• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

ey insan

leyli

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
7 Tem 2006
Mesajlar
208
Beğeniler
0
Puanları
0
#1
İşte, ey insan! Eğer yalnız Ona abd olsan, bütün mahlûkat üstünde bir mevki kazanırsın. Eğer ubudiyetten istinkâf etsen [çekinsen], âciz mahlûkata zelil bir abd olursun.” —Said Nursi İMAM GAZALÎ, insanın manevî yapısını tarif ederken kalbe en yüksek makam olan padişahlığı, akla ise vezirliği yakıştırır. Ona göre duyguları yöneten gadap ve şehvet kuvveleri daha alt kademede yer alırlar, almalıdırlar. Onbirinci asrın büyük İslâm düşünürüne göre, kişinin ruhî dengesini bulması için iç âlemini bu hiyerarşiye uygun şekilde düzenlemesi gerekir. Aksi durumda, yani duyguları yöneten kuvveler aklı ayartıp kalbi bertaraf ederek yönetimi ellerine geçirirlerse, o ‘ruh ülkesi’nde dirlik düzenlik kalmaz. ‘Kin’ gibi bir gadap duygusu ya da ‘sahip olma’ gibi şehvetten yana bir duygu, tüm ruh ülkesini baştan başa kuşatır ve akıl dahil her şeyi kendisine amade eder, kendi hesabına çalıştırır. İşte bu yüzden, ruhun ideal yapısı içinde kendisini yaratan Rabbin vaz ettiği hak ve hakikati duyan, ona abd olma niyeti taşıyan bir kalbin iş başında olması şarttır. Sanki bir motorun dinamosu gibi, ruh böylesi bir kalp ile ancak, yol alır ve yüksek menzillere ulaşır. Tersi durumda, denetimsiz ve başıboş kalmış duygular koca bir ruh âlemine patinaj yaptırıp dururlar. Öte yandan, bu hâl uzun süre devam etmez. Duygular çok kısa bir sürede kendilerine yeni merkez olarak ‘ene’yi seçer ve onun etrafında öbeklenirler. Amaçları, psikolojide benlik yani kişinin benlik algısı olarak geçen ‘ene’yi yüceltip kalpten boşalan tahta onu oturtmak ve oraya lâyık olduğunu göstermek için sürekli onu yüceltmek ve değerli göstermeye çalışmaktır. Enenin de duygularla arası iyidir. Onları kendisine yakın bulur, en azından bulmak ister. Ama içlerinde en çok onur ve gururdan hoşlanır. Mutluluğu onlarda bulacağına inancı tamdır. Ne ki Rabbi ile rabıtasını kesmiş bir ene, koca bir okyanusta olası tüm tehlikelere açık küçük bir sandal gibidir. Okyanusta meydana gelen küçük bir dalgalanma dahi, ona “Neler oluyor battık mı?” sorusunu sordurmaya yeter. Üstelik yanından, sağından solundan irili ufaklı pek çok gemi geçer. Bunlar onun kendisini daha da kötü hissetmesine yol açar. Enesini yücelten ve duygularını onun istek ve arzularına amade kılan kişi, tuttuğu yolu inatla ve onurla sürdürme çabasına rağmen, hakikatte hangi konumda olduğunun farkındadır. Bu farkında oluş, onu kaygılandırır. Lâyık olmadığı halde baş köşeye kurulmuş enesine ne zaman, nereden bir darbe gelecek diye kaygılı bir bekleyişe girer. Ama önceki hâle geri dönmeyi asla düşünmez. Onu kendisi için bir zillet sayar. Bu ruhsal durum içinde, ruhî göstergelerin tümü çevreden eneye atfedilen değerleri ölçmeye ayarlıdır. Tüm ruhî alıcıların gözü kulağı, bu noktaya yoğunlaşır. Bu sürece “Biz bir iş yaptık, ama iyi mi yaptık kötü mü yaptık?” türü bir suçluluk ve tereddüt psikolojisi eşlik eder. Kişi yaşamına sanki her an elinde bir tartı varmış gibi devam eder. Borsada alınıp satılan hisseler gibi enenin değeri sürekli gözetim ve denetim altındadır. Yine borsadaki gibi, enenin değerinin yükselip düşmesi hissedarların teveccühüyle orantılıdır. Ene değerini kendinden değil, hissedarların teveccühü ve takdirinden alır. Bu süreçte enenin değerini düşürebilecek pek çok tehlike ve tehdit vardır. Yapılması muhtemel bir hata, bunların başında gelir. Kişi bir gaflet anına denk gelip de hata yaptığı takdirde, hissedarların (çevresindekilerin) gözünden düşeceğini düşünür. Ona göre bu bir zayıflık işaretidir. Bir nevi aptallığının tescil edilmesidir. O yüzden, hata yaptıysa bile hemen hatasını örtmelidir. Kişinin tek derdi, hangi koşulda olursa olsun ‘ene değeri’nin yüksek çıkmasıdır. Her yerde ve her koşulda sınanmayla yüz yüzedir. Yaptığı iş, tuttuğu yol sürekli olarak sınanmaktadır. Her şey, rastgele üzerine değen bir çift göz bile, bir anda ciddi bir tehdide dönüşebilir. Bu sürekli sınanmadan başarılı çıkması için kişi her şeyden azamî derecede anlaması gerektiğini düşünür. Geniş bir yetenek repertuarına sahip olmalıdır. Herhangi bir konuda başkalarına yenik düşmemelidir. Herhangi bir şeyi bilmediğini kabul etmemelidir. Böylesi durumlar onu yeteneksiz ve aptal biri konumuna düşürür ki, onun için bundan daha kötü bir kâbus yoktur. Ene, Allah’a abd olmadığı için kendisi gibi yaratılmış insanların teveccühüne abd olur. Onların gözünde büyük görünmek için çırpınır. İşin içine bir de şöhret girerse, çırpınma daha da artar. Şöhreti onun değil, o şöhretinin güdümüne girer. Örümcek ve sinekten daha zayıf düşer. Bu hâldeki enenin aklî melekeleri de zaafa uğrar. Olayları ya da kişileri belirli bir bütün içinde değil de, tek bir öğeye dayalı olarak değerlendirir. Aynı kişi kendisine pek çok övgüde bulunsa ve sonra bunlara küçük bir eleştiri eklese, onun için “Benim hakkımda iyi düşünmüyor, kuyumu kazmaya çalışıyor” diye düşünür. Düşünme biçimi, dengesiz bir şekilde ‘abartma’ ve ‘aşırı genelleme’ tarzlarına kayar. Aklî olmaktan ziyade, ‘duygu-yoğun’ bir niteliğe bürünür. Öte yandan, enenin kendi şefliğinde bir orkestra gibi yönetmeyi istediği duygular da isyandadır. Huzur, sükûnet gibi orkestrayı rahatlatacak esas duyguların sesi duyulmaz. Kaygı gereğinden çok ses çıkarır. Hırs, öfke, kıskançlık gibi keskin ve uç duygular, değişik zamanlarda öne çıkıp orkestranın harmonisini baltalar. Duygular bir orkestraya değil, savaş alanına benzer. Velhasıl, işte ihtilâlci enenin hâli budur. Ne kafada akıl bırakır, ne insanda huzur. ‘İstinad noktası’ olarak kendisinden başkasını tanımaz. Halbuki zatında zayıftır, asla insan gibi bin odalı bir sarayın üzerine bina edilebileceği bir ‘temel’ değildir, olamaz. Öyleyse sen sen ol; kendin gibi acizlere bir rububiyet verip başına musallat etme. Enâniyetine ve iktidarına güvenme. Bil ki, Allah’a abd olana herşey musahhardır. Olmayana her şey düşmandır; kendi duyguların bile. Sen Ona abd ol; bütün mahlûkatın üstünde bir mevki kazan. En küçük bir şeye ibadet eden zelil bir firavun olacağına; cenneti bile ibadet maksadı görmeyen aziz bir abd ol.
 
Üst