Göçün Müzikal Sosyolojisi

Verda

Gales
İhvan Üyesi
Katılım
9 Nis 2010
Mesajlar
10,917
Puanları
113
Güven Adıgüzel.

Müziğe yalnızca sanatsal bir üretim olarak bakamayız. Müzik, kültürel fay hatlarının ve toplumsal etkileşimlerin bir ürünüdür, beslendiği/beslediği kaynaklar itibariyle sosyolojik bir vakıadır da aynı zamanda. İnsan, ‘sesini’ ve ‘çığlığını’ keşfettiği ilk andan itibaren dilsizliğine müzik yoluyla çare bulmuştur. Göç imgesi de dünyanın bütün coğrafyalarında ‘ait olduğu yerden’ gönüllü ya da gönülsüz sürgün edilmişlerin çığlığı olarak resmedilmiştir.

Evsizlik, dünyanın kaderi olmaya doğru gidiyor.

Martin Heidegger


Modern insanlık tarihinin göç ve sürgün hikâyeleri, oldukça kalp yorucu ve dramatik bir arka plana sahip 'kimsesiz' şiirlerdir. Bu 'kimsesizlik' acının evrenselliğini aşan bir dilsizlikle örülü; kırılgan, yorgun ve içe dönük bir kozayı çağrıştırır insana, kanlı bir kozayı. Kelebek olmasına izin verilmemiş, kaynar sulara fırlatılmış ve kimliği kendi ördüğü eviyle birlikte yok edilmek istenmiş -istatistik denizinde kayıp- binlerce 'tekil' hikâye işte. Kozadaki kan lekesine, zorunlu yolculuklara ve kelebek olmanın imkânsızlığına dair atılacak ne kadar düğüm varsa içimize atılmış gibidir bu yüzden. Her defasında kalbimize bir kan düğümü daha ekleyerek nefesimizi sınayan, insanlık tarihinin kısa özeti sayılabilecek bu sürgün, göç ve kaçışların Edward Said'in söylediği türden bir ontolojik gerilime kapı aralaması gayet olağandır. Said, "kesintili bir var olma durumu" olarak özetliyor göç ve sürgün meselesini. İnsanın 'sıradan' hikâyesinin, aslında varoluşsal temelde bir sarsıcılığa sahip olduğunu söylemek, hayatının neredeyse tamamını 'yersiz-yurtsuz' olarak geçirmiş bir düşünürün, Edward Said'in, kesintili ruh halini ve kendi kalbine sürgün edilişini de kapsamaktadır elbette.

Stuart Hall, "Göç, tek yönlü bir yolculuktur, geri dönülecek bir 'yuva' yoktur" ifadesini kullanır. İnsan hep geri dönmek ister, geri dönme duygusu belirleyici bir nefes alma alanı açar insana, 'yuva' bir ihtimal olarak bekler bu sebeple hep kalbimizde. Göç iradi bir yolculuktur, sürgün ise kovulmuşluk. İki duygu durumu da aynı denize akar aslında. İki 'yerinden olma' iki 'evine geride bırakmak zorunda kalma' iki 'derin sessizlik.' Artık pansuman tutmaz hale gelen bu ebedi sürgün ve göç yaralarına, çağın 'belirlenmiş ölçülerine' göre bakmak büyük siyasetin işi. Sanat, siyasetin göremeyeceği/iyileştiremeyeceği keskin bir aralıktan görür ve 'anlar' bu meseleleri.

Asla bulamayacağımız evimiz

Göçün ve sürgünlerin taşıdığı acıların, çeşitli sanatsal ifade biçimlerinde sinema-edebiyat 'karşılığını' fazlasıyla bulduğunu söyleyebiliriz. Müziğe de doğası ve varoluşu gereği, böylesine güçlü imgeler göç-sürgün üzerinden bir ünsiyet misyonu yüklenmesi ya da bir sağaltma alanı olarak bizatihi müziğin -ev, özlem ve zorunlu yolculuk gibi aidiyet merkezli kültürel olguları besleyen ve bu olgulardan beslenen bir sanat dalı olması hasebiyle- böylesi bir kavgaya talip olması tabii bir haldir. Göçerlik ve sürgün kavramlarının müzikteki yansıması Heidegger'in evsizlik bahsine çok yakın duruyor. İranlı müzisyen Azam Ali'nin şu sözleri mesela, ne kadar 'uzak' ve ne kadar evsiz; "Hep evimi aradım. Çok taşınmak zorunda kaldım. Bu kadar yer değiştirdiğiniz zaman nereye ait olduğunuzu bilmiyorsunuz. Birçok göçmende 'ev' duygusu yoktur. Hayatım bu duygunun peşinde geçiyor. Bu hayat duygularımı değiştiriyor. Birçok açıdan bakıldığında müzik asla bulamayacağımız evimiz anlamına geliyor. Kendimi gerçekten evimde hissettiğim tek yer müziğim. Öyle bir yer ki bu, acının dünyayı aydınlatacak güzel bir şeye dönüşebileceği güvende hissettiğim bir yer." Azam Ali gibi doğuştan göçebe müzisyenlerin, yaptıkları müziğin merkezine yerleştirdikleri hayatlarıyla 'evsizliklerine' karşı bir zırh kuşandıkları hissine kapılıyorum ben genelde. Kendi benliğini 'evrensel'e dâhil etmek ev duygusunun panzehiri değildir, buna gücü ve nefesi yetmez zaten.

Savaş, doğal felaket, kaos, kıtlık, mübadele, siyasi/konjonktürel değişim ve tehcir gibi gerekçelerle oluşan kitlesel nüfus hareketliliklerinin bilhassa sosyokültürel boyutuna/yönüne temas etmek için, müzik üzerinden yapılacak bir okumanın hem 'anlamlı' hem de istenilen ölçüde kuşatıcı olacağı aşikârdır. Göçün kendi kültürel hafızasında taşıdığı sert tortu ve alüvyonlar, kesintili bir varoluşla ikamet edilen yeni yurdun soğuk yabancılığına karşı 'hatıralara sığınma' refleksini harekete geçirir. 'Terk edilen yer'le bir bağ kurmaya çalışmak ve bunu sürdürülebilir kılmak, en çok 'müzikle' mümkün olur. Meseleyi kendi yakın tarihimizden 'görmeye' başlarsak; 1924 yılında yapılan mübadelede ağırlıklı olarak İstanbul, Ege ve Karaman'da yaşayan Rumların Yunanistan'a göç etmesiyle başlayan zorunlu nüfus değişimine siyasi/konjonktürel bir hamle olarak baktığımızda, meselenin bir boyutu görünür durumdadır sadece.

Kültürel kodların çözülmesi ve aidiyetin unutulması, göç ve sürgün hikâyelerinin özellikle ilk o taze yıllarında pek mümkün şeyler değildir. Mübadele sonrasında artık yeni evlerinde yaşamaya başlayan Rumların, geride bıraktıkları asıl 'ev'lerine duydukları özlemle, ait oldukları Anadolu müzik gelenekleriyle bir ilişki kurmaya çabalamaları, bağlamaya benzer bir enstrüman icat etmelerini sağlayan tetikleyici bir unsur olmuştur. Bağlamadaki 'bozuk düzen'den ilhamla 'buzuki' adını verdikleri bu güzel sesli göç enstrümanı, rembetlerin (bir nevi ozan) elinde bir keder silahına dönüşmüştür. Buzukilerini ellerine alan rembetlerin icra ettiği 'Hüzünlü Gazel' anlamına gelen Yunan 'blues'u rembetiko, yoksul göçmenlerin takıldığı liman kahvelerinde çalınıp-söylenen bir göç müziği olarak, mübadele sonrasının doğurduğu müzik merkezli göç sonuçları arasında yer almaktadır. Anadolu'dan 'Rum gâvuru' olarak gönderildikleri yabancı evleri Yunanistan'da 'Türk tohumu' olarak yaftalanmış yüz binlerce arafta kalmış kimsesizin hüzünlü çığlığıdır buzuki ve rembetiko. Tekke (outsider) kapılarında bir rembetin hüzünlü ve boğuk sesine tutunup giden dumanlı göçebelerin kederli yalnızlığı, Anadolu'ya kadar, hatta geride kalan evlerinin asma kilitlerine değin ulaşmıştır. Bunu duymak zor değil.

1492'de gerçekleşen İspanya Engizisyonu kararıyla ülkelerinden sürgün edilen İspanyol Yahudileri Sefaradların o dönem konuştukları kayıp Ladino dilinde şarkılar söyleyen Yasmin Levy gibi isimler, beş yüzyıllık bir sürgünün acılarına tutunarak, o kültürel hafızanın içerisinde kalarak sanatlarını icra etmeyi tercih ederler. Yahudi sürgününden sonra aynı muameleye maruz kalan Endülüs Müslümanlarının (Müdeccenler-Moriskolar) 120 yıllık baskı, yıldırma, manevi işkence ve asimilasyon politikaları sonrasında 'son sürgün' olarak adlandırılan 1609 sürgünüyle ülke dışına gönderilmeleri, fazlasıyla gölgede kalmış olsa da, acılarla dolu büyük bir sürgün hikâyesidir. Bu sürgünle birlikte Tunus'a gelen 150 bin Müdeccen, yurt edindikleri yeni evleri Tunus'a büyük bir ticari-kültürel zenginlik getirmişlerdir. Özellikle müzikte Endülüs esintili yeni bir tarz deneyen Müdeccenler, 14 farklı makamda söylenebilen 'Malouf' ismini verdikleri yeni bir müzik tarzı geliştirerek, Tunus'a kültürel manada sürgün imzalarını atmışlardır. Türk müziğinden de etkilenen Malouf, ilerleyen yıllarda Tunus'un ulusal müziği haline de gelerek, kalıcı-silinmez bir imza olmaya doğru gidecektir.

Sürgün edilmişlerin çığlığı

Göç hüznünün evrensel ölçekte çeşitli toplumsal-müzikal yapılara ve yaralara ilham olduğunu görebiliriz. Yas ve cenaze törenlerinin mistisizmiyle beslenen Batı Afrika kökenli bir müzik türü olan 'blues'un aslında öz vatan topraklarından koparılarak gemilerle Amerika'ya getirilmiş siyah kölelerin şeker kamışı tarlalarında masmavi gökyüzüne bakarak söyledikleri, özgürlük ve hüzün öğelerine yaslanmış hasret türkülerinden ibaret bir müzik türü olduğunun altını çizmek gerekir. Bu tarihsellik hem kölelik, hem de kölelik sonrası dönemin baskın unsuru olan 'blues'u anlamamızı kolaylaştıracaktır. Blues, Afro-Amerikalıların köklerine doğru hüzünlü bir selamlaması olduğu kadar, daha derinlerde 'göç' imgesine karşı oluşmuş öfkeli bir sitem havasının da tabii sonucudur. Arabesk'in de sosyolojik anlamda bizim 'blues'umuz sayılmasına karşı yapılmış itirazların çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum bu yüzden.

Blues'u Amerika'ya taşıyan Afrika'nın daha kuzey kısmına doğru giderek diğer müzikal hikâyelerine baktığımızda ilk dikkatimizi çeken doğal olarak Mağrip'in çocukları olacaktır. 1930'larda Batı Cezayir'in liman şehri Oran'da ortaya çıkan Bedevi şiiri RAİ'nin, Khaled'in Cezayir'den ayrılıp Fransa'ya yerleşmesiyle bir popülerlik kazanmasının akabinde, modern formlar eklenerek ve biçim değiştirerek ayakta kalabilmesini, ritimli bir yerel şiir formu olan RAİ'nin kökenlerine ve yine Fransalı göçmenlerin derin özlemlerine paralel bir noktada konumlandırmak mümkündür.

Müziğe yalnızca sanatsal bir üretim olarak bakamayız. Müzik, kültürel fay hatlarının ve toplumsal etkileşimlerin bir ürünüdür, beslendiği/beslediği kaynaklar itibariyle sosyolojik bir vakıadır da aynı zamanda. İnsan 'sesini' ve 'çığlığını' keşfettiği ilk andan itibaren dilsizliğine müzik yoluyla çare bulmuştur. Göç imgesi de dünyanın bütün coğrafyalarında 'ait olduğu yerden' gönüllü ya da gönülsüz sürgün edilmişlerin çığlığı olarak resmedilmiştir. Göçün doğurduğu tüm müzikler de içten içe öfkeli ve en derinden hüzünlü olurlar bu yüzden. İnsan hep sığınmak ister. Bazen bir şarkıyla yakalar bu duyguyu ve gider o şarkının gölgesine sığınır. Ve muhacirlerin geride bıraktıkları 'eski' evlerinin anahtarlarını tüm ömürleri boyunca saklamaları, henüz söylenmemiş en kederli şarkının adıdır belki de.

http://www.lacivertdergi.com/dosya/2015/09/01/gocun-muzikal-sosyolojisi

 
Üst