Gökhan Zafer / Gözyaşı Hikayeleri | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Gökhan Zafer / Gözyaşı Hikayeleri

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Ocak 2011

Hikayeler vardır, bitirdiğinizde üzerine iki damla gözyaşı dökülen… Bir solukta okunacak kadar kısa; Yüreğinize dokunacak kadar uzun,boğazınıza bir şeyler düğümleyecek kadar sizi, bizim hikayemiz diyecek kadar hepimizi anlatan.

İşte o hikayeler gözyaşı hikayeleridir.

Bu kitapta yüreğinize dokunacak, göz yaşlarınızı tutamayacağınız, içinde kendi hayatınızdan bölümler bulacağınız hikayeler okuyacaksınız.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Paslanmaya yüz tutmuş gönüllerin cilası nedir?



Gökhan Zafer, yeni yayınlanan “Gözyaşı Hikâyeleri” kitabında, gözyaşının; sevdayı, acıyı, yanmayı, teslim olmayı, acizliği, çaresizliği, hüznü, sevinci, içtenliği temsil ettiğini söylüyor.

Daha önce çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde hikâyeleri yayımlanan Gökhan Zafer, yeni yayınlanan “Gözyaşı Hikâyeleri” kitabında, samimi ve içten anlatımıyla okurlarını kimi zaman hıçkırıklarla beraber seller yaratan diyarlara götürürken, kimi zaman da çağlayan şelalelerin coşkunluğuyla daralan ruhlara; bedenine sığmayan nefeslere tercümanlık yapıyor. Okur, kalbini hikâyelere açtığında kendisini derinden sarsacak anlara, hayatın sırlarına, tanıklık ediyor.
"Hiç kimse bir ada değildir" demişti John Donne ve fakat Gökhan Zafer'in hikâyelerine baktığımızda, insanın bir ada kadar bile yalnız kalabileceğini görürken, aynı zamanda başkalarının trajedilerinde kaybolmayacağını da görüyoruz. Milan Kundera'nın "Gözyaşları en iyi leke çıkarıcıdır" sözünde hatırlayacağımız gibi Gökhan Zafer de hikâyelerinde gözyaşını bir arınma, yeniden “varolma" metaforu olarak kullanıyor. Hikâyelerini okuyanların birçoğunun kendiyle irtibata geçip gözyaşlarını tutamadıklarını belirten yazar, ilk kitabıyla hasbî bir anlatım ve akıcı bir dille okurlarıyla köprü kuruyor.

Yüreğin Nemi
Paslanmaya yüz tutmuş gönüllerin cilasının gözyaşı olduğuna vurgu yapan Zafer, gözyaşının; sevdayı, acıyı, yanmayı, teslim olmayı, acizliği, çaresizliği, hüznü, sevinci, içtenliği temsil ettiğini söylüyor. İçten bir damla gözyaşına her insanın ihtiyacı olduğunu söyleyen yazar, insanların kalbinde doğan, gözlerinde yeşeren gözyaşını hüznün, acının, özlemin, sevginin ve sevinçlerin beslediğine dikkat çekiyor. Kederlenen yüreğin sıcaklığı olan gözyaşı, ruhun hayatla arasına su sızması gibi insanın hakikatle olan buluşmasında bir sağanak yağmur gibidir; insan bu yağmurdan nem almaya başlar. Kelimelerin yetmediği anlarda hâl dilinin bir tezahürüdür gözyaşı. Hunisi kalptir ve sürekli birikebilir. Ali Şeriati tarafından şöyle tarif edilir: “Pratik, kelimesiz ve cümlesiz bir dil”

Gökhan Zafer nasıl yazmaya başladı?
Daha önce çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde hikâyeleri yayımlanan Gökhan Zafer’in hikâye yazmaya başlaması, üniversite yıllarına rastlıyor. İlginç bir başlangıç hikâyesi var. Kendi anlatımıyla, o yıllarda sürekli hikâye kitapları alıp okuyor ancak aradığı hazzı okuduğu kitaplardan alamıyor. Bir gün cebindeki son parasını acil ihtiyaçları olmasına rağmen kitap almak için kullanıyor. Parası, yeni kitap almaya yetmediği için sahaftan ikinci el iki adet hikâye kitabı alıyor kitapları büyük bir iştahla açıp okumaya başlıyor; ancak bu iki kitapta da aradığını bulamıyor. İşte tam burada karar veriyor. Okumak istediğim hikâyeleri ben yazacağım diyor ve başlıyor. Sahaftan aldığı son iki kitabın tamamını okumadan götürüp yarı fiyatına tekrar satıyor ve ertelediği acil ihtiyaçlarını gideriyor. O günden sonra insanların bir hikâyeden beklentisi ne olabilir diye düşünüp o tarz hikâyeler yazmaya başlıyor.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Fedakâr bir öğretmenin duygusal hikâyesi



Gökhan Zafer’in kaleme aldığı Gözyaşı Hikâyeleri isimli kitap geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Kitap, birbirinden duygusal otuz hikâyeden oluşuyor. Okur, kitabın akıcı üslubuna kapılıp sayfaları bir solukta okuyabiliyor.

Hikâyelerde okura verilmek istenen mesaj genellikle son satırlara rastlarken, kimi zaman okurun gözlerinden iki damla yaş süzülmesine sebep oluyor. İşte Gözyaşı Hikâyeleri isimli kitaptan sizin için seçtiğimiz fedakâr bir öğretmenin hikâyesi…
BEYAZ DÜŞLER
İlk dersine girecekti. Elini kapının koluna atmış öylece bekliyordu. Heyecanının, bir sürpriz yapmasından korkuyor, derin derin nefes alıp veriyordu. Yaşayacakları, önceden çekilmiş bir film gibi zihninde canlanıyordu. İçeri atacağı ilk adımda, hafif gürültülü ayağa kalkacak çocuklar, ilk cümlesi, onlarla tanışma anı, onların tek tek ayağa kalkıp isimlerini söylemesi, seyrettiği filmin önemli birkaç sahnesiydi. Son kez derin bir nefes aldı. Bütün vücudu titriyordu. Heyecanını bastırmaya çalıştıkça daha çok üşüdüğünü fark etti. Sol kolu buz gibi soğuktu. Kapının kolunu yavaşça aşağı indirip içeri girdi. Gördükleri karşısında bir an kalbi duracak gibi oldu. Bembeyaz önlükleriyle otuz kadar çocuk, gülümseyen yüzlerinde ışık saçan gözleriyle ona bakıyordu. Burası sınıf değildi. Cennetten bir bahçenin güzelliğini andırıyordu. Defalarca provasını yaptığı “Günaydın çocuklar” zihninden uçup gitmişti. Kapının önünde duruyor, hayran olduğu manzarayı seyrediyordu. Çocuklardan birinin yanına gelip,“Öğretmenim zil çalıyor. Çıkabilir miyiz?” demesiyle kendine geldi. Oysa ders daha başlamamıştı. Bu zil de neyin nesiydi? Üstelik, genç öğretmenin kulağının dibinde çalıyordu sanki.
Genç öğretmen gözlerini açtığında, her ihtimale karşı normal zamanından biraz daha erkene kurulmuş çalar saat, başucunda alabildiğine çalıyordu. Üzerine örttüğü yorgan yere düşmüştü. Sol kolu, en az dışarısı kadar soğuk olan duvara yapışmış ve uyuşmuştu. Yıllardır uykusunun en güzel yerini katletmeye kurulmuş çalar saati, bu kez de güzel bir düşün katili olmuştu.
Yatağından doğrulup ayağa kalktı. Gece bütün şiddetiyle yanan soba, sabah olmadan sönmüş, dışarıda pusu kuran soğuk bu boşluktan yararlanıp odayı ele geçirmişti. Perdeleri açmak için kolunu uzattığında, belinden gelen bir kaç çatırtıyı duydu. Bütün vücudu uyuşmuştu. İki kolunu yanlara doğru alabildiğine açıp gerildikten sonra perdeleri araladı. O uyurken, melekler dışarıya bembeyaz bir örtü yaymıştı. Neredeyse yarım metreyi bulan kar, belli ki bütün gece hiç kesmeden yağmıştı. Zaman kaybetmeden yola koyulmalıydı. Dolaptan en kalın elbiselerini çıkarırken, içinden“İnşallah yollar kapanmamıştır.”diye dua ediyordu. Zira epeyce uzaktaki okuluna gidemeyebilirdi. Kat kat giyinip, elinde kitaplarıyla dışarı çıktı. Dışarıya attığı ilk adımda anladı ki içerdeki soğuk, dışarıdakinin küçücük bir göstergesiydi.
Karda yürümek hayli zor olmasına rağmen, otobüsü beklemek için köy yoluna kadar yürüdü. Yolda hiç iz olmaması, dün geceden beri kimsenin geçmediğini anlatıyordu. Üzerine giydiği elbiseler cesaret olup vücudunu sarmıştı. Otobüs gelene kadar bekleyebileceğini düşündü.
Yarım saat geçmesine rağmen ne gelen, ne de giden vardı. Belli ki yollar kardan kapanmış, uzun süre açılmayacaktı. Kapanan yol, geride iki seçenek bırakmıştı. Genç Öğretmen, ya yollar açılana kadar bekleyip okula gitmeyecekti. Ya da yürüyerek gidip çocukları bekletmeyecekti. Gözünün önüne sabaha karşı gördüğü rüya geldi. Her saniyesini hatırladığı rüyayı yeniden yaşar gibi oldu. İçinde alevlenen aşk önünde dağ gibi duran karları eritmişti. Ne olursa olsun okula gitmeye karar verdi.
Genç öğretmen, neredeyse yolu yarılamıştı. Karlara bata çıka ilerliyor, arada bir durup soluklanıyordu. “Kim bilir, çocuklar nasılda sabırsızlanıyordur.”diyordu. Daha hızlı yürümeye çalışıyor, karların üzerine rastgele atıyordu soğuktan hissetmediği ayaklarını.
Epeyce yaklaşmıştı. Kar yeniden yağmaya başlamış, beraberinde davetsiz bir fırtına getirmişti. Artık hiçbir şey görünmüyordu. Genç öğretmen ne tarafa gideceğini bilemiyor, dua ediyordu:“Allahım, o küçük çocukların üzerimde hakkı kaldı. Bu hakkı ödemeden bana son nefesimi verdirme... Üniversitede beni okutan, kalacak yer veren fedakâr abilerime söz verdim. Gittiğim her yerde güzel insanlar yetiştireceğim dedim. Ne olur Allahım sözümü tutmama fırsat ver. Yardım et bana... Bir yol göster. Ne olur yardım et...”
Hangi yöne gittiğini bilmiyordu. Elinde tuttuğu kitapları farkında olmadan düşürmüştü. Tek düşündüğü bir an önce okula gitmekti. Artık, kara gömülen ayaklarını kaldırıp ileri atmakta güçlük çekiyordu. Göz kapakları büyük bir direnişe başladığında, zorlukla açılan ağız, aynı kelimelerle yalvarıyordu “Allahım, bana güç ver…”
Tipi, kar ve soğuktan örülmüş duvar aşılamıyordu artık. Nereye gittiğini bilmeden atılan adımlar verdi kötü haberi. Genç öğretmen; olduğu yere düşmüştü. Kalan son gücüyle kalkıp tekrar yoluna devam etmek için çabaladıysa da, bu olmadı. Gözleri kapandığında; tipi, kar ve soğuk durmuştu. Kar beyazı elbiseleriyle otuz kadar çocuk, gülen yüzlerinde, ışık saçan gözleriyle genç öğretmene bakıyor, hep bir ağızdan“Hoş geldiniz öğretmenim, geleceğinizi biliyorduk.” diyorlardı. O artık, rüyasında gördüğü cennet bahçesinin içindeydi...
Köylüler, onu günler sonra bulabildi. Üzerine yağan kar, genç öğretmenin kefeni gibiydi...
 
Üst