• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Gel ey Muhammed bahardır...

müşkülpesent

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Eki 2006
Mesajlar
122
Beğeniler
0
Puanları
0
#1
Gel Ey Muhammed Bahardır..

--------------------------------------------------------------------------------






Batılılaşma sevdasıyla evimizi ocağımızı terk edeli, medeniyet dilimizi, dolayısıyla sembollerimizi yitirdik. Mahremiyetimizi kaybettikçe mahrumiyetimiz arttı. Hakikatimize yönelmeye ve eve dönüşümüze vesile olur ümidiyle, unuttuğumuz sembolleri fırsat buldukça bu sayfalarda hatırlatmaya çalışalım istiyoruz.
Merhum Arif Nihat Asya, o çok sevilen Naat’inin bir mısraında Alemlerin Efendisi’ne böyle sesleniyor: “Gel ey Muhammed bahardır..”
Şiirin tamamını okumasanız da bu yalın çağrının gerisindeki sevgi ve özlemin, Rasulullah s.a.v.’e mülaki olma arzusunun şiddetini hissedebiliyorsunuz.
Dikkatliyseniz eğer, bir şeyi daha fark ediyorsunuz bu mısrada: “Bahardır” ifadesi Fahr-ı Kâinat Efendimiz s.a.v.’i davete gerekçe yapılmış. Bahar mevsimiyle ilgili bilgi ve çağrışımlarınızdan hareketle, bunun niye böyle yapıldığı konusunda fikir yürütebilirsiniz. Ama eski şiir kültürümüzde “bahar”la “İslâm”ın, özellikle de Asr-ı Saadet’in kastedildiğini bilmiyorsanız, bu yorumlarınız zahiri anlamaya yetecektir ancak.
Biz biliriz ki bütün varlık aleminin bir zahiri, bir de bâtını vardır. Aslolan, hakikat olan “bâtın”dır ve tabiatı gereği saklı, örtülü, mahrem bir alandır. Buna rağmen bâtına zahirden yol bulunarak ama zahirde kalmadan ulaşılabilir. İslâm medeniyetinde, her alanda olduğu gibi sözün en hâlisi, en süzülmüşü olan şiirde de “bâtındaki hakikatin zahirdeki mecaz ile örtülmesi” kanununa riayet edilmiştir.
Bu yüzden şiirlerde kendi içinde anlam bütünlüğü olan en küçük bölüme “beyit” denir. Beyit “ev” demektir. Nasıl bir evin hakikatini, içine girmeden, sadece dıştan bakarak anlayamazsanız, bizim şiirimizi de çoğu zaman zahirî görüntüsüyle kavrayamazsınız.
Fakat evin mahremi değilseniz o eve giremezsiniz. Hakikate vakıf olmak istiyorsanız, evin, yani sözün, şiirin, beytin mahremi olmanız, bunun için de zahirdeki sözlerin birer sembol olarak nereye kapı açtığını bilmeniz gerekir.
Batılılaşma sevdasıyla evimizi ocağımızı terk edeli, medeniyet dilimizi, dolayısıyla sembollerimizi yitirdik. Mahremiyetimizi kaybettikçe mahrumiyetimiz arttı. Hakikatimize yönelmeye ve eve dönüşümüze vesile olur ümidiyle, unuttuğumuz sembolleri fırsat buldukça bu sayfalarda hatırlatmaya çalışalım istiyoruz. Bunu sadece şiirle ilgili bir gayret, bir fantezi gibi görmemek lâzım.
Sembolleri çözerek bir sözün hakikatine varmak, hak etme duygusunun hazzını ve ayrıcalığını tattırır insana. Daha önemlisi, dünya imtihanımızı “mecazdan hakikate geçebilme” gayreti olarak da tanımlayabileceğimizi hesaba katarak, bu tür çalışmaları bir imtihan temrini, bize mahsus bir akletme ve düşünme tarzı gibi değerlendirebiliriz.
Evet, “bahar” bir “mazmun”dur; “içine, bâtınına başka anlam gizlenmiş söz” yani. Peygamberimiz s.a.v. ile birlikte anıldığı zaman “İslâmiyet”e, veya “Asr-ı Saadet”e işaret eder. Eskiler okuyucuya böylece bahar-İslâm münasebetini kurdurarak dinimizin birçok özelliğini tek kelimeyle anlatma imkanı bulur. Zira bahar, tabiatın yeniden hayat bulduğu bir mevsimdir. İslâm da daha önceki peygamberlerin yolundan saparak şirk ve küfür batağında helâk olmaya yüz tutmuş insanları yeniden canlandıran, onların kalbini gerçek anlamda diri kılan bir din. Bahar âsâr-ı rahmettir. İslâm da Rahman ve Rahim olan Allah’ın insanlara rahmetinin eseri, en büyük nimeti...
Bahar, hoşa giden, insana huzur ve mutluluk veren güzelliklerin sergilendiği bir mevsimdir. İslâm da getirdiği iman esaslarıyla müminlerin gönlünü huzur ve sükunetle dolduran bir din. Eskiler “itidal” kelimesini “gece ile gündüzün eşitliği” anlamına da kullanıyordu. Bahar, bu anlamda itidal mevsimidir. İslâm da, dünya-âhiret dengesini bir diğerinin aleyhine bozarak sapkınlığa yol açan Yahudilik ve Hıristiyanlığın aksine, ilâhi ölçüleri hassasiyetle gözeten bir “din-i adl”, yani itidal dini. Baharda da İslâm’da da çağlayıp akan sular gibi feyz ve bereket vardır.
Bunu böyle devam ettirmek mümkün. Fakat maksat sadece “bahar”ın “İslâm” olduğunu ima etmekten, bu bağlantıları kurdurmaktan ibaret değil. Böylece asıl şu anlatılmak isteniyor:
Siz eğer Rasulullah s.a.v.’den manen feyz almak, O’nu dünyanıza dahil etmek, O’nunla mülaki olmak istiyorsanız, hayatınızı “bahar” kılacak, yani İslâm’ı bütün ahkâmı ile yaşayacaksınız. İslâm’ı Asr-ı Saadet’teki gibi hakkıyla yaşamadıkça Fahr-i Kâinat Efendimiz s.a.v.’in ruhaniyetinden istimdat ve istifade edemezsiniz. “Gül”ün Hz. Peygamber s.a.v.’in sembolü olduğu malum. Bahar olmadan, bahar gelmeden, hayatınıza İslâm’ı yani baharı getirmeden “gül”ü çağırmanız, “gül”ü temaşa iştiyakınız beyhudedir.
Eskiler böyle düşündüğü, böyle inandığı için, İslâm’ı bütün icaplarıyla hayatlarına tatbik ederek Rasul-i Ekrem s.a.v.’i yanıbaşlarında hissedebiliyorlardı. Eskiler bu hakikati bildiği için, sevgi ve özlemlerini senenin sadece belli bir haftasında hatırlayarak, hem zemheriye razı olup, hem gülü arzulamak gibi bir samimiyetsizliğe tevessül etmiyorlardı.
İslâm’la hayatlarının her demini bahar gibi bereketli ve feyizli kılanlar, tahiyyattaki “es-selâmü aleyke eyyühe’n-Nebiyyü ve rahmetullahi ve berekâtuh” selamının hazırdaki muhataba verildiğini bilenlerdir. Ve onlar günde beş vakit bu selama mukabeleyi kalplerinin ta derinliklerinde duyabilenlerdir.
Biz hayatımızı “bahar” kılalım yeter ki. “Gül” açacaktır.
 
Üst