Hz. Ebubekİr (ra) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Hz. Ebubekİr (ra)

Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...

dilhuba

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eki 2006
Mesajlar
2,630
Puanları
38
Web sitesi
mustafababuroglu.sitemynet.com
HZ. EBUBEKİR (RA)

Asıl adı : Abdullah. Ebubekir künyesi ile tanınır. Sonra da Sıddık ve Atik lakaplarını aldı.

Babasının adı: Osman. Ebukuhafe künyesini taşır.
Anasının adı: Selma. Ümmülhayr künyesi ile tanınır.
Nesebi: Hem ana, hem baba tarafından Müreb b. Kaab'de peygamber (S.A.V)'in nesebi ile birleşir.
Kureşi teymi kabilesine mensuptur.
Resulü Ekrem (S.A.V)'den sonra bu altın silsilenin en yüce, noktası, büyük iman... Ve yine peygamberlerden sonra, insanlığın en üstünü ki; Onun için 0, şöyle buyurdu: "Güneş, peygamberlerden sonra, Ebu Bekir'den üstün bir baş üzerinde doğup batmadı."
Bir insan için Kur'an'da anılmaktan daha yüce bir paye olduğunu bilen varsa beri gelsin...Kur'an çeşitli ayetlerle Onun tanımını yapar: "Kalbine huzur ve itminan indirilen ikinin ikincisi..."

"Doğruyu (Kur'an'ı) getiren kimseye (Resulullaha (S.A.V)) ve O'nun doğruluğunu tasvip edenlere gelince..,"
Ayrıca başka ayetlerde de: "Takva sahibi...", "Mal harcayan.." olarak hep o anlatılır. Eğer topyekün insanlık onun için bir tek kelime konuşmasaydı bile, Ona değil bir kaç ayet, bir tek ayet bile yeter artardı... Onun yüceliği -nass-la sabit oluyor böylece...
Eşrefi mahlukat (S.A.V), en açık ve seçik şekli ile O'na; "Sıddık" lakabını vermişti. Neden mi? Okuyalım: Mi'rac gibi o devirde olduğu kadar, bu devrin bile çoğu cüce akıllılarınca gülerek reddedildiği bir hadisede, Onun evinin önüne toplanan putperestlerin istihzai bir eda ile:

-"Bu da mı doğru?" deyişlerine

-"Tüm bunları kim söyledi?"

-"O."

-"0 dedi ise doğrudur."

Aklın çöktüğü, fikrin iflas ettiği bir hengamda eğer sözlü inkılab diye bir şey olursa; bu sözlerden daha büyük inkılab yapmış söz olmayacaktı.
Bunun içindir ki tasdik edilen 0 büyük nur, tasdik edene;
Sıddık tacını giydirir. Artık 0; Ebubekir Sıddık'tır.

Sıddık; tasdik edici, doğrulayıcı...
Asıl sıddıklık, yukarda anlatılmaya çalışıldığı gibi aklın ve fikrin iflas ettiği andan itibaren başlar ki, peygamberlikten sonra en yüce makam olarak her makamın üstüne çıkar. Bunu İmam-ı Rabbani'den daha iyi anlamaya çalışalım: Müceddid'i Elf-i Sani diyor ki: "Velilik makamının üstünde olan Sıddıkıyet mertebesi, batın irfanının Şeriat'a mutlak uygunluğunu belirtir. Bu makamın üstünde yalnız Nübüvvet vardır. Peygamberler peygamberine (S.A.V) vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddık'a ilham vasıtasıyla gelir. Bu makamdan aşağı her derecede bir parça manevî sekr (sarhoşluk) daima mevcuttur. Tam ve kamil aydınlık, tam ve mükemmel ölçü, tam ve kamil erme, yalnız Sıddıkiyet makamındadır."

Büyük nur sahibine Sıddık sorar: "Cennetin bütün kapılarından çağrılacak biri var mıdır ya Resulullah?"

-"Evet ya Ebubekir, senin bütün kapılardan çağrılmanı dilerim."

-"Ümmetimden cennete ilk giren insan, muhakkak ki sen olacaksın Ya Ebubekir."

Allah (C.C) Resulü (S.A.V) "Ey itminan'a kavuşmuş nefs" mealindeki ayeti okudu.

Ebubekir: "Ey Allah (C.C)'ın Resulü (S.A.V), bu çok güzel bir ayet."

-"Evet ya Ebubekir, ölüm anında sana, melek bu ayeti okuyacak..."

Biraz da Sıddık'tan:
Diyordu ki: "Takva; akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakk'a asi olmak; ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emaneti yerine getirmek; en üstün doğruluk, sayılır. Hıyanet olarak da; en önde yalan gelir."
Birine öğüt veriyordu, sonunda dedi ki: "Ey kardeşim, sana yaptığım tavsiyeyi aklına koy. Kaybolmamasına dikkat et. Ölümü özüne sevdir nasıl olsa gelecek."

- Derdi ki: "Kulun kalbine dünya sevgisinden (süsünden) bir şey girse, Allah (C.C) ona darılır. Bu.dargınlık, o süsten ayrılıncaya kadar devam eder."

Dedi ki: "Keşke ben, koparılan sonra da yenen bir bitki olsaydım."

Çok kere dilini parmak ucu ile tutar ve şöyle derdi: "Kapılıp gittiğim bütün felaketlerin sebebi budur."
Hilafeti aldıktan sonra ashaba şu hutbeyi okudu: "İşlerinizi çevirmek için başınıza geçtim, böyle olmam, sizin en hayırlınız olduğum manasına alınmasın... Bana daima yardım ediniz. 'Doğrulukta devam ettiğim müddet; Bana uyunuz. Kaydığımı görünce de, bana kıyım hakkınızdır"

Hüznü ve Allah'a (C.C) karşı korkusu fazla idi. Bu hali icabı içi daima yanıktı... yanında duranlar, yanık ciğer kokusu alırlardı.
Hz. Ebubekir muhtelif zamanlarda evlenmiş, zevcesi Katil'eden; oğlu Abdullah ile kızı Esma. Diğer zevcesi Ümmü Rumman'dan Hz. Aişe ile oğlu Abdurrahman. Diğer zevcesi Esma'dan; Muhammed bin Ebubekir, Cüneybe binti Harice'den de; Ümmü Gülsüm doğmuştur.

Kur'an'ın Cem'i, Tertibi ve cilt haline getirilmesi gibi en yararlı işlerden biri onun devrindedir.
Yine İfta mahkemelerinin açılması onun devrindedir.

Şeriata o kadar bağlı idi ki, zekat vermemek gibi bir harekete karşı, en katı şekliyle üstüne gitmiş ve bir anda irtidadı ortadan yok etmiştir.
Vefatlarına yakın hasta yatağında... dediler:

-"Sana bakmak için bir tabip çağıralım mı?"

-"Tabip bana baktı."

-"Ne dedi?"

-"Muhakkak ki dilediğimi yaparım."

Pazartesi günü akşam da vefat etti.
H.13 M.634.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
HZ. EBÛ BEKR'İN HİLYESİ :

Hz. Ebû Bekir, orta boylu, hafif sarıya meyyal beyaz tenli, gür saçlı, seyrek sakallıydı. Sakalına kına yakardı. Açık alınlı çukurca gözlü, keskin bakışlı idi. Yüzü ve bedeni zayıf olmakla birlikte omuzları genişçeydi. Bacakları ince kemikli, çekik uyluklu, ince ve narîn vücutlu idi. Buna rağmen kuvvetli ve şecaatliydi. Gençliğinde vücûdu dümdüzdü. Yaşlandığında hafifçe öne doğru eğilmişti. İlahî aşk ve haşyetle dopdolu olduğundan duruşu hüzünlüydü. Peygamber sevgisiyle dolu gönlü sebebiyle yüzü güleç ve sevimliydi.

HAFÎ ZİKİR TELKİNİ:
Hz. Ebû Bekr'in tasavvuftaki ve altın silsile'deki en önemli yeri hafî zikrin onun vasıtasıyla öğrenilmiş ve yaşanmış olmasıdır. Tabakat kitapları ve hakkında yapılan araştırmalar, onun hafî meşrebliğinde birleşiyor. Hz. Ömer sadakasını açıkça halkın arasında getirip teslim ettiği halde Ebû Bekir (r.a.), gizlice veriyor. Hz. Ömer, gece kıldığı namazlarda Kur'an'ı yüksek sesle okuduğu halde o, alçak sesle okumayı tercih ediyor.
Niçin öyle yaptığı sorulduğunda da:
"Kendisine münâcâttâ bulunduğum zatı dinliyorum. O'ndan anlıyorum ki, O, bana uzak değildir, O'nun işitmesi açısından alçak sesle, yüksek ses, birdir." karşılığını verirdi.
"Ashabımın seçkinleri yıldızlar gibidir hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" buyuran Allah Rasülü insanların karakter yapılarının farklılığına ve farklı yapılardaki insanların kendilerine benzeyen bir sahabîye uymak suretiyle doğru yolu bulacağına işaret etmektedir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve diğer büyük sahabîler tek tek ele alındığında hepsi büyük örnek şahsiyetler, ama karakterleri ayrı ayrı. Biri son derece dışa dönük, teklifsiz ve rahat yapıya sahip. Diğeri temkinli, teennili ve kısmen içe dönük bir kimlik taşıyor. Bu bakımdan hoşlandıkları şeyler ve ruhî hayatları da farklılıklar arz edebiliyor. Nitekim Hz. Ebû Bekir'de "hafî zikir" sırrı tecelli ederken, Hz. Ali ve Hz. Ömer'de "cehrî zikir" sırrı tecelli ediyor. Allah Teala Kur'an'da zikrin hafîsini de, cehrîsini de; yani gizlisini de açıktan olanını da emrediyor. (bk. el-A'raf, 7/205; el-Hacc, 22/36) Hz. Peygamber (s.a.), her iki zikrin de öğreticisi ve icracısıdır. Bu bakımdan tasavvufî telakkîye göre Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ebû Bekir'e Sevr mağarasında gizli zikri telkîn ve ta'lîm buyurmuştur. Hadis kaynaklarında geçmediği için, bazılarının karşı çıktığı bu rivayeti Kur'an doğrulamakta ve: "ikisi mağarada iken O, arkadaşına: "Üzülme Allah bizimle beraberdir." diyordu. (et-Tevbe, 9/40) buyurmaktadır. Maiyyeti; yani Allah ile olmak O'nu unutmamak ve hiçbir an hatırdan çıkarmamaktır. Hafi zikir de bu değil midir? Kalpdeki Allah bağını sürdürmek değil midir? Kur'an'daki zikirle ilgili emirle-re bakacak olursak onlar da iki türlüdür: Biri mutlak zikir, diğeri isim zikri. Doğrudan Allah'ı anmayı, unutunca hatırlamayı emreden ayetler (mesela: el-Ahzab, 33/41 ;el-Kehf, 18/23) mutlak zikre; "sabah akşam rabbının ismini an!" (el-İnsan, 76/25) şeklindeki ayetler isim zikrine işarettir. Mutlak zikir, bir bakıma hafi zikir sayılabilir. Bu ayetler muvacehesinde Hz. Ebû Bekr'in karakter yapısına en uygun hafî zikirle meşgul olması ve tamamen ruhî bir hal olan bu zikre aid yazılı ve sözlü rivayetlerden çok, silsile ile gönülden gönüle intikal eden bir in'i'kasın bulunması gayet tabiîdir.

 

grozny

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2007
Mesajlar
516
Puanları
0
Ahzâb 21
Andolsun ki, Resulullah, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.


Diyanet Vakfı Meali Meali 21. Ayet Açıklaması

Âyette, Hz. Peygamber’in, Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak davranışlarda bulunmak isteyenler için mükemmel ve canlı bir örnek, en büyük fazilet nümûnesi olduğu anlatılmaktadır. Böylece, Resûlullah’ın, hislerine mağlup insanları memnun etmek ve onlara pratik değerden mahrum birtakım nazarî kaideler öğretmekle görevli olmayıp, onun hedefinin, insanlığa amelî kaideler öğretmek ve bu kaideleri kendi yaşayışıyla izah ve tarif etmek olduğu anlaşılmış olmaktadır. Binaenaleyh, onun hayatı ve sîreti incelenirken bu nokta asla gözden uzak tutulmamalıdır.

Zuhruf 59
O, sadece kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.

Diyanet Vakfı Meali Meali 59. Ayet Açıklaması

Âyet, Hz. İsa’nın peygamberlik nimetine erişen ve babasız doğuşuyla da İsrailoğullarına ilâhî kudretin örneği olarak getirilen büyük bir zat olduğunu teyit etmektedir.

 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
İşte bütün insanlar için numûne canlı bir örnek ve URVEYTU'L-VÜSKA olan Rasulullah (s.a.v.) bir Hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır ki ;

"---Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.”
Ebu Bekir sizi orucunun ve namazının çokluğu ile değil, ancak kalbine dökülen bir şeyle geçmiştir.---”
 

grozny

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2007
Mesajlar
516
Puanları
0
Hz.Ebu Bekir de diğer sahabe de biz de Peygamberimizin ümmetiyiz.Ve Peygamberimiz kendisine gelen vahyi tüm insanlığa eksiksiz aktarmıştır.Kimseye fazla bir şey aktarmamıştır.Böyle şeyleri nerden çıkarıyorsuznuz?
Bu aktardığınız rivayet Peygamberimize iftiradır.
Ne yazdığınızı okumuyormusunuz?
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Şüphesiz ki, bir baba bile kendi evlâd-u iyâlini eşit derecede sevmez. Nasıl sevilsin ki, beş parmağın beşi de bir olmuyor ! Yakub Aeyhisselâm'ın 11 tane oğlu vardı. Bunlardan Yusûf Aleyhisselâmla Bunyamin'e olan sevgisi ile diğerlerine olan sevgisi aynı mıydı ? Onların hepsi evlâttı ama, farklı-farklı sevgiye sahiptiler. Ümmet de böyledir. Rasulullah (s.a.v.) Efendimizin en yakın arkadaşı ve O'nu en önce tasdik eden Hz. Ebu Bekir (r.a.) dır. Vahşi (r.a.) da sonradan iman edip bir sahabi olmuştur. Rasulullah'ın amcasını katletmesi dolayısıyla ona iman ettikten sonra "Ortatlıkta benim gözüme gözükecek şekilde pek dolaşma!" denilmişti. Şimdi bu iki sahabiyi nasıl bir tutabilirsiniz ? Keza, denmiş ki ; "Ve Peygamberimiz kendisine gelen vahyi tüm insanlığa eksiksiz aktarmıştır. Kimseye fazla bir şey aktarmamıştır." Acaba öyle mi dersiniz ? Yazdığımız hadislere"iftira" damgasını hemen vurdunuz ! Peki ya Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz munafıkarın isimlerini Hz.huzeyfe (r.a.) dan başka hiçbir sahabiye bildirmemiştir. hani, kimseye fazla birşey aktarmamıştı ?
Arkadaş !
Birşey söylediğiniz, yazdığınız ve astığınız zaman bu sarfettiklerinizin ilimle ve hikmetle bir ilgisi bulunsun. Ezbere ağzınıza geldiği gibi konuşmayınız. Ve şunu çok iyi biliniz ki, iman eden ümmetin içinde gelmiş ve geçmiş müslüman saysısı ne kadarsa veya ne kadar olacaksa insanların manâ yönünden makamatları da o kadadır. Hiçbir insanın makamı ve seviyesi bir diğeri ile bir olamaz. Bu budünyada da böyledir, ahirette de böyle olacaktır. Size tavsiyem odur ki, teferruatıyla ve derinlemesine bilgi sahibi olmadığınız konularda birşey yazmış olmak için veya hiçbir şey yazmadı demesinler diye bir şey yazma ve asma !
Şüphesiz böyle davranman senin için çok daha hayırlıdır.

Ebu Bekir (r.a.)nın üstünlüğüne dair bir yazıyı da buraya teberruken alıyorum.

Dostun En Yakın Dostu:

İslâmiyet'in intişarından önce de hakikatı arayanlardandı, putlardan nefret ederdi. Yüksek seciye sahibi bir zat idi.
Resulullah Aleyhisselâm'ın öteden beri en sadık dostu olması hasebiyle, dâvetini ilk kabul eden odur.
Allah-u Teâlâ'nın Nur'u Muhammed Aleyhisselâm kendisine:
"Ben Allah'ın Resul'üyüm, seni Allah'a kulluğa dâvet ediyorum."
Buyurduğu ve sözünü bitirdiği anda müslüman olmuştu. Onun hidayete ermesine fevkalade sevinen Resulullah Aleyhisselâm:
"Ebu Bekir'den başka, İslam'a dâvet ettiğim herkes bir tereddüt geçirdi. Ebu Bekir ise ne durakladı ne de tereddüt etti." buyurmuştur.
Bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Eğer kendime bir dost edinmiş olsaydım, mutlaka Ebu Bekir'i dost edinirdim. İyi bilin ki, sizin arkadaşınız Allah-u Teâlâ'nın dostudur." (Tirmizi: 3662)
Peygamberlikten önce o Nur'un en sâdık dostu idi. İslâmiyet'ten sonra da en aziz arkadaşı, en fedakâr ve vazifeperver yardımcısı, peygamberlik sırlarının en samimi mahremi, kudsi emanet yönünden sırdaşı, cemâlinin ve kemâlinin aynası oldu.
Haiz olduğu bu yüksek rütbe o derece şâyân-ı gıpta idi ki; Resulullah Aleyhisselâm bir şeye gücendiği veya müteessir olduğu zaman, Ebu Bekir -radiyallahu anh- gelecek olsa, derhal tebessüm eder ve üzüntüsü hemen giderdi.
Hadis-i şerif'lerinde:
"Ebu Bekir benden, ben Ebu Bekir'denim. Ebu Bekir dünya ve ahirette benim kardeşimdir." buyurmuşlardır. (Tirmizi)
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı arasında yeri daima muhafazalı idi. Henüz gelmemişse boş bırakılır, oraya kimse oturmazdı. Resulullah Aleyhisselâm mübârek yüzünü ona çevirir, ona bakarak konuşur, birçok hususlarda onunla istişare ederdi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Allah-u Teâlâ beni dört yardımcı ile güçlendirdi. İkisi gök ehlinden yani Cebrâil ve Mikâil, ikisi de yeryüzü halkından yani Ebu Bekir ve Ömer'dir." (Tirmizî)
Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- sağ kolu ise, Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- sol kolu idi.
Resulullah Aleyhisselâm'ın kemâl ve faziletinden en çok feyz alan zât-ı âlî şüphesiz ki odur. Müslüman olduğu andan itibaren Resulullah Aleyhisselâm vefat edinceye kadar hep onlarla birlikte oldu. Hazarda ve seferde onunla en çok düşen ve kalkan o idi. Hicrette refakat etti. Sırf onunla birlikte olmak, onunla omuz omuza bulunmak için çoluk-çocuğunu geride bıraktı. Onunla birlikte mağarada nâzik anlar yaşadı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizle üç gün üç gece beraber kaldılar.
Allah-u Teâlâ onun mağaradaki halini ve kalbine bağladığı huzur ve itminanı, bu ulvî beraberliği Âyet-i kerime'sinde beyan buyurmaktadır:
"O ikinin ikincisiydi. Hani onlar mağarada idiler ve arkadaşına: 'Üzülme! Allah bizimledir.' diyordu." (Tevbe: 40)
Çetin harp günlerinde; Bedir, Uhud, Hendek, Huneyn'de, Hudeybiye'de ve Mekke'nin fethinde o Nur'u bir an bile yalnız bırakmadı, hepsinde de canını siper ederek mücadele etti. Bu sebepledir ki, Hazret-i Ali -radiyallahu anh- ve diğerleri gibi düşman saflarının arasına dalma fırsatı bulamıyordu. Kalbinde ve kesesinde nesi varsa onun yolunda harcadı.
Kızı Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ-yı nikâhlayarak daha da yakın oldu.

İmân-ı Kâmil Numunesi:

Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra imanda, amelde, ihlâsta, ahlâkta insanların en büyüğüdür. İslâmiyet'in hükümlerini onun kadar iyi bilen ve benimseyen ikinci bir fert gösterilemez. Onun imanı İslâmiyet'in temel taşıdır.
"Peygamber hariç, Ebu Bekir herkesten hayırlıdır." (C. Sağîr)
Hadis-i şerif'inde beyan buyurulduğu üzere peygamberlerden sonra en üstün, en faziletli insandır. Hakikat ehlinin rehberi, müşâhede ehlinin öncüsüdür.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
"Ebu Bekir'in imanı, âlemlerin imanı karşılığında tartılmış olsa, onlardan ağır gelirdi." (Beyhakî)

Sıddîkiyet Makamı:

"Sıdk"ı getiren Resulullah Aleyhisselâm, o sıdkı tasdik eden Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- olmuştur.
"Sıdk"ı tasdik; Resulullah Aleyhisselâm'a iman edenlerin hepsine şâmil olmakla beraber, hususiyetle Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-a âittir. Nitekim Miraç hadisesinden hemen sonra müşrikler "Duydun mu? Arkadaşın neler söylüyor? Buna da inanacak mısın?" dediler. Hiç tereddüt etmeden: "Bunu o haber vermişse doğrudur." cevabını verdi.
İşte onun bu kesin tasdiki üzerine Âyet-i kerime nâzil oldu:

"Sıdkı getiren (Muhammed) ve onu tasdik edenler (Sıddîk) muttakilerdir." (Zümer: 33)
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Sıddıkiyet mertebesi velilik mertebesinden üstündür. Bu makamın üstünde yalnız nübüvvet vardır. Peygambere vahiy yolu ile gelen ilim, Sıddîk'a ilham yolu ile gelir."

Bağlılık:

Resulullah Aleyhisselâm'ı sadece ademiyet gözü ile değil, hakikat gözüyle de görmüştü. Onu öyle tanımıştı ki, ahirete gitmesiyle dünyada durması arasında ona göre fark yoktu. Hakk'a nasıl tâzim ettiyse, o Nur'a da öyle tâzim etti, saygı gösterdi.
Yanından hiç ayrılmadı. Ona gönülden bağlanarak "Bağlılık numunesi" oldu. Onun bir yanılmasını, kendi doğru ve hâlis amelinden daha değerli olduğunu bilerek "Keşke Muhammed Aleyhisselâm'ın bir yanılması olsaydım." buyurmuştu.
Câhiliye devrinde Kureyşliler'in hatırı sayılır ulu kişilerindendi. Tanınmış dürüst bir tüccardı. Kumaş ve elbise satardı.
İslâmiyetle müşerref olduğu zaman kırk bin dirhemlik serveti vardı. Malını Allah yolunda sarfetmekten müstesna bir zevk duydu. Mekke'de yaptığı gibi, Medine'de de cömertçe harcadı.
Bilâhare İslâm tarihinde fevkalâde kıymet kazanmış birçok muhterem ve mübeccel şahsiyetler, onun gayreti ve himmeti sayesinde müslüman olmuşlardır.
Resulullah Aleyhisselâm kalabalık insan topluluklarının arasına katılarak İslâmiyet'i tebliğ ettikçe, o da yanında bulunurdu.
Unutulmaz iyiliklerinden birisi de, müslüman olmaları yüzünden çekmedikleri kalmayan zayıf ve kimsesiz müslümanları sahiplerinden büyük meblağlar mukabilinde satın alarak hepsini azat etmesi, işkencelerden kurtarmasıdır.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- buyurur ki:

"Resulullah Aleyhisselâm bir gün mal bağışında bulunmamızı emretti. Bu da, elimde önemli miktarda servet bulunduğu bir zamana rastladı. Kendi kendime: "Eğer Ebu Bekir'i fazilette geçebileceğim bir gün varsa işte o gün gelip çatmış bulunuyor." dedim ve malımın yarısını bağışlamak istedim.
Resulullah Aleyhisselâm bana:
"Âilene bir şeyler bıraktın mı?" diye sordu.
"Bir bu kadarını bıraktım." dedim. Sonra Ebu Bekir -radiyallahu anh- getirip malının tümünü bağışladı. Resulullah Aleyhisselâm ona da:
"Ey Ebu Bekir! Âilene ne bıraktın?" diye sordu. O ise:
"Onlara Allah'ı ve Resul'ünü bıraktım." diye cevap verdi. İşte o anda ben: 'Ebu Bekir'i demek ki hiçbir zaman geçemeyeceğim.' dedim."
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kim bize bir iyilikte bulunmuşsa mutlaka karşılığını ödemiş bulunuyoruz. Ancak Ebu Bekir müstesna.

O öyle iyiliklerde bulunmuştur ki karşılığını ancak Allah-u Teâlâ kıyamet gününde ona ihsan buyuracaktır. Hem sonra, başkasının bağışladığı mal, Ebu Bekir'in bağışladığı kadar bana faydalı olmamıştır." (Ebu Dâvud - Tirmizi)
Hazret-i Ebu bekir -radiyallahu anh-in gözlerinden yaşlar aktı ve: "Yâ Resulellah! Ben ve malım sadece senin için var değil miyiz?" dedi. Değil malını, canını bile fedâ etmeye her an için hazırdı.
Mekke fethedildiği gün yaşlı ve gözleri görmeyen babası Ebu Kuhâfe'yi Resulullah Aleyhisselâm'ın yanına getirdi. İslâm üzerine biat için Resulullah Aleyhisselâm'a elini uzattığında, Ebu Bekir -radiyallahu anh- ağlamaya başladı. "Niye ağlıyorsun ya Ebâ Bekir?" diye sorunca "Babamın yerine amcanız Ebu Talib'in müslüman olmak üzere biat için elini uzatması ve Allah'ın seni sevindirmesi benim daha çok hoşuma giderdi, onun için ağlıyorum." cevabını verdi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz cennetin sekiz kapısı bulunduğunu, Ebu Bekir -radiyallahu anh-ın da bu kapıların hepsinden dâvet olunacağını haber vermiştir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
"Cebrâil yanıma gelerek elimden tuttu ve bana ümmetimin gireceği cennet kapısını gösterdi."
Ebu Bekir -radiyallahu anh- atılıp:
"Yâ Resulellah! Ben o sırada seninle olmayı ne kadar isterdim, tâ ki ona ben de bakayım!" dedi.
Resulullah Aleyhisselâm:
"Ey Ebu Bekir! Ümmetimden cennete ilk girecek kimse olman sana yetmez mi?" karşılığını verdiler. (Ebu Dâvud: 4652)
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemizden rivayet edildiğine göre Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-, Resulullah Aleyhisselâm'ın yanına girmişti. Ona hitaben:
"Müjde! Sen Allah'ın ateşten azad ettiği kimsesin." buyurdu.
İşte o günden itibaren Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-, "Azadlı" mânâsına gelen "Atik" diye isimlendirildi. (Tirmizî: 3679)
 

grozny

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2007
Mesajlar
516
Puanları
0
Hz.Ebu Bekir başta olmak üzere seçkin sahabenin üstünlüğünü,değerini kimse tartışmıyor.Konu vahyin tastamam , eksiksiz olarak tüm insanlığa kimseye farklılık tanımadan tebliği meselesidir.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Hz.Ebu Bekir başta olmak üzere seçkin sahabenin üstünlüğünü,değerini kimse tartışmıyor.Konu vahyin tastamam , eksiksiz olarak tüm insanlığa kimseye farklılık tanımadan tebliği meselesidir.

Kardeş,
Halâ yanlışta inad ediyorsunuz ! Herkes her şeyi anlamadığı gibi, herekse de aynı şeyler söylenmemiştir.
Söylerler ya :
“ALLAH; bilinir, görünmez.”
“Resûlü Ekrem; görünür, bilinmez.”

Resûlün görünmeyen tarafını anlamak her insanın kârı değildir.
Bu işleri bu kadar bilmek hakikî ve tam hakiki islama edebten dolayı yaraşmaz.
Çünki beşer takatinin üstünde ruhanî çok ender olarak makama sahip kimselerin belki kârıdır.
Dünya yüzünde bunları bilenler ancak ve belki de şehâdet parmağı ile gösterilecek kadar azdır.
Kulaktan kulağa söylenen ve insanın gönül ve aklına döküldükten sonra âdetâ kaybolan bilgilerdendir.


Resûlü Ekrem yalnız bazı sırları Ebu Hüreyre'ye bir avuç, ısrarı üzerine sunmuştur.
Ebu Hüreyre'den sonra sorduklarında :
“söyleyemem beni kâfir oldu diye katledersiniz” buyurmuşlardır.


Resûlü Ekrem: “ Benden sonra gelecek kardeşlerime dinin ahkâmını tam olarak öğretiniz!” buyurduklarında bütün sahabeyi kiram ki içlerinde hayatta iken cennetle tebşir edilenler bile hep birden : “Yâ Resûlallah biz senin kardeşlerin değil miyiz?” diye sormuşlar.
“Hayır! Hayır! Hayır! Siz benim yüzümü görüp konuşan ashab ve ensarımsınız. Asıl benim kardeşlerim benden sonra gelip beni görmeden iman edenlerdir” buyurmuştur.
Büyük sahabeler bile Ebu Bekir, Ömer, Ali, Osman radyallahu anhlardan bile bu gizlenmiştir.


Sonradan gelen, Resûlullah'ı görmeyen büyük insanlar ruhaniyet-i Resûl ile temas ederek müstesna ve çok az insan bunu öğrenmiştir.
Resûlü Ekrem'i hayatlarında görüp konuşanlar bile müstesna olmayarak hiç biri Resûlü Ekrem'i rüyalarında görmemiştir.
Bu en büyük hikmettir.
Çözmeye uğraş!..
Adam ara!..
Ara, Çok ara!..
Eğer arzularsan...
 

grozny

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2007
Mesajlar
516
Puanları
0
Resûlü Ekrem yalnız bazı sırları Ebu Hüreyre'ye bir avuç, ısrarı üzerine sunmuştur.
Ebu Hüreyre'den sonra sorduklarında :
“söyleyemem beni kâfir oldu diye katledersiniz” buyurmuşlardır.

...
Peygamberimiz resuldur yani elçidir.Görevi kendisine vahy edilenleri insanlığa bildirmek ve nasıl yaşanacağına örneklik etmektir.
Vahyin bir kısmını açıklayıp bir kısmını gizlemek veya yalnızca bir kaç kişiye bildirmek demek tebliğ görevini yapmamak demektir.
Ebu Hureyrenin sözleri doğru ise (asla mümkün değil) ona söylenenler ölümü hakettirecek kadar islama aykırı şeylerdir.Böyle şey mümkün olur mu?
Bunlar Peygamberimize yapılan alçakça bir iftiradan ibarettir.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Peygamberimiz resuldur yani elçidir.Görevi kendisine vahy edilenleri insanlığa bildirmek ve nasıl yaşanacağına örneklik etmektir.
Vahyin bir kısmını açıklayıp bir kısmını gizlemek veya yalnızca bir kaç kişiye bildirmek demek tebliğ görevini yapmamak demektir.
Ebu Hureyrenin sözleri doğru ise (asla mümkün değil) ona söylenenler ölümü hakettirecek kadar islama aykırı şeylerdir.Böyle şey mümkün olur mu?
Bunlar Peygamberimize yapılan alçakça bir iftiradan ibarettir.
grozny !
Ağzından çıkanı kulağın iştimiyor ve ne dediğini bilmiyorsun.
Peygamberlerin tebliğ görevlerini denetlemek ve ne yaparlasa, uygun davranmış oldukalrını ve n e yapmazlarsa aykırı davrandıkalrını sorgulamak görevi sana mı verildi ? Bütün peygamberler görevlerini bi-hakkın yapmışlardır ve esasen görevelrini yapmadıklarını söylemek KÜFÜRDÜR. Ebu Hureyre (r.a) gibi güzide bir sahabiye yalan isnad edecek kadar gözün dönmüş senin. Sende ne ashab sevgisi ve ne de peygamber sevgisi olduğunu sanmıyorum. Çünkü, önüne hadis konuluyor "iftira" diyorsun, menkıbe naklediliyor "uydurma " diyorsun ! Peki arkadaşım sen hangi bilgiye nasıl ve niçin inanıyorsun ? Onu söyle de biz de sana o şekilde konuşalım.


Not : Ebu Hureyre (ra.a) nın bu hadisteki haberine "İFTİRA" dediniz . Sizi bu iddianızı isbat etmeye davet ediyorum. Öyle ki bu hadis-i şerifin değişik lafızlarla ve aynı konuda tam 7 adet rivâyeti vardır. İstenildiğinde bu yedi rivâyet de buraya yazarım. Ancak, hiçbir sahabiden ve raviden bu konunun "iftira" olduğuna dair bir haber veya rivâyet mervi değildir. İftira diyen iddia sahibinden iddiasını isbat etmeyi bekliyorum. Aksi takdirde MUFTERİ kendisi olacaktır.
 

grozny

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2007
Mesajlar
516
Puanları
0

Peki arkadaşım sen hangi bilgiye nasıl ve niçin inanıyorsun ? Onu söyle de biz de sana o şekilde konuşalım.
Beş duyu+akıl+Kuran=7
Kurana göre bilginin kaynağı 7 dir.
5 duyu ile elde ettiğimiz verilerin akılla değerlendirilmesi sonucu bilim oluşur.
Yani algılarımız ve akılla kainat kitabını okuruz,Kuran da bize görünen ve görünmeyen aleme dair bilgiler verir.Her ikiside Allahın kitabıdır.Herhangi bir iddianın bu iki kitap tarafından onaylanması gerekir.Onaylanmıyorsa o laftır at çöpe gitsin.
selametle.
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
alinti : grozny
Beş duyu+akıl+Kuran=7

Bu formülden Kuran'ı çıkardığınız zaman geriye POZİTİVİZM kalır ki, bu akım sadece ATEİSTLERİN ve KOMUNİSTLERİN kaynağıdır.
Bütün müslümanların üzerinde ittifak ettikleri ve 1400 küsur yıldır değişmeyen bir hakikat odur ki; EDİLLE-İ ŞERİYYE yani, ŞER'İ DELİLLER dörttür. Bunlar Kitab, Sünnet. İcma-ı Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha'dır. Bu delillere ne bir madde ilâve ve ne de bir harf eksiltme yapacak herhangi bir canlı ya da insan, daha anasının karnından doğmadı ve kıyamete kadar da doğmayacaktır.
Biz İFTİRA dediğiniz konuda sizden delil isityoruz. Sadece Kuran-ı Kerime inandığınızı söylüyorsanız da, Sünnet gibi bir kaynağın günümüze kadar ulaşmasına sebep olanların başında gelen Ebu Hureyre (r.a.) gibi bir sahabinin yukarıdaki rivâyetinin doğru olmadığını ve uydurma olduğunu isbat ediniz. Bu isbatı yapamazsanız bizatihi MUFTERİ sizsiniz.
O kadar.
 

grozny

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
27 Eyl 2007
Mesajlar
516
Puanları
0
Nûr 54
De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz. Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik duyurmaktır.

O rivayetin asılsız olduğuna bu ayet yeter.
 

elmnightmare

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
8 Eyl 2007
Mesajlar
1,734
Puanları
0
Böyle ispat olmaz....
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Alıntı : grozny
O rivayetin asılsız olduğuna bu ayet yeter.

Sizden bir ayete yaptığınız indi ve şahsi yorumunuzu sormuyoruz.
Ebu hureyre(r.a.) rivâyetinin uydurma olduğuna dair delil istiyoruz.
Hangi ulema sizin bu görüşünüzü paylaşıyor, sen ondan haber ver ?
Senin bu ayeti kendi kısır aklınla yukarıdaki gibi algılaman ve anlaman başkaları için delil olabilir mi ? Çocuk mu kandırmaya çalışıyorsun ?
 
K

kumdan_kaleler@

Misafir
Alıntı : grozny
O rivayetin asılsız olduğuna bu ayet yeter.

Sizden bir ayete yaptığınız indi ve şahsi yorumunuzu sormuyoruz.
Ebu hureyre(r.a.) rivâyetinin uydurma olduğuna dair delil istiyoruz.
Hangi ulema sizin bu görüşünüzü paylaşıyor, sen ondan haber ver ?
Senin bu ayeti kendi kısır aklınla yukarıdaki gibi algılaman ve anlaman başkaları için delil olabilir mi ? Çocuk mu kandırmaya çalışıyorsun ?


benim delillerimi kabul edersen buyur delil veriyorum sana
Ebu Hureyre’nin Kimliği ve Yerilmesi

Ebu Hureyre’nin reddedilmişliğine dair güneşten daha aydın birçok deliller vardır. Bunu büyük ehlisunnet alimleriniz de tasdik etmişlerdir. Onun reddedilmiş (merdut) olduğuna dair delillerden birisi, Resulullah (s.a.v)’in diliyle lanetlenmiş Muaviye bin Ebi Süfyan’ın, münafıkların ve ikiyüzlülerin yanında yer almasıdır. Çünkü Sıffin’de namazları Emir’ul- Müminin Hz. Ali (ra’ın peşinde kıldığı halde, Muaviye’nin yağlı sofrasının başından da eksik olmuyordu. Zemahşeri “Rebi’ul- Ebrar”da, İbn-i Ebi’l- Hadid “Şerh-u Nehc’ul- Belağa”da ve daha başkaları şöyle naklediyorlar:
Ondan bu iki farklı hareketinin sebebi sorulduğu zaman şöyle diyordu: “Muaviye’nin muzeyres ve yemeği daha yağlıdır, Ali’nin arkasında namaz kılmak ise efdaldır” Bu yüzden Ebu Hureyre “Şeyh’ul- Muzeyre” diye meşhur olmuştur.
Hz. Ali Kur’an ve Haktan Ayrılmaz

Halbuki (Şia alimlerinin ittifakın yanı sıra) Şeyh’ul- İslam Himvini “Feraid”in 37. babında, Harezmi “Menakıb”da, Taberani “Evset”te, Genci-yi Şafii “Kifayet’ut- Talip”te, İbn-i Kuteybe “el-imamet ve’s- Siyaset”in 1. cildinin 68. sayfasında, imam Ahmed bin Hanbel “Müsned”de, Süleyman Belhi “Yenabi’ul- Meveddet”te, Ebu Ya’la “Müsned”de, Muttaki-yi Hindi “Kenz’ul- Ummal”ın 6. cildinin 157. sayfasında, Said bin Mensur “Sünen”de, Hatib-i Bağdadi “Tarih-i Bağdadi” diye meşhur olan kitabının 14. cildinin 321. sayfasında, Hafız bin Merduye “Menakıb”da, Semani “Fezail’us- Sahabe”de, imam Fahr-i Razi “Tefsir-i Fahr-i Razi”nin 1. cildinin 111. sayfasında, Ebu’l- Kasım Hüseyin bin Muhammed (Rağib-i İsfehani) “Muhazırat’ul- Üdeba”nın 2. cildinin 113. sayfasında vs. alimleriniz Ebu Hureyre’nin kendisinden ve diğerlerinden Resul-u Ekrem (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu naklediyorlar:
“Ali hak iledir ve hak da Ali’yle; Ali neredeyse hak da oradadır.”
Bu hadis, Ebu Hureyre’nin bu hadisi gördüğü halde Hz. Ali (a.s)’ı bırakıp Muaviye’nin etrafında dönmesi, onun merdut (reddedilmiş) olduğunu göstermiyor mu?
Muaviye’nin kötü amel ve zulümlerini görüp de susan ve dünyevi menfaatleri için karnını doyurmak ve makam sahibi olmak için o melunun meclisinde oturarak ona yardımcı olan merdut (reddedilmiş) değil midir?!
Hakim-i Nişaburi “Müstedrek”in 3. cildinin 124. sayfasında, imam Ahmed bin Hanbel “Müsned”de, Taberani “Evset”te, Şafii Fakihi İbn-i Meğazili “Menakıb”ta, Muttaki Hindi “Kenz’ul- Ummal”ın 6. cildinin 153. sayfasında, Şeyh’ul- İslam Himvini “Feraid”de, İbn-i Hacer-i Mekki “Savaik”in 74. ve 75. sayfalarında, Süleyman Belhi el-Hanefi “Yenabi’ul- Meveddet”te, Celalettin Süyuti “Tarih’ul- Hulefa”nın 116. sayfasında, imam Ebu Abdurrahman Nesai “Hasais’ul- Aleviyye”de ve daha başka büyük alimleriniz Ebu Hureyre’nin kendisinden Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu naklediyorlar:
“Ali Kur’an’ladır ve Kuran da Ali iledir. Bunlar havuzun başında bana gelinceye kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Ali bendendir, ben de Ali’denim. Kim ona sebbederse (kötü söz söylerse), şüphesiz bana sebbetmiştir ve kim bana sebbederse, şüphesiz Allah’a sebbetmiştir.”
Bununla birlikte, Muaviye (aleyh’il- haviye)’nin açıkça hatta minber ve Cuma namazlarında Hz. Ali’ye, Hz. Hasan’a ve Hz. Hüseyin’e lanet edilmesine seyirci olan, bütün minber ve meclislerde Hz. Ali (a.s)’a lanet edilmesini görüp susan, bununla da kalmayıp Muaviye ve benzeri lanetliler ile oturup kalkan ve onların yaptığına sevinen bir şahıs merdut değil de nedir?
Onlarla muaşeret etmenin yanı sıra, hadisler uydurarak onlara yardımcı olan ve halkı Hz. Ali’nin aleyhine kışkırtan ve O Hazrete lanet etmeye zorlayan bir şahıs merdut değil midir?
Temiz sahabelerin böyle bir şeyi yapmaları tabii ki akılcı değil. Ama eğer sahabelerden biri böyle bir şeyi yapmışsa, bu kesinlikle onun temiz olmadığını gösteriyor ve o münafık, merdut ve melundur.
Allah’a ve Peygamber’e sebbeden (kötü söz söyleyen) kesinlikle merdut, melun ve cehennemliktir. sizin büyük alimlerinizin de naklettiği açık birçok hadiste Resul-u Ekrem (s.a.a) şöyle buyuruyor:
“Kim Ali’ye sebbederse, bana ve benim Allah’ıma sebbetmiştir.”
Böylesi iftiralar Şiilerin uydurmalarıdır deerseniz; yanıldığınızı hemen söyleyeyim. Çünkü yazdıklarımın hiç biri şii kaynaklı deyil ehli sünnet kardeslerimizin kaynak kitaplarındandır
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Ayetleri kafasına göre oraya buraya yamayan Allame bozuntuları.. Ayetler kendine inmiş de insanlara açıklıyormuş gibi yapan haşa Peygamber taslakları..

Bundan başka diğer bölük, fazileti hakkında ümmetin ittifak ettiği Sahabeyi reddeden Şia artıkları..

Bütün büyük alimler, bu iki konuda sizin kulağınızı çekecek görüşler serdetmiştir..

Kendiniz delalete düşmüşsünüz, başkalarını da sürüklemeye çalışıyorsunuz..

Okumadan, incelemeden size kanan varsa Allah'ın kullarından en bahtsız kimseler olmalılar..

Ama inşallah olduğunu sanmıyorum.. Belki de binde birdir..

Allah size akıl fikir fehim ve izan ihsan eylesin, başka söz demem..

Hz. Ali Efendimizin faziletini bildiren ahbar, diğer Sahabenin reddedilmişliğine ancak bir Şia akıl kararmasıyla delil teşkil edebilirdi.. Etmiş de zaten.. Sizde salim bir akıl, isabetli bir mantık kalmamış, bundan ispat olunuyor..

Şia, siyasi bir mezheptir en başta.. Siyaseten, Sahabeye dil uzatıp onların dinen şahid olunmuş faziletini örtmeniz doğru değildir.. Müthiş bir akıl ve vicdan kararmasıdır..

Bakınız, Ehli Sünnetin görüşü ittifakla şudur: "Hz. Ali Efendimize karşı çıkanlar haksızdı.. Hz. Ali Efendimiz ise haklıydı.. Haksız olmaları, onların dinen faziletsiz olduğunu göstermediği gibi, onlara dil uzatmayı, onları tekfir etmeyi de meşru kılmaz.. İmam Şafii Hazretleri buyurmuştur, 'Allah sahabenin kanlarına elimizi bulaştırmadığı gibi dilimizi de bulaştırmasın'... "
 
K

kumdan_kaleler@

Misafir
Ayetleri kafasına göre oraya buraya yamayan Allame bozuntuları..

Fazileti hakkında ümmetin ittifak ettiği Sahabeyi reddeden Şia artıkları..

.
yazık kardes sahabeyi reddetmekmi ashabı reddetmekmi bizim sadık ashaba dil uzatmak ne haddimize sen ama sana sunuda yazmak zorundayım madem allah resulu butun ashabı istisnasız temize cıkarmışsa buna ne dersin
sahih buharide şöyle yazar

resullullah şöyle buyuruyor

kiyamet günü havuzun başında durdugum zaman bir gurupla karşılasacağım ve onları tanıyacagım onlarda beni tanıyacaklar o anda onlarla benim aramda bir kişi kalkıp onlara gelin diyecek ben nereye doğru gelsinler diyeceğim andolsunki allaha cehenneme doğru diyecektir bunlar ne yapmışlar diye soracağım. bunlar senden sonra dinden cıkıp cahiliyeye geri döndüler diyecektir bunların icerisinde sürüden ayrılan kendi başına yayılan develer gibi az bir gurup dışında kurtulan olmayacaktır
KAYNAK SAHİH BUHARİ CİLT3 SAYFA94 DEN 99 A KADAR VE CİLT 3 SAYFA 32
KAYNAK SAHİH MÜSLİM CİLT 7 SAYFA 66 hadis i havz


bir baska istermisin yazayım
allah resulu şöyle buyuruyor
ben sizden önce kevser havuzunun başına varacagım bana gelen herkes o havuzun suyundan içer bir daha susamaz
bazı guruplar da bana gelirki ben onları tanırım onlarda benı tanı5rlar onlarla benim arama arılık düşer bunlar benim ashabımdır diye seslenirim , ve sen biliyormusun bunlar senden sonra ne yaptılar denilir , bunun üzerine benden sonra dinimi deyiştirenler UZAK OLSUN UZAK OLSUN UZAK OLSUN DERİM


KAYNAK SAHİH BUHARİ CİLT3 SAYFA 94 DEN 99 A KADAR
KAYNAK SAHİH MÜSLİM CİLT 7 SAYFA 66

bu kaynak kitapları bunları yazdıgı halde zaten peygamberimizde acıkca diyor onlar benı tanıyaccak bende onları ki ashabından bahsediyo (sadık olmayan ashabından)peygamberimiz bunları kendisine uzak sayarken neden biz onların yanında olalım ve her yaptıklkarını dinin temeli gibi görelim sorarım sana


 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Şu bildirdiğin hadislerin, numaralarını da versene, tetkik edeyim.. Ya da hangi kitabta (Buhari'nin hangi babında); Müslim'in kaçıncı Hadis'i..
 
K

kumdan_kaleler@

Misafir
Evvela; Şii Müslümanların sahabe ve Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in eşlerini eleştirdikleri ve onları kınadıkları için kafir olduklarını söylüyorsunuz Bunu hangi delil ve burhan üzere beyan ettiğinizi bilemiyorum. Yapılan eleştiri ve kınamalar delil ve burhan üzereyse, küfür şöyle dursun, tartışması bile yapılamaz, kınanamaz.
Eğer delil ve burhan üzere değilse ve iftiraysa, yine de küfür sayılamaz. Farzen sahabe de olsa yersiz olarak bir mümine dil uzatan veya onu tel’in eden kafir olmaz. Zina eden veya şarap içen birisi gibi sadece fasık sayılır. Bilindiği gibi her fısk ve isyan ise af edilebilir ve görmezlikten gelinebilir.
Nitekim Hicri/Kameri 456 yılında doğan İbn-i Hazm-i Zahiri el-Endülüsi “El-Fasl-u fi’l- Milel’i ve’n- Nihel” kitabının 3. Cüz’ünde, 227. sayfada şöyle diyor: “Cehalet ve bilgisizliğinden sahabeye dil uzatan mazurdur. Bilerek dil uzatan ise, zina veya hırsızlık eden kimseler gibi sadece fasık sayılır. Ama bilindiği gibi sadece Resulullah (s.a.a)’in sahabesi olduğu için dil uzatırsa, Allah-u Teala’ya ve Resulullah (s.a.a)’a düşmanlık etmek ve dil uzatmak manasına geleceği için elbette küfür sayılır. Yoksa sadece sahabeye küfretmek, sövmek küfrü gerektirmez. Nitekim Ömer, Peygamber-i Ekrem (s.a.a)’in büyük sahabe, Muhacir ve Bedir ashabından olan Hatib için; ‘İzin ver de bu münafığın boynunu vurayım’ demesine rağmen bu sövgüsü ve nifakla suçlaması onun küfrüne sebep olmamıştır.”
O halde doğru bile olsa Şii Müslümanları, sadece bazı sahabeye dil uzattı diye küfür ile itham etmek nasıl mümkündür?
Halbuki bilindiği gibi sizin büyük ve değerli alimleriniz muteber kitaplarında, sizin görüşünüzün tam tersini iddia etmiş ve gerçeği söylemişlerdir.
Kadı Abdurrahman İci eş-Şafii, Mevakıf’ta taassup esiri alimlerinizin Şii Müslümanları küfür ile itham ederken ortaya koyduğu delileri reddetmiş ve görüşlerini bağnazlık saymıştır.
İmam Muhammed Gazali açıkça şöyle diyor: “Sahabeye sövmek asla küfrü gerektirmez; hatta ilk iki halifeye sövmek bile insanı küfre düşürmez.”
Molla Sa’d Taftazani ise “Şerh-i Akaid-i Nesefi”de şöyle diyor: “Bazı taassup ehlinin sahabeye sövenleri küfür ile itham etmeleri, asla doğru değildir. Bazı bilginler sahabelere karşı varolan hüsn-ü zanları sebebiyle onların kötü fiillerini görmezlikten gelmiş ve tutarsız tevillere başvurarak Resulullah (s.a.a)’in ashabının sapıklık ve fısktan masum olduğunu söylemişlerdir. Halbuki bilindiği gibi bu asla doğru değildir. Tarih, aralarında yaptıkları savaşlarda onların bazısının fısk ve isyana düştüğünü göstermektedir. Hasadet ve makam düşkünlüğü sebebiyle çirkin işlere bulaşmış, sapmışlardır. Hatta büyük sahabeler bile bu çirkin amellerden kurtulamamıştır. O halde delil üzere onları eleştirenler kafir olamaz. Bazı alimlerimiz hüsn-ü zanda bulunarak onların bu kötü amellerini görmezlikten gelmiş, rivayet etmemişlerdir. Ama bilindiği gibi diğer bazı alimler de onların bazı kötü amellerini rivayet etmiş ve eleştirmişlerdir. Onları küfür ile suçlamak küfür değildir. Zira Resulullah (s.a.a)’ı gören her sahabe masum ve günahsız değildir.”
Ayrıca bilmek icab eder ki “Cami’ul- Usul” kitabının sahibi İbn-i Esir-i Cezri de Şii Müslümanları İslâmi fırkalardan biri saymıştır. O halde siz nasıl onları küfür ile itham edersiniz?
Bazı amelleri sebebiyle sahabelere sövenlerin kafir sayılamayacağına dair bir delil de, bizzat halifeler döneminde sadece bazılarının sahabeye ağır küfürler etmiş olduğu halde halifelerin onları küfür ile suçlamaması ve öldürülmelerini emretmemesidir.
Nitekim Hakim Nişaburi Müstedrek’in 4. cüzünün 335. Ve 354. sayfalarında, imam Ahmed bin Hanbel Müsned’in ilk cüzünün 9. sayfasında, Zehebi Telhis-i Müstedrek’te, Kadı Ayyaz “Şifa” kitabının 4. cüzünün ilk babında, imam Gazali ise İhya’ul- Ulum’un 2. cildinde şöyle rivayet etmektedir: Ebu Bekir’in hilafeti zamanında adamın biri Ebu Bekir’in yanına vararak ona ağır sövgülerde bulundu. Orada olanlar bu duruma çok rahatsız oldu. Ebu Berze-i Eslemi; “İzin verin onu öldüreyim; zira o kafir oldu!” deyince, Ebu Bekir şöyle dedi: “Hayır, öyle değildir; Peygamber (s.a.a)’den başka hiç kimse böyle hüküm veremez.”
Gerçekten Ehl-i Sünnet kardeşler kraldan çok kralcıdır; halife kendine söveni küfür ile suçlayıp öldürmeye kalkışmıyor. Ama bilindiği gibi siz beyler, Şii Müslümanları sahabeye sövme bahanesiyle kendi hayallerinizce küfür ile suçlayıp kanlarını helal sayıyorsunuz.
Eğer sahabeye sövmek küfür ise, neden sahabenin en üstünü Hz. Ali’ye söven ve lanet eden Muaviye ve taraftarlarını küfür ile suçlamıyorsunuz? O halde sizin maksadınız başkadır; siz, Ehl-i Beyt ve taraftarlarıyla savaşmak istiyorsunuz.
Eğer sahabeye, özellikle de reşit halifelere sövmek küfür ise siz beyler neden Ümm’ül- Müminin Aişe’yi küfür ile itham etmiyorsunuz? Zira o bütün alim ve tarihçilerinizin yazdığı gibi sürekli Osman’a sövüyor, onun için ağır laflar kullanıyordu. Osman için şöyle diyordu: “Uktulu na’selen fekad kefere.” (Bu na’seli[1] öldürün, o şüphesiz kafir olmuştur.)
Ama eğer bir Şii; “İyi oldu da Osman’ı öldürdüler; çünkü o kafirdi!” derse, siz beyler hemen onu küfür ile itham eder, ölüm hükmünü verirsiniz.hz Aişe ise bizzat hz Osman’ın huzurunda onu küfür ile itham etmişti. Ama bilindiği gibi ne halife, ne de sahabe ona dokunmadı. Nitekim siz de onu kınamıyorsunuz.
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Üst