Hac hakkında sık sorulan sorular ve cevapları nelerdir? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Hac hakkında sık sorulan sorular ve cevapları nelerdir?

ibrahimi

Has Uşak
İhvan Üyesi
Katılım
19 Haz 2006
Mesajlar
23,463
Puanları
0
Yaş
34
Hac hakkında sık sorulan sorular ve cevapları nelerdir?

Yazar: Sorularla İslamiyet, 10-11-2009


İçindekiler
Hac nedir?
Hac ve Umre arasındaki fark nedir?
Hac niçin yapılır?
Hac Kimlere Farzdır?
Haccın edasının şartları nelerdir?
Hac yerine fakirlere sadaka verilebilir mi?
Borçlanarak hacca gitmek doğru mudur?
İhram ne demektir?
Hacda kesilmesi gereken kurbanlar, harem dışında kesilebilir mi?
Kadınlar yanlarında mahremi olmaksızın hacca gidebilirler mi?
Hac farz olduktan sonra, fakir olan kimsenin hac etmesi yine farz mıdır?
Haccın faydaları nelerdir?
Haccın insan üzerindeki etkisi nedir?
Haccın fazileti nedir?
Hac ve umre ile ilgili kavramlar nelerdir?
Haccın çeşitleri nelerdir?

Hac Nedir?

Hac, sözlükte yönelmek, ziyaret etmek anlamına gelir. Dini bir terim olarak hac; yılın belli günlerinde (Kameri aylardan Zilhicce ayında) kurallarına uygun şekilde ihram denilen örtüye bürünerek Arafat'da ayakta durmak ve Kâbe’yi tavaf etmektir. Bu kutsal yerleri belirli zamanlarda ziyaret eden kimseye hacı denir.

Hac ve Umre Arasındaki Fark Nedir?

Hac, hac ayları denilen zaman dilimi içinde yapılan bir ibadettir. Hac ayları Hicrî takvime göre Şevval ve Zilkade ayları ile Zilhicce ayının ilk on günüdür. Hac, bu aylar içinde umresiz de yapılabilir, umre ile birlikte de yapılabilir. Haccın umresiz ya da umre ile birlikte yapılmasına haccın eda şekilleri denir.



Haccın zamanı, hac ayları diye isimlendirilen; Şevval, Zilkâde ve Zilhicce aylarıdır." İfadesi, “Hac belli aylardır”(Bakara, 2/197) mealindeki ayetin bir açıklaması mahiyetindedir.

Hac görevi, ihrama girmekle başlar. Bunun başlangıcı ise Şevval ayıdır. Bir kimse Şevvalde ihrama girip Zilhiccenin 10. (veya 13.) gününün akşamına kadar, haccın menasikini tamamlayabildiği için, bu aylara hac ayları denilmiştir.

Yani bu aylara Hac ayları denilmesinin sebebi, haccın ilk şartı/ rüknü olan ihramın ancak bu aylarda giyilmesinin öngörülmüş olmasıdır. Bu aylardan önce ihrama girmek, Hanefi ve Hanbelilere göre mekruhtur. Bu konuda Buharî’nin İbn Abbas’tan rivayet ettiği şu hadis-i şerif alimlerin bu görüşlerinde etkili olmuştur. “Hac ayları dışında ihrama girmemek sünnettendir.” (bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 3/64-65).

Şafiilere göre ise, hac ayları dışında alınan söz konusu ihram hac için değil, umre için geçerli olur. Çünkü, “Hac belli aylardır”(Bakara, 2/197) ayeti, hac için belirlenmiş aylar dışında ihrama girilemeyeceğini ifade etmektedir.(bk. a.g.y; Muğni muhtac,1/471, Muhazzeb,1/200).

Umre, belirli bir vakte bağlı olmaksızın, usulüne göre ihrama girdikten sonra tavaf ederek Kâbe’yi ziyaret etmek ve diğer bazı dini görevleri yerine getirmek suretiyle yapılan ibadettir.

Hac Niçin Yapılır?

Her müminin amacı Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Onun rızasını kazanmanın yollarından biri de, peygamberleri aracılığı ile bildirdiği emirleri yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmaktır. Allah’ın emirleri insanı iyiye, güzele, doğruya yöneltmek, yasakları ise kötülüklerden uzaklaştırmaktır. Böylece insanı güzel ahlâk sahibi kılarak mutlu olmasını sağlamaktır.

Aynı zamanda Allah’ın buyruklarını yerine getirmekle onun sevgisini kazandığımız gibi, verdiği nimetlerden dolayı da şükretmiş oluruz. Çünkü Allah sevgiye, saygıya ve ibadet edilmeye lâyık tek varlıktır.

İslâm’ın beş temel şartından biri olan hac, hem mal hem de bedenle yapılan bir ibadettir. Maddi durumu iyi olanların ömürlerinde bir defa hac ibadetini yapmaları farzdır. Yüce Allah Kur’an’da: “Yoluna gücü yetenlerin Allah’ın evi (Kâbe)ni hac ve ziyaret etmeleri, insanlar üzerinde Allah’ın bir Hakkı’dır.” (Ali İmran, 3/97) buyurmuştur. Peygamberimiz (asv) da haccı Müslümanlığın beş esasından biri olarak saymış, yapılışını bizzat uygulayarak Müslümanlara öğretmiştir.

Hac Kimlere Farzdır?

Gücü yeten, yani zengin ve sağlıklı olan Müslüman’ın hayatında bir kez haccetmesi farzdır. Bir kimseye haccın farz olabilmesi için şu şartların bulunması gerekir:

Erkek olsun, kadın olsun şartlarını taşıyan her Müslümana, ömründe bir defa haccetmek farzdır. Üzerine hac farz olan kimse, bu ibadeti geciktirmeden bir an önce yerine getirmelidir. Üzerine farz olduğu halde bir takım gerekçelerle bu önemli ibadeti yerine getirmeyip ileri yaşlara ertelemek dinen uygun değildir. Bu şekilde haccını erteleyip daha sonra bizzat hac yapamayacak duruma düşen kimse, yerine bedel (vekil) göndermek zorunda kalır.

Bir kimsenin hac ibadetiyle yükümlü sayılması için; Müslüman, akıllı, erginlik çağına ulaşmış, hür, hac için yeterli malî imkâna sahip ve bu ibadeti yerine getirecek vakte erişmiş olması şarttır. Bu şartlardan birini taşımayan kimseye hac farz olmaz.

Haccın Edasının Şartları Nelerdir?

Kendisine hac farz olan kimsenin, haccını bizzat eda etmekle yükümlü olması için, sağlıklı olması, tutukluluk veya yurtdışına çıkma yasağı gibi bir engelinin bulunmaması ve yolun güvenli olması şarttır. Hac yolculuğuna katlanamayacak, ya da fiilen haccedemeyecek derecede hasta olanlar ile yaşlılar, hac kendilerine farz olsa bile, eda ile yükümlü değildirler. Bu durumda olanlar şartları oluştuğu takdirde bizzat haccederler.

Hac Yerine Fakirlere Sadaka Verilebilir mi?

Kişi kendisine farz olan hac ibadetini yerine getirmekle yükümlüdür; fakirlere sadaka vermekle bu sorumluluktan kurtulmaz. Bu itibarla, hac yerine sadaka veren kişi, hac ibadetini yerine getirmiş olmaz.

Borçlanarak Hacca Gitmek Doğru mudur?

Bir Müslüman`ın hac ibadetiyle yükümlü olması için, sağlık ve servet yönünden haccetme imkanına sahip, hür, akıllı ve buluğ çağına erişmiş olması gerekir. Bu itibarla, servet yönünden haccetme imkanına sahip olmayan kişilerin borçlanarak hacca gitmeleri gerekmez; ancak, borçlanarak hacca gitmeleri halinde, hac ibadeti geçerli olur ve kendilerinden hac görevi de düşer.

Diğer taraftan, haccın farz olması için gerekli şartları taşıdığı halde, hac mevsiminde hazır parası bulunmayan ve borç aldığı takdirde bunu daha sonra ödeme gücüne sahip olan kişilerin, bu görevi bir an önce ifa etmeleri için, borç alarak hacca gitmeleri uygun olur.

İhram Ne Demektir?

Hac veya umre yapmaya niyet eden kişinin, diğer zamanlarda helal olan bazı fiil ve davranışları, hac veya umrenin rükünleri tamamlanıncaya kadar kendine haram kılmasıdır. İhramın, niyet ve telbiye olmak üzere iki rüknü vardır.

Niyet, hac veya umre yapmaya karar vermektir. Niyetin dil ile yapılması müstehaptır.

Telbiye ise, “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk lâ şerîke lek, (Allâh’ım, davetine isteyerek uydum, emrine amadeyim. Senin eşin ve ortağın yoktur. Sana yöneldim, hamd senin, nimet senin, mülk de senindir. Eşin ve ortağın yoktur.)” demektir.

Niyet ve telbiye ile birlikte ihramın yasakları başlar. İhramlıya, vücudundaki saç ve kılları kesmesi, yolması veya tıraş etmesi; tırnak kesmesi; dikişli elbise giymesi (erkekler için); güzel koku sürünmesi; süslenmek için yağ, boya vb. makyaj malzemesi kullanması; başını (erkekler için) ve yüzünü örtmesi, eldiven, çorap ve topukları örten ayakkabı giymesi; cinsi münasebette bulunması; avlanması; harem bölgesindeki bitkileri kesmesi yasaktır.

Hacda Kesilmesi Gereken Kurbanlar, Harem Dışında Kesilebilir mi?

Hac ve umre sırasında Harem’de kesilen kurbanlık hayvanlara ve Kâbe’ye ve Harem bölgesine hediye olmak üzere kesilen kurbana hedy denir.

Hedy kurbanları, vacip ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Kıran veya Temettu’ haccı yapanların hedy kesmeleri ile ceza kurbanları, ihsar kurbanı ve harem bölgesinde kesilmesi adanan kurbanlar vaciptir. Hac veya umre yapılırken, bir yükümlülük bulunmadığı halde kesilen kurbanlar ise nafiledir.

Hedy kurbanları, ister vacip, isterse nafile olsun, Harem bölgesi içinde kesilir. Harem bölgesinde kesilmez ise, vacip olan hedy kurbanlarının Harem bölgesinde yeniden kesilmesi gerekir. Ancak nafile olarak kesilenlerin yeniden kesilmesi gerekmez.

Hacda bulunan kişilerin, hac kurbanı (hedy) dışında, bayram münasebetiyle nafile olarak kurban kesmek istemeleri halinde, bunu vekalet yoluyla kendi ülkelerinde kestirmeleri daha uygun olur.

Kadınlar Yanlarında Mahremi Olmaksızın Hacca Gidebilirler mi?

Bir şahsın hacc ibâdeti ile mükellef olabilmesi için Müslüman, aklı başında, ergenlik çağına girmiş, hür ve muktedir olması gerekir. Muktedir olmak, maddi imkânlara ve güvenliğe sahip olmak demektir. Bunun için kişinin gerek kendisine ve gerekse geçindirmek zorunda olduğu şahıslara, hacca gidip dönünceye kadar yetecek maddî güce sahip bulunması, yolculuğu engelleyecek bir hastalık, yahut sakatlığının bulunmaması, yolun açık ve günvenli bulunması (yolda hayatî bir tehlikenin mevcut olmaması) gerekir.

Kadınların ayrıca yanlarında mahrem (nikâh düşmeyecek kadar yakın) bir akrabaları, yahut kocalarının bulunması şarttır. Böyle bir kimsesi bulunmayan, diğer şartları da taşıyan kadın farz olan haccı yapmak isterse, güvenilir kadınların bulunduğu bir gurup içinde haccını yapabilir; bunun için sahte nikâhlara gerek yoktur.

Hac Farz Olduktan Sonra, Fakir Olan Kimsenin Hac Etmesi Yine Farz mıdır?

Haccın şartları taşımayan kişilere hacc farz değildir. Şartları taşır iken bu ibâdeti yapmamış olanlar, sonradan şartları kaybederler ise sorumlulukları devam eder. Meselâ zengin bir şahıs, hacc mevsimleri gelip geçtikten sonra devamlı bir hastalığa maruz kalırsa yerine birini göndermesi gerekir. Bu sebeple Müslüman, imkân elverdiği anda ve ilk fırsatta bu ibâdeti yerine getirmelidir.

Haccın Faydaları Nelerdir?

Haccın maddi ve manevi birçok faydaları vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

- Hacca giden Müslüman, Allah’ın kendisine verdiği vücut sağlığı ve mal zenginliği gibi dünya nimetlerinin şükrünü yerine getirmiş olur.

- Değişik ülkelerden gelen Müslümanlar görüşüp tanışır ve bilgi alış-verişinde bulunur; aynı zamanda ticarî ilişkilerde bulunurlar.

- Hac, insanın kul hakkı dışında diğer günahlardan affedilmesine sebeptir. Bunun için günahlarının affedilmesi için dua ederler. Bir daha kötü bir iş yapmamak, dürüst ve ahlâklı olmak üzere Allah’a söz verirler.

- Hac, çeşitli Müslüman ülke insanları arasında kardeşlik kurulmasına yardımcı olur. İslâm dininin birlik ve beraberlik dini olduğu, hacda daha kolay anlaşılır.

- Hac mevsiminde Kâbe mahşer yerini andırır. Hac ibadetini yerine getiren Müslüman dünya menfaatleri için yapılan kötü işlerin ne kadar boş ve anlamsız olduğunu kavrar.

- Biliyoruz ki seyahat insan sağlığı için çok faydalıdır. Hatta ruhî sıkıntılardan kurtulması için insanlara seyahat tavsiye edilir. Allah da Kur’an’da gezip dolaşmayı tavsiye etmiştir. İşte hacca gidenler bu seyahati tabiî olarak yapmış olurlar.

- Bütün hacı adaylarının renk, ırk ve meslek ayırımı gözetmeden bembeyaz ve aynı tip ihram içinde bulunmaları, eşitlik fikrinin yerleşmesine yardımcı olur.

- Aynı zamanda hac ibadeti dünya Müslümanları arasında tanışma, yakınlaşma, birlik ve beraberlik, yardımlaşma ve kardeşlik duygularının gelişmesine yol açtığı için evrensel boyutları olan bir ibadettir.

- Kısaca, hacca gidenlerin inançları tazelenir. İnsanlığa hizmet aşkları artar. Yardım duyguları gelişir. Bütün insanların eşit ve kardeş olduğunu kavrar. Böylelikle dostluk, sevgi ve barış sağlanmış olur.

Haccın İnsan Üzerindeki Etkisi Nedir?

Hacca giden Müslüman, Allah’ın kendisine verdiği vücut sağlığı ve mal zenginliği gibi nimetlerin şükrünü yerine getirmiş olur. Dünyanın dört bucağından hacca gelen Müslümanlar, sayısız manevi kazançlarla dönerler. Diğer ülkelerde bulunan Müslümanların ihtiyaçlarının neler olduğunu öğrenir ve onlarla ticari, sosyal ve kültürel bağlar kurarlar. Bu açıdan hac, uluslararası bir kongre niteliği taşır.

Müslümanlar birbirlerinin ihtiyaç ve sıkıntılarını öğrenip yardımlaşma yoluna giderler. Dünyanın her tarafından gelen diğer Müslümanlarla tanışırlar. Ayrı dil ve renkteki insanlar İslam’ın birlik ve kardeşlik ilkesini yaşayarak gerçekleştirmeye çalışırlar. İnsanları birbirinden ayıran ırk, dil ve renk farklarını bir tarafa bırakarak, eşitlik duygusunu tadarlar. Aynı duygu ve heyecan içinde birlik ve beraberliklerini güçlendirirler. Böylece imanları tazelenir ve güçlenir.

Peygamberimiz (asv); “Makbul bir haccın mükâfatı ancak Cennet’tir.” buyurmuştur. Bu ibadeti yaparken her seviyede insanın aynı kıyafete bürünmesi, öldükten sonra Allah’ın huzuruna çıkış gününü hatırlatır. İhrama girerek dünya elbiselerinden soyunan insan, günahlarından da sıyrılacak, bir daha günaha girmemek için gayret edecek, Allah’a dua ederek O’ndan af dileyecek ve olgun bir Müslüman olmak için çalışacaktır.

Hac, insandaki şükür duygusunu artırır. Tevhid inancını ve dini duygularını çoğaltır. Hac, insanın manevi bir muhasebesini yapmasını sağlar. Bilgi ve görgüsünü artırır. Hac, insanları harcamaya kıyamadığı mallarını bu yolda harcaması nedeniyle cimrilikten kurtardığı gibi, cömertliğe de alıştırır. Alçak gönüllü olmasını sağlar. Çekingenliğini giderir. Toplum içinde birlikte yaşama duygusunu kuvvetlendirir. Hac ibadetini yapıp ülkesine döndükten sonra da, nefsine, ailesine ve içinde yaşadığı topluma karşı yapmakla zorunlu olduğu bir takım sorumluluklar yüklenmesini sağlar. Kişiye düzenli ve disiplinli yaşama bilinci kazandırır. Davranış ve hareketleriyle başkalarını üzmemeye çalışır. Kul hakkına saygı duyar. Hac’dan önceki yaşantısında var olan aşırılıkları atmasını sağlar.

Hac uyumlu bir yaşam biçimi kazandırır. İnsanı daha sabırlı yapar. Yaratıklara daha şefkatle yaklaşmasını sağlar. Böylece insan, toplumun sosyal dayanışmasına katkı sağlayacak önemli özellikler kazanır.

Hac, mü’minlerin samimi bir şekilde Allah’a yönelerek tevbelerinin kabul edilmesine ve günahlarının bağışlanmasına neden olur. Kutsal yerleri görmek, insana manevi bir heyecan vererek dini duyguları kuvvetlendirir. Yüce Allah’a ibadet etmenin sevincini yaşatır. Her çeşit kötü alışkanlıkların bırakılmasıyla ruhsal temizliğe yardım eder. Döndükten sonra da topluma en güzel örnek bir insan durumuna getirir. Kişinin kötülüklerden uzaklaşarak ahlaken olgunlaşmasını, iyiye ve güzelliğe ulaşmasını sağlar ve toplumun huzura kavuşmasına yardımcı olur.

Haccın Fazileti Nedir?

Dünya ve ahiret hayatı açısından önemli bir dönüm noktası olan hac, samimi ve ihlâslı bir şekilde yerine getirildiği zaman, Müslümanı büyük-küçük bütün günahlarından arındırır; onun Allah katındaki derecesini yükseltir, cenneti kazanmasına vesile olur ve kişiyi ahlâken olgunlaştırır.

Gücü yetenlerin farz olarak ömürlerinde bir defa yapacakları bu ibadetin fazileti gerçekten büyüktür. Hacda yapılan dualar ve tövbeler kabul görür. Böylece bu ibadeti îfa edenler, işlemiş oldukları hata ve günahlarından arınarak hayata yeni bir canlılık ve şuurla dönerler.

Hac ibadeti boyunca devamlı maddi ve manevi kirlerden temizlik yapılır. Bedenî kirlerden tam bir temizlik yapıldığı gibi, günah kirlerinden de bütünüyle bir temizliğe girişilir. Haccın kalpteki pasları gidereceğini, küçük-büyük bütün günahların affına vesile olacağını Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz: “Kim Allah için hacceder de bu esnada kötü söz, iş ve davranışlardan ve Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi temiz ve günahlarından arınmış olarak hacdan döner.” (Buhari, Hac: 4; Müslim, Hac: 79; Tirmizi, Hac: 2) buyurarak haber vermektedir. Bu ifade, haccın her bakımdan büyük bir arınma oluşuyla ilgilidir. Bu hadis-i şerif, haccın ne derece faziletli bir ibadet olduğunu anlatmaya yeter.

Hac, kendisinden önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder. Amr b. Âs (r.a.), Hz.Peygamber (s.a.v.) Efendimize biat ederken; ALLAH tarafından bağışlanmayı şart koşmak isteyince, Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

"Bilmez misin ki! Müslüman olmak, önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder. Hicret de kendinden önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder. Hac da kendinden önceki küçük-büyük bütün günahları yok eder.” (Müslim; İman: 121) buyurdu.

Tabiî ki hac Allah için yapılmalıdır. Yani hacda herhangi bir dünyevi çıkar, şöhret, riya v.s. bulunmamalıdır. Pek çok insan şan ve şöhret için hac yapmaktadır. Onlar çektikleri bu kadar sıkıntı ve yaptıkları masrafları sevap yönünden boşuna zayi etmektedirler. Gerçi farz olan hac bu şekilde de edâ edilmiş olur. Ancak sadece Allahuteâlâ’yı razı etmek niyetiyle yapılırsa, farz edâ edilmekle beraber pek çok sevap kazanılmış olur. Bu kadar büyük sevabı, birkaç insan arasında büyük görünmek niyetiyle zayi etmek, ne büyük bir zarar ve hüsrandır.

Hacceden kimselerin Allah katındaki değeri çok yüksektir. Bu sebeple Yüce Allah onların içtenlikle yapacakları duaları geri çevirmez. Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayete göre Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz:

“Hac ve umre için Beytullâh’a gidenler, Müslümanların Allah’a gönderilmiş temsilcileri, Allah’ın misafirleridirler. Dua ederlerse, ALLAH dualarını kabul eder, afv ü mağfiret dilerlerse, onları bağışlar, affeder.” (İbn Mace; Menasik: 5; Nesai; Hac: 4) buyurmuşlardır.

Hac ve Umre ile İlgili Kavramlar Nelerdir?

İhram: Haccın farzlarından biridir. “İhram” vücudun belden itibaren alt kısmına sarılan ve sırta alınan bir havludan ibarettir. Bu erkekler içindir. Kadınlar ihrama girmez, uzunca bir entari giyerler.

Vakfe: Vakfe “durmak” demektir. Dîni bir terim olarak Arefe günü (Kurban Bayramı'ndan bir gün önce) Arafat’ta bulunmaktır. Orada ibadet ve dua edilir.

Tavaf: Kurban Bayramı'nın ilk üç gününde Kâbe’yi tavaf etmek farzdır. Kâbe’nin etrafında dualar okunarak yedi kez dönmeye tavaf denir. Bir kez dönüşe şavt denir.

Sa’y: Kâbe’nin yakınında bulunan Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmektir. Bu gidiş ve gelişler, Safa’dan Merve’ye dört, Merve’den Safa’ya üç olmak üzere yedi defadır.

Hac ve Umre ile İlgili Mekânlar

Kâbe: Mescidi Haram’ın tam ortasında, köşeleri dört ana yöne denk gelecek şekilde yapılmış dikdörtgen biçiminde bir binadır. Kâbe’nin içinde tavanı tutan üç ağaç sütun ve tavana çıkmak için bir de merdiven vardır. İç duvarı mermerle kaplıdır. Kâbe’nin üstü ve dış duvarları her yıl hac mevsiminde değiştirilen üzeri ayetlerle işlenmiş siyah bir örtü ile kapatılmaktadır. Kâbe’nin köşesinde tavafın başlama noktasını belirten siyah bir taş “Hacer-ül Esved” bulunmaktadır. Kâbe’nin yapılması ile buraya “Mescidü’l Haram” yani güvenlikle ibadet edilecek yer denilmiştir.

Hz. İbrahim (as) Allah’tan aldığı emirle Kâbe’yi yapmıştır. Oğlu Hz. İsmail (as) da kendisine yardımcı olmuştur. Hz. İbrahim (as) Kâbe’nin yapımını tamamladıktan sonra Allah kendisine “Şimdi insanları buraya çağır” diye emretmiş ve o da bu emri yerine getirmiştir. Hac sırasında Müslümanlar Hz. İbrahim (as)’in davranışlarını hatırlayarak onu yeniden yaşarlar. Mekke ve orada bulunan Kâbe, Hz. İbrahim (as)’den sonra yüzyıllar boyu kutsallığını korumuştur. İslâm’ın gelmesiyle Allah Peygamberimize (asv) şöyle buyurmuştur: “İnsanları hacca çağır; yürüyerek veya binekler üstünde uzak yollardan sana gelsinler.”(Hac, 22/27) İşte, Allah’ın bu emri gereğince Müslümanlar farz olan hac ibadetini yaparlar.

Mescidi Haram: Kâbe’yi çevreleyen, namaz kılmak, tavaf ve dua etmek için kullanılan geniş bir alandan ibarettir. Buraya “Haremi Şerif” de denir. Zemini renkli mermerle kaplı olan bu alanın dört tarafı duvarlarla çevrilmiş olup, pek çok kapısı ve yedi tane minaresi vardır.

Mekke: Hz. İbrahim (as)’den bu tarafa Kâbe kutsal bir yer olarak kabul edilmiştir. Zaman içinde oraya yerleşen insanlar, Mekke şehrini kurmuşlardır. Mekke Kur’an’da şehirlerin anası olarak anılmaktadır. Kur’an, Allah’a ibadet amacıyla yapılan ilk mescidin Mekke’de inşa edildiğini belirtmektedir. Bu konu ile ilgili ayet şöyledir: “İnsanlar için kurulan ilk ev (ibadet yeri) Mekke’de âlemlere hidayet kaynağı olan Kâbe’dir.” (Ali İmran, 3/96)

Safa ve Merve: Kâbe’nin doğusunda yaklaşık 350 metre aralıklı iki tepedir. Güneydeki, Safa, kuzeydeki ise Merve’dir. Bu iki tepe arasında sa’y yapılır.

Arafat Dağı: Mekke’nin doğusunda, Mekke’ye yaklaşık 25 km. uzaklıkta bulunan, hacıların Kurban Bayramı'nın arife günü toplandıkları yerdir. Haccın farzlarından biri olan “Arafat Vakfesi” burada yapılır.(Bakara, 2/198) Peygamberimiz (asv) “Hac Arafat’tır” buyurarak, Arafat Vakfesi'nin önemini belirtmiştir.

Arafat, Sevgili Peygamberimiz (asv)'in, Yüce Allah’ın ümmetinin bağışlanmasını istediği ve onların bağışlanacağına dair ilâhi müjdeyi aldığı yerdir. Aynı zamanda Peygamber Efendimiz (asv) da 632 yılında arkadaşları (ashabı) ile birlikte yaptığı “Veda Haccı” nda yüzbini aşkın Müslüman’a yaptığı konuşmayı, yani “Veda Hutbesi”ni burada yapmıştır.

Müzdelife: Arafat dağı ile Mina arasında kalan bir bölgenin adıdır. Hac esnasında Arafat’tan dönüşte Müzdelife’de vakfe yapılır.

Mina: Mekke’nin doğusundaki dağların eteğinde Arafat’a giden yol üzerinde bulunan Müzdelife ile Mekke arasında kalan bir bölgenin adıdır. Hac ibadeti esnasında kurban kesmek ve şeytan taşlama (büyük, orta ve küçük cemreler) burada yapılır.

Haccın Çeşitleri Nelerdir?

1. İfrad Hac: Bu haccı yapana müfrid hacı denir. İhrama girerken, yalnız hac yapmaya niyet eden kimsedir. Mekke’de oturanlar, yalnız müfrid hacı olur.

2. Kıran Hac: Bu haccı yapana kârin hacı denir. Hac ile umreye niyet eden kimsedir. Önce umre için tavaf ve sa’y edip, sonra ihramını çıkarmadan ve tıraş olmadan, hac günlerinde hac için, tekrar tavaf ve sa’y yapar.

3. Temettü Hac: Bu haccı yapana mütemetti hacı denir. Hac aylarında, yani Şevval, Zilkade ile, Zilhiccenin ilk on gününde, umre yapmak için ihrama girip ve umre için tavaf ve sa’y yapıp ve tıraş olup ihramdan çıkar. Memleketine gitmeyerek, o sene, terviye gününde veya daha önce, hac için ihrama girerek, müfrid hacı gibi hac yapandır. Yalnız tavaf-ı ziyaretten sonra da sa’y yapar.

Kârin ve mütemetti hacıların şükür kurbanı kesmesi vaciptir. Temettü veya Kıran haccı yapanlardan, kurbanlık hayvan bulunmaması veya alınamaması sebebiyle, kurban kesme imkanı olmayanlar, üç gün Hac esnasında, yedi gün Hac’dan sonra olmak üzere on gün oruç tutarlar. İlk üç günün, ihrama girdikten sonra hac ayları içinde ve kurban bayramının ilk gününden önce Mekke’de tutulmuş olması zorunludur. Kurban kesme imkanı elde edilebileceği ümidiyle bu üç günlük orucun son vaktine kadar geciktirilmesi yani Arefe günü tamamlanmak üzere 7, 8 ve 9 Zilhicce günlerinde tutulması efdaldir.

Temettü Haccında bu oruç henüz Hac için ihrama girmeden Umre ihramından sonra da tutulabilir.

http://www.sorularlaislamiyet.com/index.php?s=article&aid=11938
 

ibrahimi

Has Uşak
İhvan Üyesi
Katılım
19 Haz 2006
Mesajlar
23,463
Puanları
0
Yaş
34
Hac Yolculuğu Ve Derin Hacc Rehberi

Niyet

Gidiyorsun. Bir ömür boyu bu yolculuğu beklemiştin. Belki kalbini gidenlerle birlikte oralara gönderdin, belki ruhunla hayalen tavaflar ettin. Şimdi ayaklarınla basa basa yola düştün işte. Belki daha önce uzun yolculuklara çıkmıştın, belki daha önce de hacca gitmiştin. Bilmelisin ki, hac yolculuğu diğer yolculuklarından farklıdır ve ayrı bir yöndedir. Şimdi her gün beş vakit yöneldiğin kıblene doğru yöneldin. Şimdi çokluktan birliğe uçuyorsun. Şimdi kendini keşfe gidiyorsun. Vardığın yerde kendini yeniden tanıyacak ve tanımlayacaksın. Daha önce hacca gitmiş olsan da, yine, yeniden yeni heyecanlar yüklenmelisin. Her hac yegânedir, bir tanedir değil mi? Kaç kez gidersen git, hacı olma heyecanı hep tazedir ve hep ilk kez hacı olmanın heyecanını taşıyor olmalısın. Yoksa tekrar gitme ihtiyacını niye hissediyor olasın ki? Hem sonra bu ilk haccın olmayabilir ama ya son haccınsa...

Yol

Şimdi yolcusun. Yolculuk hâli, yaşadığımız hayata daha çok yakın ve yakışır bir haldir. Hazır sırası gelmişken, hayatını ve çevreni bir de yolcu edasıyla seyretmeyi dene. Ayaklarının altından dünya toprağı kayıyor mesela. Alışık olduklarından uzaklaşıyorsun, O’na yakın olmak adına. Ölüm de böyledir ya! Uçarı bir kelebek heyecanını yüklenip, gördüğün herşeye eğreti bakışlar atıyorsun. Herşey sapından kopuyor, kökünden ayrılıyor, kabuğundan sıyrılıyor; günışığı eşyadan renklerini çekiyor. Sokaklar ve duvarlar incelip eriyor. Dünya toprağına sıkı sıkıya basmış ayakların tatlı bir rüzgâra karışıyor.

İhram

Yolcu dediğin dengini yeğni tutmalı. Dünya adına omuzladığın ne varsa at, kalbine yük ettiğin ne kadar dünyalık varsa geriye bırak. Zaten, birazdan giyeceğin ihram fazladan ağırlıklarını omzundan atmanı gerektiriyor. Beyaz bir bez içinde yalın ve yalnız bir yolcu edası giymişken, kendini de iptilalardan koparmalısın, yeniden yazmalısın kalbini. İhramı giymek için yalnız elbiselerini çıkarman yetmiyor. Küllî bir soyunuşu gerektiriyor ihramlanmak. Şimdiye kadar kendi kıymetinin ölçüleri bildiğin her şey, mevki, makam, milliyet, kavim, soy, sınıf meslekten yana ne varsa, hepsi ihramın beyaz yüzüne çarpıp eriyecek. Herkesten uzakta, tek başına sadece Rabbine kul olduğunu artık daha rahat görebilirsin. Seni kıymetlendirecek tek şey, Rabbine kulluğun, yalnız ve yalnız O’na kul olmandır. Renksiz, desensiz, rozetsiz ve bayraksız ihramın yalnız Rabbine nispet ediyor seni. Beyazlara büründükçe heva ve hevesin kökleri dünya toprağından çekiliyor. İhramın içinde emredemeyen, tek bir kıl bile koparamayan, helâl zevklerini dahi tadamayan teslim olmuş bir insansın artık.

Yöneliş

Gel gör ki, insan kolayca kabullenemiyor gidişini. Ayağın çıplak, başın açık ağırlığını unutmuş bir su damlası uçarılığında dünyanı ve dünya adına sevişlerini terk etmek için bu yola girdin. Bak, herkesle ve her şeyle olan bağların çözülmek üzere. Habire eğirip durduğun hayat yumağı dağılıverdi.

İncecik ve keskin bir yolculuk niyeti her şeyi ve herkesi arkada bırakmalı. O niyet ki, kalbimize düşer düşmez yaşadığımız mekânı solgun bir güle dönüştürür. Etraftaki her şey birden eğretileşir, âdeta arzın çekim alanından sıyrılır, uçuşmaya başlar. Mekânla olan bağların zayıflar, müphemleşir. Mekâna bağlılığın çözüldükçe, zamanın da senin üzerindeki hükmü ağırlaşır, bir mahpus edasıyla fenanın hükmünü boynuna dolanmış bulursun. Yarına randevu verememek bulunduğun anın daracık duvarlarını göğsüne bitiştiriverir. Zamanın paslı kılıcı değer yüreğine, ölümün soğuk nefesi yüzünü yalar geçer. Sen gidiyorsun, sen gidicisin; dönüyorsun, dönücüsün.

Yakınlık heyecanı

Evet, Kâbeye gidiyorsun. Hayat kırıntılarımızın göllendiği yere doğru gidiyorsun. Kulluğunun keskin sıratlarda sınanacağı yere uçuyorsun. Böylece “hesap günü” ile aynı yöne düşüyor Kâbe’nin yöresi. Hergün beş vakit döndüğün yere dönüyorsun. Öteden beri yönelegeldiği yöreye dönmek, bir geri dönüşü içerdiği için, insan bu yolculukta uzaklaşma değil, bir yakınlaşma duygusu yaşamalı. Gurbet değil, sıla kokmalı alnına değen rüzgârda.

Uzaklık korkusu

Ama hayır! Kâbe’ye yönelmek dehşetli bir uzaklık korkusunu da haber veriyor gibi. Mesele Kâbe’nin bulunduğumuz yere uzaklığı değil, bizim ubudiyet hâline uzaklığımızdır. Bu yolculuk, bu yöneliş o baş döndürücü uçurumu gün yüzüne çıkarıyor şimdi. Yüzünü herhangi bir duvara çevirir gibi kolayca ve üstünkörü kıbleye yönelişlerini hatırla. “Döndüm kıbleye” demek, O’ndan başka her şeyden, O’ndan haber vermeyen her şeyden yüz çevirmeyi gerektirmiyor muydu? Ne gam Kâbe çok uzaklarda olsa! Lâkin Rabbimize uzaklık kıble Kâbe’nin hakikatine sonsuz ırak eyliyor bizi. Kâbe’nin eteğine varsan da bu uzaklık erimeyebiliyor, arada uçurumlara baş gösteriyor. Bu uzaklık, bu uçurum baş döndürüyor, kalbi ürpertiyor! Nereye gitsen ayağını bu uçurumun kenarından uzak edemiyorsun.

Dilerim, Rabbim seni de beni de Kendine yakın eyler! Kâbe’ye yakınlaşma isteğin de bu duadan başkası değil.

Terkediş

Aslında, hacca ister var, ister varma, Kâbe’den pek uzak düşmediğimizi de söylemem gerekiyor. Her gün beş vakit Kâbe’ye dönüp, Rabbimize ubudiyet sözü veriyor değil miyiz? Bu da bir Kâbe yolculuğudur aslında. Mesafeler kat edilmiyor bu yolculukta. Tek bir niyet menzile eriştiriyor bizi: kul olma niyeti. İşte bu niyettir ki, en bitmez mesafelerden daha uzak, en sarp dağların kestiği yollardan daha dolambaçlı, belki çöllerle ve dağlarla ölçülemeyecek bir yolun yolcusu eyler bizi. Kul olmaya niyet, en küllî terkedişleri içeren bir uzun ve keskin seferdir.

Varış

O’na, yalnız O’na dönmek nelerden koparmıyor ki bizi? Kıbleye dönmek, O’nun delillerini gösterenlerden başka herşeye yüzçevirmektir. Peki, O’nu göstermeyen bir şey var mı ki şu kâinat yüzünde? Herşey hâl diliyle O’nu zikrederken, her zerre O’na tesbihfeşân iken, yüz çevireceğimiz ne kalır geriye? Hangi şey var ki O’ndan söz açmıyor bize? Hayır, O’nu göstermeyen bir şey yoktur. Olsa olsa O’nu gösterenleri görmeyen biri vardır. O’na yönelmek ise, herşeye O’nu görme niyetiyle bakmak demektir.

Ne ki, kendisini kendi başına buyruk bilen insan, eşyayı da kendi başına buyruk bilir. Eşyayı başkasını gösteren âyineler olmaktan çıkarır. Bu kör niyetle, kâinat dolusu aynalar kırılır; semâlar boyu güneşler ebediyen batırılır. İnsanın bakışı bir karadelik gibi, kâinattan nefsine gelen nurlu haberleri soğurup, herşeyi bir derin karanlığa itiverir. İşte O’nu göstermeyen tek şey, tek karanlık nokta, nefsimize takılmış enaniyetimizdir. Şu halde, Kâbe’ye yöneliş, O’nu göstermeyen ve başka herşeyin âyinesini paslandıran tek kara noktayı, yâni enaniyetimizi arkamıza atmayı gerektiriyor. Ve ancak kabını terkeden Kâbe’ye varır. Önünde o kara noktayı, yâni Kâbe’yi bulduğunda, arkanda mutlaka karanlık bir nokta, yani benliğin kalacak. Kabından çıktığın an Kâbeni bulacaksın.

Tavaf

Kâbe’ye varmak da, kıbleye dönmek de, ben-merkezimizin yörüngesinden çıkıp, Rabbimizin marziyatı dairesinde bir tavafa girmeyi gerektiriyor. Tavaf odur ki, kendi başınalığını terk edesin, kendi heva ve hevesinin etrafında pervane olmaktan vazgeçesin. Öbür türlü, Kâbe’ye varmak da, Kâbe’yi dolanmak da kolaydır. Kâbe’ye varmak benliği aşıp kulluğa ermeyi, çokluğu yırtıp birliğe erişmeyi bulmaktır. Yolculuğun şimdi ülkeni terk etmekle başlıyor, Kâbe’ye vardığında ise kendini terk edeceksin. Kara bir çiçeğin yakasında ak bir toz olup uçuşacaksın. Ve yol hiç bitmeyecek.

Sa’y

Şimdi Safa—Merve arasında yedi kez koşuyorsun. Kimden kaçıyorsun? Kime koşuyorsun? O’ndan kaçıyor ama yine O’na koşuyorsun. O’nun kahrından kaçıp yine O’nun lûtfuna koşuyorsun aslında. O’nun bu halimizle bizi ancak ateşe lâyık gören adaletinden, O’nun lâyık olmadığımız halde cenneti ihsan eden fazlına koşmalı, sığınmalıyız.

Arafat

Şimdi herkesin akın akın gelip etrafında göllendiği Kâbe’den ayrılış vakti. Ve aslında Kâbe dahi vuslata yetmiyormuş... Tavafta O’na teslimiyetin kıyısına kadar varmışken, sa’yde O’ndan O’na koşma hürriyetinin zirvesine ermişken, kendin, kendi ikiliğini keşfettin. Teslim olan yanını, hür kalan yanını bildin. Şimdi Onu tanıma sırası. Arefe O’nu bilme zamanı, Arafat O’nunla bilişme, muarefe etme mekânıdır. Cennetten yana arzusunu soranlara Rabia “Bana ev değil komşu lazım” demişti. Şimdiye dek ‘ev’ etrafında dönüp durduğun yeter, artık ‘komşu’yu tanıma zamanı. “Kâbe’den ayrıl; şimdi Bana Kâbe’den daha yakınsın!” diye fısıldanıyor kalbine. “Ve varış Allah’adır” de. (Bak. Nûr 42 ve Fatır 18). Kâbe’yi terket, Kâbe’yi kutsal eyleyene yanaş! Mekke’ye sırtını dön, Mekke’yi mübarek kılanla yüzleş. Ve anla ki, “Onun vechinden başka herşey helâk olucudur.” (Bak. Kasas 88). Kâbe de, Mekke de ve sen de O’nun vechine dönük olduğunuz sürece helâketten ve hiçlikten kurtulabilirsiniz. Öyleyse Arafat’a koş. “Allah’a kaç!”

Meş’ar

Gurub vaktine doğru, güneş Arafat’tan kaybolurken, sen de benliğinin yalancı aydınlığını kalbinin karasında yitirmeye çalış. Beyazlara bürülü bedenini yanına alıp, “Arafat’tan boşanan” kullara karış... Meş’ar’e doğru “ak!”. Kendini unutup, yalnızca “Allah’ı hatırla!” “O nasıl seni hiçlik derelerinde unutmayıp varlık düzüne çıkardıysa, nasıl seni dalalet karanlığından hidayet nuruna yönelttiyse, sen de O’nu öylece hatırla. Sen bundan önce unutulmuş da olabilir, dalalette de kalabilirdin.” (Bak. Bakara 198).

Meş’ar’e (Müzdelife’ye) karanlık düştüğünde varıyorsun, gece boyu bekliyorsun. Arafat’ta da gündüz boyu kalmıştın. Arafat’taki muarefe yani tanışma ve bilişme ne kadar gündüzü ve aydınlığı gerektiriyorsa, Meş’ar’deki şuurlanma da o kadar geceyi ve karanlığı istiyor. Gece boyu yalnız ve yalın kalıyorsun. Nazarını afaktan ve dışarıdan çekmeni, gözünü enfüse ve içeri çevirmeni kolaylaştırıyor gece. Göğün güneşi eksik ama yıldızlar ve ay karanlığı yırtarak uzanıyor sana. Öylece yüzünü arzdan semâya çeviriyorsun. Ama henüz sınav bitmiş değil. Yüzün semâda, gözün kalbinde iken, elini yere ve toprağa daldırıyorsun. Meş’ar toprağından çakıl taşları toplayacaksın. İllâ da kendi ellerinle! Tıpkı “kimsenin kimseye faydasının dokunmadığı o gün”de olduğu gibi. Ardından kefen misali beyaz ihramınla, kara toprağa benzeyen gecenin koynuna uzanıyorsun.

Mina

Ve haşir sabahı... Yeniden diriliş... Günün ilk ışıklarının dürtmesiyle kendi yalnızlığından diriliyor, mahşerin kalabalığına karışıyorsun. Meş’ar’in içe doğru yolculuğu dışarıya doğru vuruyor. Meş’ar gecesinin zahitleri şimdi Mina gündüzünün mücahidi olmaya hazırlanıyor. Meş’ar ile Mina arasındaki görünmez duvarı sadece “geceyi gündüze kalbeden”, “güneşi döndüren”, “ayın ardı sıra güneşi getiren” yıkabiliyor. Günışığı tenine değmedikçe, sınırından taşmak üzere olan o eşsiz kalabalıktan kimse o hayalî çizgiyi aşmaya, Meş’ar’den ayrılmaya cesaret edemiyor. Gece boyu hayalî çizgiye varıp, geri püsküren o büyük kalabalık yalnız ve yalnız Allah’a itaat etmenin o eşsiz özgürlüğünü yankılandırıyor. Sen de tıpkı çölün kumları arasından kopardığın taşlar gibi, arzın seni bağlayan zincirlerini kırmalısın. Ve ilk gün ışığının dokunmasıyla geliyor emir... Gelen bayram sabahıdır artık. Yorgun yüzlerde gezinen, çökmüş omuzlara inen bayram güneşinin sıcak dokunuşudur. Görüyorsun ya, güneş de haccediyor. Arafat’ta doğup bekliyor, Meş’arden geçiyor ve senin önün sıra Mina’ya giriyor. Şimdi Mina’ya girdin ve ‘emn’e vardın! Sınavı kazandığından emin olabilirsin. Şeytan taşlama imtiyazını nerden elde ettin sanıyorsun?

Şeytan taşlama

Elinle attığını taş sanma. Atmadan önce o taşları nasıl topladığını hatırla. Yüzünü arza dönerek, elini kirleterek seçip aldın hepsini. Şimdi avucundaki o minik şeyler, semâdan ve vahiyden yüz çevirip gafil olmakla kazandığın cehalet ve iradene dayanıp işlediğin şerlerdir. Taşları şeytana fırlatırken sendeki cehaleti, gafleti, şerri ve günahı da şeytana savur. Cehaleti ve gafleti kendinden uzaklaştır, şerri elinden taşlar gibi savur ki, O’na kurbiyetin yani yakınlığın artsın, kurbanın O’na yakınlık vesilesi olsun.

Ve kurban ve bayram! İhram içinde bir kılına bile dokunamazken, bir otu bile koparamazken, şimdi bir canlıyı boğazlaman emrediliyor. Ne yaman çelişki değil mi? Demek ki, ne yaparsan yap, O’nun emriyle yaparsan ancak hayır oluyor. O’nun emrine kayıtsız kalarak öldürmemek ne kadar da öldürücü! Ve onun emriyle ölüme vesile olmak ne kadar hayat verici! Kötü-iyinin ne olduğunu belirlemek, çirkin ve güzeli ayırt etmek, hayır ve şerri belirlemek insanın keyfine bırakılmış değil. Unutma ki, kestiğin ya da kestirdiğin şey ne devedir ne inek ne de koyun. Şehvetini, hevanı, hevesini ve iradeni boğazlayıp, O’nun rızasında fani etmelisin! Kurban günü, bayram sabahı, O’ndan uzaklığın yitecek, O’nun yakınlığını kazanacaksın! Bayram öylece yürüyecek yüreğine...

‘Hacdan dönmek’ olmaz Hac yolculuğunun yönü tam da hayatımızın aktığı yöne doğrudur. Hac, ruhumuzu çokluktan bire, muhitten merkeze doğru çekerek, hayatımızın kristalleştiği ölüm anına yakınlaştırır bizi. Kulluğumuzun sınanacağı keskin sıratlara değer ayaklarımız bu yolculukta. Böylece “hesap günü”ne giden yol üzerine düşer Kâbe’nin yöresi. İstesek de ‘yoldan dönmek’ olmaz.
Her gün beş vakit döndüğümüz yeri belleriz hacda. Vahdeti elle dokunulur, gözle görülür eyler Kâbe. Kıblemizi dosdoğru doğrulturuz. Bundan beri ‘kıbleden dönmek’ olmaz.

Elimiz bir yanda otu ve bir saç telini bile koparmaktan men edilirken, diğer yanda bir hayvanı boğazlama emredilir. Anlarız ki, elimiz bile elimizde değilmiş ve irademiz de ‘O’nun eli’ndeymiş. Öylece O’na ezelde verdiğimiz sözü yeniden hatırlarız. Gayrı ‘sözden dönmek’ olmaz.

Şeytanı taşladığımız elimizle, Resulullah’ın (s.a.) mescidinde el bağlarız. Attığımız taşlarca şeytana nefret duyup, nefse ve hevaya baş kaldırırız ve Muhammed’e (s.a.) muhabbeti artırıp, biatımızı tazeleriz. Öyleyse ‘biattan dönmek’ olmaz.
Öteden beri hasretini çektiğimiz yöreye varmakla, bir uzaklaşma değil, bir yakınlaşma duygusu yaşarız. Secdelerce yöneldiğimiz yön, alnımıza gurbet değil de sıla kokulu rüzgârlar değdirir olmalı. Değil mi ki, sılaya bir kez vardı mı, ‘gurbete dönmek’ olmaz.

Ve illâ ki ‘hacdan dönmek’ olmaz...
 

ibrahimi

Has Uşak
İhvan Üyesi
Katılım
19 Haz 2006
Mesajlar
23,463
Puanları
0
Yaş
34
Hac'da Şeytan Taşlamanın Hikmeti Nedir?

Bilindiği gibi, hac mevsiminde Mina'da, Kurban Bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günleri Akabe Cemresi, Küçük Cemre ve Orta Cemre olmak üzere üç şekilde şeytan taşlanır. Bu ibadet vaciptir. Burada yapılan hareketler, haccın şeairindendir. Güzel bir hatırayı yad etmektir. Bütün insanlığın ortak düşmanı olan şeytanı taşa tutarak lanetlemektir.

Burada temsili olarak tespit edilmiş olan üç yerde taşlama yapılır. Bu ibadet şekli bize İbrahim Aleyhisselamdan intikal etmiştir.

Bu hususta iki rivayet var. Birisi şöyle:

Hz. İbrahim, bir imtihan olarak Allah'ın emri ile oğlu Hz. İsmail'i kurban etmeye götürürken şeytan önlerine çıkar. Hz. İbrahim'in babalık şefkatini istismar etmeye kalkarak, bu işten vaz geçirmeye çalışır. Fakat ters yüz edilir. Bundan sonra Hz. İsmail'e musallat olur. Cenab-ı Hakkın emrini babasının yanlış anladığını, annesini gözü yaşlı olarak geride bıraktığını fısıldayarak emre boyun eğmemesini telkin eder. Şeytanın desiselerine hiç aldırış etmeyen Hz. İsmail, onu yanından kovmakla kalmaz, arkasından da yedi tane taş atar.İşte hacıların cemrelerde taş atmaları bu hadisenin hatırlanması ve yeniden yaşanmasıdır.

Bu hususta İbni Abbas'ın rivayeti de şöyledir:

Hz. İbrahim hac ibadetini yapmaya geldiği zaman, Akabe Cemresi yanında şeytan ona göründü. Bunun üzerine onu yedi adet taşla taşladı, şeytan yere battı. Sonra Orta Cemre yanında şeytan ona tekrar göründü. Yedi taş da orada attı. Böylece şeytan tekrar yere battı. Bir müddet sonra Küçük Cemrenin yanında yine karşısına dikildi. Burada da yedi taş daha atınca artık şeytan iyice yere yığılıp kaldı.

Bundan sonra İbni Abbas, şöyle diyor:

“Siz ancak şeytanı taşlıyor ve ancak atanız İbrahim Aleyhisselamın yolunu izliyorsunuz.”

Bu ibadet şekli Hz. Adem'den beri her insanın ortak düşmanı olan şeytanın arzusuna icabet etmemek, onun vesveselerine aldırmamak, iman çemberi içinde, şeytanı bir kere daha kahretmek, yerin dibine geçirmektir.Bu taşlama, kötü niyetlere, şer kuvvetlere karşı bir zindelik gösterisi, her çeşit kötülükleri yenme azminin sembolleşmesi, Rabbimizle yapılan manevi anlaşmanın icrasıdır.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyururlar:

“Beytullahın çevresinde dönmek, Safa ile Merve arasında gidip gelmek, şeytanı taşlamak, hepsi Allah'ın şeairini (İslamın alamet ve işaretlerini) ayakta tutmak içindir.”

Hac mevsiminde mü'minler bu çeşit ibadetleri yapmakla Rablerine olan kulluklarını dile getiriyor, Ona kul ve muhatap olmanın zevk ve hazzını yaşıyorlar.
 

ibrahimi

Has Uşak
İhvan Üyesi
Katılım
19 Haz 2006
Mesajlar
23,463
Puanları
0
Yaş
34
Tavafta yedi defa dönmenin hikmeti nedir? Tavafın anlamı nedir?

Cevap

Değerli Kardeşimiz;
Kâbe etrafında tavaf, tevhid fikrini temsil etmektedir. Bu hareketin ictimaî hayata ait olan mânâsı, birlikten ayrılmamak ve bu birliği korumaya çalışmaktır. Ferdî hayata ait mânâsı ise daha derin hakikatları ihtiva etmektedir. Çünkü gökler yedi kattır, insandaki nefis de yedi tanedir. Her dönüşte bir merhale, bir menzil aşılarak yedi kat göklerin üstüne çıkmak, maddî âlemin üstüne yükselmek demektir. Ayrıca iç dünyamızda yedi basamaklı olan nefsin en aşağı basamağından en üst basamağına yükselmesidir. Yani nefs-i emmâreden nefs-i mutmainneye çıkarak, hayvanî hayattan kurtulup, ruhânî hayata kavuşmak demektir. Kâbe'yi tavaf, kâinat nizamından alınmış bir ibadettir. Seyyareler güneş, elektronlar çekirdek, pervaneler kandil etrafında döner; böyle bir merkez etrafında dönmek ona aşkla bağlılık anlamına gelir.

Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hakk: "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan her şey O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz onların tesbihinin farkında değilsiniz..." buyurmaktadır. (İsrâ, 44) Tabiat ilimlerindeki gelişme bu ayetin açıklamasına yardımcı olmuştur. Nitekim, önceleri cansız ve hareketsiz olduğu sanılan varlıklar da dahil olmak üzere bütün eşya atomlardan meydana gelmiştir. İşte Atom çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar, sürekli ve muntazam bir şekilde çekirdeğin etrafında dönmektedirler ki, bu durum Kur'an-ı Kerim tarafından Allah'ı tesbih olarak ifade edilmiştir. Bu bakımdan, İslâm'ın sembolü olan Kâbe etrafında dönmek de; dine gönül vermek, onun etrafında pervane kesilmek ve Allah'a bütün kalbiyle bağlanmaktır.

İbadet; kulun, Allah-ü Teâlâ’ya karşı tekbir, hamd, şükür gibi vazifelerini Onun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Bu nedenle her varlığın Allah'ın verdiği görevi yerine getirmesine onların ibadetleri, tesbihleri denilebilir.

Tavafı Anlamak: Tavaf, sözlükte bir şeyin etrafında dönmek ve dolanmak demektir. Evrende maddenin en küçük yapısı olan atomdan, en büyük galaksilere varıncaya kadar her şey tavaf halindedir. Atomda elektronlar bir kalp mesabesindeki çekirdek etrafında baş döndürücü bir hızla dönerken, galaksilerde mailyarlarca yıldız sistemleriyle galaksinin merkezi etrafında akıl almaz bir hızla dönmektedirler. Sanki hepsi kendilerini var eden ve yaratan Yaratıcıya ibadet etmektedirler. Kuran'da ifade edildiği gibi, her biri bir yörüngede seyretmektedir. (Yasin, 40)

Kabenin etrafında tavaf eden on binlerce müslümanın oluşturduğu tablo, bir galaksinin, milyarlarca yıldızıyla dönüşünü andıran bir manzara gibidir. Bu bakımdan tavaftaki manevi hazzı tam anlamıyla elde edebilmek için kendini yörüngeye bırakmak gerekmektedir. Zaten Kabenin çekim alanında yörüngeye girebilen bu manevi akışa kendini bırakır ve mü’minler denizinden bir damla olabilmenin zevkine erer. Kabe etrafında dönerek gerçekleştirilen tavaf, kainatın ve yaratılışın özeti, teslimiyetin ve ilahi takdire boyun eğişin sembolü sayılır.

Erkeklerin tavafın ilk üç şavtında daha heybetli yürümelerine Remel, tavafta ihramlıyken sağ omuzlarını açık bulundurmalarına Iztıba adı verilir.

Burada yapılan üç davranışın tarihi anlamı, hasımlara karşı güç ve gövde gösterisiydi. Mekkeli müslümanlar, Medineye hicret edince, oranın havası kendilerini olumsuz etkilemiş ve biraz zayıf düşmüşlerdi. Aradan yedi yıl geçtikten sonra üç günlüğüne geldikleri umre ziyaretinde Mekkeliler tarafından bu durumları dile getirilince Hz. Peygamber, ashabına, o müşriklere karşı güçlü görünmelerini, onların oturduğu tarafa dolandıklarında daha çalımlı ve güçlü görünmelerini emretmiş ve onlar da bunu yapmıştı.

Şüphesiz o gün için onların bu hareketi güçlü olduklarını ifade etmeye yetmekteydi. Ya bugün hacılar kendilerinin, Müslümanların güçlü olduğunu nasıl gösterebilecekler? Maddi güç, manevi güç, moral güç… Neleri, nerede, nasıl kaybettik ve nasıl kazanacağız? Hiç şüphesiz hac yaparken bunu da düşünmeliyiz.

İbni Abbasa göre başlangıçta tavaf esnasında sırf kureyşlilere karşı gösteri amacıyla yapılan Remel (heybetli yürüyüş) Hz. Peygamberin veda haccında tavafın ilk üç şavtında yapmasıyla sünnet olmuştur. Yine Hz. Ömer, Haceri Esvedle ilgili sözünün devamında: “Biz neden hala bu remele devam ediyoruz ki? Çünkü vaktiyle biz, bu remel ile (bizim zayıf düştüğümüzü söyleyen) müşriklere karşı (güçlü) görünmek isterdik. Halbuki Yüce Allah onları helak etmiştir.“ (Buhari, Hac, 57) O, müşriklerin helakiyle bu gerkçenin kaybolduğunu düşünmesine rağmen, Hz. Peygamberin yapmış olduğu bir uygulamayı terk etmek istememiş ve aynen ittiba etmiştir. Belki de düşmanları karşısında her dönemde nasıl güçlü olmaları gerektiğini Müslümanların hiçbir zaman unutmamaları için devam etmiştir.

Tavafa kabe sola alınarak başlanır. Bunun da simgesel bir anlamı vardır. Nazargahı ilahi olan insanın kalbi, “Beytullah” yani Allah'ın eviyle karşı karşıya gelir tavafta. Allah insanın şekline, kalıbına, malına mülküne değil, kalbine bakar. Bu yönüyle Kabe ile insan kalbi arasında dikkat çekici bir ilgi vardır. Bu sebeple tavafta kişinin kalbi Kabe tarafında yer alır. Bunda aynı zamanda tavafın ne kadar kalpten ve gönülden yapılması gerektiğine de bir işaret vardır.

Kabenin etrafında mümin olmanın zevki yaşanır. Allaha yakın olmanın tattırdığı bu zevki bir başka yerde bu kadar canlı ve bu kadar coşkulu bir şekilde yaşamak çok zordur. Bu kutsal mekanda tanık olunan yakınlaşma duygusu, hacıya kendi evinde olduğu hissini verir. Burada hacı kendini sılaya kavuşmuş gibi hisseder. Çünkü Kabe’nin yüzü kendisine öylesine tanıdık, kokusu öylesine bildik, sıcaklığı öylesine kuşatıcı gelir ki mümin için, başka hiçbir sevgi bu denli çekici olamaz.

Tıpkı namaz kılarken olduğu gibi, Kabe’nin etrafında tavaf eden inanlar arasında hiç bir ayrım yoktur. Burada müminler eşitlenir. Kişiyi diğerlerinden ayıran hiç bir işaret veya alamet yoktur artık. Orada tevhidin simgesi olan birlik vardır. Burada müminler denizinde kaybolmak ve toplulukta erimek gerekmektedir.

Birisinin etrafında dönmek, adeta onun etrafında pervane kesilmek, sembolik olarak yürekten bağlılığı ve onun için her şeyini feda edebileceğini gösteren bir harekettir. Bu bakımdan Beyti Atik-i tavaf, yalnızca yüce yaratıcıya yönelmenin ve yalnızca onun huzurunda eğilmenin ve ondan başkasına ibadet etmemenin fiili bir göstergesidir.

Tavafta hacı Allah'ın huzurunda olduğunun bilinciyle Ona yaraşan bir tazim ve hürmet, korku ve ümit arası bir muhabbet içerisinde olmalıdır. Tavaf ederken Hz. İbrahim oğlu İsmail ile, Allahın evini nasıl döne döne inşa ettilerse, hacı da aynı şekilde döne döne iman evini, gönül evini yani kalbini inşa etmelidir. Kabe Allahın evi kalpler de onun nazargahıdır. Hacı orada sürekli kabeye bakar, onu seyreder, onun yüceliğini temaşa eder, Allah da daima kulun kalbini gözetir, onu dikkate alır. Hz. Peygamberin veciz bir şekilde ifade ettikleri gibi “Allah sizin şeklinize, şemailine ve mallarınıza bakmaz. Aksine kalplerinize ve amellerinize bakar. (Müslim, 1,33) Bu dünyada da böyledir, ahrette de. Hani şairin Şuara 88. ayeti esas alarak söylediği gibi hiç bir şeyin fayda vermeyeceği kıyamet gününde yüce Allah altın ve gümüş değil, teslim olmuş bir kalp istemektedir. Sanma ey hacı senden zer u sim i isterler. “Yevme la yenfu” da kalbi selim isterler. Nitekim kültürümüzde sufiler kabe ile lgili Kuran'da ve Hadis'lerde geçen bütün sıfatları insanın kalbi için kullanmışlar, ve ona beytullah demişlerdir. Yahut beytul haram demişler ve bunu da insanın gönlü için kullanmışlardır. Çünkü gönül Allah'ın evidir ve sevgiliden başkasının oraya girmesi haramdır demişlerdir. Nitekim Allah resulunun kabeyi tavaf ederken söylediği şu Hadis bunu teyid etmektedir “(Ey kabe!) ne kadar hoşsun, kokun ne kadarda güzel! Şanın hürmetin ne kadarda yüce! Ama canım elinde olan Allaha yemin ederim ki Allah nezdinde malı ile canı ile müminin hürmeti dokunulmazlığı, senin hürmetinden daha büyüktür.” (ibni Mace, Fiten 2)

Kaynaklar:

1- Kur'ân'ın Getirdiği - Emin IŞIK.
2- Kurban Kesmenin Psikolojik Temelleri - Doç Dr. Ali Murat DARYAL.
3- Kur'ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli - Türkiye Diyanet Vakfı.
4- Diyanet İslâm İlmihali.
5- Hac Rehberi - İrfan YÜCEL - Türkiye Diyanet Vakfı.
6- Diyanet yayınları (haccı anlamak)


Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 

ibrahimi

Has Uşak
İhvan Üyesi
Katılım
19 Haz 2006
Mesajlar
23,463
Puanları
0
Yaş
34
Hacerü'l-Esved'in özelliği nedir ve tarihi seyri nasıldır?

Renginin siyah olması sebebiyle Hacerü'l-Esved (Siyah Taş) diye adlandırılan bu mübârek taş, Kâbe'nin Şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte, kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiştir. Üç büyük ve birkaç tane de küçük parçadan müteşekkildir. Etrafı gümüş bir halka ile çevrilidir. Bir başka ismi, Ruhu'l-Esved'dir.
Bu mübârek taş, semâvî bir taş olup, Hz. İbrahim'e (a.s.) Hz. Cebrâil tarafından getirilmiştir. Kâbe duvarına yerleştirilmeden evvel, Ebû Kubeys Dağında muhafaza edilmekteydi. Bir rivâyete göre, Kâinatın Serveri, Peygamber Efendimizin, "Ben, peygamber gönderilmeden evvel, Mekke'de bana selâm veren taşı, hâlâ biliyor ve tanıyorum" ifadelerinin işaret ettiği taş, bu Hacerü'l-Esved'dir.
Bir gün, bu taşa yaklaşıp öpen Hz. Ömer, şöyle demişti:
"Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resûlullahın seni takbil ettiğini [öptüğünü> görmese idim, asla seni takbil etmezdim."

Hacerü’l-Esved Cennetten mi geldi?

Kâbe-i Muazzamanın kapısının sol tarafında yer alan ve tavaf başlangıcı olarak kabul edilen Hacerü’l-Esved’in Cennetten getirildiği hakkında sahih hadisler mevcuttur.
Sünen-i Tirmizî’de İbni Abbas’tan rivayet edilen hadisin meâli şöyledir:
“Hacerü’l-Esved Cennetten indirildi. Sütten daha beyazdı, fakat onu Âdemoğlunun hatâları kararttı.”1
Müsned’deki rivayet de şu meâldedir:
“Hacerü’l-Esved Cennetten gelmiştir. Kardan daha beyazdı. Fakat onu müşriklerin hatâları kararttı.”2
Evet, Hacerü’l-Esved’in Cennetten geldiği kesindir. Ancak bu husus Hz. İbrahim’in Kâbe’yi bina ederken bu taşı Ebû Kubeys Dağından getirmesiyle nasıl bağdaşabilir?
Bu Hususta Kâbe ve Mekke Tarihi isimli eserde şu bilgilere yer verilir:
Hz. Âdem Cennetten yeryüzüne indirildiğinde Cenab-ı Hak melekler vasıtasıyla ona bir Cennet çadırı gönderdi. Hacerü’l-Esved de bu çadırın içindeydi ve beyaz bir yakuttu.
Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’le birlikte Kâbe’yi inşa ederken tavaf başlangıcı olarak oğlu İsmail’den bir taş istedi. Hz. İsmail taşı aramaya gitti, fakat boş döndü. Bu sırada Hz. Cebrail, Hz. İbrahim’e bir taş getirdi. Nuh Tufanında Kâbe de sular altında kalınca Cenab-ı Hak Hacerü’l-Esved’i Ebû Kubeys dağına emanet etmiş ve “Benim dostumu Kâbe‘yi inşa ederken gördüğün zaman bu taşı ona çıkar” buyur-muştu. Hz. Cebrail’in getirdiği bu taş bem beyazdı. Fakat daha sonra hadiste geçtiği gibi, müşriklerin ellerini sürmesiyle; bazı rivayetlerde de zaman zaman çıkan yangınlar sonucu kararmıştır. 3
Hacerü’l-Esved’in kararması meselesini yukarıda meâlini verdiğimiz hadis-i şerifin izahında Tirmizî şârihi el-Ahvezî şunları söyler:
“Esas olan hadisin zahirî mânası olmakla birlikte, bazı Hanefî âlimleri şöyle demişlerdir: Bu hadiste mübalağa ihtimali vardır. Hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) Hacerü’l-Esved’in şeref ve kıymetini anlatırken, işlenen günah ve hataların da çirkinliğine dikkat çekmiştir. Bir hadiste de bildirildiğine göre, insan bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta meydana gelir.”
Bu meselede şöyle bir suale de cevap verilmektedir: “Onu müşriklerin hataları kararttı da, neden mü’minlerin imanı ve ibadeti tekrar beyazlaştırmadı?”
İbni Kuteybe’nin cevabı şöyle: “Cenab-ı Hak dileseydi yapardı, fakat Cenab-ı Hakkın yeryüzüne koyduğu âdetlerden birisi de, bir şey siyahlaşınca tekrar beyazlaşmamasıdır.”
el-Muhib et-Taberî de şöyle diyor: “Onun siyah olarak kalmasının sebebi bir ibret olmasıdır. Yani işlenen günahlar Cennetten gelen bir taşı karartırsa, acaba insanın kalbini ne hale sokar?”
İbni Abbas’ın izahı da şu şekildedir: “Cenab-ı Hakkın onu karartmasının sebebi, dünya ehlinin Cennet zinetine bakmamaları içindir.”4
Taşın Hacerü’l-Esved olarak isimlendirilmesi ise Kâbe’nin duvarına konup insanların elini sürmesi sonunda olsa gerektir. Çünkü daha önce Cennetten indiğinde beyaz bir yakuttu.

1. Tirmizî, Hacc:49.
2. el-Fethü'r-Rabbânî, 12:26.
3. Ebû'l Veled el-Ezrakî. Kabe ve Mekke Tirihi, s. 36-54.
4. Tuhfetü'l-Ahvezî, 3:617.
 
Üst