Hz. Mevlana'nin Hayati Ve Vasİyetİ.... | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Hz. Mevlana'nin Hayati Ve Vasİyetİ....

asiL

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
27 Kas 2006
Mesajlar
27
Puanları
0
Yaş
35
Asıl adı Muhammed Celaleddin olan Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugünkü Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasanın Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır. Babası ise hayatta iken "Bilginlerin Sultânı" unvanını almış olan Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabası, Ahmet Hatibi oğlu Hüseyin Hatibi'dir. Bahaeddin Veled, yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh'den ayrılmak zorunda kalmış; Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yıllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh'den ayrılarak ilk olarak Nişâbura gelmiştir. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar'ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü'I Ulemâ Nişabur'dan Bağdat'a ve daha sonra Küfe yolu ile Kâbe’ye hareket ederek Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, Şam'a geçmiştir. Şam'dan sonra sırasıyla Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye yani Karamana gelmiştir. Karaman'da Subaşı Emir Musa’nın yaptırdıkları medreseye Ailesi ve dostlarıyla beraber yerleşmiştir. Karamanda hayatlarına devam etmekteyken Karaman'da bulundukları 1225 tarihinde Mevlana, babasının buyruğu ile itibarlı, asil bir zat olan Semerkantli Hoca Şerafeddin Lala'nin, kızı Gevher Banu ile evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapmıştır. Mevlâna'nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolulun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti'nin egemenliği altında iken Devletin baş şehri Konya idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkârlarla dolu bir şehir idi. Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd, Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerleşmesini istedi. Bahaeddin Veled, Mevlana’nın ilk mürşididir. Yani Mevlana’ya Allah yolunu öğretip, tasavvuf usulünce hakikatleri ve sırları gösteren hocası idi. Bütün İslam âleminde yüksek bir itibar ve şöhrete sahip olan Bahaeddin Veled, Selçukluların Sultani Alaaddin Keykubat'tan yakin alaka ve sonsuz hürmet görür. Bahaeddin Veled, 1228 yılının mayıs ayında Selçukluların bas şehri Konya’yı şereflendirip yerleştikten kısa bir süre sonra, son derece samimi dindar olan Sultan Alaaddin Keykubat (saltanat müddeti: 1219–1236), sarayında Bahaeddin Veled'in şerefine büyük bir toplantı tertip etti ve bütün ileri gelenleriyle birlikte onun manevi terbiyesi altına girdi. Sultanü'l-Ulema'ya gönülden bağlı olan Sultan Alaaddin onu hayranlıkla söyle över: "Heybetinden gönlüm tir tir titriyor; yüzüne bakmaktan korkuyorum. Bu eri gördükçe gerçekliğim, dinim artıyor. Bu alem, benden korkup titrerken ben, bu adamdan korkuyorum; ya Rabbi bu ne hal? İyice inandım ki O, nadir bulunan ve esi benzeri olmayan bir Allah dostudur." Dünya sultanına hükmeden, essiz Allah dostu mana ve gönül sultani Bahaeddin Veled, 24 subat 1231 tarihinde ebedi aleme göçtü. Selçuklu Sarayının Gül Bahçesine defnedildi. (Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı). Geride Muhammed Celaleddin gibi bir hayırlı oğul ile Maarif gibi bir eser bıraktı. Mevlana üzerindeki tesiri bakımından büyük bir önem taşır. Bahaeddin Veled,in vefatında Mevlana yirmi dört yasında idi. Babasının vasiyeti, dostlarının ve bütün halkın yalvarmaları ile babasının makamına geçti. Mevlana, babasından sonra, Seyyid Burhaneddin ile buluşuncaya kadar, bir yıl mürşitsiz kaldı. 1232 tarihinde babasının değerli halifesi Seyyid Burhaneddin Konya'ya geldi. Mevlana onun manevi terbiyesi altına girdi. Seyyid Burhaneddin, mertebesi çok yüksek, bir kâmil mürşit idi. Kendisine daima kalplerde bulunan sırları bilmesinden dolayı, Seyyid Sirdan denirdi. Seyyid Burhaneddin, ta çocukluk yıllarında bir lala gibi omuzlarında taşıyıp dolaştırdığı, Mevlana’ya dedi ki ."Bilginde eşin yok, seçkinsin Ama baban hal (manevi makam) sahibiydi; sen de onu ara, kalden (sözden) geç onun sözlerini iki elinde kavramışsın; fakat benim gibi onun haliyle de sarhoş ol. Böylece de ona tam mirasçı kesil; cihadına ışık saçmada güneşe benze. Sen zahiren babanın mirasçısısın; ama özü ben almışım; bu dosta bak bana uy." Mevlana babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. (Genç yaşında Mevlana ve Rumi ismi kendisine verildi. Efendimiz manasına gelen Mevlana; Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyıllarda Diyarı Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya'da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kısminin orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.Bu isim Şems-i Tebrizi ve Sultan Veled'den itibaren Mevlana’yı sevenlerce kullanılmış; Adeta adi yerine sembol olmuştur.) Mevlana babasının halifesinden bu sözleri duyunca samimiyetle onun terbiyesine teslim oldu. Mevlana candan, samimiyetle, Seyyid Burhaneddin'i babasının yerine koydu ve gerçek bir mürşit bilerek gönülden, tam dokuz yıl ona hizmet etti. Bu zaman zarfında, o kâmil mürşit’in kılavuzluğu ile mücahede (nefsi yenmek için gayret sarf ederek) ve riyazetle (dünya lezzetlerinden ve rahatından sakınarak perhizle) meşgul olup, o kâmil arifin feyizli sohbet ve nefesleriyle pisti, olgunlaştı, bastan ayağa nur oldu; kendinden kurtuldu, mana sultani oldu. Nitekim Mesnevi'sindeki su iki beyit, piştiğinin, kâmil insan mertebesine ulaştığının ifadesidir: "Piş ol da bozulmaktan kurtul... Yürü, Burhan-i Muhakkik gibi nur ol." Kendinden kurtuldun mu, tamamıyla burhan olursun. Kul olup yok oldun mu, sultan kesilirsin. Mevlana, yüksek ilimlerde daha çok derinleşmek için, Seyyid Burhaneddin'in izniyle Halep'e gitti. Haleviyye Medresesi'nde, fıkıh, tefsir ve usul ilimlerinde üstün bir alim olan Adim oglu Kemaleddin'den ders aldı. Mevlana, Halep’teki tahsilini bitirdikten sonra sam'a geçti. Burada, ilmi incelemeler yapmak için dört yıl kaldı. Bu zaman zarfında sam'daki alimlerle tanışıp, onlarla sohbet etti. Yedi yıl süren Halep ve sam seyahatinden sonra Konya'ya dönen Mevlana, Seyyid Burhaneddin'in arzusu üzerine birbiri arkasına, candan istekle ve samimiyetle, üç çile çıkardı. Yani üç defa kırkar gün (yüz yirmi gün) az yemek, az içmek, az uyumak ve vaktinin tamamını ibadetle geçirmek suretiyle nefsini arıttı. Üçüncü çilenin sonunda Seyyid Burhaneddin, Mevlana’yı kucaklayıp öptü; takdir ve tebrikle: "Bütün ilimlerde esi benzeri olmayan bir insan; nebilerin ve velilerin parmakla gösterdiği bir kişi olmuşsun... Bismillah de yürü, insanların ruhunu taze bir hayat ve ölçülemeyecek bir rahmete boğ; bu suret âleminin ölülerini kendi mana askınla dirilt."dedi ve onu irşad ile görevlendirdi. Seyyid Burhaneddin, daha sonra, Mevlana'dan izin alıp Kayseri'ye gitmiş ve orada ebedi âleme göçmüştür. (1241, 1242). Türbesi Kayseri'dedir. Mevlana, Seyyid Burhaneddin'in Konya'dan ayrılısından sonra, irşad (Allah yolunu gösterme) ve tedris makamına geçti. Babasının ve dedelerinin usullerine uyarak beş yıl bu vazifeyi başarı ile yaptı. Rivayete göre dini ilimleri tahsil eden dört yüz talebesi ve on binden çok müridi vardı. Hz. Mevlana ve Şemsi Tebrizi: Sems-i Tebrizi: Bu zatin adi, Şemseddin Muhammed olup doğumu 1186'dir. Tebrizli Melekdad oğlu Ali'nin oğlu olan Şems, tahsilini bitirdikten sonra, zamanın yegâne şeyhi olarak gördüğü Tebrizli Şeyh Ebu Bekir Sellebaf (selle ve sepet örücüsü)'a intisap etti ve onun terbiye ve irşadıyla yetişip olgunlaştı. Şems, ulaştığı manevi makama kanaat etmediğinden daha olgun mürşitler bulmak arzusuyla seyahate çıktı. Senelerce, takati tükenircesine birçok yerler dolaştı; zamanın arifleriyle görüştü. Bu arifler, mana âlemindeki uçuşundan kinaye olarak Şems'e, Sems-i Perende (Uçan Güneş) adini vermişlerdir. Şems, ta çocukluğundan itibaren fikren ve ruhen hür bir derviş, kendinden geçercesine ilahi aska dalarak yasayan bir şahsiyettir. Şems, kendini ruhen tatmin edecek seviyede bir hak dostu bulamayan ve hep kendi mertebesinde bir sohbet arkadaşı arayan kâmil velidir. Yana yakıla, kendisine muhatap olabilecek, sohbetine dayanabilecek bir dost arayan Şems'in bir gece kararı elden gitti, heyecan içinde idi. Allah’ın tecellilerine gömülüp mest olmuş bir halde münacatında: "Ey Allah’ım! Kendi, örtülü olan sevgililerinden birini bana göstermeni istiyorum." diye yalvardı. Allah tarafından, istediğinin, Anadolu ülkesinde bulunan, Belh'li Sultanü'l-Ulema'nin oğlu Muhammed Celaleddin olduğu ilham edildi. Bu ilham ile Şems, 1244 yılı Konya'ya geldi. Mevlana ile Şems, bu iki kabiliyet, bu iki nur, nihayet buluştular; görüştüler. Bu iki ilahi aşık, bir müddet yalnızca bir köseye çekilerek kendilerini tamamıyla Hakk'a verdiler ve gönüllerine gelen ilahi ilhamlarla sohbetlere koyuldular. Sultan Veled der ki: "Ansızın Şems gelip ona ulaştı; ona masukluk (sevilen, sevgili olmanın) hallerini anlattı, açıkladı. Böylece de sırrı yücelerden yüceye vardı. Şems, Mevlana yi şaşılacak bir âleme çağırdı, öyle bir âleme ki, ne Türk gördü o âlemi ne Arap." "Âlemdeki erenlerin derecelerinden üstün bir derece vardır ki o, masukluk durağıdır. Âleme bu masukluk durağına dair haber gelmemiş; bu durakta bulunanların ahvalini hiçbir kulak işitmemişti. Tebrizli Şemseddin zuhur edip, Mevlana Celaleddin'i âşıklık ve erenlik mertebesinden, bu zamana kadar duyulmamış olan. Masukluk mertebesine eriştirmiştir. Esasen Mevlana, ezelde, masukluk denizinin incisiydi; hersek döner, aslına varır." Diyen Sultan Veled Hz. Mevlana’nın Masukluk mertebesine erişmesine bu sözleriyle yorumlar. Mevlana, manevi yolculuğunu, olgunluğa ermesini, su sözünde toplamıştır:"Hamdım, pistim, yandım." Mevlana’nın pişmesi, babası Sultanü'l-Ulema Bahaeddin Veled ve Seyyid Burhaneddin'in feyizli nefesleriyle; yanması da Şems'in nurlu aynasında gördüğü kendi güzelliğinin ask ateşiyledir. Mevlana, Şems ile Konya'da buluştuğu zaman tamamıyla kemale ermis bir sahsiyetti. Şems, Mevlana'ya ayna oldu. Mevlana, Şems’in aynasında gördüğü kendi essiz güzelliğine âşık oldu. Diğer bir ifadeyle Mevlana, gönlündeki Allah askını Şems’te yaşattı. Mevlana'nin Şems’e karsı olan sevgisi, Allah'a olan askının miyaridir (ölçüsüdür); çünkü Mevlana, Şems’te Allah cemalinin parlak tecellilerini görüyordu. Mevlana açılmak üzere bir güldü. Şems ona bir nesim oldu. Mevlana zaten büyüktü, Şems onda bir gidiş, bir nesve değişikliği yaptı. Şems ile buluşan Mevlana, artik vaktini Şems’in sohbetine hasretmiş, Şems’in nurlarına gömülüp gitmiş, bambaşka bir âleme girmişti. Şems’in cazibesinde yana yana dönüyor, ilahi askla kendinden geçercesine Sema ediyordu. Bu iki ilahi dostun sohbetlerindeki mukaddes sırrı idrakten aciz olanlar, ileri geri konuşmaya başladılar. Neticede Şems, incindi ve Mevlana’nın yalvarmalarına rağmen, Konya'dan sam'a gitti. Şems'in ayrılığından derin bir ıstıraba düsen Mevlana, manzum olarak yazdığı güzel bir mektubu, Sultan Veled’in başkanlığındaki kafileyle sam'a, şems’e gönderdi. Sultan Veled, kafilesiyle sam'a vardı. Şems’i buldu ve babasının davet mektubunu, hediyelerle birlikte şems’e sundu. Şems: "Muhammed-i tavırlı ve ahlaklı Mevlana’nın arzusu kâfidir. Onun sözünden ve işaretinden nasıl çıkılabilir?" diyerek, Mevlana’nın davetine icabet etti ve 1247'de, Sultan Velet’in kafilesiyle, Konya'ya döndü. Şems'in Konya'ya geri gelmesine herkes sevindi. Mevlana da hasretin sıkıntılarından kurtuldu. Artik şems’in şerefine ziyafetler verildi. Sema meclisleri tertip edildi. Fakat huzurlu, muhabbetle, dostluk içinde geçen günler uzun sürmedi; dedikodular ve can sıkıcı durumlar yeniden başladı şems, o bahtsız dedikoducu topluluğun yine kinle dolduğunu, gönüllerinden sevginin uçup gittiğini, akılarının nefislerine esir olduğunu anladı ve kendisini ortadan kaldırmaya uğraştıklarını bildi. Sultan Velede dedi ki; Gördün ya, azgınlıkta yine birleştiler. Doğru yolu göstermekte, bilginlikte esi olmayan Mevlana’nın huzurundan beni ayırmak, uzaklaştırmak, sonra da sevinmek istiyorlar. Bu sefer öyle bir gideceğim ki, hiç kimse benim nerede olduğumu bilemeyecek. Aramaktan acze düşecek, kimse benden bir nisan bile bulamayacak. Böyle birçok yıllar geçecek de yine izimin tozunu bile göremeyecek." iste Sultan Velet’e böyle yakınan şems, 1247–1248 tarihinde, Konya'dan ansızın gidip kayboldu. şems’in kayboluşundan sonra Mevlana, herkesten onun haberini soruyordu. Kim onun hakkında asli esasi olmayan bir haber bile verse ve şems’i falan yerde gördüm dese, bu müjde için sarigini ve hırkasını vererek sükranelerde bulunuyordu. Bir gün, bir adam, Şems-i sam'da gördüm, diye haber verdi.
 

asiL

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
27 Kas 2006
Mesajlar
27
Puanları
0
Yaş
35
Mevlana buna, tarif edilemeyecek şekilde sevindi ve o adama, üstünde nesi varsa bağışladı. Dostlarından birisi, bu adamın verdiği haber yalandır, o şems’i hiç görmemiştir, dediğinde Mevlana su cevabi vermiştir: "Evet, onun verdiği bu yalan haber için üstümde neyim varsa verdim. Eğer doğru haber verseydi, canımı verirdim." Mevlana, şems’i çok aradı. Onun ayrılığıyla, gönülleri yakan, sızlatan, nice şiirler söyledi. Onu aramak için iki kere sam'a gitti. Yine Şems-i bulamadı. Bu son iki seyahatin tarihleri kesin olarak bilinmemekle beraber, büyük bir ihtimalle 1248–1250 yılları arasında olduğu söylenebilir. Sultan Veled'in ifadesiyle Mevlana, sam'da suret bakımından Tebrizli Şems-i bulamadı ama mana yönünden onu, kendisinde buldu. Ay gibi kendi varlığında beliren şems’i, kendinde gördü ve dedi ki: "Beden bakımından ondan ayrıyım ama bedensiz ve cansız ikimizde bir nuruz. Ey arayan kişi! İster onu gör, ister beni. Ben oyum o da ben." Konyalı Kuyumcu şeyh Selahaddin Hazretleri Yağıbasan'ın oğlu Konyalı Zerkub (Kuyumcu) diye tanınan şeyh Selahaddin Feridun, Konya civarındaki bir gölün kenarında balıkçılıkla geçinen bir ailedendir. Ümmi olarak bilinen şeyh Selahaddin, gençliğinde Seyyid Burhaneddin'in terbiyesine girmiş, onun sohbetlerinde pismiş, onun feyziyle olgunlaşmış, kâmil bir insandır. Ayrıca şems’in sohbetlerinde de bulunmuş, ondan feyz almıştır. Şeyh Selahaddin, kuyumcu dükkanında altın varak yaparak, helalinden para kazanmak ve manevi halini kuvvetlendirmekle uğraşırdı. seyh Selahaddin'in, Mevlana ile tanışması ta Seyyid Burhaneddin'in manevi terbiyesi altına girdiği tarihte baslar; fakat bütün sevgilerden tamamen vazgeçip Mevlana'ya manen bağlanmasına ve vakitlerini onun sohbetlerine hasretmesine sebep su hadisedir Mevlana bir gün şeyh Selahaddin'in Kuyumcular çarsısındaki dükkanının önünden geçmektedir. içerde varak yapmak için çekiçle altın dökmekte olan Kuyumcu şeyh Selahaddin ve çıraklarının çekiç darbelerinden çıkan sesleri duyan Mevlana, o hoş seslerin ahengi ile cezbelenir (Allah tarafından manen çekilerek iradesi elden gider) ve vecd ile (kendinden geçip ilahi aska dalarak) Sema etmeye baslar. Dışarıda Mevlana’nın Sema ettiğini gören şeyh Selahaddin onun, çekiç darbelerinin ahengine, ritmine uyarak Sema ettiğini anlayınca, altının zayi olmasını düşünmez ve çıraklarına, çekiç darbelerine devam etmelerini emrederek kendisi de dışarı fırlar ve Mevlana’nın ayaklarına kapanır. Hz. Mevlana’nın, şeyh Selahaddin Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlana, son sam seyahatinde, mana yönünden şems’i ay gibi kendinde gördükten sonra, onu aramaktan vazgeçti ve kendisine şeyh Selahaddin'i dost ve hemdem olarak seçti. Mevlana, şems’e duyduğu muhabbet ve gönül bağlılığının aynisini şeyh Selahaddin'e de gösterdi ve bu zat ile sükun buldu Mevlana, Allah’ın cemal tecellileri içinde ruhen manevi bir alemde yasadığından, müritlerinin irşadıyla bizzat uğraşmamış ve onların irşat ve terbiyesine, en seçkin, en ehil dostlarından birini tayin etmiştir. İste şeyh Selahaddin, bu vazifeye ilk olarak tayin ettiği dostudur. Mevlana, şeyh Selahaddin'e yalnız manevi bir bağ ve içten gelen muhabbetiyle kalmadı, onun kızı, hakkında: "Benim sağ gözüm" diyerek iltifatta bulunduğu Fatma Hatun'u, oğlu Sultan Veled'e almak suretiyle aralarında bir akrabalık bağı da kurdu. Şeyh Selahaddin Hazretleri'nin Olgunluğu Mevlana’nın, şems ile dostluğunu çekemeyenler bu sefer de Mevlana’nın şeyh Selahaddin'e gösterdigi yakınlığa has ed etmeye başladılar. şeyh Selahaddin'i, ümmidir diye, yüksek irşat makamına layık görmüyorlardı. şems’e yaptıkları gibi küstahlığa kalkıştılar Kendisine kötü düşünce ile bakan bahtsız, zavallılara şeyh Selahaddin: "Mevlana, beni yalnızca herkesten üstün tuttu da bu yüzden inciniyorsunuz. Bilmiyorsunuz ki, benim apaçık bir görünüşün yok, ben bir aynayım. Mevlana, bende kendi yüzünü görüyor; ne diye kendini seçmesin? O, kendi güzelim yüzüne aşık; bundan başka bir fikre düşmek, kötü bir şey." Diyerek, kemal ve mahviyetini (ileri derecede alçak gönüllülüğünü) göstermiştir. Mevlana ile şeyh Selahaddin, on yıl birbirleriyle adeta mest olarak görüşüp sohbet ettiler; ayrılık mahmurluğunu tadamadan, visal âleminde Safalar sürdüler. Nihayet şeyh Selahaddin hastalandı ve ebedi âleme göçtü (1259). Çelebi Hüsameddin, vaktiyle Konya'ya göçmüş bir soylu ailendendir ve doğum yeri Konya’dır (1225). Çelebi lakabını kendisine veren Mevlana’dır. Gençliğinin ilk yılarında, Ahilerin şeyhi olan babasını kaybeden Çelebi Hüsameddin, zamanın bütün ulu kişileri ve şeyhlerinden yakin alaka ve himaye gördüğü halde, bütün hizmetkârları ve arkadaşlarıyla, Mevlana’nın terbiyesinde yetişip olgunlaşmış, kâmil insan olmuştur. Mevlana’nın Çelebi Hazretleri'ni Kendisine Hemdem ve Halife Seçmesi Mevlana, şeyh Selahaddin'den sonra kendisine hemdem ve halife olarak Çelebi Hüsameddin'i seçti ve dostlarına söyle dedi: "Ona bas eğin, önünde acizcesine kanatlarınızı yere gerin! Bütün buyruklarını yerine getirin; sevgisini caninizin ta içine ekin. O rahmet madenidir, Allah nurudur." Mevlana’nın bu buyruğu üzerine, bütün dostlar ona itaat ettiler. Sultan Veled'in diliyle: "Bütün dostlar, onun lütuf suyuna testi kesildiler. şems’e ve şeyh Selahaddin'e yapmış oldukları aşağılık hareketlerden kurtulmuşlar, edeplenmişlerdi. Haset etmeden çelebi Hüsameddin'e itaat ettiler." Çelebi Hüsameddin on beş sene Mevlana’nın şerefli sohbetinde bulundu. Mevlana'dan sonra da dokuz sene irşat makamında, Mevlana’nın postunda oturdu. Mevlana, ancak Çelebi Hüsameddin'in bulunduğu mecliste rahat bulur, huzur duyar, coşup manalar saçar, hakikat ilminden bahisler açardı. Mevlana'ya göre, hakikatler memesinden manalar sütünü emip çıkaran Çelebi Hüsameddin'dir. Mesnevi'sinde bu manaya işaretle söyle der: "Bu söz, can memesinde süttür. Emen olmadıkça güzelce akmıyor. Dinleyen susuz ve arayıcı olursa, va'zeden ölü bile olsa söyler. Dinleyen yeni gelmiş ve usanmamış olursa dilsiz bile sözde bülbül kesilir. Kapımdan içeri, na-mahrem girince, harem halkı, perde arkasına girer, gizlenir. Zararsız ve mahrem birisi gelince de o kendilerini gizleyen mahremler, yüzlerindeki perdeyi açarlar. Bütün güzel, hoş ve yarasan şeyler, gören göz için yapılır. Çengir zir (en ince) ve bam tel (en kalın) nağmeleri, nasıl olur da sağır kulak için terennüm edilir? Allah, miski beyhude yere güzel kokulu yapmadı. Koku duyan için yarattı; koku almayan için değil." iste İslami tasavvuf edebiyatının en büyük didaktik şaheseri olan Mesnevi'yi Çelebi Hüsameddin, Mevlana’nın tükenmez bir hazineye benzeyen ruhundan çekip çıkarmıştır. Mevlana, Çelebi Hüsameddin ile tam on beş sene güzel demler, hoş sefalar sürdü. Bu müddet zarfında bahtsızların fitne ve hücumundan uzak, huzur ve sürur içinde yasadı. Dostları onun cemalinin nuruna pervane olmuşlardı. Mevlana, artik son anlarını yasadığını, özlediği ebedi cemal âlemine kavuşacağını anlamıştı. Ansızın hastalanıp yatağa düştü. Mevlana’nın hastalık haberi Konya'da yayıldığı zaman ahali, şifalar dilemeye, gönlünü, duasını almaya geliyorlardı. Şeyh Sadrettin (?- 1274) de talebeleriyle birlikte Mevlana'ya geçmiş olsun demeye geldi ve çok üzüldüğünü beyan edip: "Allah yakin zamanda şifalar versin. Hastalık ahi rette derecenizin yükselmesine sebeptir. Siz âlemin canisiniz, inşallah yakin zamanda tam bir sıhhate kavuşursunuz." Diye temennide bulundu. Bunun üzerine Mevlana: "Bundan sonra Allah sizlere şifa versin. Aşıkın maşukuna kavuşmasını nurun nura ulaşmasını istemiyor musunuz?"dedi. Şeyh Sadrettin, yanındakilerle birlikte ağlayarak kalkıp gitti. Mevlana, dostlarına ve aile efradına, bu dünyadan göçeceğine üzülmemelerini söylüyordu.; fakat onlar, bedenen de olsa, bu ayrılığı kabullenemiyorlar, ağlayıp inliyorlardı. Mevlana’nın hanimi Mevlana'ya hitaben: "Ey Âlemin nuru, ey âdemin cani! Bizi bırakıp nereye gideceksin?" diyerek ağlıyor ve ilave ediyordu. Hüdavendigar Hazretleri'nin dünyayı hakikat ve manalarla doldurması için üç yüz veya dört yüz yıllık ömrünün olması lazımdı."
Mevlana'da cevaben: Niçin? Niçin? Biz ne Firavun ve ne de Nemrud'uz, bizim toprak alemiyle ne isimiz var, bize bu toprak aleminde huzur ve karar nasıl olur? Ben insanlara faydam dokunsun diye dünya zindanında kalmışım; yoksa hapishane nerede ben nerede? Kimin malini çalmışım? Yakında Allah’ın sevgili dostunun, Hz. Muhammed (SAV)'in yanına döneceğimiz umulur." Dedi Hz. Mevlana’nın Tavsiye Ettiği Bir Dua Mevlana son demlerinde iken, dostu Siraceddin Tatari'yi yanına çağırarak, kendisine su duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir: "Ya Rabbi! Bana ne senin zikrini unutturacak, sana sevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, ser ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver." Ey Merhamet edenlerin merhametlisi! Merhametinle bu duamı kabul et. Hz. Mevlana’nın Dostlarına Tavsiye Ettiği Dua Ya Rabbi! Bana, ne senin zikrini unutturacak, san sevkimi söndürecek, seni teşbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, ser ve kötülüğümü artıracak bir sihhat ver. Ey merhamet edenlerin merhametlisi merhametinle duamı kabul et.Hz. Mevlana’nın Sabah Namazından Sonra Okudukları Dua Allah’ım kalbimi nurlandır, kulağımı nurlandır, gözümü nurlandır, saçımı nurlandır, derimi nurlandır, etimi nurlandır, kanımı nurlandır, önümü nurlandır, ardımı nurlandır, altımı nurlandır, üstümü nurlandır, sağımı nurlandır, solumu nurlandır, Allahım! Nurumu artır, bana nur ver. Ey nurun nuru ey merhametlilerin merhametlisi Allahım merhametinle beni nur et. Bu dua, ismi güzel, cismi güzel, teni güzel, cani güzel, ruhu güzel, huyu güzel Efendimiz (Sallallahu Aleyhi Vesellem)'in dilindendir.

Hz. Mevlana’nın Vasiyeti
"Ben size, gizli ve aleni, Allan’dan korkmanızı,
Az yemenizi,
Az uyumanızı,
Az söylemenizi,
Günahlardan çekinmenizi,
Oruç tutmaya ve namaz kılmaya devam etmenizi,
Daima şehvetten kaçınmanızı,
Halkın eziyet ve cefasına dayanmanızı,
Avam ve sefihlerle düşük kalkmaktan uzak bulunmanızı,
Kerem sahibi olan Salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.
İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır.
Sözün hayırlısı da az ve öz olanıdır.
Hamdı, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.
Tevhide ehline selam olsun."
Seb-i Arus irfan ve sevgi güneşi Mevlana, 5 Cemazelahir, 672 (17 Aralık, 1273) Pazar günü gurup vakti, bütün parlaklığı ile, bütün güzelliklerime gülerek ebediyet âleminin semasına doğdu. Mevleviler, o geceye seb-i Arus derler. Müslüman olan, Müslüman olmayan, küçük, büyük ne kadar Konyalı varsa hepsi, Mevlana’nın cenaze merasimine katildi Müslümanlar, Müslüman olmayanları sopa ve kılıçla savmaya çalışarak, onlara: "Bu merasimin sizinle ne ilgisi vardır? Bu din sultani Mevlana bizimdir, bizim imamımızdır," diyorlardı. Onlar da su cevabi veriyorlardı: "Biz Musa’nın İsa’nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun sözünden anlayıp öğrendik. Kendi kitabımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin huy ve hareketlerini onda gördük. Sizler nasıl onun muhibbi müridi iseniz, bizde onun muhibbiyiz. Mevlana Hazretleri'nin zati, insanların üzerinde parlayan ve onlara iyilikte, cömertlikte bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi bütün dünya sever. Bütün evler onun buruyla aydınlanır. Mevlana ekmek gibidir. Hiç kimse ekmeğe ihtiyaç duyamazlık edemez. Ekmekten kaçan hiçbir aç gördünüzdü?" Mevlana’nın vasiyeti üzerine şeyh Sadrettin, Mevlana’nın namazını kıldırmak üzere niyetlendiğinde dayamayıp baygınlık geçirdi. Bunun üzerine namaza Kadı Siraceddin imamlık etti. Mevlana'ya, Yeşil Kubbe denilen Türbe, Sultan Veled ile Alameddin Kayser'in gayreti ve Emir Pervane'nin esi (Sultan II. Giyaseddin Keyhüsrev'in kızı) Gürcü Hatun'un yardımlarıyla Çelebi Hüsameddin zamanında yapıldı. Türbenin mimari, Tebrizli Bedreddin'dir.
 
Üst