İlim kalbe aksederse | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

İlim kalbe aksederse

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com

Kanunî’ye, bir kaç metre öteden, yere diktiği iğnenin deliğine iplik saplayan becerikli bir adamdan söz etmişler. Merak eden sultan adamı getirttirip maharetini hayranlıkla izlemiş. Sonra da sormuş: “Bu san'atı öğrenmek için kaç sene çalıştın?” “Kırk sene efendim” demiş adam.

Adama yüz altın verilmesini, sonra da yüz sopa atılmasını emretmiş padişah. Şaşıran adam, “Sultanım, altın neyse de dayağın sebebini anlayamıyorum” diye şaşkınlık ve endişesini ifade etmiş. Kanunî ise şu ibretli cevabı vermiş: “Maharetin için yüz altın veriyorum. Bir ömrü boş bir iş için harcadığın için de yüz değnek attırıyorum.”

Bu örnek bize boş, faydasız, dünya ve ahirette işe yaramayacak lüzumsuz şeyleri öğrenmekle ömrü tüketmenin anlamsızlığını anlatır.

“Faydasız ilimden Allah’a sığınırım” buyurmuyor mu Peygamberimiz (asm)

Mevlânâ da çok güzel söylemiş: “İlim kalbe aksederse sahibine yâr olur / Yalnız kalıpta kalırsa sahibine bâr olur.”

Bediüzzaman da çift kanatlı kuş misâli aklın nurunun fen bilimleri, vicdanın ziyasının da din ilimleri olduğunu, ikisinin birleşmesiyle ise hakikatin elde edilebileceğini söylüyor. Maksadımız hakikate ulaşmaktan başka ne olabilir ki? Sırf fen bilimleri insanı hile ve şüphe, sırf din bilimleri ise taassupta bırakıyor.

Demek fen bilimleriyle din bilimleri birlikte okunmalı ki öğrendiklerimiz anlam ifade etsin, faydalı olsun.

Faydalı ilim; okudukça, öğrendikçe bilgisizliğimizi öğreten; gurur, kibir ve kendini beğenme duygularını yerle bir eden Allah adına öğrendiğimiz ilimlerdir. Felsefenin üstatlarından Sokrat, “Bildiğim birşey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir” derken ilmin insanı ulaştırması gereken tevazu noktasını anlatır. Kendini keşfedilmemiş kocaman bir gerçekler okyanusu içerisinde kıyıda oyalanan, arada bir ya daha yumuşak bir taş veya güzel bir deniz kabuğu bulan bir çocuk gibi gören İsaac Newton ilimdeki maksadı ne güzel yakalamış.


İlmin kazandırdığı en büyük fayda hiç şüphesiz marifetullahtır. Bizi marifetullaha götürmeyen ilmin faydası yoktur. Allah Resûlü de, (asm) “Beni Allah’a yaklaştırmayan günde hayır yoktur” buyurmamışlar mıdır? Tabiî öğrendiklerimiz de bizi Allah’a yaklaştırmalı; aczimizi, fakrımızı, zaafımızı hissettirip imanda terakkî ettirmeli.

Yine hiçbir şey olmasa bile bir otun Allah’ın varlığını haykırdığını, onun toprağı yarıp çıkışı kadar harika olamayacağını söyleyen Newton, bütün öğrendiklerimizin Allah’ın kâinata nakşettiği bilgi sayesinde olduğunu, Allah’ı tanımaksızın mümkün olamayacağını söylerken ilmin kazandırdığı marifete de dikkat çekiyor.

Demek ilim de marifetullahla anlam kazanıyor.

15.01.2007
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
.............................................................................
Yoksa siz peygamberinizi, bundan önce Musa'ya sorulduğu gibi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Oysa her kim imanı inkarla değiştirirse artık düz yolun ortasında sapıtmış olur. Bakara/108
.............................................................................

Perişanlığımızın sebebi
İman esasları, ibadet ve ahlâkî değerlerimiz kâinat çapında iken, esfellerde sürünmemizin sebebi nedir? Eğer bir inançta veya sistemde imân boyutu yoksa veya ihmal edilirse pratik hayata yansıma yoktur veya etkisizdir. Ve keza, İslâm şartları, ibadetler imanın gücü nisbetinde yerine getirilir. İbadetler ise, ferdî, ailevî ve sosyal düzeni, dayanışmayı, yardımlaşmayı sağlar.

Tarih şahittir: Müslümanlar İslâmiyete sarıldıkları zaman terakkî etmiş; uzaklaştıklarında da belâ ve musibetlere hedef olmuş; geri kalmışlardır. Müslümanların yükselme dönemlerindeki eğitim sisteminde iman temel ders olarak ele alınır; tefekkür ve ibadetlerle pratiğe geçirilerek detaylı bir şekilde işlenerek özümsenirdi. Tahkikî iman elde edildiğinde hayatın her safhasında, her söz ve davranışta tezahür eden bir sır olur. Son birkaç asırdır Müslümanların geri kalmalarının sebebi; müthiş bir güç kaynağı olan gerçek iman boyutunu ihmal etmeleridir. Ekonomik, kültürel veya dış etkenler, bu zaaftan yol bularak bünyeyi içten içe çürütür. Ki, günümüzün en mühim problemi, imânın, yâni, İslâm binâsının temellerinin sarsılmasıdır.

İmânın taklitten tahkikîye çıkarılıp güçlendirilmesi hayatî önem taşırken öncelik hâlâ amele, şekle veriliyor. Bu, temeli sarsılan binanın kiremitlerini değiştirmek, çatlakları sıvamak, duvarları boyamak ve cilâlamak gibi bir şeydir. Tıp, yüzümüzde çıkan sivilce veya yaraların sebebinin, derinlerde, karaciğer ve sair organlarda aranması gerektiğini söyler. Bu, sosyal bünyemizde görülen manevî yaraların kökünün de, iç âlemimizde olduğunu göstermez mi? Ne yazık ki, asırlardır, Kur’ân’ın temel, esas olarak nazara verdiği “iman, ilim ve tefekkür” üzerinde değil; muâmelat ve teferruâtta yoğunlaşarak detayları inceden inceye elekten geçirmekle meşgulüz.

Oysa, imân, temeldir, esastır, köktür, ışıktır, nurdur, kuvvettir, hayat suyudur. İbâdet, muamelât ile sâir hükümler ise; oda, mefruşat, çatı, dal veya yaprak hükmündedir. Yanılgılarımızdan birisi de, sadece “İnanıyorum, kabul ediyorum” demekle, gerçek imâna sahip olacağımızı varsayıp dünya ve âhiret mutluluğunu kazanacağımızı sanmamızdır.

Birkaç asırdır eğitim sisteminde iman şartları yalnızca okunup geçilir, üstünkörü öğrenilir ve eski dönemlerin anlayışı tekrarlanır oldu. Bunun yanında, teferruât meseleler, en ince detaylarına kadar işleniyor. İtiraf edelim ki, imanın ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz gibi, güçlü bir imanın çalışma, ilim ve tefekkürle nasıl kazanılabileceğinin de pek farkında değiliz. İman zaafı, hayatımızın tüm katmanlarına sirayet ederek bizi güçsüz kılmış.

İman zaafiyetini aşmanın yolu, onu yeniden ele almak ve güçlendirmekten geçer. Ki, Nisa Sûresinin 136. âyetinde, “Ey iman edenler, îmân ediniz!” tabiriyle iman edenlerin iman etmesine vurgu ve tahşidat yapılmasının sırrı budur.

23.01.2007
 

doğuhan

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
13 Ara 2006
Mesajlar
1,425
Puanları
0
Yaş
35
Oysa, imân, temeldir, esastır, köktür, ışıktır, nurdur, kuvvettir, hayat suyudur. İbâdet, muamelât ile sâir hükümler ise; oda, mefruşat, çatı, dal veya yaprak hükmündedir. Yanılgılarımızdan birisi de, sadece “İnanıyorum, kabul ediyorum” demekle, gerçek imâna sahip olacağımızı varsayıp dünya ve âhiret mutluluğunu kazanacağımızı sanmamızdır.

Abla Allah razı olsun.Çok yararlandım,Allahım bizleri sahih bir şekilde imanedenler zümresinden eylesin.
 

aHuZaR

Can kayıp can firarda
İhvan Üyesi
Katılım
27 Kas 2006
Mesajlar
6,438
Puanları
0
Güzel yazilar icin tesekkür
Allah razi olsun
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
İslam, toplumu önce insan, sonra İslam kardeşi yapıyor...


İslam, toplumu öylesine kuvvetli bir kardeşlik bağıyla bağlıyor ki, bu bakışın içine düşmanlık duygusu giremez, ayrılık anlayışı sızamaz. Çünkü her Müslüman dininden öğrendiği değerlerle topluma baktığında, iki katlı kardeşlik bağıyla bağlı olduğunu görür.

Bu bağın biri, insan kardeşliğidir. İkincisi de İslam kardeşliği... Başka ihtimali yoktur bu bakışın. Hazret-i Kuran, Müslüman'a böyle ikazda bulunuyor:

-Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Babanız Adem, anneniz de Havva'dır. Öyle olunca aynı baba ve annenin çocukları en başta peşinen kardeştirler. Hem de insan kardeşi... Sonra bu insan kardeşliğine bir de inanç kardeşliği ilave edilirse bu defa insan kardeşliği, İslam kardeşliğiyle pekişir, iki katlı kardeşlik meydana getirilmiş olunur. Artık insan kardeşliği, İslam kardeşliğiyle perçinlenen toplumun kamplara bölünüp birbirine hasım hale getirilmesi imkansız olur.

Demek ki İslam, toplumu birbirine öylesine bağlayıp kucaklaştırıyor ki, herkes birbiriyle mutlaka kardeş oluyor. Önce insan kardeşi, sonra buna ilaveten İslam kardeşi.

Evet, Müslüman çevresine bu duygu ile bakmaya kendini mecbur bilir. Bu mecburiyet önce insan kardeşliğiyle başlar, hemen arkasından da katlanarak İslam kardeşliğiyle zirveye yükselir.

Toplumu böylece kardeşlik duygularıyla birbirine bağlayan İslam, bununla da kalmıyor, bu kardeşlik duygusunu zayıflatıp yıpratacak iki yaygın kötülüğü de yasaklıyor. Hem de büyük günahlardan sayarak yasaklıyor.

Neymiş kardeşliği zayıflatacak iki yaygın günah?

Birincisi, kardeşlerin toplum içinde birbirinin maddi hakkını gasp etmesi, yani kul hakkı yüklenmesi. İkincisi de manevi kul hakkı, yani birbirinin gıybetini yapıp aleyhinde konuşarak manevi hakkını almış olması..

Kardeşlik münasebetlerini sarsacak bu iki yaygın tutumu da İslam haram kılar, kardeşlerin bu türlü hak ihlallerine yasaklar koyar.. Hatta kul hakkını Rabb'imiz şehitlerden bile affetmez.

Bu sebeple maddi kul hakkını almış olan bir insan, bu hakkı hak sahibi kardeşine ödemekle ancak kurtulabilir. Şayet hak sahibi vefat etmişse bu defa da mirasçısına bu hakkı öder, kul hakkından ancak böyle kurtulmuş olur. Şayet bu hak maddi kul hakkı değil de kardeşinin arkasından konuşup gıybetini yapmak suretiyle yüklendiği manevi kul hakkı ise, orada birazcık durup düşünmelidir. Çünkü manevi kul hakkı, aslında ödenmesi daha zor bir haktır. Zira, aleyhine konuşarak gıybetini yaptığı kardeşinin mirasçısına para ödeyerek helalleşmesi mümkün değildir. Gıybetini yaptığı insan (vefat etmişse) mahşerde doğrudan yüz yüze gelerek helalleşmek mecburiyetinde kalacaktır..

Çünkü manevi hak, yani gıybetini yapıp itibarını düşürdüğü kardeşinin haysiyeti, parayla ödenecek kadar basit bir hak değildir. İnsanın haysiyeti, itibarı parayla satın alınamaz.

O bakımdan toplumdaki kardeşinin gıybet hakkı, maddi kul hakkından da ağır bir hak olarak görünmektedir.

Demek ki İslam, toplumu iki katlı kardeşlik duygusuyla bağlamakla kalmıyor, bu kardeşliğimizi yıpratıp zedeleyecek davranışlara da yasaklar koyuyor, maddi manevi kardeş hakkını almamaya da dikkatimizi çekiyor..

Anlaşılan odur ki, toplumun birlik beraberliğini korumak isteyenler, insanların dindarlaşmasına kuvvet vermeli, dinin kucaklaştıran bu kardeşlik anlayışını yaygınlaştırmaya gayret etmeliler..

Hatta dinden korkup ürkenler bile bu vehimlerinde yanıldıklarını artık anlamalı, toplumun birbirlerine dini değerle bakmaya ihtiyacı olduğunu görmeliler. Çünkü din toplumu önce insan kardeşi yapmakta, hemen arkasından da İslam kardeşi olarak ilan etmekte, bunun yerine benzeri bir kardeşliği başka hiçbir görüş koyamamaktadır.

Öyle ise İslam'ın vaz ettiği bu karşılıklı kardeşlik anlayışı her fırsatta öne çıkarılmalı, toplumda etkisini tam olarak gösterecek bir ilgiyle hep gündemde tutulmalıdır.

Şayet toplumun birbirine kardeşçe bakmasını istiyorsak tabii...
 

Özduygu

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
13 Ara 2006
Mesajlar
652
Puanları
0
iSLAM İNSANI ADAM GİBİ ADAM YAPIYOR.
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
GAYRET, İŞTİYAK, ŞEFKAT...


DERTLERİN DERMANA, ağlamaların gülmeye dönüşmesi, Bediüzzaman’ın eserlerinde uzun uzadıya anlatılmaktadır; bu tasvirler, belki kendi başına bir kitap hacmi içinde incelenmeye değer bir bahis teşkil eder. Bundan başka, bir de insanın iç âlemine yönelerek orada derinden derine incelemeye girişmesi, zaaflarını ve yaralarını teşhis edip bu konuda—yine Kur’ân’dan çözüm arayarak—bir tedavi çabasına girişmesi gibi hususlar da vardır ki, bunlar da aynı muhteva içinde incelenebilirler. Burada bizim dikkat çekmeye çalıştığımız şey ise, Bediüzzaman’ın bakış açısı ve yöntemidir. Bu yöntemde, probleme tam cepheden hücuma geçmek, onu inceden inceye araştırmak ve anlamaya çalışmak ve ondan sonra çözüm için Kur’ân’a yönelmek vardır. Ne tasvir edilen acılarda, ne de onları izleyen sevinçlerde en küçük bir taklit izi yoktur; bunların hepsi bizzat tecrübe edilmiş, yaşanmış, doğruluğu bilfiil denenerek anlaşılmıştır.

İşte, Risale-i Nur’dan dersini alan bir kimseden de beklenecek bundan başkası değildir. Bir Risale-i Nur talebesi, “makbulât” kabilinden hükümlerle hareket eden, yani, Üstadının veya bazı büyük zatların “doğru” dediği şeyi onlar böyle dediği için doğru bulan, onların “güzel” dediğini beğenen ve “yanlış” dediğiini otomatik bir şekilde reddeden, böylece kabul ve redlerini reflekslere bağlamış bir taklit ehli olamaz. Barla’ya gelişinden yıllarca önce, Doğu illerindeki aşiretlere “Benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. İşte, size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktıysa kalpte saklayınız. Bakır çıktıysa, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz”[1] sözleriyle hitap eden Bediüzzaman, burada da talebelerine ilmin temeli olan deney ve araştırma yöntemini ders vermektedir. Bir Risale-i Nur talebesi, eğer başka insanların dertlerine çözüm ulaştırmaya hayatını vakfedecekse, önce kendi dertlerini masaya yatırmalı, onları iyice incelemeli, başkalarına sunacağı çareleri de herkesten önce kendi dertleri ve yaraları üzerinde denemelidir. Ancak bundan sonradır ki, Kur’ân’dan alınan devâların etkisi bilfiil yaşanmış ve şifanın hazzı tadılmış olacak, böylece Risale-i Nur Müellifi ile hemhal olunacak ve onun “Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar, benimle aynı duyguları paylaşıyorlar” dediği noktaya gelinmiş olacaktır. İşte bu nokta, başkalarının derdine derman yetiştirme arzusunun karşı konulmaz bir iştiyak halini aldığı noktadır.

Kur’ân’ın nurundan hariç bir surette kâinata bakıldığında görünen manzara ile ilgili olarak Bediüzzaman’ın uzun uzadıya giriştiği tasvirler, gerçekte, günümüz insanlarının büyük çoğunluğunun dünyasını anlatan ifadelerdir. Nereden gelip nereye gittiğini bilemeyen, dört bir yandan tehlike ve düşmanlarla kuşatılmış, istikbali karanlık, geçmişi yokluk, sevdikleriyle bütün ilişkisi bir anlık bir insana her taraftan hücum eden ıztıraplar üzerinde ne kadar durulsa abartılmış olmaz. Bu acıların bütün şiddetiyle hissedilmesine bir engel varsa, o da günlük hayatın meşgale ve eğlencelerinden başka birşey değildir. Zaten bu tür meşgale ve eğlencelerin pek çoğu, insanların dikkatini Kur’ân’ın uyarılarından başka tarafa saptırmak üzere düzenlenmiştir:



İnkârcılar, “Bu Kur’ân’ı dinlemeyin,” dediler. “Ve şamata çıkarın. Bakarsınız, Böylelikle ona üstün geliriz.”[2]

İnsanlardan öylesi vardır ki, hiçbir bilgiye dayanmaksızın halkı Allah yolundan saptırmak için boş söz ve eğlencelere müşteri çıkarlar.[3]

Hergün nice insanların ömürleri, bu tuzakların peşine takılmış bir şekilde, nice meşgaleler ve eğlencelerle tükenir, gider. Ve hergün, nice insanların ömürleri, hiç umulmadık bir zamanda ve hiç istenmeyecek bir şekilde noktalanıverir. İşte o an, yıllar boyu bastırılmış acıların, uyuşturulmuş ıztırapların birden bire uyanıp bütün şiddetiyle yaşandığı, bir insan ömrünün bir büyük pişmanlıkla sonuçlandığı andır. Ebedî bir âlemde ebedî bir mutluluğu kazanmak için bu dünyaya gönderilen insan, nice Boğaz villalarını, nice saltanatları, nice dünya egemenliklerini gölgede bırakacak bir mülk ve saltanat fırsatını eliyle itmiş, daha da kötüsü, kendisini Yer ve Gökler Rabbine dost yapacak nice imkânları hebâ ederek bunların yerine kendisini ebedî bir felâketin kucağına atmıştır.

Hergün nice hayatların böyle pişmanlıklar içinde noktalanışını bizim görmemize yine hayatın meşgaleleri ve eğlenceleri engel olur. Burada, gaflet perdelerinin tümünü birden delip geçecek keskin bir bakışa ihtiyaç vardır ki, hebâ olan şeyin bir insan ömrü olduğunu, bir insan ömrünün de bir kâinat demek olduğunu görsün, hissetsin ve bilfiil yaşasın. Güz mevsiminde solan çiçeklerin ve ölen böceklerin acısını onlarla beraber insana yaşatan bir yaklaşım, bir insanın yaşadığı ebedî felâketin şiddetini de doğru bir şekilde ölçülmesine imkân verecek bir yaklaşımdır. Bir başka Risale-i Nur talebesi, Zübeyir Gündüzalp, böyle bir durumda hissedilmesi gereken şeyi, bir cümle ile özetler:



Teessür ve ıztırap karşısında kalpten bir parça kopsaydı, “Bir genç dinsiz olmuş” haberi karşısında, o kalbin atom zerrâtı adedince paramparça olması lâzım gelir.[4]

Başka bir insana ait bir haberin bir kalbi zerrelerine kadar parçalayabilmesi için, çok yüksek yoğunlukta bir şefkate ihtiyaç vardır. Nitekim Bediüzzaman da Risale-i Nur talebesinin üçüncü önemli özelliği olarak şefkat vasfını sayar. İnsanları ciddî bir şekilde etkisi altına alan inkâr cereyanları, imanları yaralayan ve iman sahiplerini ebedî tehlikelerin kucağına atan saldırılar, tereddütler, şüpheler, vehimler, kuruntular karşısında, başkalarının derdini kendisine dert edinmiş bir Nur talebesinin yapacağı tek birşey vardır: yardıma koşmak, dertlilere devâ ulaştırmak, inkâr ve gaflet içinde bunalan dünyaları Kur’ân’ın nuruyla aydınlatmak, imanları kurtarmak—Nur talebesinin bütün gayreti budur; bu gayret de, yüksek bir derecedeki şefkatin sonucu olarak, son derece yüksek bir dereceye ulaşmış ve bir iştiyak halini almıştır. Böyle bir iştiyak derecesine ulaşan bir hizmet, artık ne bir hobi seviyesinde kalır, ne de kerhen yerine getirilecek bir yükümlülük olur. O, kuşun uçuşu, balığın yüzüşü, arının bal yapışıdır. Bir Risale-i Nur talebesi için o kadar doğal bir faaliyettir bu hizmet;

lezzeti de, ücreti de kendi içindedir. Nurun Birinci Talebesinde bu iştiyak ve iman, ona sadece dünyasını değil, âhiretini de unutturacak bir seviyededir:



Nurlu Sözler'i cemaate okumak nasip olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hasıl oluyordu; şurada arza müsaadenizi rica edeceğim. . . . Eğer yalnız adüvv-i ekber [en büyük düşman] olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden [hilesinden] emin olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi kûşe-i nisyana [unutulup gidecek bir köşeye] çekilse veya çekilmek istese ve âlem-i insan ve âlem-i İslâm mühmel [ihmale uğramış] kalacak, kimsenin kimseye faydası olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblâğ edeyim [ulaştırayım] de, Allahü Zülcelâl nasıl şe'n-i ulûhiyetine [tanrılığının şanına] yaraşırsa öyle muamele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat'-ı nazar etmeyi yine o zamanlarda çok faydalı Görüyordum. Bundaki hikmet nedir?[5]

Özetle: Manevî hayatını tehlikeden korumak isteyenler için bu dünya, hele bu zamanda güvenli bir yer sayılmaz. Fakat herkes böyle düşünerek kendini bir kenara çekse, insanlığın hali nice olur? İşte böyle bir zamanda, isterse bütün dünya kendisini kurtarma sevdasına düşmüş olsun, kendimi her türlü tehlikenin kucağına atmak pahâsına da olsa, ben bu hakikatleri o tehlikelerin içinde bulunan kardeşlerime ulaştırmaktan başka birşey düşünmem. Ben böyle bir hizmetle meşgul iken, kendi hesabıma âhirete birşeyler gönderme fırsatı bulamasam da önemi yok! Nihayet ben bana yaraşanı yapmış olurum; Rabbim de kendisine yaraşan ne ise hiç kuşkusuz onu yapacaktır.

Şefkatle beraber iman ve tevekkülün de zirvesine ulaşmış bir anlayışın hikmetini sormaktadır Hulûsi Bey. Üstadı ona şu cevabı verir:



Cemaate Sözler'i okumak zamanında, sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârâne hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:

Velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin İçindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur'ân Said'in vekili, belki mânen aynı hükmüne geçtiğin
içindir.[6]



Yani, orada, artık Hulûsi Yahyagil veya bir başkası değil, Risale-i Nur’un Müellifi konuşmaktadır. Zaten Risale-i Nur talebesinin birinci özelliğinde, “kendisi yazmış gibi” ifadesi kullanılmış, “cesetleri muhtelif, ruhları bir” tanımı geçmişti. Görünen o ki, Said Nursî’nin şahsiyeti de bu tanımın içinde eriyip gitmiş, onun yerine, dellâl-ı Kur’ân olan, yani insanları Kur’ân’a ulaştıran bir ruh ortaya çıkmıştır. Bu ruh ise, kalem sahibi olarak Said Nursî’de tezahür ettiği gibi, bu Kur’ân hizmetini insanlara ulaştırırken Hulûsi Beyde, Sabri Efendide, Zübeyir Gündüzalp’te, Hafız Ali’de, Şamlı Tevfik’te, Refet Barutçu’da ve onlardan sonra gelip gelecek, sayılarını Allah’tan başkasının bilemeyeceği nicelerinde ortaya çıkacaktır. Başka bir deyişle, Kur’ân’dan alınmış bu iman derslerini insanlara ulaştırarak onları Tevhid yoluna çağırırsa, bunu, mânen, Risale-i Nur Müellifinin yerine geçmiş olarak yapmaktadır. Nihayet onun yaptığı da, Peygamber tarafından miras olarak bırakılmış bir ilmi insanlara ulaştırmaktır ki, bir “tebliğden” ibarettir. Peygamberi gönderen ise, Kur’ân’ında ona “Sana düşen, ancak apaçık bir tebliğden ibarettir”[7] buyurmuştu. İman ilimlerini insanlara ulaştırmak Peygamberden miras kalan bir meslek olduğu gibi, bu hizmete rengini veren yüksek şefkat hissi de yine aynı kaynaktan gelen bir özelliktir. Hz. Peygamber, kendisinin, ümmetini kurtarma konusundaki çabalarını şöyle bir benzetmeyle anlatmıştır:



Benim ve sizin misaliniz, ateş yakıp da ateşine cırcır böcekleri ve pervaneler düşmeye başlayınca onlara engel olmaya çalışan adamın hali gibidir. Ben sizi Kuşaklarınızdan tutarak ateşten korumaya çalışıyorum, siz ise benim elimden kurtulup da ateşe atılmaya çalışıyorsunuz
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Toplum ve iman



Maddeci felsefenin hayatı tesir altına alan sahalarında, zemin ve zamanlarda insanlığın kimliğinin değiştiğini, kimyasının bozulduğunu her alanda görüyoruz.

Materyalist düşüncenin tesir altına aldığı toplumlar bir “avunma” mekanizmasının girdabında günlerini gün etmekten öteye bir şey yapmıyorlar aslında.

İnsanlık adına diye yapılan her düzenlemenin, her imal edilen eşyanın, getirilen her yenilik ve icadın, onu meydana getirenler dahil büyük kitleleri “uyuşturucu, uyutucu manyetik bir tesir” altına aldığını inkâr etmek mümkün mü?

Sabit eksenli bir esasa dayanmayan ve devamlı değişkenlik arz eden bu sakat ve arızalı düzenleme ve icatlar, huzur ve refah isteyen insanlığa mutluluk yerine hep belâ, elem, kavga ve kan getirdiğini ve getirmekte olduğunu herkes görüyor.

Birey ve toplumu mutlu edecek sihirli formül arayışları maalesef çoğu yerde ve çoğu kere, sadece ve sadece tuzak ve oyundan öte gidemiyor.

Biz “Bebeklerden katil üreten bir toplum olma” özelliğine nasıl geldik?

“Çete bağlantılarının” müsebbiplerini asıl nerede, nasıl yetiştirdik ve barındırıyoruz?

Bir toplumda huzur ve güvenin güvencesi ve garantisinin kanunlardan önce kalp, ruh, his ve vicdanlardaki inanç, iman ve itikatta saklı olduğunu daha ne zaman kavrayacağız?

Kanunlar, prensipler, tüzükler, yönetmelikler elbette lâzım ve zaruridir. Bunlar, toplum hayatındaki sorumlulukların, sınırların, görevlerin ve esasların yazılı metin halidir. “Uyumu” yapacaklar ise “insan” denen varlıklardır.

Kimyası, mentalitesi, ruh ve his dünyası bozuk fertlerden meydana gelen bir toplumu, sadece polis, zabıta, kanun korkusuyla düzeltmek mümkün mü? Fertlerin dünyevî ihtiyaçlarını temin ederken, manevî açlıklarını dikkate almazsanız, göz ardı ederseniz, robotlaşmış makine konumunda bireyler elde edersiniz. Sonra da şikâyetten ve dertten kurtulamazsınız.

İman kalesinin direklerini küfrün ve maddeci zihniyetin çürümüş fikirleri tutamadı, tutamaz. İnsanları ve bilhassa da gençleri “avutma” zihniyeti artık prim yapmıyor.

Bilhassa bu ülkede Kur’ân, İman ve İslâma karşı meydana getirilen menfî havanın derhal kalkması ve kaldırılması lâzım. Bilhassa gençliğimize sahip olmalıyız.

Devlet yetkililerinin yanı sıra anne, baba ve sivil toplum yetkililerinin, kısaca hepimizin büyük sorumluluk ve görevleri var. İman ve inancımız başta olmak üzere hepimizin kendi öz değerlerine âcilen dönme ihtiyacı vardır. Bunu en yüksek perde ve dereceden haykırmamız ve ilân etmemiz lâzımdır. Bu herkesin ve bütün insanlığın faydasınadır. Bunları yapma ve gündeme taşımada kimsenin kaybı ve zararı yoktur, olmayacaktır. Bu sahaya harcayacağımız enerji, bizim öz değerlerimize dönüş için olacaktır.

Birey, toplum ve devlet açısından, dünyevî noktada harcadığımız “resmî zamanın” hiç olmazsa bir kısmını da günlük olarak manevî hayatımız için harcayalım. Günlük yirmi dört (24) saat, yani bin dörtyüz kırk (1440) dakika, yani seksen altı bin dört yüz (86400) saniyenin birazını da maneviyatımız için sarf edelim. Bakın o zaman ne kadar çok şey değişecek!

Bu konuda çok çarpıcı bir misâl vermek istiyorum. AB müktesebâtının doksan bin (90.000) sayfa olduğunu çoğumuz biliyoruz. Bu ne demek? Bin sayfalık bir kitabı baz alırsak, doksan kitap demektir. Bunu her alanda uygulamak için TC kurumlarının bütün elemanları bunca enerji ve mesai harcıyor. “Kopenhag kriterleri, Mastrich kriterlerini” yakalamak için. Mükellef olan bir Müslüman için Kur’ân altı yüz (600) sayfadır. Risâle-i Nur Külliyatı da altı bin sayfadır. Bunun için ne yapıyoruz? Ne kadar vakit ve enerji sarf ediyoruz? Sonuçta ne kazanıp, ne kaybediyoruz? Günlük çok lüzumsuz şeylere harcadığımız zamanı bir hesap edelim. Muhasebemizi doğru yapalım. O zaman neler değişecek?

Hepimizin aslında bu hesabı doğru yapması gerekiyor. Yoksa durum daha vahim olabilir Allah korusun!

Toplumun; huzur, saadet, mutluluk kodları ve şifreleri, maddeci felsefeden değil, “semavî vahiy ve emirler”den geçiyor vesselâm. Bulup uyana, uydurma yolunda çaba sarf edene müjdeler olsun. Lütfen herkes görev başına! Eğitim seferberliğine!
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
İhlâsta idâme tedavisi

YILLARDIR ÇARŞAMBA AKŞAMLARI mütalaalı sohbet yaparız. Bu hafta 21.Lem’a mütalaa edilecekti. Arkadaşlar bu İhlas Risalesinde, neden “On beş günde bir okunmalı” tavsiyesinin bulunduğu üzerinde biraz daha fazla durdular.

İnsan çok kabiliyetli bir varlık. Arzuları ebede kadar uzanıyor. Kabiliyetlerine de yaratılışta sınır konulmamış. Her zaman dinin tavsiye ettiği sırat-ı müstakimde durabilmesi de oldukça güç.

Bu konuda Peygamberimiz ASM. :"İnsanlar helâk oldu-âlimler müstesna. Âlimler de helâk oldu-ilmiyle amel edenler müstesna. Amel edenler de helâk oldu-ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahiplerine gelince, onlar da pek büyük bir tehlike ile karşı karşıyadırlar." (Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ 2:415; Gazâlî, İhyâu Ulûmi'd-Dîn 3:414) diyerek bizi cidden uyarmış.

Uçaklar, çok sık kontrolden geçiriliyor. Kağnılar için buna pek ihtiyaç yok. Çünki, uçaktaki bir eksiklik, bir hata çok kötü sonuçlar doğurabiliyor.

İstiaze Sırrı da denilen 13.Lem’ada (Lem’alar, Söz Y.E.132) “Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır.” denilerek buna dikkat çekiliyor. Yani insan çok küçük, çok basit fiillerle de şer işleyebiliyor. Öyle bir varlık.

Hatta “..bir sultanın büyük bir ticaret gemisinde, bir adam az bir hareketle, belki küçük bir vazifeyi terk etmekle, o gemiyle alâkadar bütün vazifedarların semere-i sa'ylerinin ve netice-i amellerinin mahvına ve iptaline sebebiyet verdiği için…”basit bir TERKLE de büyük zararlara sebep olabiliyor.

Ayrıca “..bina gibi bir şeyin vücudu, bütün eczasının mevcudiyetiyle takarrur eder. Halbuki onun harabiyeti ve ademi ve in'idâmı, bir rüknün ademiyle hasıl olur. Hem vücut, herhalde mevcut bir illet ister, muhakkak bir sebebe istinad eder. Adem ise, ademî şeylere istinad edebilir; ademî bir şey, mâdum bir şeye illet olur Belki bir emr-i ademî ile ve bir şartın bozulmasıyla koca bir tahribat olur..”Yani bir tek eksiklik ademe veya harabiyete sebep olabiliyor.

Hem de “.. ehl-i imanın desâis-i şeytaniyeye kapılmaları imansızlıktan ve imanın zayıflığından olmadığını..” belirten B.S.Nursi Hazretleri bizim daha da dikkatimizi çekiyor. Buna “…Hem insanın letâifi içinde teşhis edemediğim bir iki lâtife var ki, ihtiyar ve iradeyi dinlemezler, belki de mes'uliyet altına da giremezler. Bazan o lâtifeler hükmediyorlar, hakkı dinlemiyorlar, yanlış şeylere giriyorlar.” diyerek, meseleye yeni boyutlar kazandırıyor.

Normal arabalarda, on bin kilometre kullanılınca, rot-balans ayarı yapılması istenir. Bu bir teknik zarurettir. İcap ederse bu daha sık da yapılmalıdır. Ancak yarış otolarında bu ayarlar çok daha kısa sürelerde yapılır. Çünkü, en ufak sapmalar, kontrol dışı haller çok kötü sonuçlara sebep olabilir. İşte insan da tereddütsüz bu kainatın en hızlı, en kompleks, -benim tabirimle de- en kurtlu varlığıdır. Onun da “laakal on beş günde bir …“ ihlâs ayarlarının yapılması gereklidir, zarurettir.

Hem, nurlu müminlerin yüksek iman ve iz’anlarıyla, zina, hırsızlık, içki, kumar gibi günahları işlemeleri, biraz zordur. Artık onların imtihanları bunlarla pek olmaz. Şeytanın ve avenelerinin en mütehassısları onlarla daha çok uğraşır. Fakat, o hassas zalimler bizleri o hatalarla imtihana zorlamazlar, zorlayamazlar. Ancak hislerimizin yönetiminde hatalar yaptırıp çok daha kolay bir tarzda vartalara düşürebilirler ki işte, bizim his yönetimimizi sık sık ayarlamamız bu sebeple zaruridir.

Bana Avrupa’daki bir okuma programında bulunanlar, “Ağabey, bu ihlâs meselesi artık kabak tadı verdi. Çok okunuyor. Yeter artık. Bunu okumayalım.” deyince onlara uzun uzun bu meselenin ne kadar önemi bulunduğunu; bunun sâfilikten, efendi olmaktan, sakinlikten, takvadan da farklı bir mesele olduğunu anlatmaya; belki de artık imtihanların hep buradan olduğunu açıklamaya gayret etmiştim.

Hz. Ömer (RA.), Resulü Ekrem ASM. Efendimiz yanında iken çok farklı ve yüksek bir ruh haliyle bulunurken; O’nun yanından ayrılınca bu halin devam etmediğini Efendimize anlatıp “Ben münafık mıyım, Ya Rasulullah !” demiş. ASM. da, normal insanların böyle olduğunu anlatmış… Demek ki insanlar, kendilerini her an yüksek ahlakî bir hal, bir yakîn içinde tutamıyorlar.

B.S.Nursi Hazretleri Namaz Tespihatının arkasında altı önemli duayı 33’er defa okumayı tavsiye ediyor. Bunlar yakîn halini avdet ettirten, Nebilerin bile yaptığı müthiş dualar. Çünkü buna ihtiyacımız çoktur.

Namazın çekirdekleri denilen üç önemli mânânın namaz arkasında yapılan tespihatta da te’kiden 33’er defa zikredilmesi elbette boşuna değildir; çok lüzümludur. Burada da ayni önemli mânânın ısrarla üzerinde durulduğunun farkına varıyoruz

Efendimiz ASM.’ın Miracı esnasında, çok daha fazla vakitte kılınması emredilen namazın, beş vakte indirilişinin hikayesini, uzun bir hadis metninde anlatıldığını okumuştum. Ancak, bu beş vaktin de önemli birer inkılap başı olduğu, muhakkak 9.Söz’den okunmalıdır. Nasıl ki, o vakitlerde Allah’ın huzuruna çıkmak bizler için hayatî önemi haizdir; aynen öyle de İhlas Risalelerinin ikincisi olan 21. Lem’anın ”..lâakal 15 günde bir okunmasının” da öyle bir zarureti vardır. His yönetiminin başarılı ve Kutsî Kaynaklara uygun yapılabilmesi için adeta biatımızın tekrarına, yenilenmesine ihtiyaç duyulmalıdır.

Bir çok ilacın kullanımıyla ilgili açıklamalarında, tedavi için, ilacı belli bir süre, belli bir dozda kullanmanız isteniyor. Daha sonra ise, “Îdâme Tedavisi” diye bir bilgi var. Bu tedavinin tamamen neticeye ulaşması için, uzun bir süre, belli dozajda kullanıma devam edilmesinin gerekliliği anlatılıyor. Bu bazen ömür boyu süren bir idame tedavisi oluyor. Kalp ameliyatı olanların Comodin adlı pıhtılaşmayı önleyen ilacı, diyabetlilerin insülini ömür boyu kullanmaları gibi…

İşte, ihlâsın, hâlisiyetin, yakînin devamlılığı; daha doğru bir ifadeyle, İHLÂSIN İDÂMESİ için; ”..lâakal 15 günde bir okunmasının” ciddi bir önemi vardır ki, iki cihan için de çok önemli, müessir ve geniş spektrumlu bu ilacı, Kur’an ve Sünnet’ten hazırlayan Zat, bu ilacın kutusu üzerine, ısrarla bu notu yazmıştır.

Hem ene denilen tehlikeli cihaz da hep mukayeselerle algılar. Hasta olmadan sıhhatin kıymetini anlamak herkese nasip olmamaktadır. Karanlık olmadan ışık algılanamamaktadır. Ayakları kesilenleri görmeden, insanlar sigarayı zor bırakmakta; şeker hastaları sıkı diyet ve ilaca zor sebat edebilmektedirler.

İhlas düsturlarının, belli sıklıkta, tekrar tekrar okunurken daha kuvvetli ve sıhhatli algılandığı kolayca kabul edilebilir bir sonuç, kesin ve ilmî bir veridir.

Hem, Menfî İbadet de denilen, hastalık, bela ve musibet halinde tam ve halis dua edebilmek, hep algılama yüksekliğiyle ilgilidir. İşte ciddi tekrarlar bize bu hallere düçar olmadan yüksek bir hal bahşedebilir.

Darbeli matkapların, Ağaçkakan kuşlarının ayni noktaya yaptıkları israrlı vuruşların muhakkak netice alması gibi, 21. Lem’ayla, ayni noktaya yapılan tahşidatlar da inşâllah bizi istenen güzel hedeflere ulaştıracaktır.

Bu arada B.S.Nursi Hazretlerinin sık sık hapishaneleri, hastahaneleri ve kabristanı ziyaret etme tavsiyesi de bu mânânın ayrı bir tamamlayıcısı olarak bilinmelidir. O ziyaretlerde insan mukayeseler yapmakta, dimağındaki bilgilerin HAYAL, TASAVVUR…..gibi mertebelerini sıhhatli bir şekilde geçmekte, İTİKADA ulaşmaktadır. Böylece bilgi, inşallah, yaptırım gücüne ulaşmakta, artık sahibini saadet-i dâreyne taşımaktadır. Bilginin insanda karakter ve ahlak haline gelmesi için tekrara ihtiyacı vardır. Hatta mütemmimi fiillerle de bu desteklenmelidir.

“Niyetin, bir cihette, fitrî amelin ölümü olması” da bu konuyla bir cihette ilgilidir. İhlâsın fıtri bir amel haline dönüşmesi”..lâakal 15 günde bir okunması” ile irtibatlıdır. Tekrar tekrar okumaların, duada ısrar etmek gibi bir tarz arz etmesiyle; dimağ mertebelerinin sıhhatli tarzda aşılmasıyla, Rabbimiz inşallah bize ihlası nasip edecek; şuur altımıza yerleştirecek, bizim dünyamızda İTİKAT’a çevirerek, onu NİYETSİZ kullanılır fıtrî hale getirecektir.

Burada çok önemli bir ayrıntıyı da eklemeliyim. Bir Psikiyatrise, Avrupa’da %70, bizde %38’lere ulaşan boşanma oranlarıyla ilgili olarak; “Siz ailelere yardımcı olabiliyor musunuz?” denince, “Biz sihirbaz değiliz. Ancak eşler, her ikisi de kendi istekleriyle, yuvalarını kurtarmak için gelirlerse, onlara % 95 yardımcı olabiliyoruz.” diye cevap vermişti. Ben de, bu ilmi veriye bağlı olarak, “Bizlerin CİDDİ BİR TALEPLE, ihlaslı olmayı istememiz gerekir” diye, düşünüyorum. Hatta bu talebin çok önemli olduğunu da belirtmek istiyorum.

Bu çarşambanın fâkihesi bunlar oldu.

Yüzlerce defa okuduğumuz, belli sabahlarda öğrenci evlerinde okunması için programlar yaptığımız, yazımlarını 1.tekil şahsa göre değiştirip defalarca kendi nefsimize okumaya çalıştığımız; projeksiyonla duvara aktardığımız metinlerini, mütalaalı sohbetlerle kelime kelime anlamaya, idrak etmeye gayret ettiğimiz; M.Karabaşoğlu’ndan çok farklı versiyonlarını sabahlara kadar süren mütalaalı okumalarda dinlediğimiz İhlas Risaleleri için bundan sonra; ilaçlara direnç gösteren dehşetli virüsler için antibiyotik değiştiren hekimler gibi, artık takvimlerimize çek-senet günü işlercesine İHLÂS OKUMALARINI; kabir, hapishane ve hastahane ziyaretleriyle beraber kaydettik. Bu da yetmedi, telefonlarımızın ajandalarına, bizim gibi gafilleri sesli uyarmaları için notlar ekledik. İhlâslı ve Nurlu bir mümin olmak için her şeyi yapmaya azmettik. İnşallah muvaffak oluruz.

Çünkü :

“….bu müthiş zamanda ve

dehşetli düşmanlar mukabilinde ve

şiddetli tazyikat karşısında ve

savletli bid'alar, dalâletler içerisinde

bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde,

gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî

Bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'âniye

omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş.

Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle

ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz.

Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için

gayet derecede muhtacız. (21.Lem’a,267)

Bu sebeple de:

“Bu dünyada,

hususan uhrevî hizmetlerde

en mühim bir esas,

en büyük bir kuvvet,

en makbul bir şefaatçi,

en metin bir nokta-i istinad,

en kısa bir tarîk-i hakikat,

en makbul bir dua-yı mânevî,

en kerametli bir vesile-i makasıd,

en yüksek bir haslet,

en sâfi bir ubudiyet” olan ihlâsı muhakkak kazanmalıyız..

Allah, bizi de ihlâslılar kervanına dahil etsin. Amin…
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Musibetler altında


“Zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var.”1

Bu, musibete düşenleri rahatlatıcı cümle Tarihçe-i Hayat’ta yer alıyor. Önceki yıllarında milletin gözdesi olmuş, omuzlar üstünde tutulan, fakat dönem değişikliği sebebiyle serapa fazilet olan hareketleri suç görülüp 28 senelik hayatı, zindan, sürgün, göz hapsi gibi hayattan bıktıracak şekilde nice sıkıntı ve ıztıraplarla geçen, eserin muhterem müellifi Bediüzzaman Hazretleri sıkıntılı hapishane günlerinde talebelerine yazdığı mektupta bu cümleye yer veriyordu.

İnsan haklı olabilirdi. Ama haksız olarak zindanlara dahi atılabilirdi. Böyle anlarda musibete takılıp “Ah vah!” etmemeli, hemen inayet-i İlâhiyenin, yani Allah’ın yardımını düşünmeli, bu tatlı sonuçlarla teselli bulmalıydı.

Evet, musibetlerde rahmet ciheti vardı.2 Önemli olan gülün dikenlerine takılıp kalmayıp mütebessim tomurcuklarını olduğu gibi musibetlerdeki rahmet izlerini de görebilmeliydi.

Her şeyden önce Hadid Sûresinin 22 ve 23. âyetlerinde dikkat çekildiği gibi yeryüzünde vuku bulan ve başımıza gelen herbir musibet yaratılmadan evvel bir kitapta yazılıydı. Öyleyse insan kaybettiği şeye üzülmemeli, birşey kaybettiğinde de şımarmamalıydı.

Bu âyet insanı rahatlatmaya yetiyordu. Çünkü kâinatta hiçbir şey tesadüfen, rastgele, kendi kendine olmamakta; aksine sineğin kanadını, ağacın yaprağını oynatmasına varıncaya kadar her şey Allah’ın izni ve takdiri sonucu gerçekleşmekteydi.

Madem her şey takdirleydi. Ve bu takdiri rahmeti, ihsanı, ikramı ve hikmeti sonsuz olan Allah yapmaktaydı. O halde Ona güvenmeli, teslim olmalıydı. Bizi bizden daha çok seven Rabbimiz bizim kötülüğümüzü nasıl isterdi?

O bizi olgunlaştırmak istiyordu. Bir çekirdeğin binlerce meyve veren ağaç hâline gelebilmesi için toprak altına girip o ıslak, karanlık âlemde kalıp kabuğunu çatlatıp filiz vermesi gerekiyordu. Yoksa toprak altına girmeden, çile çekmeden ağaç hâline gelmesi mümkün değildi.

Cennete lâyık hâle gelebilmek, orada yüksek mertebelere erebilmek için de dünya denilen imtihan salonunda manevî bir kısım eğitimlerden geçmek, bir kısım zorlukları üstlenmek gerekiyordu. Çile çekmeden saadete erilmezdi.

O halde ilk bakışta musibet gibi görünen olaylar sonuç itibariyle musibet olmaktan çıkıyor, rahmete dönüyordu. Demek her musibette bir cihet-i rahmet vardı. Demek o musibetler altında inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri bulunuyordu.

Dipnotlar:

1- Tarihçe-i Hayat, s. 432. 2- Sözler, s. 665.
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
İMAN İLİMLERİNE GİRİŞ: 1
Ümit Şimşek




Hidayet Senden olmazsa dirayet neylesin yRab!
Arapça bilse de Bûcehl’e âyet neylesin yâ Rab!
Merzifonlu Muallim Cûdî Efendi


BEDİÜZZAMAN, Risale-i Nur Külliyatının konusunu iman ilimleri, Risale-i Nur hizmetinin alanını da iman hizmeti olarak belirlemiş ve bu tespitin altını kalın hatlarla çizmiştir. Bu ise alışılmış bir yaklaşım değildir. İman konusunun kendi başına bir ilim, hattâ ilimler topluluğu olarak incelenmesi ve Risale-i Nur gibi hayli yaygın bir hizmetin yegâne alanını teşkil etmesi, pek çokları tarafından yadırganmıştır ve hâlâ da yadırganmaya devam etmektedir. Bu yadırganmanın nedeni ise, imanın bir ara aşama olarak görülmesinden, “daha ileri düzeyde” birtakım konulara geçiş için bir basamak olarak telâkki edilmesinden başka birşey değildir.

Oysa Bediüzzaman’ın eserlerinde iman, Allah’ın varlık ve birliği ile bazı inanç konularını ispat etmek ve bunlara inanmakla olup biten bir olay değildir. İmanda, herşeyden önce, bir “tanıma” eylemi vardır ki, başlı başına bu bile bir ömrü kapsadıktan sonra, hâlâ keşfedilmeyi bekleyen esrarıyla insanları cezbesi altında tutacak bir potansiyele sahiptir.

İslâm geleneğinde “marifetullah” adıyla anılan bu tanıma faaliyeti, kâinatın bütününü tanımaktan daha ötede bir iş olarak görülebilir; çünkü varlık âleminde olup biten ne varsa, Onun isimlerinden birer parıltıdır, o kadar. İlâhî isimlerden birisi bir parıltısıyla gökleri, bir başkası baharı, daha başkası anneler ile yavrular arasındaki şefkat alışverişlerini göz kamaştıran bir güzelliğe büründürüyorsa, gönlünü o parıltıların kaynağına yönelten bir insan kendisini hangi enginlikte deryalarla karşı karşıya bulur?

İnsan, maddî ve manevî duyu ve yetenekleriyle, evrendeki her türlü güzelliğin bütün inceliklerini tek tek ayırt etmek ve İlâhî isimlerin onlardaki parıltılarını çözmek, sonra da o parıltıları hem diliyle, hem haliyle bizzat yansıtmak üzere düzenlenmiş bir varlıktır. Gelip geçici dünya hayatında bundan başka hangi amacı insanın önüne bir ideal olarak koyacak olsanız, ona yakışmadığını hemen fark edersiniz. Bütün dünyanın egemenliği gibi erişilemeyecek şeyler de bu hükme dahildir; çünkü bütün bunlar fânidir, oysa insanın başta hayalgücü olmak üzere bütün yetenekleri, o erişilemeyen şeylerin de erişemeyeceği yerlere, sonsuzluklara uzanmaktadır.

Kaldı ki, bu dünyaya gelen herhangi bir akıl sahibi varlık, tıpkı Bediüzzaman’ın Yedinci Şuada macerasını yazdığı “kâinattan yaratıcısını soran gezgin” gibi, gözünü açıp da etrafa baktığı anda, kendisini bir muhteşem ülkede bulur ve bu ülkenin sahibini tanımak ister. Zaten herşeyiyle Onu tanımak ve Onun eserlerindeki üstünlükleri zevk etmek üzere yaratılmıştır insan; bu merak onun içine düştükten sonra, ömrü de aradığını tanımakla geçer.

Bununla beraber, sağlıklı bir tanıma eylemine girişmeden önce, imanın sağlam zeminlere oturtulması zorunluluğu vardır. Ve iman konusu, daha bu aşamada iken, günümüzde her yandan gelen sarsıntılarla, mâsum görünüşle saldırılarla, en sağlam bir aklı bile tereddüde düşürecek vehim ve vesveselerle karşı karşıyadır. Kime sorarsanız “Bir Allah var” der. Kime sorarsanız Müslümandır. Lâkin insanların hayat felsefelerini incelemeye başladığınızda, Allah’ın mülkünün sebeplere, doğa yasalarına, birtakım dünya adamlarına veya kurumlarına bölüştürülmüş olduğunu görürsünüz. Allah’a kalan ise, insanların henüz el atamadığı göklerden ibarettir; orada, günlük hayatımıza karışmamak şartıyla tanrılığını devam ettirebilir ve bu haliyle, tıpkı bir meşrutî kral gibi, sonsuz saygıya da muhatap olabilir!

Ne var ki, birçoklarının iman olarak gördüğü bu yaklaşım, Kur’ân’ın “şirk” olarak lânetlediği şeyin tâ kendisidir. Bediüzzaman da, “Herkes Allah’ı bilir; bu kadar derse ihtiyacımız yok” şeklindeki itirazlara verdiği cevapta, bu yaklaşımı “Hiçbir cihetle Allah’a iman hakikati onda yoktur” diyerek şiddetle reddetmektedir:



Halbuki Allah'ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden [kuşatan] rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz'î ve küllî herşey Onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve iradesiyle olduğuna kat'î iman etmek; ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve Lâ ilâhe illallah kelime-i kudsiyesine, hakikatlerine iman etmek, kalben tasdik etmekle olur. Yoksa, "Bir Allah var" deyip, bütün mülkünü esbaba ve tabiata taksim etmek ve onlara isnat etmek—hâşâ—hadsiz şerikleri hükmünde esbabı merci tanımak ve herşeyin yanında hâzır irade ve ilmini bilmemek ve
şiddetli emirlerini tanımamak ve sıfatlarını ve gönderdiği elçilerini, peygamberlerini bilmemek, elbette hiçbir cihette Allah'a iman hakikati onda yoktur.

Bediüzzaman, bahsin devamında, böyle bir inanışın, sadece “inkâr etmemek” düzeyinde kaldığına işaret eder. Halbuki, iman etmek, inkârın yokluğundan ibaret bir hadise değil, başlı başına bir fiildir.



Evet, inkâr etmemek başkadır, iman etmek bütün bütün başkadır.

Evet, kâinatta hiçbir zîşuur [şuur sahibi], kâinatın bütün eczası kadar şahitleri bulunan Hâ*lik-ı Zülcelâl'i inkâr edemez... Etse, bütün kâinat onu tekzip edeceği için susar, lâkayd kalır.

Fakat Ona iman etmek, Kur'ân-ı Azîmüşşânın ders verdiği gibi, O Hâlıkı, sı*fat*larıyla, isimleriyle, umum kâinatın şehadetine istinaden kalben tasdik et*mek; ve elçileriyle gönderdiği emirleri tanımak; ve günah ve emre muhalefet ettiği vakit, kalben tevbe ve nedamet etmek iledir. Yoksa, büyük günahları serbest işleyip istiğfar etmemek ve aldırmamak, o imandan hissesi olmadığına de*lil*dir.82[1]


“Kur’ân’ın ders verdiği gibi” tanımı, Risale-i Nur’un iman bahislerini özetleyen güzel bir tariftir. Bu tanım, Risale-i Nur’un rahmet ve muhabbet hakikatlerine ağırlık vermesi kadar, herşeyi her an her haliyle kuşatan bir rububiyeti ders vermesi yönünden de gerçeği yansıtmaktadır. Bu iman tanımında, ne insanın, ne de daha küçük veya büyük herhangi bir varlığın, en gizli ve en küçük bir hal ve hareketinde bile Allah’ın ilmi, iradesi ve kudreti dışında hareket etme olasılığı yoktur. Ama iyi ki yoktur. Aksi takdirde, en gizli arzularımızı açıp en derin dileklerimizi sunacak kimi bulurduk? Bizi her yönden saran tehlikelere karşı sığınacak kimimiz olurdu? Sırlarınının küçücük bir bölümünü bile hâlâ çözemediğimiz bedenimizin, onun ötesinde de manevî varlığımızın en karmaşık ayrıntılarında Onun hükmü geçmeseydi, hayat bu kadar rahat ve bu kadar tatlı bir şekilde yaşanır mıydı?

Kur’ân’ın irşadları ışığında Risale-i Nur’un ders verdiği iman, bir dostun her yerde ve her zaman varlığını kendisiyle beraber hissetmeyi, bunu gözüyle görmüşçesine bir kesinlikle bilmeyi ve bütün sıcaklığıyla yaşamayı sonuç veren bir imandır. O gizemli üslûbun insanı ilk satırlarından itibaren içine aldığı âlemlerde işte böyle bir imanın sıcaklığı hissedildiği içindir ki, insanlar, bu eserleri okudukça vurulmuşlar, okumakla doymamışlar, defalarca okumak suretiyle bir mutluluğu tekrar tekrar tatmak ve her okuyuşta o satırlar arasında yeni parıltılar keşfetmek arzusuna tutulmuşlardır. Risale-i Nur’un iman ilimlerini kapsadığını ve iman ilimlerinin de insan için hava veya su demek olduğunu dikkate almayanlar ise, bu eserlerin niçin tekrar tekrar okunduğuna akıl erdirememişler ve binlerce, yüz binlerce, belki de milyonlarca insanın, bu eserlerin telifinden beri onları her gün ve gece tekrarlayıp durmasını şaşkınlıkla izlemişlerdir.

Bediüzzaman Said Nursî, talebeleriyle yazışmalarında, Nur Risalelerinin bu özelliğine zaman zaman dikkati çekmiş ve onlardan, iman ilimlerini başka ilim branşlarıyla karıştırmamalarını istemiştir.



Ümit ediyorum ki, Cenab-ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfidirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim; fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı [helâke yol açan dertlerin çoğunun devâsı], yazılanlarda vardır. Siz onların mütalâasını, kıymettar bir ibadet olan tefekkür nev'inde telâkki ediniz. Ve onlardaki ilmi, envâr-ı imandan ve mârifetullahtan tasavvur ediniz ki usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde [dinleyenlerde] iştiyak olduğu zaman okuyunuz.83[2]

Onuncu Sözün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî, belki elli defa mütalâa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sair ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Halbuki bu risale ulûm-u imaniyedendir [iman ilimlerindendir].84[3]

İlim iki kısımdır: Bir nevi ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi, her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır. Elinizdeki Sözler ekseriyet itibarıyla inşaallah o cümledendir.85[4]

Mektubunuzda Risale-i Nur'un mizanlarını her okudukça daha ziyade istifade ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet, kardeşim, o risaleler Kur'ân'dan alındığı için kut ve gıda hükmündedir. Hergün ihtiyaç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ-yı ruhânîye ihtiyaç hissedilir. Senin gibi ruhu inkişaf edip kalbi intibaha gelen zatlar okumaktan usanmaz. Bu Kur'ânî risaleler, sair risaleler gibi tefekküh [meyve] nev'inden değil ki, usanç versin. Belki tagaddîdir [gıdadır].
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Aziz, Muhterem Kardeşim...





Madem ki İslam’ın her derdine razı olduğunu bildiriyorsun, bu müjdenle bize aşk ve şevk veriyorsun, o halde iyi dinle:



Vazifen, dikenler arasında güller toplayacaksın. Ayağın çıplaktır, batacak. Elin açıktır, ısıracak. Buna sevineceksin.



Firavunlar kucağında büyüyen çocuk Musa’ları safına alacaksın. Aldığın için dövecekler. Konuştuğun için zindana koyacaklar, sevineceksin.



Çöllere sürülürsen kanınla ağaç yetiştireceksin. Kutuplara sürülürsen, ısınla sebze yetiştireceksin. Yeşilliği sevmeyenler olacak. Yakacaklar, yıkacaklar. Sen bunu sabırla seyredeceksin.



Karanlık zindanlara salarlarsa; ışık,

Paslı vicdanları görürsen; ümit,

İmansız kalplere rastlarsan; Nur vereceksin.



Sen verdiğin için suç, sen getirdiğin için ceza, sen konuştuğun için mahkum olacaksın. Ve buna şükredeceksin.



Anadan, yardan, serden ayrılacaksın. Candan, gönülden Kur’an’a sarılacaksın. Damla iken deniz, nefes iken; tayfun olacaksın. Derdini yazmak için derini kağıt, kanını mürekkep edeceksin. Kimse ile görüştürmezlerse, mecnun olup çöllere düşeceksin. Leyla arar gibi Nur arayanları bulacaksın. Bulamazsan üzülmeyeceksin.



Makamlar, servetler verirlerse, nefsini unutacaksın.



Yalan, iftira, çamur fırtınasına tutulursan, hissiyatını terk edeceksin… Önünde demirden set yaparlarsa, dişinle deleceksin. Dağları toptan oymak gerekirse iğne ile oyacaksın. Unutma! nerede olursan ol, küfrün ve cehlin ta temelini çürüteceksin. Bir gün Kur’an etrafındaki surların yıkıldığını görürsen; hemen kemiklerini taş, etlerini harç, kanını da su edeceksin. Etrafına ilimden, irfandan, faziletten, ahlaktan kaleler dikeceksin. Kaleler, fedailer ister. Nasıl olsa sen de içinde fedai olacaksın.



Bu mektubu okuyunca, Mesnevi’yi okuyan Yunus Emre gibi "Uzun olmuş" diyeceksin. O’nun gibi ben olsa idim: "Ete kemiğe bürünürdüm. Yunus diye görünürdüm" derdim dediği gibi, sen de ne lüzum vardı uzun uzun saymaya, kısaca "Kur’an talebesi olacaksın" deseydin yeterdi, diyeceksin. Haklısın. Zira, İslam yoluna giren bilir ki, bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir. Her kişinin değil, er kişinin yoludur.



Seni bütün ruhu canımla kucaklar, gözlerinden öper, dualarına mukabele eder, Allah’ın rızası dairesinde buluşmak üzere mektubuma son verirken, dalalete düşen din kardeşlerimin, kısa bir zamanda sizin gibi hidayete ermelerini, Cenab-ı Vacib-ül Vücud olan Hazret-i Allah’tan niyaz eylerim. Amin.



Zübeyir Gündüzalp
 
Üst