geldi. İlim tahsili sırasında bazı eserler telifiyle meşgul olacak kadar ilme ve telife yatkındı. Küçük yaşlardan itibaren tasavvuf yoluna olan meyli sebebiyle babası eliyle Kadiriyye, Suhreverdiyye ve Çiştiyye gibi tarikatlara intısab etti.

Babasının vefatından sonra hac vesilesiyle memleketinden ayrıldı. Hac dönüşü Delhi'ye geldiğinde Nakşbendi ulularından Muhammed b. Baki billah'a intisab etti. İki aydan biraz fazla bir zaman içinde seyr ü sülukunu tamamladı.

İmam-ı Rabbani, Hind-Moğol hükümdarlarından Ekber-Şah'ın başlattığı, karma yeni bir din, ihdası fikrine karşı "saf ve temiz İslam"ı bütün güzellikleriyle savundu ve Ekber'ın oğlu Cihangir'in ve ona tabi olanların İslamî vasata ermelerini sağladı. İrşad, tebliğ ve mücadelelerle geçen ömrünü 63 yaşında noktaladı ve Serhind'de 1034/1625 yılında vefat etti. Serhind kabristanında medfundur. Türkçe telaffuzu bazan 'Serhend" şekliınde ifade edilen bu yerin doğru adı Serhind'dir. Hindistan sınırı demektir.

Denizin Denize Kavuşması Gibi

İmam-ı Rabbanî, Nakşî yolunu öğrendiği şeyhi Muhammed Baki billah île Delhi'de karşılaştı. Ancak bu karşılaşma, tesadüf eseri meydana gelmiş değildi. Belki de Bakibillah'ın Delhi'ye gelişi, ilahî kaderin "Muceddid-i elf-i sanî" olarak takdir buyurduğu Ahmed Farukî'yi yetiştirmek içindi. Şeyhi Hacegî Muhammed Emkenegî tarafından İmam-ı Rabbanî'yi irşad için gönderilen M. Bakibillah ile İmam-ı Rabbani'nin buluşması iki denizin birbirine kavuşması gibiydi. Ahmed Farukî, sahip olduğu üstün kabiliyet sayesinde iki ayda şeyhinin yanında sülukunu tamamladı. İmam-ı Rabbani, bunu bizzat kendisi Mektubat'ında (l,333 vd 190 Mektup) ve ondan naklen el-Hanî, el-Hadaiku'1-Verdiyye adlı eserinde anlatmaktadır. Mektübat'ın verdiği bilgilere göre İmam-ı Rabbani, "lafza-i celal" zikriyle başladığı sülukunu gaybet, fena, cem', sahv ve sekr hallerinden geçerek "müşahede"ye erdiği şeklinde anlatır. Müşahede halinde bütün zerreleri Hakk Teala'nın görüldüğü aynalar olarak tanımlar. Onun ardından Hakk'ı, varlığının bütün zerreleri ile beraber görür. Bunu, Hakk'ı kainata bitişik, ya da ayrı olmayarak, içinde veya dışında bulunmayarak müşahede hali izler. Bunun ardından, Hakk Teala'yı kainat île ilişkisi olmayan ve keyfiyeti bilinemeyen bir ilgi içinde bilir. Nihayet keyfiyet, ya da tenzih ile de olsa müşahede edilen Hakk'ın tekvîn (yaratma) sıfatıdır.

Bu halleri anlattıktan sonra şeyhi tarafından kendisine irşad icazeti verildiğini ve bu emre uyarak irşada başladığını anlatmaktadır.

Yaşadığı Dönem

İmam-ı Rabbanî'nın yaşadığı dönemde Hindistan bölgesinin idaresi Moğol hükümdarlarının elindeydi. Bunlardan özellikle imam ile çağdaş olan Ekber Şah, sapıklığın, dalaletin zirvesindeydi. O, Hinduizm, Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlerin, beğendiği taraflarını alarak yeni bir din kurma gayreti içindeydi. Ancak onun kurmaya, çalıştığı din, en çok Hinduizmden etkileniyordu. Sultan, hindulara yaranmak, onların gönüllerini kazanmak istiyordu. Mecüsîlerden ateşe tapmayı, hristiyanlardan çan çalmayı, istavroz çıkarmayı, hindulardan dini gün ve bayramları, merasim ve törelerle ruh göçünü, tenasüh inancını aldı. Devrin tasavvuf mensubu sayılan bazı kimseler filozofların özellikle işrakiyye ve Revakiyye felsefelerinin varlıkla ilgili görüşlerini Hind felsefesiylede karşılaştırarak anlatıyordu. Böylesine karışık ve sultanların uluhiyet iddiasına kalkıştığı bir dönemde yetişen İmam-ı Rabbani, çok büyük bir mücadele verdi. Silahsız ve kimsesiz bu gönül mücahidi, tek basına güzellikler dini İslam'ı savundu. Sultan; hapis, işkence, her türlü sindirme politikalarını izlediyse de başarılı olamadı. Hükümdarın uydurduğu din, bütün sapıklıklarıyla tükendi. İmam-ı Rabbani ezilen, yara alan islam'ı yeniden dirilik ve güzelliğiyle hayata koydu. Tasavvufa, ruhbanlık ve felsefi cereyanlardan sokulmak istenen "hulul, ittihad ve tenasüh" gibi düşünceleri atıp onu asıl kaynağı olan Kur'an ve Sünnet çizgisine getirdi. Halk arasında yayılan bid'at ve cahiliyye adetlerini temizleyerek şeriata bağlılığı perçinledi. İmam-ı Rabbani'nin terbiye anlayışıyla yetişmiş binlerce halife, mürid ve müntesihi, bu düşünceleri Orta Asya, Anadolu, Irak ve Suriye taraflarına da taşıdı.

Eserleri ve Mektubat'ı:

İmam-ı Rabbani, gençlik yıllarında bir takım eserler ve risaleler kaleme almışsa da, şeyhlik yıllarında gönül sohbeti ve mektupla irşad usülünü benimseyerek, eser telifini bıraktı ve Mektup'la irşad, Hz. Peygamber'le başlayan bir tebliğ yöntemiydi. Asr-ı saadetten sonra pek çok ilim ve gönül adamı, bunu benimsedi. İmam-ı Rabbanî'nin gerek talebelerine ve halifelerine, gerekse halktan kendisine soru soran kimselere yazdığı mektuplar bir eser haline gelmiş, muhtelif dillere terceme edilerek kaynak eser niteliği kazanmış, tasavvuf ve ahlakta müracaat kitabı olmuştur.

Vahdet-i Vücud -Vahdet-i Şühud:

İmam-ı Rabbanî'nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle "Vahdet-i vücüd" denilen "Panteizm" ile karıştırılan vahdet-i vücudu "Vahdet-i şühüd" adıyla daha anlaşılabilir hale getirmesidir. Vahdet-i vücud'daki "Herşey O'dur" anlayışına, "Herşey O'ndandır" şeklinde anlayan, Hakk ile halkın ayrı ayrı varlığı bulunduğunu, ancak halkın vücudunun Hakk'ın varlığına göre gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. "Eşya'da Hakk'ı görme" şeklinde ifade edilen vahdet-i şühud bir bakıma vahdet-i vücudun ileri derecesi olarak görülmesidir.

Dervişlik, Şeyhe Teslimiyyet

Müridin, şeyhine bağlılıkta "Gassal (ölü yıkayıcı) önündeki ölü gibi olması gerektiğini" öğütlerdi. Minnet ve ıstırabı aşkın levazımı sayardı. Yoksulluk, sıkıntı ve derd, çaresiz katlanılacak hususlardandı. Çünkü dost, sevdiğini, kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış bir halde görmek ister. Bu makamda huzur huzursuzlukta, karar kararsızlıkta, rahat rahatsızlıkta olurdu. Bu makamda nefsin talebine çare aramadan kendini minnet ve ıstıraba bırakmak, devanın ta kendisidir. Devlet, O'ndan ne gelirse razı olmaktır.

Dervişlikte kemalin şartı olarak fenaya ermeyi şart koşardı. O'na göre fena "ölmeden evvel ölmek" sırrına ermekti. Değilse insan, kalbi, dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamazdı.

Anlatıldığına göre Abdülhakim Siyalkuti, İmam-ı Rabbani ile çağdaştı ve onu küçümseyenlerdendi. Bir gece rüyada, İmam-ı Rabbani'yi gördü. İmam ona: "Habibim sen "Allah" de geç. Onları daldıkları bataklıkta bırak da oynayadursunlar" (el-En'**, 6/91) ayetini okudu. Rüyada bu ayetin manası sayesinde Şeyh Abdülhakim'in kalbinde aşk, muhabbet ve şevk meydana geldi. Kalbi "Allah Allah" diyerek uyandı. Uyandıktan sonra da zikr-i ilahî devam etti. Doğruca İmam-ı Rabbanî'ye gidip intisab etti. Rivayete göre İmam-ı Rabbanî'ye Müceddid-i elf-i sanî sıfatını veren odur.

Sahabe ile Veli Arasındaki Fark

Fena, baka, süluk ve cezbe ile Hakk'a yakınlık için, "velayet yakınlığı" tabiri kullanılır. Ümmetin velileri bu "yakîn" ile şereflenmiştir. Ashab-ı kiramın Resülullah (s.a) Efendimizin sohbetiyle elde ettikleri yakınlığa "Nübüvvet yakınlığı" denilir. Nübüvvet yakınlığı, ittiba ve veraset yoluyla gelmiştir. Bu yüzden bu yakınlıkta fena, baka, cezbe ve sülük yoktur ve bu yakınlık, velayet yakınlığından üstündür. Çünkü nübüvvet yakınlığı, asıl yakınlıktır. Velayet yakınlığı ise onun gölgesinde bir yakınlıktır. Velayet yakınlığına ulaşmak için fena, baka, cezbe ve sülük, öncü ve başlangıç sayılır. Eğer yol, nübüvvet yakınlığı caddesine düşecek olursa, o zaman bu öncü ve başlangıca gerek kalmaz. Ashab-ı kiram nübüvvet yakınlığı caddesinden yürümüşlerdir.

Şeriat ve Tarikat

İmam-ı Rabbanî'ye göre gerçekte şeriat ve tarikat birdir, ikisi arasında ayrılık, gayrılık ve fark yoktur. Ancak toplu ve açık tasnifte farklılık vardır. Şeriat icmaldir, derli toplu belli manalardır. Hakikat ise ayrıntılardır. Birine çeşitli delillerle, diğerine keşf ile erilir. Biri gayb, biri şehadettir. Şeriat gayb, hakikat ise şehadet sayılır şeriat gayba imanı emreder, hakikate erince gizli, saklı bir şey kalmaz, her şey açık hale gelir. Şeriatın emri gereği açıklanmış hükümler, hakka'l-yakîn hakikatıyla tahakkuk edince aynen açığa çıkar, ayrıntıları ile ortaya dökülür. Daha önce gayb, iken şehadet aleminde gözükürler. Hakka'l-yakîne eren kimsede meydana gelen, ilimler, şeriat ilimlerine uygun düşer. Arada kıl kadar da olsa bir ayrılık olsa hakka'l-yakîn makamının hakikatine ulaşılmamış sayılır.

Erbab-ı tarikatten sadır olan ve şeriatın emirlerine aykırı görülen tutum ve sözler, genellikle vaktin manevi sarhoşluğuna yorulur. Bunlar seyr ü süluk esnasında meydana gelir. Yolunu tamamlayan kimseler, ayıldığı, sahv ve temkine erdiği için onlarda bu tür sözler kalmaz

Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Nakşbendîlik

İmam-ı Rabbanî Nakşbendiyye tarikatının başının Hz Ebü Bekir olduğunu belirttikten sonra, bu yoldaki bağlılığın bütün bağlılıkların üstünde olduğunu anlatır. Çünkü onların bağlılıkları Hz Ebu Bekir (r a)'ın huzuruna bağlı özel bir bağlılıktır. Ayrıca Nakşbendiyye tarikatının bir başka özelliği de, bu yolda, sonda elde edilecek makamın, işin başında elde edilmesidir. Çünkü Şah-ı Nakşbend,'Biz sonu, öne aldık" buyurur. Tarikatte nihai gaye Hakk'a vuslattır, onun da dereceleri vardır. Nakşî mensupları yolun başında vuslattan nasib alırlar.

Veraset İlmi

Cenab-ı Peygamber (s a) buyurur ki "Alimler, Peygamberlerin varisleridir" (Ahmed b Hanbel'ın müsnedi) İmam-ı Rabbanî'ye göre alimler iki tür ilim bırakmışlardır. "Ahkam ilmi, esrar ilmi" Peygamber varisi olmaya layık olan kimse peygamberlerin bu iki ilmine de varis olur. Sadece birine varis olmak yetmez. Çünkü mirasçı, ölenin herşeyine varis olur. Murisin bıraktıklarından bazılarına varis olup bazılarına olmaması, söz konusu olamaz. Hz Peygamber (s a) bir başka hadislerinde "Ümmetimin bilginleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" buyurmuştur. Burada geçen alim, Hz Peygamber'in her iki mirasına da varis olandır.

Sırlara dair ilimler, manevi sarhoşluk denilen "sekr" halinde söylenen vahdet-i vücud, vahdette kesreti, kesrette vahdeti görme gibi duygular ve bilgiler değil, sahv, yani ayıklık halindeki keşf ve ilhamlardır.

Bid'atlerle Mücadele

İmam-ı Rabbanî, her bid'atin bir sünneti ortadan kaldırmasından dolayı bid'atlerle çok mücadele etmiştir. Bıd'atlerin sünnetleri kaldırdığını örneklerle anlatırken şunları söylemektedir. Mesela bazı şeyhler, sarıklarının uçunu sol taraftan sarkıtırlar. Bunu da iyi ve makbul sayarlar. Oysa ki sarığın uçunun iki omuz arasından sarkıtılması sünnettir. Sarığını sol taraftan sarkıtma bid'ati işleyen kimse böylece bir sünneti ortadan kaldırmış olmaktadır.

Bunun daha ileri derecesinin ise, namaza niyyet konusunda olduğunu anlatır. Namaza myyet konusunda dil ile niyyetin tekrarlanması sünnette yoktur. Bazı alimler, kalb ile myyete yardımcı olur, düşüncesiyle bu görüşü benimsemişlerdir. Bazıları da sadece dil ile niyyeti kafi görmüşlerdir. Sadece dil ile niyyeti kafi görmek İmam-ı Rabbanî ye göre bir farzın ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak kadar tehlikeli bir bid'attir. Çünkü namaza uyanık bir kalb île niyyet farzdır. Dil ile niyyeti yeterli görmek bu farzı ortadan kaldırmaktır.

Velilik

İmam-ı Rabbanî'ye göre velilik fena ve baka hallerinden sonra gelen makamdır. Keramet de veliliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak keramet ve olağanüstü halı çok olan velinin kemalinin de çok olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine olağanüstü hali az olanın veliliği belki daha mükemmeldir. Keramet ve olağanüstü haller, hem "urüc" yani manevi yükseliş sırasında, hem de "hubut" yani kemalat kazandıktan sonra halkın arasına karışmak üzere "iniş" sırasında görülür. Ancak "urüc" sırasındaki olağanüstü haller, "hubut" ve "nüzul' sırasındakinden çoktur. Çünkü biri sebepsizlik alemine yükseliş, öbürü sebepler alemine dönüştür ve sebepler alemine dönüşte temkin daha çok olur.

İmam-ı Rabbani, Nakşîlik yoluna yeni bir üslup kazandırarak kendisinden sonra bu tarikat, Nakşbendiyye-i Ahrariyye-i Müceddidiyye diye anılmıştır.

-rahmetullahı aleyh-
 

cüneytkaya

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
21 Ağu 2007
Mesajlar
1,681
Puanları
0
Beklenen müceddid İmam-ı Rabbanî

Hicri bin yılları... Yer: Hindistan... Rakiplerini bertaraf ederek iktidar koltuğuna oturan Moğol asıllı Ekber Şah, makamının adamı değildir, dediğini yaptırdıkça şımarmaya başlar. Peşi sıra koşan muhafızlara, el oğuşturup duran vezirlere aldanır şirazeden çıkar. Bakar itiraz eden yok, haddini aşar. Sığ bilgisi ve düz mantığı ile insanların itikatlarına müdahaleye kalkar. Yörede ne kadar inanç varsa (Budizm, Hristiyanlık, Zerdüşt) hepsinden biraz alır, “Din-i İlahi” adında bir “çorba” yapar. Bu uyduruk dini devlet gücüyle yaymaya başlar.
İşin garip yanı söylediklerine kendi de inanmaz, Agra yakınlarında kurduğu hususi şehirde (Fatehpur Sikri) beş bin kadınla birlikte yaşar. Saray Hint dilberlerinin akınına uğradıkça hepten putperestliğe kayar. Yörede asırlardır ferman okutan Türkleri hasım edinir, samimi Müslümanları izler, fişler, devlet kademelerinden uzak tutar. Yetmez birkaç gök gözlü sarışın uğruna İngilizleri Hindistan’a sokar ve Hindistan’a en büyük kötülüğü yapar. Britanyalılar Kalküta’da koloni kurar, kendilerine bahşolunan imtiyazları dolu dolu kullanırlar. Ayaklarını sağlam bastıkça zulümleri artar, sırf İngiliz tekstil ürünleriyle rekabet edemesinler diye 40 bin yerli dokumacının kollarını koparırlar.

Kasvetli yıllar...
“Din-i İlahi”de abdest, namaz yoktur, zekat, sadaka tanımazlar. Mecusiler gibi ateşe tapar, Hindular gibi tenasühe inanırlar. Buda’nın heykelleri ile sözde “Meryem Ana” tasvirlerini yan yana koyar, kâh portakal renkli bezlere bürünür, kâh istavroz çıkarırlar. Faiz alır, alkol kullanır, çalar oynar, ne melanet varsa yaparlar. Erkekler de kadınlar gibi ziynet takar, allı morlu ipekliler kuşanırlar. Haşa uşaklarına “Ahmed, Mahmud, Muhammed” gibi isimler takar, onları azarlamaktan büyük keyif alırlar.
Ekber Şah’ın fetvacıbaşısı Ebu’l Fadl süzme bir sahtekârdır. Hükümdarın abuk laflarında bile derinlik arar. Şahını “Sicil” adını verdiği bir lâyiha ile “masum” ilân eder, ona dilediğini yapabilme ve kural koyabilme hakkı bağışlar. Paraların üzerinde “Allahuekber” lafzı basılır ama yalaka çılalar (din-i ilahi mensupları) -haşa- “Allah Ekber” diye okurlar.
Böyle bir hengamede bid’atlerin nasıl yayılacağını düşünebiliyor musunuz? Müminler zifiri karanlığı delecek ve def edecek bir ışık bekler, müceddidi elf-i sani (ikinci bin yılın yenileyicisi) ile kucaklaşacakları günün hasretiyle yanarlar.

Nurlu çocuk
Azıcık gerilere gidelim...
Hazret-i Ömer evladından Derviş Abdülehad, din ve fen ilimlerinde mahir, tasavvufta makam sahibi bir gençtir. Diyar diyar dolanıp hizmet kovaladığı günlerden birinde Skendere’ye uğrar. Burada birbirinden güzel vaazlar verir, sımsıcak dostluklar kurar. Zikrolunan kasabada asil, abide, saliha bir kadıncağız vardır, bu genç vaizin hal ehli olduğunu anlar. Ona kucağında büyütüp yetiştirdiği, iffetli, ismetli, din gayretli kardeşini vermeyi çok arzular. Abdülehad Efendi teklifin samimiyetinden şüphe duymaz. İşte bu temiz izdivaçtan Ahmed (İmâm-ı Rabbânî) gibi bir nur topu doğar (H.971-Kanunili yıllar).
Ancak şirin çocuk henüz beşikteyken bir hastalığa tutulur, anası da babası da salihdir, naha şuracıkları sızlasa da boyun büker, tevekküllerini bozmazlar. Hiç değilse son nefesinde başında olmak için nöbet tutar; uykuyu istirahati unuturlar. Bir ara akıllarına Kadirî büyüklerinden Şâh Kemâl Kihtelî’nin duasını almak gelir, gider kapısını çalarlar. Büyük velî, Ahmed Faruk’u bağrına basar, ebeveynine “hiç üzülmeyin” der, “bu çocuk çok yaşayacak, ilmiyle âmil bir âlim ve eşsiz bir velî olacak...” Sonra nurlu bebeğin yumuk ellerinden tutar, ufacık bir buse kondururlar. İşte o günden sonra Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin feyzi bereketiyle dolar dolar taşar.

Siyalkut’un yakutu
Ahmed ilk derslerini babasından alır. Küçük yaşta Kur’ân-ı kerîmi ezberler, bülbül gibi şakımaya başlar. Farsça’ya zaten aşinadır, Arapça’yı da kısa zamanda söker, akranlarının hecelediği kitapları ezberlemeye başlar.
O günlerde yörenin kültür merkezi Siyalkut şehridir. O da Siyalkut’a koşar, Mevlânâ Kemâleddîn, İbnu’l-Haceri’l-Mekkî, Abdurrahman bin Fihri, Şeyh Yâkûb-ı Keşmîrî ve Kâdı Behlûl-i Bedahşânî gibi âlimlerin önünde diz kırar. Tedrisatı vaktinden evvel tamamlar, henüz 17 yaşında iken icazet almadığı ilim kalmaz.
Onu nesebinden ötürü “Fârûkî” (Hazret-i Ömer’in 29’uncu torunudur), doğduğu yere nisbetle, “Serhendî” diye tanırlar. Serhend “aslan yuvası” demektir, bir zamanlar civarda siyah aslanlar yaşar...
Ahmed Faruk Serhendî’nin sözleri berrak ve akıcıdır, az kelimeyle çok şey anlatır. Fesahatine ve belâgatine edipler bile yaklaşamaz, derin satırlarına, içli beyitlerine hayran olurlar. Uzun boyludur, buğday benizlidir, inci dişlidir... Gözlerinin beyazı bembeyazdır, siyahı tam siyah... Sonra o hilal kaşlar...
İç rahatlatan bir tebessüm, düğme ilikleten vakar...

Neye niyet...
Serhendli Ahmed zaman zaman Kâdîrî ve Çeştî ehlinin sohbetlerine katılır, tasavvufun tadına varır. Ancak gönlünde Ahrâriyye (Nakşibendi) büyüklerinden birine talebe olmak yatar.
Babasının vefâtından sonra, hacca gitmek üzere yola çıkar. Delhi’de beş on dakikalığına Bâkî Billah hazretlerinin dergâhına uğrar. Ne zaman ki huzûra alınır, kalbi nûrla dolar. Büyük velî onu mıknatıs gibi çeker, ufkunu açar. Artık Allah aşkı ile yanıp tutuşur, Kâbe’den ziyade Kâbe’nin sâhibini arzular.
Bunlar elbette tesadüf değildir, zira Hacegî Muhammed Emkenegî hazretleri yıllar evvel halifesi Bâkî Billah’ı Delhi’ye yollar ve “Ahmed Faruk’u bul, yetiştir” diye emir buyururlar. İki velînin buluşması denizlerin kavuşmasını andırır, İmam-ı Rabbani şeyhine bağlılıkta, gassal (cenaze yıkayıcı) önündeki ölü gibi olur, Bâkî Billah hazretleri ise talebesine yağan feyizden nasipdâr olmaya bakar...
 

yakup_1

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
5 May 2007
Mesajlar
386
Puanları
18
Müceddid-i Elf-i Sani
 

cüneytkaya

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
21 Ağu 2007
Mesajlar
1,681
Puanları
0
Müceddid-i Elf-i Sani
Müceddîd-i elf-i sânî, hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı Rabbânî hazretleri için kullanılan bir tâbirdir. Muhammed Hâşim-i Keşmî'nin ifâde ettiğine göre, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ilk defâ, müceddîd-i elf-i sânî ismini veren, zamânının en büyük âlimlerinden Abdülhakîm-i Siyâlkûtî'dir.
 

ahmedifaruk

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
12 Nis 2007
Mesajlar
275
Puanları
18
Yaş
56
ahmdifaruk'i serhendi
 

cüneytkaya

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
21 Ağu 2007
Mesajlar
1,681
Puanları
0
İmam-ı Ahmed Rabbani

Ariflerin ışığı, velilerin önderi, İslam’ın bekçisi, Müslümanların baş tacı, müceddid, müctehid ve İslam âlimlerinin gözbebeğidir. Silsile-i aliyyenin yirmi üçüncüsüdür.

1563 yılında Hindistan'ın Serhend (Sihrind) şehrinde doğdu. İmam-ı Rabbani ismiyle tanınmıştır. İmam-ı Rabbani, Rabbani âlim demek olup, kendisine ilim ve hikmet verilmiş, ilmi ile amel eden, ilim ve amel bakımından eksiksiz ve kâmil, olgun âlim demektir. Hicri ikinci bin yılının müceddidi (yenileyicisi) olmasından dolayı Müceddid-i elf-i sani, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu birleştirmesi sebebiyle, Sıla ismi verilmiştir. Hazret-i Ömer'in soyundan olduğu için, Faruki nesebiyle anılmış, Serhend şehrinden olduğu için de oraya nisbetle, Serhendi denilmiştir.

Bütün bu vasıflarıyla birlikte ismi, imam-ı Rabbani Müceddid-i elf-i sani Şeyh Ahmed-i Faruki Serhendi'dir.

Babası ve dedelerinin hepsi, zamanlarının büyük âlimleri, salih ve faziletli kimseleri idiler. Babası Abdülehad Efendi din ve fen ilimlerinde yetişmiş, tasavvufta da en son mertebeye ulaşmıştı.

İlk tahsiline, babasından ders alarak başladı. Babasından okuyup Arapçayı öğrendi. Küçük yaşta Kur'an-ı kerimi ezberledi. İlminin çoğunu babasından, bir kısmını da zamanının meşhur âlimlerinden öğrendi. Babasından ders aldığı sırada, çeşitli ilimlere ait küçük kitapları ezberledi. Babasından aldığı dersleri tamamlayınca, Siyalkut şehrine gidip orada, Mevlana Kemaleddin Keşmiri'den ilim öğrendi. Mevlana Kemaleddin meşhur âlim Abdülhakim-i Siyalkuti'nin de hocası olup, zamanının en yüksek âlimi idi. Bazı hadis kitaplarını da Şeyh Yakub-ı Keşmiri'den okudu.

Kadı Behlul-i Bedahşani'den; hadis, tefsir ve bazı usul ilimlerinde icazet, diploma aldı. On yedi yaşında iken tahsilini tamamlayıp, bütün ilimlerden icazet aldı. Tahsili sırasında, Kadiri ve Çeşti büyüklerinin kalblerindeki feyz ve lezzeti babasından aldı. Babası hayatta iken, talebelere ilim öğretmeye başladı.

Bu sırada; Risalet-üt-Tehliliyye, Redd-i Revafid, İsbat-ün-Nübüvve adlı eserlerini yazdı. Edebiyata çok meraklı olup, fesahatı ve belagatı, sürat-i intikali, zekasının şiddeti herkesi hayrette bırakıyordu.

Bu kadar ilmi ve herkesin üstünde olgunluğu, tevazusu ile birlikte kalbi, Ahrariyye, Nakşibendiye büyüklerinin aşkı ile yanıyor, bu yolda yazılmış kitapları okuyordu. Babasının vefatından bir sene sonra, hacca gitmek üzere Serhend'den yola çıktı. Bu yolculuğunda Delhi'ye varınca, orada tanıdıklarından ve Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden olan Mevlana Hasan Keşmiri ile görüştü. Mevlana Hasan Keşmiri, onu hocasının huzuruna götürüp, tanıştırmak istedi ve; "Bugün Ahrariyye yolunda bu ülkede başka böyle büyük bir zat yoktur. Taliblerin onun bir nazarıyla bakışıyla kavuştukları manevi derecelere günlerce çekilen çileler ve çeşitli riyazetlerle nefsin istediklerini yapmamakla kavuşmak mümkün değildir" dedi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, daha önce mübarek babasından da Ahrariyye yolunun ve bu yolda bulunanların üstünlüklerini ve kıymetini duymuştu. Bu yolun büyüklerinin kitaplarını okuyup onların güzel hallerini bildiği için; "Bu Hicaz yolunda, böyle büyük bir âlimden, bu büyükler yolunun zikir ve usullerini almaktan daha iyi ne olur?" diyerek Muhammed Bakibillah hazretlerinin huzuruna gitti. Huzuruna girince kalbinde bir nur parladı. Mıknatıs iğneyi çeker gibi çekildi. Kalbi şimdiye kadar hiç duymadığı, bilmediği şeylerle doldu. Hacdan sonra uğrayıp istifade etmeyi niyet etti ise de, kalbindeki sevgi ve arzu, kendisini bırakmadı. Ertesi gün huzuruna gelip, Ahrariyye feyzine kavuşmak şevkini arzusunu bildirdi ve hizmetinde kaldı. Edeple ve can kulağı ile sözlerine ve hallerine bağlandı. Üstadının da lütuf ve himmeti ile iki ay içinde kimsede görülmeyen hallere kavuştu.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Muhammed Bakibillah hazretlerini tanıdıktan sonra, edeple ve can kulağı ile bu hocasının sözlerine ve hallerine bağlandı. Birkaç ay sonra, hocası ona icazet verdi. Böylece tasavvuf ilminde ve hallerinde de yüksek dereceye kavuştuktan sonra, memleketi olan Serhend'e dönmesi emrolundu. Hocası, talebesinden çoğunun yetiştirilmesini de ona bırakıp, onları da arkasından Serhend'e gönderdi. Hocası onun için şöyle buyurdu: "Kalblere deva, ruhlara şifa olan bu tohumu, Semerkand ve Buhara'dan getirip Hindistan'ın bereketli toprağına ektim. Taliblerin yetişip kemale gelmesi için uğraştım. O, her dereceyi aşıp, üstünlüklerin sonuna varınca, kendimi aradan çekip, talebeyi ona bıraktım."

İmam-ı Rabbani hazretleri, memleketine gelince ilim ve edep öğretmeye isteklileri yetiştirmeye ve yükseltmeye başladı. Şöhreti her yere yayılıp, her taraftan aşıkları, onun ilminden ve feyzinden faydalanmaya geliyordu. Talebelerine Beydavi Tefsiri, Sahih-i Buhari, Mişkat-i Mesabih, Avarif-ül-Me'arif, Üsul-i Pezdevi, Hidaye ve Şerh-i Mevakıf gibi bazı din kitaplarını ders olarak mükemmel bir şekilde okuturdu. Ömrünün son zamanlarında dahi talebelerine ilim tahsilini sıkı sıkı emreder, buna çok önem verirdi. Herkesin kalbini ilim ve nur ile dolduruyor, Muhammed aleyhisselamın dinini canlandırıyor ve kuvvetlendiriyordu. Zamanının padişahlarını, vali, kumandan, âlim ve hakimlerini, çok tesirli mektupları ile, dine, sünnet-i seniyyeye teşvik ediyor, çok âlim ve veli yetiştiriyordu.

İmam-ı Rabbani hazretleri bir müddet Serhend'de talebe yetiştirmekle meşgul olup, insanlara doğru yolu anlattıktan sonra, hocasını ziyaret için Delhi'ye gitti. Bir müddet hizmetinde kaldı ve hocası ile çok hoş sohbetleri oldu. Hallerini bulunduklarından daha yukarıya götürdüler. Bütün bu lütufları ile çok yüksek hallere, faziletlere kavuşmasına rağmen, hocasına yapılması mümkün olmayan bir edeple davranıyordu. Muhammed Haşim-i Keşmi şöyle anlatmıştır: "Hace Hüsameddin Ahmed'den işittim. Hocam imam-ı Rabbani'yi methedip övdükten sonra; "Mertebesi yüksek, fazileti çok olmakla beraber, edebe riayette, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebelerinden hiçbiri, İmam-ı Rabbani gibi değildi. Bunun için bereketler herkesten önce ona nasip oldu" buyurdu.

İmam-ı Rabbani hazretleri şöyle buyurmuştur.
"Biz dört kişi, hocamız Muhammed Bakibillah hazretlerine hizmette diğerlerinden ilerdeydik. Hepimizin ayrı bir bağlılığı, ayrı bir düşüncesi vardı. Bu fakir yakînen biliyorum ki, böyle bir sohbet ve cemiyyet, terbiye ve irşad kaynağı, Peygamber efendimizin zamanından sonra dünyada çok az görülmüştür. Gerçi insanların en hayırlısı olan Resulullah efendimiz zamanında bulunamadık, sohbetine kavuşamadık ama, Muhammed Bakibillah hazretlerinin saadetli sohbetinden de mahrum kalmadık. Bunun için bu büyük nimetin şükrünü yerine getirmek lazımdır. Onun huzurunda herkes kendi bağlılığına, muhabbetine göre bir şeylere kavuştu."

İmam-ı Rabbani hazretleri, hocası Muhammed Bakibillah hazretlerinin ikinci defa huzuruna gidip bir müddet kaldıktan sonra, tekrar memleketine döndü. Bir müddet daha taliblere, isteklilere feyz vermekle meşgul oldu. Bu sırada pek yüksek derecelere kavuştu. Bu hallerini hocasına mektuplar yazarak bildirdi. Bundan sonra üçüncü defa hocasını ziyarete gitti. Bu ziyaretinden sonra Delhi'den Serhend'e dönüp birkaç gün kaldı ve Lahor'a gitti. Lahor şehrinde herkes, imam-ı Rabbani hazretlerinin teşrifini büyük bir ganimet bildi. Talebelerinin en meşhurlarından olan; Mevlana Muhammed Tahir, Hace Muhammed, Mevlana Esgar Ahmed ve Mevlana Ravh Hüseyin gibi zatlar bu sırada talebesi olup, sohbetinde pişip yüksek derecelere kavuştular. İmam-ı Rabbani hazretleri Lahor'da bulunduğu sırada, oranın meşhur âlimleri kendisine çok hürmet ve edep gösterdiler. Nice bilinmeyen ve çözülmesi zor meseleleri ondan sorup doyurucu cevaplar aldılar.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin Lahor'daki sohbetleri devam ederken, hocası Muhammed Bakibillah hazretlerinin vefat haberi geldi. Kalblerdeki huzur ve ferahlığın yerini, elem ve keder aldı. Bu haber üzerine, hemen Delhi'ye gidip mübarek kabrini ziyaret etti. Oğullarına ve talebelerinin büyüklerine taziyede bulundu. Muhammed Bakibillah hazretlerinin talebeleri, üzüntülerini ve kalblerindeki elemi, onun terbiyelerinin ve sohbetlerinin bereketleriyle gidermek için, huzurlarına gelip, Muhammed Bakibillah hazretlerine gösterdikleri gibi, imam-ı Rabbani hazretlerine de; muhabbet, hürmet ve teslimiyet gösterdiler. Küçük büyük hepsi onu kabul edip bağlandılar.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Serhend'e döndükten sonra, Kadiri tarikatının büyüklerinden olan Şah Kemal Kadiri'nin ruhaniyetinden de icazet almakla şereflendi. Bu icazeti şöyle olmuştur: Bir sabah İmam-ı Rabbani hazretleri talebeleri ile murakabe halinde iken, Şah Kemal'in torunu ve onun bütün kemalatının vekili olan Şah İskender, Kehtel'den gelip, Şah Kemal'in bereketli hırkasını İmam-ı Rabbani hazretlerinin mübarek omzuna koydu. İmam-ı Rabbani gözlerini açınca, Şah İskender'i gördü. Tam bir tevazu ile boyunlarına sarıldı. Şah şöyle dedi: "Birkaç zamandır, hal ve rüyamda dedem Şah Kemal'i görüyorum. Bana, hırkasını size vermemi emrediyordu. Fakat, onların bu bereketli hırkasını evden çıkarıp, bir başkasına vermek bana çok ağır geliyordu. Ama tekrar tekrar emredince, emirlerine uymak lazım oldu." İmam-ı Rabbani, o hırkayı giyip hususi odasına gitti. Bir müddet sonra odasından çıkınca, en yakın sırdaşlarına, mahremlerine şöyle söyledi: "Hazret-i Şah Kemal'in hırkasını giydikten sonra, şaşılacak çok garip hal zahir oldu. Şöyle ki, hırkayı giydiğim zaman, insanların ve cinlerin seyyidi Abdülkadir-i Geylani'yi, hazret-i Şah Kemal'e kadar devam eden bütün halifeleriyle yanımda gördüm. Hazret-i Gavs-i Rabbani Abdülkadir-i Geylani kalbimi kendi tasarruflarına aldı ve hususi nisbetlerinin ve yollarının nurları ve esrarı beni kapladı. Bense, o hallerin ve nurların denizine gömülüp o denizin dalgıcı oldum. Bir müddet bu halde kaldım. O hallerin beni kapladığı zamanda kalbime; "Beni Ahrariyye büyükleri terbiye ettiler ve işimin esası bu büyüklerin yolunda olmaktır, şimdi başka oluyor" diye geldi. Böyle düşünürken, Ahrariyye yolunun büyüklerinin, hace-i cihan Hace Abdülhalık-ı Goncdüvani'den hocam Hace Bakibillah'a kadar bütün halifelerinin geldiğini gördüm. Benim işim ve icraatım hakkında konuşmaya başladılar. Ahrariyye büyükleri; "Bunu biz terbiye ettik. Bizim terbiyemizle zevke, hale ve kemale erişti" dediler. Kadiri büyükleri (Rahimehümüllah) da; "Daha çocukluğunda bizim ona teveccühümüz vardır. Bizim nimet soframızdan tad almıştır. Şimdi de bizim hırkamızı giymektedir" dediler.

Onlar böyle konuşurken Kübreviyye, Çeştiyye yollarından da birer cemaat geldi. Böylece anlaşmaya vardılar, bundan sonra bu iki şerefli nisbetten de kalbimde, büyük pay, tam bir şevk buldum." İmam-ı Rabbani hazretleri tasavvufta, bu yolların hepsinde talebe yetiştirip feyz verdi.

İmam-ı Rabbani hazretleri, benzeri az yetişen, müstesna bir İslam âlimi ve büyük bir mürşid-i kâmildir. Peygamber efendimizin vefatından bin sene sonra da İslam düşmanları dine, imana insafsızca saldırmışlardı. Allahü teâlâ kullarına acıyarak, imam-ı Rabbani gibi bir müceddid yarattı. Ona derin ilimler ihsan eyledi. Onun vasıtasıyla din düşmanlarının korkunç saldırısını durdurdu. Hakkı bâtıldan ayırıp, çok kalblerden bâtılı kaldırdı. Bu yüce İmamın mektup ve kitapları, insanları gafletten uyandırdı. Dünyaya ışık saldı. Yani Allahü teâlâ onu, Peygamber efendimizden bin sene sonra, din-i İslamı yenilemek ve kuvvetlendirmek için göndermişti.

İmam-ı Rabbani hazretlerinin dine yıllarca yaptığı bu büyük hizmetleri, sağlam, ikna edici delillerle sapık fikirlerinin çürütüldüklerini, Ehl-i sünnet itikadının ve doğru din bilgilerinin yayıldığını, bid’atlerin kalktığını gören bazı sapık kimseler, ona cephe aldılar haset ve iftira etmeye başladılar.
Bunun için bazı kimselerin cefa oklarına, eziyet ve iftiralarına hedef oldu. Nice âlimlerin, fadılların, kâmillerin kendi yollarından ayrılıp, rehberlerini bırakıp, etrafına ve hizmetine koşuşmaları ise, hasetlerini daha da artırdı. İmamı tehlikeye düşürmek için, hilelere başladılar. Mesela, Cüneyd-i Bağdadi, Bayezid-i Bistami gibi büyük meşayihi aşağı görüyor diyerek, cahil tabakayı aldattılar. Yüksek meşayihin bildirdiği vahdet-i vücudu inkâr ediyor, diyerek, görüşü kısa kimseleri İmam'dan soğutmaya başladılar. Onu sevenlere de; "Meşayih-i izamı inkâr ediyor, Allahü teâlânın marifetine vasıtasız olarak kavuştum diyor" dediler. Çeşit çeşit iftiralarda bulundular.

O zamanın sultanı Selim Cihangir Hanın devlet adamları, hatta büyük veziri, baş müftüsü ve etrafındakiler Ehli sünnet düşmanı idiler. Halbuki imam-ı Rabbani hazretlerinin birçok mektupları ve bilhassa ayrıca yazdığı Redd-i Revafıd Risalesi, Eshab-ı kiram düşmanlarını red etmekte, böylelerinin cahil, ahmak ve alçak olduklarını anlatmaktaydı. İmam-ı Rabbani bu risalesini Buhara'da bulunan en büyük Özbek hanı Abdullah Hana yollamıştı. "Bunu İran'da, Şah Abbas-ı Safevi'ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur" demişti. Kabul etmedi. Harb oldu. Abdullah Han, Herat'ı ve Horasan'daki şehirleri aldı. Buralarını daha evvel Safeviler almıştı. İşte bundan sonra, Hindistan'daki bozuk fırkalar, Eshab-ı kiram düşmanları elele verdiler. Sultana gidip imam-ı Rabbani hazretleri hakkında çeşitli iftiralarda bulunarak şikayet ettiler. Sultan, oğlu Şah Cihanı gönderip, imam-ı Rabbani hazretlerini, evlatlarını ve yetiştirdiği talebelerini çağırıp, hepsini öldürmeye karar verdi. Bunun üzerine Şah Cihan, bir müftü ile yanına gitti. Sultana secde caiz olduğunu gösteren bir fetvayı da götürdü. İmam-ı Rabbani'nin üstünlüğünü biliyordu. "Babama secde edersen seni kurtarabilirim" deyince, imam-ı Rabbani hazretleri bu fetvanın zaruret zamanında izin olduğunu, azimet ve din bütünlüğünün secde etmemek olduğunu, ecel gelince, ölümden hiçbir şeyin kurtaramayacağını söyledi ve secde etmeyi kabul etmedi. Çocuklarını ve talebelerini bırakıp sultana yalnız gitti. Kendisine yapılan iftiralara karşı sultana güzel ve doyurucu cevaplar verdi. Sultan yüksek hakikatleri anlayabilecek birisi olmadığı halde, neşelendi ve serbest bırakıp özür diledi. Hatta, sultana kendisine yapılan iftiraların asılsız olduğunu açık delillerle anlatırken, orada bulunan ateşe tapıcı Hinduların büyük bir kumandanı, imam-ı Rabbani hazretlerinin dinde olan kuvvetini, sözlerini, lezzet ve kıymetini görerek Müslüman oldu.

Sultanın ikna olduğunu gören iftiracı sapıklar; "Bunun adamları çoktur. Sözleri bütün memlekette yürürlüktedir. Bunu serbest bırakırsak bir karışıklık çıkabilir" diyerek, uzun konuşmalardan sonra sultanı aldattılar. Sultan, imam-ı Rabbani hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guwalyar Kalesi'ne hapsedilmesini emretti ve hapsedildi. Bu hadiseye çok üzülen talebeleri sultana isyan etmek istediler. Bunu yapabilecek güçte idiler. Fakat imam-ı Rabbani hazretleri onları rüyalarında ve uyanık iken bundan men etti. Sultana hayır dua etmelerini emredip; "Sultanı incitmek bütün insanlara zarar verir" buyurdu. Kendisi de sultana hep hayır dua ediyordu. Sultanın veziri, koyu bir muhalif olduğundan, zindanda, imam-ı Rabbani hazretlerinin başına kardeşini tayin etmiş ve çok şiddetli davranmasını emretmişti. Bu görevli ise ondan çeşitli kerametler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hatta neşe görerek tevbe etti. Bozuk itikadını terk edip Ehl-i sünneti seçti ve halis talebelerinden oldu. Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, onun bereketi ve sohbetleri ile Müslüman olmakla şereflendi. Birçok günahkâr tevbe etti. Hatta bazıları yüksek âlim oldu.

İmam-ı Rabbani hazretleri hapiste üç sene kaldıktan sonra, sultan yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsan eyledi. Hatta halis talebesinden ve sadık dostlarından oldu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp, hürmetle vatanına gönderdi. Hapisteki bu sıkıntılardan ve uğradığı dertlerden sonra, evvelce bulundukları hallerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak memleketine döndü. İmam-ı Rabbani hazretleri önceleri; "Yetiştiğim derecelerin üstünde, daha çok makamlar vardır. Onlara yükselmek celal sıfatı ile, sert terbiye edilmekle olabilir. Şimdiye kadar cemal sıfatı ile okşanarak terbiye edildim" buyurmuştu. Talebesinden bir kısmına; "Elli ile altmış arasında üzerime dertler, belalar yağacak" buyurmuştu. Buyurduğu gibi oldu. O makamlara da yükselmek nasip oldu.

Müslümanların zayıf düştüğü, küfrün, sapıklığın, zulmetin, felsefecilerin ve sapık kimselerin her tarafı kapladığı bir zamanda, binlerce kâfir, çok sayıda fasık ve facir onun güzel hallerini görüp, sohbetini işitip tevbe ederek salih Müslüman oldu. Uzaktan yakından pek çok kimse, rüyada ve uyanık iken onu görerek yanına koşmuş, huzuruna geldiklerinde gördüklerini aynen bulmuşlardır. Âlim, salih, genç, ihtiyar binlerce kimse onu görüp, sohbetinde bulununca, feyz alarak kalbleri zikreder olmuştur. Huzurundaki pek çok talebeyi hallere, yüksek derecelere kavuşturmuştur. Her an kerametleri görülür feyz ve bereket yayardı. Kerametlerinin altı binden fazla olduğu bildirilmiştir.

Zamanının âlimleri, imam-ı Rabbani hazretlerine Sıla ismi ile hitap ettiler. Sıla, birleştirici demektir. Çünkü, o, tasavvufun İslamiyet’ten ayrı bir şey olmadığını İslamiyet’e uygun bir şey olduğunu ispat ederek, ahkam-ı İslamiye ile tasavvufu vasl etmiş, birleştirmiştir. Bir hadis-i şerifte; "Ümmetimden Sıla isminde biri gelir. Onun şefaati ile çok kimseler Cennete girer" buyurularak onun geleceği haber verilmiştir. Bu hadis-i şerif, imam-ı Süyuti'nin Cem'ül-Cevami kitabında vardır. İmam-ı Rabbani hazretleri bir mektubunda; "Beni iki derya arasında "Sıla" yapan Allahü teâlâya hamd olsun" diye dua etmiştir. Eshabı, talebeleri ve sevenleri arasında "Sıla" ismiyle meşhur olmuştur. Hadis-i şerifte müjdelenen "Sıla" ismini ondan evvel hiç kimse almamıştır.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Müceddid-i elf-i sanidir. Yani hicri ikinci binin müceddididir. Eski ümmetler zamanında, her bin senede yeni din getiren bir resul gönderilirdi, yeni din öncekini değiştirip, bazı hükümleri kaldırırdı. Her yüz senede de bir Nebi gelir, din sahibi peygamberin dinini değiştirmez, kuvvetlendirirdi. Hadis-i şerifte, bu ümmete ise, her yüz yıl başında İslam dinini kuvvetlendiren bir âlim geleceği haber verilmektedir. Peygamber efendimizden sonra peygamber gelmeyeceğine göre, kendisinden bin sene sonra, İslam dinini her bakımdan ihya edecek, dine sokulan bid’atleri temizleyip, asr-ı seadetteki temiz haline getirecek, zahiri ve batıni ilimlerde tam vâris, âlim ve arif bir zatın olması lazımdı. Hadis-i şerifler bunu bildirmektedir. Bu mühim hizmeti imam-ı Rabbani hazretleri yapmıştır.

Bütün İslam âlimleri, bu zatın imam-ı Rabbani hazretleri olduğunda ittifak etmişlerdir. Peygamberimizden tam bin sene sonra ilim ve irşad kürsüsüne mutlak olarak oturup, cihanı Resulullahın nurları ile aydınlattı. Bid’atleri temizleyip İslam dinini ihya etti. Onun zamanında Hindistan'da ve hatta bütün İslam âleminde baş gösteren sapık fikirler, bozuk inanışlar yayılmaya başlayıp, büyük fitneler çıkmıştı. Ayrıca tasavvufta vahdet-i vücudu anlatan sözler, Müslümanlar arasında çeşit çeşit şekillere sokuldu. Bu yüksek ve kıymetli bilgi anlaşılamadı. Birçok cahil, büyüklerin sözlerinin manalarını anlamayarak zamanla dinden çıktı. İslamiyet’e karşı olanlar da bunu fırsat bilip, Müslümanları doğru yoldan ayırmak için çalıştılar. Böylece tasavvuf bilgileri ile İslamiyet’in hükümleri arasında ayrılık ve çatışma varmış gibi, ikisi birbirinden ayrıymış gibi gösterilerek, Müslümanlar çeşitli isimler altında birbirlerinden ayrılmaya ve birbirlerine düşman edilmeye çalışıldı. İmam-ı Rabbani hazretleri başta vahdet-i vücud bilgileri olmak üzere, yanlış anlaşılan daha birçok meseleyi gayet açık bir şekilde izah ederek, insanların zihinlerini ve kalblerini, yanlış ve bozuk inanışlardan, bid’atlerden temizledi. Hakkı bâtıldan ayırıp, Peygamberimizin hak ve doğru yol olduğunu haber verdiği Ehli sünnet itikadını her yere yaydı. Genç-ihtiyar herkes ve birçok âlim onun etrafında toplandı. Kendisine ilk defa (Müceddid-i elf-i sani) ismini veren, zamanının en büyük âlimlerinden Abdülhakim-i Siyalkuti'dir. O zamanın diğer büyük âlimleri de onu methedip övmüşlerdir.

Hace Muhammed Bakibillahın talebesinin en büyüklerinden ve en yüksek âlimlerden olan Seyyid Mir Muhammed Numan diyor ki: "İmam-ı Rabbani'ye tâbi olmayı hocam bana söyleyince, buna lüzum olmadığını anlatmak için; "Kalbimin aynası ancak sizin parlak kalbinizin nuruna karşı duruyor" dedim. Hocam sert bir sesle; "Sen, Ahmedi ne sanıyorsun? Onun, güneş olan nuru, bizler gibi binlerce yıldızı örtmektedir" buyurdu.

 

Mektûm

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
4 Şub 2007
Mesajlar
557
Puanları
0
İmam-ı rabbani kimdir?

Imam-i Rabbani

(Ahmed Faruki Serhendü) (K.S.)
İsmi Ahmed.

Lakapları Bedrüddin.

Künyeleri Ebulberekat.

Mansıbları Kayyumi zaman Müceddidi Elfi Sani.

Mezhebleri Hanefi.

Tarikatleri Müceddidiyye Kadiri Sühreverdi Çeşti Nizamiyye Sabiriyye olup yürüdüğü en büyük kol Nakşibendi.

Nesepleri Hz. Ömer (r.a) 27. göbekten torunlarıdır.

Onun için kendilerine Ahmed el Faruki denir.

Babalarının ismi Abdülahadd.

H. 971 'de Serhend'de dünyaya geldiler.

Kendilerine İmamı Rabbani ismini mürşidi Baki Billah verdi. İmam-ı Rabbani onun meclisinde özel yetiştirildi.

Çok kısa zamanda maddi ve manevi ilimde o kadar mesafe katetti ki mürşitleri Baki Billah bile ona saygı göstermekte. Bir gün Muhammed Baki Billah Delhi'den kalkıp Serhend'e geldi ve eski müridinin (İmamı Rabbani'nin) kapısından içeri girdi. îmamı Rabbani' yi başı önünde murakabede buldu.

-"Rahatsız etmeyim ben dışarıda beklerim" deyip dışarı çıktı. Biraz sonra İmamı Rabbani başını kaldırıp içerdekilere;

-"Bakın bakalım dışarıda kimse var mı?"

Cevap: "Fakir Muhammed Bakiyy var." İmam-ı Rabbani hemen yerinden fırlar birçok özür ve iltifatlarla mürşidini baş köşeye oturtur.

Mektubat' ta buyururlar: "Bir murakabe anında idim Allah Resulu (S.A.V) tecelli ettiler ve: "Sana şimdiye kadar kimseye verilmeyen izni vermeye geldim ve ilave ediyorlar sen hangi cenazenin namazını kılarsan o affedilip cennete girecek."

Ve Müceddid.. Bu payeyi bizzat: Resulu Ekrem (SAV) kendilerine tecelliyat ile veriyorlar. Bu olay; Ravzatul Kayyumiyye adlı eserde tafsilatı ile anlatılır.

Baslarda İmamı Rabbani'yi inkar eden zatlardan biri bir gece rüyasında kendisine bir ayet okutulur ve bu ayet kendisinde öyle bir basirete sebep olur ki Müceddid-i Elfi Sani lakabını bizzat kendisi imama takar ve artık onun delisidir.

Müceddidlik nedir? Hele bin yılın müceddidliği? Bu soruları îmamın Mektubat'taki açıklamalarından çok daha iyi anlarız. Böylece îmamın yüceliğini de

317. Mektup:

"Bilesin ki; her .yüzyılın başında bir müceddid gelip gider. Ne var ki yüz senelerin başında gelen müceddid İle bin yılın başında gelen müceddid aynı değildir. Bunların arasındaki fark bin ile yüz arasındaki fark gibidir. Hatta daha da fazla.

Müceddid o zattır ki o müddet içinde ümmete her ne gibi feyiz varidatı gelirse onun vasıtası ile gelir. İsterse o zamanın kutupları Ebdalı Evtadı Nücebası bulunsun. (Şimdi biz bin yılın müceddidini de yukarıdaki yüz yılın müceddidlerine kıyas edelim aradaki uçurumu görürüz.)

Vahdet-i Vücut meselesini Muhyiddin'i Arabi'nin eksikliklerini en berrak şekli ile meydana getiren ve bu sorunları çözen insan kendileri.

Bir örnek mektubat'tan: "Vahdet-i vücut ve zati tecelli davasının belirttiği nispetlerle Allah (CC) arasında hiçbir münasebet olmadığı bizce; Yakin'in (kesinliğin) Yakin'i halinde sabittir. Hakk ehlince çoktan beri bilindiği gibi ihata (sarma) ve yakınlık ancak ilimdir ve Allah (CC) hiç bir şey ile ittihad halinde değildir.

Vücudu vacip olanın vücudu mümkün olanla ittihadı muhaldir. Gariptir ki Muhyiddin-i Arabi ve bağlıları Allah'a (CC) mutlak meçhul derler onu hiçbir hükümle mahkum bilmezler de böyleyken zati ihata mahiyet ve yakınlık ispatına kalkarlar. Bu büyük bir yanlıştır ve Allah (CC)'ın zatını teşhis yolunda yersiz bir cesarettir."

Nihayet:

"Bu dava bu fakire pek gıran (ağır) gelmekteydi. Bana eh büyük ızdırabı veren bu türlü tevhit ifadesinin verasındaki son hakikati ve o hakikatin yüceliğini henüz kavrayabilmiş değildim. Allah'a (CC) bütün kalbimle yönelerek yalvardım ki bendeki ilmi ve şer'i inanış kaybolmasın ve ben en iIeri keşif noktasından bu inanışı gerçekleştireyim. Duam kabul edildi önümde hiçbir hicap kalmadı. Hakikat bana olduğu gibi göründü.

Gördüm ki alem sıfatı kemallerin aynalarından ibarettir ve ilahi isimlerin zuhuratına yerdir. Yoksa Vahdet-i Vücut'çuların hayal ettikleri gibi zahir ile mazhar gölge ile vücut birbirinin aynı değildir.

Derya'dan daha ne göstereyim? ha birkaç damla ha dünyanın taşıyamıyacağı kadar su..."

(Yukarıdaki ifadeler hem Mektubat'ın hem de katibinin yüceliğine delil...)

Buyurdular: "Bilmiş olasın ki Seyrü sülük'ten gaye nefsi emmarenin tezkiyesi ve temizlenmesidir. Böyle olmalı ki nefsi arzulardan doğan batıl ilahlara tapmaktan kurtuluş olsun. Hakiki manada yönelinen kıblede yüce mukaddes hakiki vahid Ma'bud'dan gayrı kalmaya.

Daima şeriat alimlerine ve talebelerine saygı duyulmasını tavsiye eder ve şöyle buyururlardı:

"İlim taliplerini (ilmi öğrenmek isteyenleri) öncelikle ele almak şeriatın tervec'i (değerinin yükselmesi) demektir. Zira onlar; şeriatı Nebeviye'nin milleti Mustafaviyenin kaimesi (ayakta durduran sütunları) hükmündedirler.

İnsanlar kıyamet günü şeriattan sorumlu olacaklar tasavvuftan değil."

Cennete girmek cehennemden uzaklaşmanın başlıca sebebi Şeriatın emirlerini yerine getirmeye dayanır."

(48.Mektup)
Şeriata o kadar bağlı idi ki etrafındakileri devamlı ona yöneltir ve Resulullah'a (SAV) ittiba'ı emrederdi.

Bununla beraber etrafındakileri kendilerini bırakıp İmam-ı Rabbani'ye yönelenlerin nakıs mürşitleri durumdan rahatsız olup İmam hakkında kin nefret ve iftira fırtınası koparmaya başlarlar...

Yok Cüneyd ve Bayezid gibi büyükleri inkar ediyor onları küçük görüyormuş...

Yok Ahmed Faruki kendini efendimizin ashabı ile bir sayıyormuş ve nihayet padişaha kadar sirayet...

Padişah îmamı Rabbaniye:

-"Bana secde edeceksin dedi:

-"Ben Allah'tan (CC) başka kimseye secde etmem. Padişah ikinci defa tekrarladı ve:

-"Seni secde etmekten muaf tuttuk başını eğeceksin ben verdiğim sözden dönmekten utanırım." dedi. İîmam-ı Rabbani bu söze de şöyle cevap verdi:

""Canım kurtarmak için gerekirse secde edilir fetva vardır. Fakat doğru olan şu ki Allah'tan (CC) başkasına secde edilmemesidir.."

Ve kaleye hapis...

İmamın etrafında bütün zindandakiler Müslüman oldu.Hem de kamil. Zindan muhafızına kadar... Nihayet sultan pişman olur. İmamı dışarı çıkarır ve ondan af diler.

İmam: "zindan ve zulüm bizim velayette yükselmemize yaradı." der...

Bir gün bir Kadiri zat İmamın yüceliğini kabul etmeyerek yüz yüze şöyle dedi: "Gavsı Geylani şimdi dirilip gelir senin müceddidlik ve kayyumluğunu ikrar ederse biz de sana inanırız."

İmamı Rabbani başını kaldırıp kutup yıldızına yöneldiler ve:

"Yukarı bak! kutup yıldızında şimdi Gavsi Geylani görünecek...ve Gavsı Geylani hazretleri göründü. Hem de kutup yıldızı iki parça olup arasından çıkmıştı.

Şöyle dedi Gavs: "Müceddidi Elfi Sani'nin dediklerini kabul ederim. Çünkü din ve dünya hususunda kemalat sahibidir. Bu evliyayı ümmet arasında en faziletli zevattan birisidir. Her kim onu inkar eder ve muhalefette bulunursa din yolundan sapmış olur." Bu sözden sonra Gavsı GeyIani kayboldu.

Derdi ki: "İslam fakir kimselerle ortaya çıkıp gelişmiştir. Yine fakirlerle devam edip gidecektir."

"Zenginlikten daha fazla imanı bozabilecek hiç bir şey yoktur."

"Bizim konuşma tarzımız sezilmeyen şöhret gibidir. Çünkü şöhret açığa çıkarsa zararlı olur."

"Ehli kerem başkasının İhtiyacını kendi ihtiyacına tercih eden kimsedir."

En iyi ve en mükemmel nasihat: "Peygamber (SAV)'e itaat ediniz" sözüdür.

"Ehlullah'dan keramet aramayı bırakınız. Esasen onların varlığı bir keramettir."

"Hiç bir cahil veli olmamıştır olamayacaktır da..."

Mübareğin yedi oğlu ve iki kızı vardı:

Muhammed Sadık '

Muhammed Sa'id Hazinü'r Rahmet

Muhammed Ma'süm Urvetu'l-Vuska

Muhammed Yahya

Muhammed İsa

Muhammed Ferruh

Muhammed Eşref

Bunlardan ilk dördünün çocukları vardı. Diğerleri çocuk yaşta iken vefat etmişlerdir.


İki kız evlad ise:

Hatice Banu

Ümmü Gülsüm idi.

Hazret-i Hatice Banu'nun soyundan gelen çocuklar zamanımızda da mevcuttur.

Telifatı (eserleri) :

Hazret-i Müceddid-i Elfi Sani'nin bir hayli telifatı vardır ki bu telifat ile kendi davet ve ta'limini beyan buyurmuşlardır. Çoğu basılmış bulunan eserlerinde; Ulüm-ı Şer'iyye maarif ve tarikat ilimlerinin deryası olduğunu görürsünüz. Fakat zamanımızda bunlardan ancak bir kaçının basılı nüshalarım bulmak kabildir. Bulunanlar şunlardır:

Mektübat-ı Şerif

Mebde-İ Ma'ad

Maarif-i Ledünniye

Mükeşafat-ı gaybiyye

Şerh-İ Rübaiyat-i Hoca Abdülbaki (R.A)

Risaleyi Tehliliyye

Risalet'ün fî isbat en-Nübüvve

Risale-yi Silsileyi hadis

Risaleyi Reddi revafız

Risale-i halat-i Hacegan-i Nakşibend

Risale-i Adab'ül Müridin. Farz ile Nafilenin farkı

Hak Teala bizi de Seyyidü'l Beşer (insanlığın efendisi) hürmetine sizi de taassubdan eğri yoldan korusun. Sıkıntıdan üzüntüden kurtarsın. Elbette ki o Efendimiz (SAV) her çeşit kusurdan uzaktı.

İnsanı barigah-ı Ulühiyyete yaklaştıracak olan farzın eda edilmesidir. Farzlar önce gelir nafile sonra. Farz varken nafileye itibar edilmez.

Gençlikte Tövbe : Allah Teala'nın kendi kuluna genç iken tövbe etmek nimetini vermesi ne büyük saadettir. Denebilir ki bu nimet bütün nimetler içinde bir derya diğer nimetler ise bir damla mesabesindedir. Çünkü bu nimetle Hak Tealanın rızası elde edilmiş olur ki bu bütün dünyevi ve uhrevi nimetlerin başında gelir.

Nakşibendiyye Tarikatının Özelliği:

Nakşibendiyye tarikatının hususiyetlerinin en önemlisi sünnet-i seniyyeye sıkı sıkı sarılmak ve bidatlardan uzak kalıp çok sakınmaktır. îşte bu sebepledir ki bu tarikatın ileri gelenleri "Cehren" (yüksek sesle) zikretmekten çekinirler. Zikri kalben ederler. Risalet penah (SAV)'nin Hulefayi Raşidin (R.Anhüm) hazretinin zamanında olmayan raks sema vecd ve bunların benzerlerinden sakınır ve sakındırırlar. Hatta bu tarikatta "çile" doldurmak "halvet" de kalmak dahi yoktur.

Müceddid Ne Demektir?

Biliniz ki her yüz senenin sonunda bir müceddid (yenileyici) zuhur eder. Fakat yüz senelenin (müceddid"inden başka bir de bin senenin müceddidi vardır. İşte yüz ile binin arasında ne fark varsa bu İki müceddid'in arasında da o kadar fark vardır. Müceddid o kimsedir ki ümmet ondan feyz alır ve onun feyzi uzun müddet için ta uzaklara yayılıp ulaşır.

Bey'atten Maksat:

Bir talip (tarikata girmek isteyen) kendi gelişmesi için bey'at ettiği şeyhinden başka bir şeyhin huzuruna gidip ondan da feyz almak ister bu ikinci şeyhin de sohbetiyle Allah yolunda çalışmak isterse bu caizdir. İlk şeyhi sağ olup kendisinden İzin almamış olsa da. Şu şartla ki ilk şeyhini ret edip bırakmamalı ve onu iyilikle yad etmelidir. Bilhassa zamanımızda Şeyhlik ve müritlik sadece merasimden ibaret bir hale gelmiştir.

Müceddid-i Elf-i Sani'nin imdat Etmesi:

Müceddid-i Elf-i Sani buyurmuşlardı: "Putlan kıran gaziler sevab elde ederler." Bir ara bir kimse Dekkhen civarında bir put hane gördü. (Bu zat Müceddid Rahmetü'llahi Aley'in sohbetlerinden feyz almış bulunan bir kimsedir.) içeri girdi bütün putları kırıp döktü. 0 civarın halkı haber aldılar ve ayaklandılar bu zatı öldürmeye kalktılar. Allah'a (CC) Kul olan bu zat ise gönülden ve içten İmam-ı Rabbani'den istimdad eyledi. Bunun üzerine: "Korkma kuşkun olmasın" diye bir ses geldi. Bir de baktım ki hemen oracıkta kırk atlı peyda olmuş ve put kıran'a saldırmak isteyenleri dağıtıp kırıp geçirmekte...

H. 1034 yılında vefat ettiler.

Mübarek; Uzun boylu. esmer güler yüzlü kırmızıca gözlü siyah sakallı idi...
 

Mektûm

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
4 Şub 2007
Mesajlar
557
Puanları
0
Uzun boylu buğday benizli
gökçek yüzlüydü. Kaşları siyah ve hilal biçimindeydi. Gözlerinin beyazı oldukça beyaz
siyahı daha siyahtı. Bakışları canlı ve keskindi. Çekme burunlu
dudakları ince kırmızı renkliydi. Ağzı orta büyüklükteydi. Dişleri inci gibi düzgün ve parlaktı. Sakalı gür ve büyükçeydi. İkinci hicrî bininci yılın yenileyicisi yani "Müceddid-i elf-i sanî." Nakşî
Kadirî
Suhreverdî
Çiştî ve Kubrevî tarikatlarından icazetli Rabbani imam ve Rahmani mürşid.

Altın silsilenin 24. halkası "İmam-ı Rabbanî" lakabıyla anılan mürşidimizin asıl adı Ahmed b. Abdülahad el-Farukî. "Farukî" nisbesi
ikinci halife Hz Ömeru'l Faruk'un soyundan olmasından "İmam-ı Rabbani" Allah adamı imam
demek Müceddid-i elf-i sanî" şöhreti
Mışkat
l
82) hadis-i şerifi gereği
ikinci bin yılın başında gelen "müceddid" sayılmasından.

İmam-ı Rabbani
971/1563 yılında Hindistan'da Delhi ile Lahor arasındaki Serhind denilen yerde doğdu. İlk hocası babası. Ondan Arapça ve İslamî ilimler tahsil etti. Küçük yaşta hıfzını tamamladı. Kemaleddin Keşmiri'den aklî ve nakli ilimleri
İbnu'l-Haceri'l-Mekkî île Abdurrahman b. Fihri'l-Mekkî'den muteber hadis kaynaklarını
Behlul Bedahşanî'den de fıkıh
tefsir ve diğer islamî konulara dair eserleri okudu. Onyedi yaşında iken icazet alacak seviyeye geldi. İlim tahsili sırasında bazı eserler telifiyle meşgul olacak kadar ilme ve telife yatkındı. Küçük yaşlardan itibaren tasavvuf yoluna olan meyli sebebiyle babası eliyle Kadiriyye
Suhreverdiyye ve Çiştiyye gibi tarikatlara intısab etti.

Babasının vefatından sonra hac vesilesiyle memleketinden ayrıldı. Hac dönüşü Delhi'ye geldiğinde Nakşbendi ulularından Muhammed b. Baki billah'a intisab etti. İki aydan biraz fazla bir zaman içinde seyr ü sülukunu tamamladı.

İmam-ı Rabbani
Hind-Moğol hükümdarlarından Ekber-Şah'ın başlattığı
karma yeni bir din
ihdası fikrine karşı "saf ve temiz İslam"ı bütün güzellikleriyle savundu ve Ekber'ın oğlu Cihangir'in ve ona tabi olanların İslamî vasata ermelerini sağladı. İrşad
tebliğ ve mücadelelerle geçen ömrünü 63 yaşında noktaladı ve Serhind'de 1034/1625 yılında vefat etti. Serhind kabristanında medfundur. Türkçe telaffuzu bazan 'Serhend" şekliınde ifade edilen bu yerin doğru adı Serhind'dir. Hindistan sınırı demektir.

Hz Peygamber'in "Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinini yenileyen (müceddid) gönderecektir." (Ebu Davud Denizin Denize Kavuşması Gibi

İmam-ı Rabbanî
Nakşî yolunu öğrendiği şeyhi Muhammed Baki billah île Delhi'de karşılaştı. Ancak bu karşılaşma
tesadüf eseri meydana gelmiş değildi. Belki de Bakibillah'ın Delhi'ye gelişi
ilahî kaderin "Muceddid-i elf-i sanî" olarak takdir buyurduğu Ahmed Farukî'yi yetiştirmek içindi. Şeyhi Hacegî Muhammed Emkenegî tarafından İmam-ı Rabbanî'yi irşad için gönderilen M. Bakibillah ile İmam-ı Rabbani'nin buluşması iki denizin birbirine kavuşması gibiydi. Ahmed Farukî
sahip olduğu üstün kabiliyet sayesinde iki ayda şeyhinin yanında sülukunu tamamladı. İmam-ı Rabbani
bunu bizzat kendisi Mektubat'ında (l
333 vd 190 Mektup) ve ondan naklen el-Hanî
el-Hadaiku'1-Verdiyye adlı eserinde anlatmaktadır. Mektübat'ın verdiği bilgilere göre İmam-ı Rabbani
fena
cem'
sahv ve sekr hallerinden geçerek "müşahede"ye erdiği şeklinde anlatır. Müşahede halinde bütün zerreleri Hakk Teala'nın görüldüğü aynalar olarak tanımlar. Onun ardından Hakk'ı
varlığının bütün zerreleri ile beraber görür. Bunu
Hakk'ı kainata bitişik
ya da ayrı olmayarak
içinde veya dışında bulunmayarak müşahede hali izler. Bunun ardından
Hakk Teala'yı kainat île ilişkisi olmayan ve keyfiyeti bilinemeyen bir ilgi içinde bilir. Nihayet keyfiyet
ya da tenzih ile de olsa müşahede edilen Hakk'ın tekvîn (yaratma) sıfatıdır.

Bu halleri anlattıktan sonra şeyhi tarafından kendisine irşad icazeti verildiğini ve bu emre uyarak irşada başladığını anlatmaktadır.

"lafza-i celal" zikriyle başladığı sülukunu gaybet Yaşadığı Dönem

İmam-ı Rabbanî'nın yaşadığı dönemde Hindistan bölgesinin idaresi Moğol hükümdarlarının elindeydi. Bunlardan özellikle imam ile çağdaş olan Ekber Şah
sapıklığın
dalaletin zirvesindeydi. O
Hinduizm
Hristiyanlık ve Müslümanlık gibi dinlerin
beğendiği taraflarını alarak yeni bir din kurma gayreti içindeydi. Ancak onun kurmaya
çalıştığı din
en çok Hinduizmden etkileniyordu. Sultan
hindulara yaranmak
onların gönüllerini kazanmak istiyordu. Mecüsîlerden ateşe tapmayı
hristiyanlardan çan çalmayı
hindulardan dini gün ve bayramları
merasim ve törelerle ruh göçünü
tenasüh inancını aldı. Devrin tasavvuf mensubu sayılan bazı kimseler filozofların özellikle işrakiyye ve Revakiyye felsefelerinin varlıkla ilgili görüşlerini Hind felsefesiylede karşılaştırarak anlatıyordu. Böylesine karışık ve sultanların uluhiyet iddiasına kalkıştığı bir dönemde yetişen İmam-ı Rabbani
çok büyük bir mücadele verdi. Silahsız ve kimsesiz bu gönül mücahidi
tek basına güzellikler dini İslam'ı savundu. Sultan; hapis
işkence
her türlü sindirme politikalarını izlediyse de başarılı olamadı. Hükümdarın uydurduğu din
bütün sapıklıklarıyla tükendi. İmam-ı Rabbani ezilen
yara alan islam'ı yeniden dirilik ve güzelliğiyle hayata koydu. Tasavvufa
ruhbanlık ve felsefi cereyanlardan sokulmak istenen "hulul
ittihad ve tenasüh" gibi düşünceleri atıp onu asıl kaynağı olan Kur'an ve Sünnet çizgisine getirdi. Halk arasında yayılan bid'at ve cahiliyye adetlerini temizleyerek şeriata bağlılığı perçinledi. İmam-ı Rabbani'nin terbiye anlayışıyla yetişmiş binlerce halife
mürid ve müntesihi
bu düşünceleri Orta Asya
Irak ve Suriye taraflarına da taşıdı.

istavroz çıkarmayı Anadolu Eserleri ve Mektubat'ı:

İmam-ı Rabbani
gençlik yıllarında bir takım eserler ve risaleler kaleme almışsa da
eser telifini bıraktı ve Mektup'la irşad
Hz. Peygamber'le başlayan bir tebliğ yöntemiydi. Asr-ı saadetten sonra pek çok ilim ve gönül adamı
bunu benimsedi. İmam-ı Rabbanî'nin gerek talebelerine ve halifelerine
gerekse halktan kendisine soru soran kimselere yazdığı mektuplar bir eser haline gelmiş
muhtelif dillere terceme edilerek kaynak eser niteliği kazanmış
tasavvuf ve ahlakta müracaat kitabı olmuştur.

şeyhlik yıllarında gönül sohbeti ve mektupla irşad usülünü benimseyerek Vahdet-i Vücud -Vahdet-i Şühud:

İmam-ı Rabbanî'nin en önemli özelliklerinden biri de genellikle "Vahdet-i vücüd" denilen "Panteizm" ile karıştırılan vahdet-i vücudu "Vahdet-i şühüd" adıyla daha anlaşılabilir hale getirmesidir. Vahdet-i vücud'daki "Herşey O'dur" anlayışına
"Herşey O'ndandır" şeklinde anlayan
Hakk ile halkın ayrı ayrı varlığı bulunduğunu
ancak halkın vücudunun Hakk'ın varlığına göre gölge mesabesinde olduğu görüşünü benimsemiştir. "Eşya'da Hakk'ı görme" şeklinde ifade edilen vahdet-i şühud bir bakıma vahdet-i vücudun ileri derecesi olarak görülmesidir.

Dervişlik
Şeyhe Teslimiyyet

Müridin
şeyhine bağlılıkta "Gassal (ölü yıkayıcı) önündeki ölü gibi olması gerektiğini" öğütlerdi. Minnet ve ıstırabı aşkın levazımı sayardı. Yoksulluk
sıkıntı ve derd
çaresiz katlanılacak hususlardandı. Çünkü dost
sevdiğini
kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış bir halde görmek ister. Bu makamda huzur huzursuzlukta
karar kararsızlıkta
rahat rahatsızlıkta olurdu. Bu makamda nefsin talebine çare aramadan kendini minnet ve ıstıraba bırakmak
devanın ta kendisidir. Devlet
O'ndan ne gelirse razı olmaktır.

Dervişlikte kemalin şartı olarak fenaya ermeyi şart koşardı. O'na göre fena "ölmeden evvel ölmek" sırrına ermekti. Değilse insan
kalbi
dünya mabudları ve nefs putlarına tapmaktan kurtulamazdı.

Anlatıldığına göre Abdülhakim Siyalkuti
İmam-ı Rabbani ile çağdaştı ve onu küçümseyenlerdendi. Bir gece rüyada
İmam-ı Rabbani'yi gördü. İmam ona: "Habibim sen "Allah" de geç. Onları daldıkları bataklıkta bırak da oynayadursunlar" (el-En'**
muhabbet ve şevk meydana geldi. Kalbi "Allah Allah" diyerek uyandı. Uyandıktan sonra da zikr-i ilahî devam etti. Doğruca İmam-ı Rabbanî'ye gidip intisab etti. Rivayete göre İmam-ı Rabbanî'ye Müceddid-i elf-i sanî sıfatını veren odur.

6/91) ayetini okudu. Rüyada bu ayetin manası sayesinde Şeyh Abdülhakim'in kalbinde aşk Sahabe ile Veli Arasındaki Fark

Fena
baka
süluk ve cezbe ile Hakk'a yakınlık için
"velayet yakınlığı" tabiri kullanılır. Ümmetin velileri bu "yakîn" ile şereflenmiştir. Ashab-ı kiramın Resülullah (s.a) Efendimizin sohbetiyle elde ettikleri yakınlığa "Nübüvvet yakınlığı" denilir. Nübüvvet yakınlığı
ittiba ve veraset yoluyla gelmiştir. Bu yüzden bu yakınlıkta fena
baka
cezbe ve sülük yoktur ve bu yakınlık
velayet yakınlığından üstündür. Çünkü nübüvvet yakınlığı
asıl yakınlıktır. Velayet yakınlığı ise onun gölgesinde bir yakınlıktır. Velayet yakınlığına ulaşmak için fena
baka
cezbe ve sülük
öncü ve başlangıç sayılır. Eğer yol
o zaman bu öncü ve başlangıca gerek kalmaz. Ashab-ı kiram nübüvvet yakınlığı caddesinden yürümüşlerdir.

nübüvvet yakınlığı caddesine düşecek olursa Şeriat ve Tarikat

İmam-ı Rabbanî'ye göre gerçekte şeriat ve tarikat birdir
ikisi arasında ayrılık
gayrılık ve fark yoktur. Ancak toplu ve açık tasnifte farklılık vardır. Şeriat icmaldir
derli toplu belli manalardır. Hakikat ise ayrıntılardır. Birine çeşitli delillerle
diğerine keşf ile erilir. Biri gayb
biri şehadettir. Şeriat gayb
hakikat ise şehadet sayılır şeriat gayba imanı emreder
hakikate erince gizli
saklı bir şey kalmaz
her şey açık hale gelir. Şeriatın emri gereği açıklanmış hükümler
hakka'l-yakîn hakikatıyla tahakkuk edince aynen açığa çıkar
ayrıntıları ile ortaya dökülür. Daha önce gayb
iken şehadet aleminde gözükürler. Hakka'l-yakîne eren kimsede meydana gelen
ilimler
şeriat ilimlerine uygun düşer. Arada kıl kadar da olsa bir ayrılık olsa hakka'l-yakîn makamının hakikatine ulaşılmamış sayılır.

Erbab-ı tarikatten sadır olan ve şeriatın emirlerine aykırı görülen tutum ve sözler
ayıldığı
sahv ve temkine erdiği için onlarda bu tür sözler kalmaz

genellikle vaktin manevi sarhoşluğuna yorulur. Bunlar seyr ü süluk esnasında meydana gelir. Yolunu tamamlayan kimseler Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Nakşbendîlik

İmam-ı Rabbanî Nakşbendiyye tarikatının başının Hz Ebü Bekir olduğunu belirttikten sonra
bu yoldaki bağlılığın bütün bağlılıkların üstünde olduğunu anlatır. Çünkü onların bağlılıkları Hz Ebu Bekir (r a)'ın huzuruna bağlı özel bir bağlılıktır. Ayrıca Nakşbendiyye tarikatının bir başka özelliği de
bu yolda
sonda elde edilecek makamın
işin başında elde edilmesidir. Çünkü Şah-ı Nakşbend
'Biz sonu
öne aldık" buyurur. Tarikatte nihai gaye Hakk'a vuslattır
onun da dereceleri vardır. Nakşî mensupları yolun başında vuslattan nasib alırlar.

Veraset İlmi

Cenab-ı Peygamber (s a) buyurur ki "Alimler
Peygamberlerin varisleridir" (Ahmed b Hanbel'ın müsnedi) İmam-ı Rabbanî'ye göre alimler iki tür ilim bırakmışlardır. "Ahkam ilmi
ölenin herşeyine varis olur. Murisin bıraktıklarından bazılarına varis olup bazılarına olmaması
söz konusu olamaz. Hz Peygamber (s a) bir başka hadislerinde "Ümmetimin bilginleri
Hz Peygamber'in her iki mirasına da varis olandır.

Sırlara dair ilimler
manevi sarhoşluk denilen "sekr" halinde söylenen vahdet-i vücud
kesrette vahdeti görme gibi duygular ve bilgiler değil
sahv
yani ayıklık halindeki keşf ve ilhamlardır.

esrar ilmi" Peygamber varisi olmaya layık olan kimse peygamberlerin bu iki ilmine de varis olur. Sadece birine varis olmak yetmez. Çünkü mirasçı İsrailoğullarının peygamberleri gibidir" buyurmuştur. Burada geçen alim vahdette kesreti Bid'atlerle Mücadele

İmam-ı Rabbanî
her bid'atin bir sünneti ortadan kaldırmasından dolayı bid'atlerle çok mücadele etmiştir. Bıd'atlerin sünnetleri kaldırdığını örneklerle anlatırken şunları söylemektedir. Mesela bazı şeyhler
sarıklarının uçunu sol taraftan sarkıtırlar. Bunu da iyi ve makbul sayarlar. Oysa ki sarığın uçunun iki omuz arasından sarkıtılması sünnettir. Sarığını sol taraftan sarkıtma bid'ati işleyen kimse böylece bir sünneti ortadan kaldırmış olmaktadır.

Bunun daha ileri derecesinin ise
namaza niyyet konusunda olduğunu anlatır. Namaza myyet konusunda dil ile niyyetin tekrarlanması sünnette yoktur. Bazı alimler
kalb ile myyete yardımcı olur
düşüncesiyle bu görüşü benimsemişlerdir. Bazıları da sadece dil ile niyyeti kafi görmüşlerdir. Sadece dil ile niyyeti kafi görmek İmam-ı Rabbanî ye göre bir farzın ortadan kaldırılması sonucunu doğuracak kadar tehlikeli bir bid'attir. Çünkü namaza uyanık bir kalb île niyyet farzdır. Dil ile niyyeti yeterli görmek bu farzı ortadan kaldırmaktır.

Velilik

İmam-ı Rabbanî'ye göre velilik fena ve baka hallerinden sonra gelen makamdır. Keramet de veliliğin ayrılmaz bir parçasıdır. Ancak keramet ve olağanüstü halı çok olan velinin kemalinin de çok olduğu anlaşılmamalıdır. Aksine olağanüstü hali az olanın veliliği belki daha mükemmeldir. Keramet ve olağanüstü haller
hem "urüc" yani manevi yükseliş sırasında
hem de "hubut" yani kemalat kazandıktan sonra halkın arasına karışmak üzere "iniş" sırasında görülür. Ancak "urüc" sırasındaki olağanüstü haller
"hubut" ve "nüzul' sırasındakinden çoktur. Çünkü biri sebepsizlik alemine yükseliş
öbürü sebepler alemine dönüştür ve sebepler alemine dönüşte temkin daha çok olur.

İmam-ı Rabbani
Nakşîlik yoluna yeni bir üslup kazandırarak kendisinden sonra bu tarikat
Nakşbendiyye-i Ahrariyye-i Müceddidiyye diye anılmıştır.

-rahmetullahı aleyh-
 

bulut_bey79

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eki 2006
Mesajlar
12,118
Puanları
0
Web sitesi
3422unitedstates.spaces.live.com
İmâm-ı Rabbânî

İMÂM-I RABBÂNÎ

Âriflerin ışığı,velîlerin önderi, İslâmiyetin bekçisi ve Müslümanların sığınağı, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed Farûkî Serhendî hazretleri, hicrî 971’de, Hindistan’da Serhend şehrinde doğup, 1034’de (m.10.12.1624) yine orada vefât etti. Derin âlim, büyük velî ve müctehid idi. Silsile-i aliyyenin 23. halkasıdır. Nakşibendiyye, Kadiriyye, Çeştiyye, Kübreviyye, Sühreverdiyye tarikatlarında mürşid-i kâmil idi. Kelâm, fıkıh ve tasavvufun marifetlerini açıklayan mektubat kitabı uçsuz bir deryadır. Üç cilt olup, 536 mektûbunun toplanmasından meydana gelmiştir.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:

“Ümmetimden, Sıla isminde biri gelecektir. Onun şefaati ile Cennete çok kimseler girecektir.”

Sıla isminin, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine lâyık olduğunu, yüzlerce âlim sözbirliği ile bildirmişlerdir.

17 yaşında, zâhirî ve bâtınî ilimlerin üstâdı oldu. Yüksek dereceleri, eşsiz makamları, kerâmetleri ve her bakımdan üstünlükleri anlatılacak gibi değildir.

Hindistan’daki Gürgâniyye devletinin hükümdarı Sultan Selim Cihangir Hânın oğlu Şah Cihan, hükümdar olmak için babasına karşı geldi. Askeri çok ve babası tarafındaki kumandanların çoğu kalbden kendisine bağlı olduğu hâlde, zafer kazanamadı. O zamanın evliyâsından birine hâlini anlatıp duâ istedi. Velî olan zât dedi ki:

- Senin zafer kazanman için, zamanın 4 evliyâsının sana duâ etmesi lâzımdır. Bunlardan 3’ü seninle beraber ise de, en büyükleri olan dördüncüsü bu işe râzı değildir. O da, İmâm-ı Rabbânî hazretleridir.

Şah Cihan, onun huzuruna gelip, duâ etmesi için yalvardı. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, babasına karşı gelmesine mâni olup nasihat etti ve şöyle dedi:

- Babana git, elini öp, gönlünü al! Yakında baban vefât edecek, saltanat sana kalacaktır.

Şah Cihan emirlerini dinledi. Arzûsundan vazgeçti. Az zaman sonra, babası vefât etti.
 

ukubat

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
9 May 2007
Mesajlar
1,873
Puanları
48
Web sitesi
www.ukubatdavasi.blogcu.com
bu büyük alimin ve allah dostunun o muhteşem eseri olan mektubat hala tazeliğini koruyor ve müslümanlara ışık tutuyor....
 
Üst