• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Evliyaullah, Rabıta ve Hadis-i Şerfilerle+Alimlerin Görüşleriyle Tasavvuf

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#1
Evliyaullah, Rabıta ve Hadis-i Şerfilerle+Alimlerin Görüşleriyle Tasavvuf

GİRİŞ VE AÇIKLAMA

Bismillah Ya Hayrer Razıgin..

Sallu ala Rasulina Muhammed..

Uzun zamandır üzerinde çalıştığım 3-4 konu var.. Henüz tamamlayamadım ama inşallah zamanla tamamlamaya çalışacağım..

Üzerinde çalıştığım konuları ayrı ayrı başlıklar altında açmaktansa birbirleriyle ilişkili olduklarından dolayı bir başlıkta, yani burada toparlamaya karar verdim hayırlısıyla..

Bu başlık altında neler yapacağım:

1- “Haberiniz olsun kî Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlar için müjdeler var. Allah’ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir, işte bu, en büyük saadetin ta kendisidir." (Yûnus, 62-64).

Ayet-i Kerimesinin Tefsirlerinden örnekler vereceğim..

2- "Bir kişinin imanını kurtarmak 10 Veli yetiştirmekten sevaplıdır" sözünün Kur'an, Sünnet ve İcmaya aykırı ve zıt olduğunu, Ehl-i Sünnet çizgisinden ayrılan bir kelam olduğunu bu cihetle ispat edip bu sözü kullananların ne tür bir hata içinde olduklarını göstermeye çalışacağım Allah'ın izniyle..

3- Bu tefsirlerde geçen bir Hadis-i Şeriften her yerde, her zaman istenen "Rabıtanın delili nedir?" talebini karşılamaya çalışacağım.. Bunun yanında bir forumda rastladığım ve fakad henüz kaynaklarda bulamadığım bir başka nakile de yer vereceğim.. Maksadım, bu ek nakilin kaynaklarda bulunmasında değerli dostlarımın yardımı ve katkısını umuyor olmamdır..

4- Sürekli deniyor: "Efendim, Tasavvuf İslam'a dışarıdan ithal edilmiştir.. Asr-ı Saadette olmayan bir bid'attir.. Her bid'at de delalettir".. Biz de biliyoruz ki her ne kadar "Tasavvuf" adlandırması Asr-ı Saadette olmasa da yaşantısı ayniyle o dönemde yaşanmış; İslam'ın manevi geleneği olarak; bir takım Pirler tarafından sonradan tıpkı Mezheplerde olduğu gibi derlenip toparlanarak; belli usul ve uygulamalara hasredilmiştir.. Fakad hiç bir uygulaması sonradan icad edilmiş değildir.. Bozulmamış, bid'at girmemiş ayrı tarikatlerin her bir uygulaması Asr-ı Saadette mevcuttur.. Ama her bir yol, bütün usul ve uygulamaları bünyesinde toplamış da değildir.. İçlerinden seçtiklerini yol ve usül haline getirmişlerdir.. Esasen "Tarikat" denilen de bu yol ve usullerdir..

İşte son olarak yukarıdaki işlerimi bitirdikten sonra Hadis-i Şerifler ile Tasavvufta yer alan uygulamaları gözler önüne sermeye ve Sünnet-i Resulullah'tan delillerini göstermeye çalışacağım.. En sonda da muteber alimlerimizden Tasavvuf hakkındaki görüşlerini toparlamaya çalışacağım inşallah..

(Diğer başlığa malesef tatsız çekişmeler nedeniyle soğudum.. Böyle dikkat ve rikkat isteyen bir konunun ordan devam ettirilmesine içim sinmedi.. Yönetici arkadaşlarım, eğer uygun görürlerse o başlığı kitleyebilirler..)

İşin bu kısmını da bitirdikten sonra değerli katkılarınızı beklediğimi de belirteyim..

(Bunlar haricinde bir de üzerinde çalıştığım konu olarak Mehdi AS.'ın hususiyetleri, çıkmadan önceki alametleri, çıkınca yaşanılacak olanlar vs.. bunları özet olarak bir araya toparlamaya çalışıyorum.. Meşhur üç kaynak ile başlayacağım inşallah.. Onu da başka zaman ve başka başlığa bırakıyorum hayırlısıyla..)

Yönetimden bir ricam olacak.. Bazen bir mesajda bütün yazacaklarınızı yazmanız, okuma zorluğuna neden oluyor.. Uzayıp giden tek bir mesajın takibi güçleştiği gibi, takip etmek isteyenin hevesini de kırmaktadır.. O nedenle ard arda mesajlarımın mazur görülmesini rica ederim..
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#2
YUNUS 62-64 TEFSİRİ

ELE İNNE EVLİYAAAELLAHİ LA HAVFÜN ALEYHİM VE LAHÜM YEHZENÜN. ELLEZİNE AMENU VE KANU YETTEGUN”....(Bileseniz ki Allah ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip te takvaya ermiş olanlardır).(Yunus 62-63)

Ömer Nasuhi Meali:

Yunus [010.062] [ON] Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ’nın velîleri için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. [010.063] [ON] Onlar ki, imân etmişlerdir ve ittika eder olmuşlardır.

İbn-i Kesir Meali:

Yunus [010.062] [IK] Dikkat edin, Allah dostlarında hiç bir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değillerdir. [010.063] [IK] Onlar ki iman edip takvaya ermişlerdir.

Elmalılı Meali:

Yunus [010.062] [E2] Açın gözünüzü! Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar. [010.063] [E1] Onlar ki Allah’a iman edip, takva ile kötülüklerden korunur dururlar.


Besariu’l Kur’an Tefsiri:

62. “İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.”

Evet dikkat edin, Allah’ın dostları, Allah’ın evliyası için korku yoktur. Onlar için her hangi bir keder, her hangi bir sıkıntı, üzüntü de yoktur diyor Rabbimiz. Onlar için ne cehenneme gitme korkusu ne de cenneti kaybetme üzüntüsü vardır. A’râf sûresindeki âyetle bunu anlayacak olursak böyle demek zorunda kalacağız. Orada deniyor ki bakın:

Girin cennete sizin üzerinize korku da yoktur mahzun olma da.” (A’râf: 49)

Sonra üçüncü bir kademede işte bu âyet-i kerîmede olduğu gibi Allah’ın velîlerinden söz edilir. Bunlar da Allah’ın kulları adına aldığı kararlarını Allah adına Allah kullarına duyuran kimselerdir. Allah dostlarıdır.

Çünkü Allah, kulları adına aldığı kararlarını bu mü’min kullarıyla yaptırır, bunlarla duyurur. Çünkü bunlar yeryüzünde Allah’ın velîleridirler. Konuşurlar Allah adına, yaptırırlar Allah adına, emrederler Allah adına, nehy ederler Allah adına, sakındırırlar Allah adına, emrederler Allah’ın emrettiklerini, sakındırırlar Allah’ın sakındırdıklarından, sevdirirler Allah’ın sevdiklerini, tebliğ ederler, duyururlar Allah’ın duyurduklarını, gösterirler, uygulattırırlar Allah’ın uygulayın buyurduklarını. Danışılır kendilerine yol gösterirler, hakkı emrederler. İşte bunlar yeryüzünde Allah adına konuşan, Allah adına emreden, Allah adına nehy eden, Allah’ın emirlerini, arzularını, âyetlerini, talimatlarını duyuran, uygulayan, uygulattıran Allah dostlarıdır. Bunlar, bu müslümanlar Allah’ın dostlarıdırlar Allah da bu mü’minlerin dostudur. Bu müslümanlar Allah’ın dostları olunca elbette Allah’ın dostluğundaki öteki müslümanlar da bunların dostlarıdırlar.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#3
YUNUS 62-64 TEFSİRİ

Büyük Kur’an Tefsiri:

«Evliya» kelimesi, -veli-nin çoğuludur ve -veliy- kökünden gelir. Yakınlık demektir. Allah’ın velileri o kimselerdir ki ibadeti sadece O’na tahsis etmek, sadece O’na tevekkül etmek suretiyle O’na yaklaşırlar.



Şeyhülislam Ebussuud Efendi, «İrşad’ul-Akl’is.Selim» adlı tefsirinde bu ayetin yorumunu şöyle yapmaktadır:

“… Cümlenin başında uyan harfi olan «Elâ» lafzının getirilmesi, cümlenin içeriğini daha çok takrir etmek içindir.”



Onların gayeleri sadece izzet ve Allah’a yakınlığın sonucu olan O’nun rızasına ulaşmaktır. Bunun meydana geleceğinde ise kuşku yoktur. İlâhî va’din gereği icabı mutlaka yerine gelir. Bunun dışındakiler bazen olur, bazen de olmayabilir. Dünyevî işlere gelince, onlar bunların yanında pek önemsenmez. Dünya varlık ve yokluk bakımından onların gayeleri içinde değil ki onlar onun zararının varlığının veya yararının yokluğunun kaybolup gitmesinden dolayı korkup, üzülsünler.



Onlar o kimselerdir ki, iman ile takvayı bir araya getirmişlerdir. O iman ve takva da kendilerini hep hayra sevk eder ve her şeyden alıkoyar.



Bazıları «Veli»yi şöyle tarif etmektedir: «Veli o kimsedir ki, Allah bizzat onun tüm işlerini idare eder. Onun kendi başına tasarrufu yoktur. Çünkü onun adeta varlığı, fiili ve özellikleri, zâtı yok gibidir.» Bu tarif, «Vahdet-i Vücud» görüşüne sahip kimselere aittir. Kuşeyri’den gelen rivayete göre, Allah’ın kulunun işlerini idare etmesi, kulun da Allah’ın ibadetini üstlenmesi veliliğin gereklerindendir. Ancak ilk vasıf, kastedilen meczup bir kimsede galipken, ikincisi kast edilen sâlik’de galiptir. Gerek Kuşeyri’nin bu sözlerinden, gerekse daha önce naklettiğimiz sözlerden anlaşılıyor ki veli’den günahın sadır olması, bizzat veliliğe terstir. Ve birçok kıymetli sözler de buna işaret etmektedir.

Ancak bu kimseler velilerin peygamberler gibi masum olduklarını söylememişlerdir. Çünkü «ismet» vasfı sadece peygamberlerde vardır. Veliler hakkında en aşırı görüş, onların Allah tarafından korunduğu iddiasıdır ki nitekim bazıları velilerin korunduklarını söylemişlerdir. Yani imkân dahilinde olmakla birlikte, onlardan günah sadır olmamıştır. İmkân dahilinde denilmesinin nedeni; ismet vasfını onlara izafe etmemek içindir. Çünkü peygamberlerden günahın sadır olması mümkün değildir.

...

Yine isyandan sonra velilik vasfının geri gelmesinde herhangi bir şüphe yoktur. Yani isyana müptela olan kimse tevbe eder, Allah’ın takvasına dönüş yapar yeniden iman ile takva vasıflarına sahip olursa, tekrar veli olabilir. Tıpkı Müslüman veya adil olmayan bir kimsenin iman etmesi veya adaletle davranmaya başlaması gibi.



Nitekim Ebu Hüreyre’ den rivayet edilen şu hadis de buna işaret etmektedir: «Allah Teâlâ der ki: “Benim bir veli kuluma düşmanlık eden bir kimseye savaş ilan ederim. Kulumun kendisine farz kıldığımı yerine getirmekle bana yakınlaşması bana her şeyden daha sevimli gelir. Kulum sürekli nafile ibadetlerle bana yaklaşırsa Öyle bir dereceye gelmiş olur ki, onu severim. Onu sevdiğimde, dinleyen kulağı, gören gözü, çalışan eli ve yürüyen ayağı ben olurum.» (Buharî)

...

Bazıları hadisin şu mânâya geldiğini söylemişlerdir; «Sevgimi ona veririm. Benden başka bir şeye önem vermesini engellerim. O lezzetlerden arınır, şehvet ve isteklerden uzaklaşır. Ne zaman bir şeyi evirip-çevirirse, hangi yöne yönelirse, gözünün önünde ve işiteceği şekilde Allah’ı görür. Allah sevgisi tüm kalbini sarar. Sadece Allah’ı dinler, Allah’ı görür. Allah’ın sevdiği işleri yapar, Allah da bu hususta ona yardım eder. Onun azalarını ve duyularını korur.»

Zahirde velilerin özellikleriyle muttasıf bulunan bir kimseye saygı göstermek, onun yanında edepli davranmak, ona şer’an caiz olmayan bir eziyet vermemek gerekir. Ancak onunla muhakeme olmak, herhangi bir hakkı ondan almak için, aleyhinde şahid getirmek veya kapalı bir meseleyi açığa kavuşturmak için onunla mücadele etmek caizdir.

Velilerle ilgili konularda Hz. Peygamber’den rivayet edilen bazı hadislerin, ayetin delâlet ettiği mânâya ters düştüğü sanılmıştır. O hadislerden bir tanesi İbn Abbas’tan rivayet edilen şu hadistir:

«Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’ın velileri kimlerdir?» diye sorulduğunda Hz. Peygamber (s.a); «Allah’ın velileri o kimselerdir ki, görüldükleri zaman insanın hatırına Allah gelir.» (İbn Mübarek, Tirmizi, «Nevadır’ul-Usûl», Ebu Şeyh, İbn Merduveyh). Yani onların güzel yüzleri, güzel ibadet ve davranışları olduğundan dolayı, görenler hemen Allah’ı hatırlarlar.

İkincisi de Ebu Musa el-Eş’arî’den rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: «Kuşkusuz ki Allah’ın bazı kulları vardır ki onlar peygamber değillerdir, şehid de değillerdir. Ancak peygamberler de, şehidler de onların meclislerinden ve Allah’a yakın olmalarından dolayı onlara gıpta ederler».

Bir bedevi «Ey Allah’ın Rasûlü! Onların özelliklerini bize tanıt» deyince Hz. Peygamber (s.a).şöyle dedi:

«Onlar insanların, dünya mertebesi yönünden düşük kabilelerinden ayrılmış, aralarında yakın bir sıla-i rahim olmayan, sadece Allah için seven, Allah için dost olan kimselerdir. Onlar için kıyamet gününde nurdan tahtlar konulacak ve onlar da o tahtlar üzerinde oturacaklardır. O gün insanlar korku içindeyken, onlar korkmazlar. îşte onlar Allah’ın veli kullandır. Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.» (İmam Ah-med, İbn Ebi Hatim, Beyhakî)

Gerçekten de ayetlerdeki veli tanımıyla bu hadislerdeki veli tanımı arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü işaret edilen güzel tavır, güzel ibadet, Allah için sevmek, iman ve takvanın kaçınılmaz gereklerindendir. Ve gerçekte iman ve takvanın özel eserlerindendir. Açık olduklarından ve halkın anlayışına uygun olduklarından zikredilmişlerdir.

...

Hangi yorum kabul edilirse edilsin, veliliğin peygamberlikten üstün olduğuna dair bir delil mevcut değildir. Velilik mertebesinin, daha üstün olduğuna inanan bir kimse, dinden çıkar. Bazen böyle konuşan kimselerin sözleri, «kastedilen, peygamberlerin veliliğinin, kendisinin peygamberliğinden daha üstün olduğu şeklinde tevil edilmiştir. Nitekim el-îzz bin Abdusselam’ın doğruya ters düşen sözü de bu şekilde yorumlanmıştır: «Nebîlik, Rasûllükten-üstündür». Yani peygamberdeki, «nübüvvet» vasfı, «risalet» vasfından üstündür.

...
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#4
YUNUS 62-64 TEFSİRİ

İmam Kurtubi El Camiu li Ahkam Tefsiri:

62. Haberiniz olsun kî, Allah’ın velilerine hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir.

Yüce Allah’ın dost edindiği, kendisini korumayı ve himayeyi üzerine aldığı ve razı olduğu kimse, kıyamet gününde korkmaz ve üzülmez. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz kendileri için daha önceden tarafımızdan iyilik takdir edilmiş olanlar, işte onlar oradan ‘yani cehennemden’ uzaklaştırılmışlardır.. En büyük korku onları kederlendirmez.” (el-Enbiyâ)

Said b. Cübeyr’in rivayetine göre de Rasûlullah (sav.Va: Allah’ın velileri kimlerdir? diye sorulmuş, o da: “Görüldüklerinde Allah’ın hatırlandığı kimselerdir” diye cevap vermiştir.

Bu âyet- kerime hakkında Ömer b, el-Hattab da şöyle demektedir:

Ben, Rasûlullah (sav)’ı şöyle buyururken dinledim: “Allah’ın kullan arasında Öyle kimseler vardır ki onlar ne peygamberdir, ne de şehiddirler. Fakat peygamberler de, şehidler de kıyamet gününde yüce Allah’ın nezdindeki üstün mevkiileri dolayısıyla onlara gıpta ederler.” “Ey Allah’ın Rasûlü! Bize onların kim olduklarını ve amellerinin ne olduğunu bildir”, denildi. “Belki böylelikle onları severiz.”

Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Bunlar, aralarındaki akrabalık bağları ve alış veriş ettikleri mallar olmamakla birlikte Allah için bir birbirlerini seven kimselerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri bir nurdur. Ve şüphesiz onlar nurdan minberler üzerinde olacaklardır. İnsanlar korktuklarında onlar korkmayacak, insanlar kederlendiklerinde onlar kederlenmeyeceklerdir.” Daha sonra Hz. Peygamber: “Haberiniz olsun ki, Allah’ın velilerine hiç bir korku yoktur, onlar kederlenecek de değillerdir” âyetini okudu.

Ali b. Ebi Talib (r.a) da dedi ki:

Allah’ın velileri, uykusuzluktan yüzleri sararmış, ibret almaktan gözleri kamaşmış, açlıktan karınları nerdeyse sırtlarına yapışmış, susuzluktan da dudakları kırışmış kimselerdir.

Onlar İçin hiç bir korku yokturbuyruğundan kasıt, geriye bıraktıkları zürriyetleri hususunda (korkmayacaklarıdır). Çünkü, yüce Allah onlara riâyet eder. “Onlar kederlenecek de değillerdir.” Yüce Allah, gerek dünyalarında, gerekse âhiretlerinde onlara dünyalıklarının karşılığını vereceğinden dolayı kederlenmezler. Çünkü onların gerçek dostları ve yardımcıları O’dur.

63. Onlar iman edip takvâlı davrananlardır.

İşte bu da yüce Allah’ın dostlarının, velilerinin niteliğidir. ... “Takvâlı davranmaları”ndan kasıt ise şirk ve masiyetten sakınmalarıdır.

64. Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz. İşte bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir.

“Onlar için dünya hayatında da... müjde vardır” buyruğu ile ilgili olarak Ebu’d-Derdâ’dan şöyle dediği nakledilmektedir:

Rasûlullah (sav)’a bu buyruk hakkında sordum, şöyle buyurdu: “İndirildiğinden bu yana buna dair senden başka bana soru soran olmadı. Buradaki “müjde”den kasıt, müslümanın gördüğü, yahut ona gösterilen salih (gerçek çıkan) rüyadır.” Bu hadisi Tirmizî, Câmi’i’ nde rivayet edilmiştir.

ez-Zührî, Ata ve Katade de şöyle derler:

Buradaki müjdeden kasıt, meleklerin Ölüm esnasında dünyada iken mü’mine verdikleri müjdedir.

Muhammed b. Ka’b el-Kurazî’den de şöyle dediği nakledilmektedir:

“Mü’min kulun canının çıkmasına yakın bir zamanda ölüm meleği gelir ve şöyle der: “Ey Allah’ın velisi, sana selam olsun, Allah sana selam gönderdi” der, sonra da Muhammed b. Ka’b, şu: “Onlar ki, melekler hoş ve temiz olarak ruhlarını alırken: Selam size... derler” (Nahl, 16/32) âyetini okudu. Bunu, İbnü’l-Mübârek zikretmektedir.

Katade ve ed-DahMk da derler ki: “Bu müjdeden kasıt, ölmeden önce nereye gideceğini bilmesidir.”

el-Hasen ise şöyle der: “Bu, yüce Allah’ın, Kitab-ı Keriminde kendilerine cennetine ve bol mükâfaatına dair vermiş olduğu müjdedir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Rableri, onları, katından bir rahmet, hoşnutluk... ile müjdeler (et-Tevbe, 9/21); ‘İman edip Salih amel işleyenlere de şunu müjdele; gerçekten onlar için... cennetler vardır” (.el-Bakara, 2/25); “Ve size va’dolunan cennet müjdesiyle sevinin...” (Fussilet, 41/30)

İşte bundan dolayı: “Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz” diye buyurulmaktadır ki, “va’dinden caymaz” demektir. Çünkü O, vaadlerini sözleriyle dile getirir.

“Âhirette de” buyruğu ile kabirlerinden çıktıklarında cennetlik olduklarına dair müjde verilir, anlamına geldiği söylendiği gibi, ruh cesetten çıktığı vakit, Allah’ın rıza ve hoşnutluğu ile müjdelenirler”, dîye de açıklanmıştır.

Ebu İshâk es-Sa’lebî nakleder: Ben, Ebu Bekr Muhammed b. Abdullah el-Cevzakî’yi şöyle derken dinledim:

“Hafız Ebu Abdullah’ı, rüyamda üzerinde Taylasandan bir kaftan ve sarık sarınmış olduğu halde bir katıra binmiş olarak gördüm. Ona selam verip: "Hoş geldin dedim. Bizler hâlâ seni anmaya, senin güzelliklerini zikretmeye devam edip duruyoruz." O da: "Biz de hâlâ seni anmaya, senin güzelliklerini zikretmeye devam edip duruyoruz", dedi Yüce Allah: “Onlar İçin dünya hayatında da âhirette de müjde vardır” diye buyurmaktadır. Buradaki müjdeden kasıt, güzel şekilde övülerek kendisinden söz edilmesidir, deyip eliyle işarette bulundu: “Allah’ın sözlerinde asla değişiklik olmaz” yani, O’nun va’dinden cayma olmaz.

Haberlerinde değiştirme olmaz”, anlamına geldiği de söylenmiştir. Yani, “verdiği haberleri herhangi bir şey ile nesh etmez ve O’nun haberleri ancak haber verdiği şekilde gerçekleşir.”

İşte bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir.” Yani, Allah’ın velilerinin, gerçek dostlarının vardığı sonuç, büyük kurtuluşun tâ kendisidir
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#5
YUNUS 62-64 TEFSİRİ

Fahreddin Razi Tefsir-i Kebir:

Haberiniz olsun kî Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlar için müjdeler var. Allah’ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir, işte bu, en büyük saadetin ta kendisidir." (Yûnus, 62-64).

... Allah Teâlâ, bunun peşi sıra, muhlis, sâdık ve sıddîkların hallerini açıkladı. Bu haller, işte bu ayette zikrediliyor.

... “Veli”nin kim olduğu meselesini, hem Kur’ân, hem hadis, hem eser, hem de akıl gösterir. Bunun Kur’ân’dan delili, Hak Teâlâ’nın bu ayetteki:

“Onlar iman edip, takvaya ermiş olanlardır” beyanıdır. ‘İman etmek” kelimesi nazarî kuvvetin (tefekkür kuvvetinin) mükemmelliğine, “takvaya ermek” tabiri de amelî kuvvetin mükemmelliğine işarettir. Burada bir başka husus da, imanın, ittkad ve amelin toplamına hamledilmesidir.

Sonra biz “velî”yi, bütün bu hususlarda ittikâ sahibi olarak tavsif ederiz. Takva, ilim hududunda olur ve o hududu aşar. ... Böylece o kimsenin devamlı olarak havf ve takva makamında olmuş olduğu sâbıt olur.

Veli’nin kim olduğunun, hadisden delilleri pek çoktur:

Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)’in: ‘‘Onlar, aralarında bir akrabalık ve alıp-verecekleri bir mal olmadığı halde, birbirlerini Allah için seven kimselerdir. Allah’a yemin olsun ki onların yüzleri nurdur ve insanlar korkup hüzünlendikleri zaman, onlar korkup hüzünlenmezler” dediğini ve bu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir.

Yine, Hz. Peygamber (s.a.s)’in: “Onlar öyle insanlardır ki onları görenler, Allah’ı hatırlarlar” buyurduğu rivayet edilmiştir. Muhakkik âlimler şöyle derler: “Bunun sebebi şudur: Onlarda görülen, huşu ve huzû alâmetlerinden ötürü, bir de Hak Teâlâ onlar hakkında, “Secde izinden nişanlan yüzlerindedir” (Fetih, 29) buyurduğu için, onların bütün bakıp müşahede edişleri, ahireti hatırlamaya yöneliktir.

Bunun eserden deliline gelince, Ebû Bekr el-Esamm şöyle demiştir: “Allah’ın velileri, Allah’ın aklî delili ile kendilerini hidayete erdirmeyi deruhte ettiği, kendilerinin de Allah’a kulluğu ve O’nun yoluna davet etme işini deruhte ettikleri kişilerdir.

... Allah’a mekân ve cihet bakımından yakın olmak imkânsızdır. O halde ona yaklaşmak, ancak insanın kalbi, Hak Teâlâ’yı bilmenin nuruna gark olduğunda olur. Bu kimse, baktığında, Allah’ın kudretinin delillerini görür; dinlediğinde Allah’ın ayetlerini dinler; konuştuğunda, Allah’ı sena eder; hareket ettiğinde, Allah’a kulluk ve hizmet için hareket eder, çalışıp çabaladığında, Allah’a taat için çalışıp çabalar. İşte bu şekilde de, Allah’a son derece yaklaşmış olur. İşte bu şahıs, Allah’ın velîsidir. İnsan böyle olduğunda, Allah da onun dostu ve velîsi olur. Nitekim Hak Teâlâ, “Allah imân edenlerin velîsi (yardımcısı)dır. Onları karanlıklardan nura çıkarır” (Bakara 257) buyurmuştur. Durumun da böyle olması gerekir. Çünkü yakınlık, ancak iki taraflı olur.

...

Bazı muhakkikler şöyle demişlerdir: “Veliler için, korku ve hüznün olmamasının söylenmesi, ya onlar bu dünyada iken olur, yahut ahirette iken olur.

...

Bazı arifler şöyle demişlerdir: “Velayet (velîlik), yakınlık demektir. O halde Allah’ın velisi, Allah’a çok yakın olan kimsedir.” Bu izahı biz, “Allah’dan başka hiç birşey kalbine gelmeyecek şekilde, insanın marifetullah’a gark olması” diye açıklamıştık. İşte bu durumda tam velilik tahakkuk eder. Ne zaman bu hal tahakkuk etse, bu halin sahibi hiçbir şeyden korkmaz ve hiçbir şeye üzülmez. ... Halbuki Allah’ın celâl nuruna dalmış olan kimse, Allah’ın dışındaki her şeyden bî-haberdir. Dolayısıyla onun için, ne bir korku, ne de bir hüzün söz konusudur. İşte bu son derece yüce bir derecedir ki onu tadmayan bilemez. Sonra insandan bu hal zail olunca, diğer insanlarda olduğu gibi, maddî-dünyevî haller sebebiyle ona korku, hüzün, ümid ve arzu halleri de gelebilir.

...

Muhakkik âlimlerin çoğu “Kıyamet meydanında, mükâfat ehli için bir korku söz konusu değildir” demişler ve görüşlerine hem “Haberiniz olsun ki Allah ‘m velileri için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir” ayetini, hem de “O en büyük korku bunları asla tasaya düşürmez..”(Enbiya. 103) ayetini delil getirmişlerdir.

...

Hak Teâlâ’nın “Dünya hayatında da. âhirette de onlar için müjdeler var” ifâdesi ile ilgili bazıgörüşler vardır. Şöyle ki:

1) Bu müjdeden maksad, sâlih rüyadır. Hz. Peygamber (s.a.s)’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büşrâ (müjde), müslümanm kendisinin gördüğü veya senin, onun için gördüğün salih (güzel) rüyadır,”

...

Bil ki ayetteki, “büşrâ” tabirini “sâdık rüya” manasına aldığımızda, ayetin zahiri bu halin ancak veliler için söz konusu olmasını gerektirir. Akıl da buna delalet eder. Çünkü Allah’ın velisi, kalbi ve ruhu zikrullaha gömülmüş kimsedir. Binâenaleyh kim böyle olur ise, uyurken de ruhunda sadece marifetullah bulunur. Marifetullah’ın ve Allah’ın celâlinin nurunun da, ancak hakkı ve doğruluğu göstereceği malumdur. ... Cenâb-ı Hak, hasr ve tahsîs yolu ile (sadece onlara âit olduğunu belirterek) “Dünya hayatında da, ahirette de büşrâ onlar içindir” buyurmuştur.

2) Büşrâ, insanların bir kimseyi sevip, güzel bir medh-ü sena ile onu övmeleridir. Ebu Zerr (r.a)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ya Resulallah, bir kimse Allah için amel ediyor ve insanlar da o kimseyi seviyorsa (onun hakkında) ne buyurursunuz?” dedim, Hz. Peygamber(s.a.s) de: “İşte bu, müminin büşrasının (müjdesinin) peşin olarak verilmesidir” buyurdu.”

... Binâenaleyh herhangi bir kemâl sıfatı ile muttasıf olan kimse, herkesin sevdiği insan olur. Kul için, kalbinin marifetullaha; dilinin, zikrullaha; bütün uzuvlarının, Allah’a kulluğa dalmasından daha yüce ve kıymetli bir kemâl (olgunluk-yücelik) yoktur. Dolayısıyla kendisinde bunlardan birisi bulunan kimseyi, diller över durur. Kalbler, onu sevme fıtratı üzere yaratılmıştır. Bu kıymetli sıfatlar ne kadar çok olursa, o sevgi de o nisbette güçlü olur. Hem sonra. marifetullahın nuru, bizatihi kendisine hizmet edilen bir şeydir. Binâenaleyh hangi kalbte o mevcûd olursa, sahibi tabiî olarak hizmete layık olur.

3) el-Büşrâ (müjde), onlar ölürken tahakkuk eden müjde, iyi haber demektir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Onların üzerlerine, “Korkmayın, tasalanmayın, vaad olunduğunuz cennetle sevinin” diye melekler inecektir” (Fussiiet, 30) buyurmuştur.

Ahiretteki müjde ise, meleklerin onlara vermiş olduğu selâmdır. Nitekim Allah “melekler de her bir kapıdan onların yanına girecek ve şöyle diyeceklerdir: “Sabrettiğiniz şeylere mukabil, sizlere selâm...” (Rad, 23-24) buyurmuştur.

Yine, ahiretteki müjde, Allah’ın onlara selâm vermesidir. Nitekim O, “Çok merhametli Rab’den bir de sözle olan bir selâm (var)dır” (Yasin. 58) buyurmuştur. Bu konuya, Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân’da bahsettiği, yüzlerinin beyazlığı, amel defterlerinin kendilerine sağdan verilmesi ve ahirette sevindirici hallerle karşılaşmaları da dahildir ki, bütün bunlar verilen müjdeler cümlesindendir.

4) Bu, Allah Teâlâ’nın, kitabında; ve peygamberlerinin de lisanıyla muttaki olan kullarına müjdelemiş olduğu cenneti ve bol mükâfatıdır. Bunun delili; “Rableri onlara rahmetini, rızasını... müjdeler”(Tevbe) ayetidir.

Bil ki “beşaret” kelimesi, eseri ve etkisi kişinin yüzünde meydana gelecek sevindirici haber manasından türemiştir. Binâenaleyh, böyle olan her şey, bu ayetin muhtevasına girer. Yukarda bahsedilenlerin tamamı, bu sıfatta müşterektirler. Dolayısıyla, hepsi de bu müjdenin içine dahil olur.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Allah’ın dostlarının sıfatını zikredip, onların durumlarını iyice ortaya koyunca, “Allah’ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir” buyurmuştur ki, bu, “Bu kelimelerden caymak söz konusu değildir” demektir.

Kelime ve kavi lafızları, aynı anlamdadır. Bu ayetin bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk’ın, “Benim yanımda söz değiştirilmez” şeklindeki ayetidir.

...

Daha sonra Cenâb-ı Hak, bunun en büyük kurtuluş ve mutluluk olduğunu beyân buyurarak, “işte bu, en büyük saadetin ta kendisidir” buyurmuştur. Bu, “orada herhangi bir yere baktığın zaman, bir nimet, büyük bir saltanat, mülk görürsün “ ayeti gibidir.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#6
GARİP BİR SÖZE İLİŞKİN

TEFSİRLER BURADA NİHAYET BULMUŞTUR:

Tefsirlerden daha çokca örnek verilebilir ama zaten uzun oldu daha da uzatmayalım.. Hepsini okumakta zorlananlar sadece altı çizili ve kalınlaştırılmış yerleri okusalar bile yetecektir inşallah..

Bakınız, haklarında anlamı ve hükmü açık Ayetler bulunan, haklarında Peygamber Efendimizin "Peygamberler ve Şehidlerin gıbta edeceği Nurdan tahtlar üzerinde oturan kimseler" beşaret ve tasviri bulunan ALLAH'ın Velilerinden bahsediyoruz.. Naklettiğim Kurtubi tefsirinde bunların insanları hidayete davet eder ve ALLAH'a kavuşturur vasıflarından da bahsedilmiştir.. (Şu ifadeye dikkat ediniz: kendilerinin de ALLAH’a kulluğu ve O’nun yoluna davet etme işini deruhte ettikleri kişilerdir)

Evet İslam'ın ana kaynaklarında üstün mertebeleri çok açık Ayet, Hadis, İcma ile bildirilmiş Velilerin, "Bir kişinin imanını kurtarmak, 10 Veli yetiştirmekten sevaptır" gibi bir ifade ile tahfif edilmesi rahatsızlık vermektedir.. Bu tür sözler İslam'ın kaynaklarına ve ruhuna açıkça aykırıdır.. Böyle bir tavır Ehl-i Sünnet geleneğinde asla ve kat'a olmamıştır..

Bir insan Veli olunca imanı kurtulmuyor mudur yani? Bunları bu şekilde karşı karşıya getirmek; zıt ve de birbirini engeller faaliyetler imiş gibi göstermek ne derece doğrudur?

Bahsi geçen azim iddiada "Veli" kelimesinin tam olarak ifade edilmesi bile tek başına ondan daha üstün bir makamın, ondan daha üstün bir halin tasavvur ve tarif edilmesinin ne kadar isabetsiz olduğunu ele vermektedir:

İşte bu, en büyük kurtuluşun tâ kendisidir.” Yani, Allah’ın velilerinin, gerçek dostlarının vardığı sonuç, büyük kurtuluşun tâ kendisidir

Hemen belirteyim ki Ehlullah'tan olduğuna hiç şüphem olmayan Üstad Hazretlerinin bu Ayet, Hadis ve Tefsirleri bilmediğine ya da bilerek göz ardı edeceğine asla ihtimal vermiyorum.. Ya nedir? Risalelerin tahrif edilerek, Üstad'a kimi sözlerin söyletildiği çok açıktır.. Bu garip ve İslam'ın ruhuna aykırı sözler Üstad'ın değil; onu takip edenlerin eseridir.. Muhtemelen, cemaat gayretiyle; insanlar cemaate bağlandıktan sonra Tasavvufa girmesin, bir Mürşid-i Kamile bağlanmasın diye yazıldığını zannediyorum.. Aksi hal, bir mübarek Alimin Ehl-i Sünnet çizgisinden saptığını düşünmek olur ki bu büyük bir zulümdür..

Tabi "zaman değişti, ahir zamandayız; bazı hususiyetler değişmiştir; bu zamanda eski sözler geçerliliğini yitirmiştir, Veliliktense imanı kurtarmak daha önemlidir" gibi bir açıklamanın geçersiz olduğunu da üzülerek belirtmek zorundayım.. Çünkü:

Allah’ın kelimelerinde asla bir değişme söz konusu değildir” buyurmuştur ki bu, “(Yunus 62-64'de geçen Evliyaullah'ın derecesi ile ilgili) "Bu kelimelerden caymak söz konusu değildir” demektir.

Müslümanlar olarak, kardeşler olarak sevelim sevilelim ama aynı zamanda Nur Mensubu gardaşlarımın bu sözlerin nasıl olup da Risalelerde yer aldığını izah etmelerini beklemek hakkımızdır.. Bu sözlerin başka kaynak ve alimlerce doğrulatılması (veya yanlışlatılması), yanlış ise mutlaka tashih edilmesini beklemek de hakkımızdır..


 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#7
RABITA

Gelelim buradan Rabıta'nın deliline.. Yukarıdaki Tefsirlerde geçiyordu:

Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s)’in: ‘‘Onlar, aralarında bir akrabalık ve alıp-verecekleri bir mal olmadığı halde, birbirlerini Allah için seven kimselerdir. Allah’a yemin olsun ki onların yüzleri nurdur ve insanlar korkup hüzünlendikleri zaman, onlar korkup hüzünlenmezler” dediğini ve bu ayeti okuduğunu rivayet etmiştir.

Yine, Hz. Peygamber (s.a.s)’in: “Onlar öyle insanlardır ki onları görenler, Allah’ı hatırlarlar” buyurduğu rivayet edilmiştir. Muhakkik âlimler şöyle derler: “Bunun sebebi şudur: Onlarda görülen, huşu ve huzû alâmetlerinden ötürü, bir de Hak Teâlâ onlar hakkında, “Secde izinden nişanları yüzlerindedir” (Fetih, 29) buyurduğu için, onların bütün bakıp müşahede edişleri, ahireti hatırlamaya yöneliktir.


Bakınız "Evliyaullah'ın yüzü nurdur" deniyor.. Yine biliyoruz ki "Yerlerin ve semavatın nuru Allah'tır" Yani Evliyaullah'ın yüzünün nuru da Allah'ın nurudur! Bir insan bu yüze Allah'ın nuru sebebiyle baksa, bu nuru cismen uzaktayken hayal edip hatırında tutmaya çalışsa işte bu Rabıtadır.. İşte bu Allah içindir.. İşte bu Allah'ın nuru içindir.. Bakıldığında günah olmayan bir şey, hayal edildiğinde de günah olmaz.. Tersiyle; bakıldığında müstehab olan bir şey hayal edildiğinde de müstehabtır..

Onlar, görüldüklerinde Allah'ı hatırlatırlar.. Görülmedikleri zaman, onları hayalen hatırlamak gine aynı hususiyeti ihtiva eder: Onları düşünmek, onların sevgisini kalbinde beslemek gine Allah'ı hatırlatır.. Allah'ı hatırlatan şey, elbette sevaptır ve faziletlidir..

Mürşid-i Kamiller, Allah'ın velilerindendir.. Allah'ın velisi olup kullarını irşad vazifesiyle görevlendirilmişlerdir.. Bunun yanında irşad ile görevlendirilmeyen Veliler de vardır.. Ama irşad için görevlendirilen Veliler, yani "Mürşid-i Kamiller" onlar Allah'tan aldıkları güç ve kuvvet ile tasarruflarını gösterirler.. İlk tefsirde geçiyordu:


"Allah, kulları adına aldığı kararlarını bu mü’min kullarıyla yaptırır.."

***

Bunun yanında, bir nakile daha rastlamış bulunuyorum.. Fakat aramama rağmen kaynaklarda bu nakili henüz göremedim:

"Hz. Hasan'ın, dayısı Hind b. Ebi Hale'den HZ. PEYGAMBER'in hilyesini (Peygamberimizin elini, yüzünü, kaşını, gözünü, boyunu endamını tarif ve tavsir eden metinler, sözler) sorar. Hz Hasan’ın ''Onun özelliklerini dikkate alıp kalbi bir bağ kurmak için onu bana tasvir etmeni istiyorum'' (buhari, müslim) sözü fiilen rabıtayı anlatmaktadır."

Gören, bilen var ise kaynağını açıkça buraya ekleyebilir mi?
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#8
bakara 177. İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!

Maide 55. Sizin veliniz ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.

Şura 6. Allah'tan başka veli (dostlar) edinenleri Allah daima gözetlemektedir. Sen onlara vekil değilsin
Amenna ve saddakna abim,

Yukarıya aldığım ve de uzun olur deyu alamadığım Tefsirlerde vurgulandığı üzere bu güzel sıfatlar en üst seviyede Allah'ın Velilerine aittir.. Onlar doğru olanlardır.. Onların Allah'tan ve Resulullah'tan başka dostları yoktur.. Muttakiler yani Takva sahibi olanlar yani Allah'tan hakkıyla korkanlar da onlardır.. Onları seven Takvaya yönelmiş olur.. Onları dost edinen, Allah'ı ve Resulullah'ı kastettmiş olur.. Allah'a ve Resulullah'a nasıl layıkıyla dost olunur onlar en güzel örnektirler.. Öyle ya, bir işi başarmış kimse o işin ehli ve öğreticisi olmaya en layık kimsedir.. Bu yüzden Cenab-ı Hak emretmiş: "Sadıklar ile beraber olun".. "Peygamberler, sadıklar, şehidler ve Salihler ile beraberdir.. Onlar ne güzel arkadaştırlar!"

Siz de güzel ifade etmişsiniz: Maide 55

"Sizin veliniz ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler."

İnsanlar arasında, Peygamberlerden ve Ashab'tan sonra İmanda ve Takvada en üstün olanlar, en mükemmel olanlar Allah'ın velileridir.. "İman edenler" denilirken bu manayı da vermeniz isabetli olmuştur..

Allah'ın velilerini sevmek ve onları dost edinmek Allah'ı sevmenin ve O'nu dost edinmenin biricik anahtarıdır.. Allah'ı layıkıyla hatırlamak isteyenler Allah'ın Velilerine koşsunlar.. Allah'a yakın olmak isteyenler Onlara yakın bulunsunlar.. Onlardan hem zahir ilmimlerinde hem de batın ilimlerinde talepkar olsunlar..

Aksini düşünmek Ayet ve Hadislere açıkca muhalefet etmek demektir.. Kendi zanlarına uyana ise uyulmaz..
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#9
HADİS-İ ŞERİFLERLE TASAVVUF - GİRİŞ

EvvelAllah, devam etmeyi murad ettiğimiz şekilde devam edelim..

Evet, bir Meşayih'e bağlananlar ve Tasavvuf yoluna girenler takdir ve tastik edeceklerdir ki Hakiki Meşayihler en küçük söz ve davranışlarında dahi Kur'an ve Sünnet'e muhalefet etmezler.. Onların her uygulaması ve yapılmasını tavsiye ettiği her iş mutlaka Sünnet-i Resulullah'a dayanır.. Aksi olması muhaldir; aksi olursa zaten o kimse hakiki bir meşayih değildir; başta kendini ve insanları kandıran; yolunu saptıran bir kimse olduğu anlaşılır..

Neden peki Hakikisinin yanında sahteleri de vardır? Eee işte Allah'ın hikmeti.. İmtihan sırrı.. Nasıl ki sahte Peygamberlerin yeryüzünde görülüyor olması Peygamberi Ali Nizam Efendilerimizin şerefinden, kemalatından zerre eksiltmiyorsa; hakiki Meşayih yanında diğerlerinin görünmesi de Allah'ın velilerinin şan ve şerefine zerre halel getirmez.. Bir kerre, her şey zıddı ile kaimdir ve zıddı ile bilinir, tanınır.. İyinin yanında kötü, aydınlığın yanında karanlık, sağlığın yanında hastalık olacaktır.. Bunlar birbirlerine akıl ve vicdan cihetiyle kıyas edilebilsinler ve tanınabilsinler diye vardır.. Tabi başka hikmetlerini ise Allahu Zül Celal Hazretleri bilir.. Dilediği kuluna da bu hikmetlerinden bildirmeye Kadirdir..

Her hakiki Meşayih, mutlaka Allah'ın Velilerinden, sadık ve salih dostlarındandır, kullarındandır.. Çünkü Allah'ın seçtikleri Nebi olmuştur.. Sevdikleri de Veli olmuştur.. Bu iki zümre insanlığın en seçkin varlıklarıdırlar.. Elbette Cenab-ı Hak kulu hakkında kötü olmasını istemez.. Kuluna zulmedici değildir.. Kulu hakkında hep hayrı murad edicidir.. Bizler hepimiz Alemlerin RAbbı olan Hz. Allah'ın kullarıyız.. Ondan geldik ve inşallah Ona döneceğiz.. Bu cihana gelmemize anamız babamız sebeb oldular.. Peki bu cihandan tertemiz Allah'a nasıl döneceğiz? İşte Allah, seçtikleri ve sevdikleri kullarını bu tertemiz dönüş için birer vasıta ve birer vesile kılmıştır.. İbadet u taat dahil, salih amel dahil, güzel ahlak dahil bütün hayra ait ne varsa insanlar için en güzel vasıta ve örnek Nebiler ile Velilerdedir.. Onları vesile eden mutlaka Hakka ulaşacaktır.. Eğer sadakat gösterir yoldan ayrılmaz ise.. Onları sevenler hakkıyla ve layıkıyla Allah'ı sevmenin en üstün yoluna iletilmiş kimselerdir.. "Ve insan sevdiğiyle beraberdir! Dünyada da Ahirette de.." Bu yüzden buyurdu Cenab-ı Hak:

"Allah'a giden yolda Ona yaklaşmak için vesile (vasıta) arayınız"

O yüzden buyurdu Hadis-i Kudsi de:

"Kulum, beni sev; sevdiklerimi sev; kullarıma da sevdir!"

Sözü çok uzatmadan sonraki mesajlarda Hadis-i Şeriflerden deliller ile Tasavvuf yaşantısını gözler önüne sermeye çalışalım..

Bu arada hatırdan çıkarılmamalıdır ki bir insan Tasavvuf'a girmekle önce bir Allah dostuna, irşad vazifesi olan bir Sadık ve Salih kimseye bağlanacak; onu sevecek, onun tavsiyelerini canla başla yerine getirecek; onun öğrettiklerini aziz bilip yaşantısına tatbik edecektir.. Sonra ne olur? Mürşid-i Kamil'e bağlanan kimse, diğer kardeşleriyle dostluk ve ünsiyet tesis eder.. Bu bir nevi cemaattir.. Bunlar Allah için biraraya gelirler, Allah için otururlar, Allah için konuşurlar.. Birbirlerini sevmeleri ve birbirlerine yaklaşmaları her hangi bir menfaat için değildir..

Sonra ne olur? Bağlanan o kimse, nefsinin felaketlerini ve hastalıklarını tanımaya başlar.. Ona muhalefet ile kurtuluşa ereceğini hakkel yakin müşahade eder.. Bu muhalefetiyle ve tatbikatıyla kalbini gizli bütün hastalıklardan temizlemeye başlar.. Nefsi de ıslah yolundadır.. Zikir ile Kalbi safileştikçe; murakebe ile nefsine muhalefet edip onu terbiye ettikçe ahlakı güzelleşir..

Ona bu yolda zikir talim edilir.. Ona bu yolda bir takım dualar ve virdler talim edilir.. Ona bu yolda gerekirse toplu zikir emredilir.. Bunlar zikir meclislerinde toplanırlar.. Bu meclisler Allah'ın feyzi ve bereketiyle dünyadaki Cennet bahçeleri olur.. Ordan alınan manevi gıda ve feyizler de o güzel bahçelerin meyveleridir..

İnşallah bu girişten sonra devam edelim:
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#10
HADİS-İ ŞERİFLERLE TASAVVUF - RABITA, SALİHLER

Allah dostlarına, mübarek Alimlere bakanlar, onları hatırlayanlar Allah’ı hatırlarlar; yani gafletten kurtulup Allah’tan ayık hale kavuşurlar.. İşte bazılarının kabul edemedikleri Rabıta’nın özü budur.. Bakınız:

1371. [2:528, Hadîs No: 2466]

İbni Mes'ûd (r.a.) rivayet ediyor:

İnsanların öyleleri vardır ki Allah'ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görüldükleri anda Allah hatırlanır.

(Taberâni’nin Cebf/'inden)

***

Evliyaullah, insanlara önden yol göstererek, onlara imamlık ederek Allah’a ulaştırırlar:

1461. [3:29, Hadîs No: 2664]

Mersed el-Ganavî'den rivayetle:

Eğer namazınızın kabul edilmesini istiyorsanız, âlimleriniz size imam olsun. Çünkü onlar sizinle Rabbiniz arasında elçilerinizdir

(Taberâni'nin Kebîrinden)

***

Eğer istenecekse ahiret istenir.. İstenecekse Allah’tan kendi rahmeti ve sevgisi istenir.. İstediğin Hak olsun.. Allah’ın rızasını arayan Salihler zümresine yakın olmalıdır.. Salih kimselerden maddi şeyler de istenebilir.. Ancak, asıl olan baki olanı istemektir Kaldı ki maddi şeyleri istemek dahi Salihlere yakın olmak demektir:

1467. [3:35, Hadîs No: 2677]

El-Ferrâsî'den rivayetle:

Bir şeyi mutlaka istemen gerekiyorsa, salih kimselerden iste.”

(Neseî, Zekât: 84.)

***

Kamil İnsan, Evliyaullah insanı ve halini bilir.. Onlar işinin ehli manevi doktorlardır.. Kişi hasta olduğunu bilip kabullenir, bu Tabib dükkanına ayak atar ise; Mürşid-i Kamiller onun haline feraset ile vakıf olarak ona uygun reçeteler ihsan ederler..

Çünkü Allah dostları Allah’ın nuruyla bakarlar.. O nur görünmeyeni görünür kılar:

Bir Hadis-i Şerifte de
, "Mü'minin ferasetinden sakının. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" buyurulmuştur.

1314. [2:477, Hadîs No: 2349]

Enes'den (r.a.) rivayetle:

Allah'ın öyle kulları vardır ki insanları ferasetleriyle tanırlar.”

***

Allah’a giden yolda izini kaybetmemek için Batın ilmine sahip Mürşid-i Kamil’i adım adım izlemek icap eder:

1356. [2:519, Hadîs No: 2441]

Enes'den (r.a.) rivayetle:

Yeryüzünde âlimlerin durumu, karanlık gecelerde karada ve denizde kendisine bakılarak yol bulunan gökteki yıldızlara benzer. Yıldızlar kararınca yol arayan yolcuların kaybolması an meselesidir.”

(Müsned, 3:157.)

Alim iki türlüdür:

Birisi Şeriat ilimlerine yani Nübüvvet-i Muhammediyye'ye varis olan alimler; diğeri de kalb ilimlerine yani Velayet-i Muhammediyye'ye varis olanlar.. Bu iki veraset tek bir kimsede toplanabilir ki ona "Mevlana" sıfatını verirler.. Eğer sadece Velayet-i Muhammediyye'ye varis de zahir ilimlerini tahsil etmemişse buna da "Hoca" ya da "Hace" lakabı verilir.. Bir Salih kimsenin "Hoca" olması onun Mürşidlik vasfına halel getirmez ve engel değildir!


(Devam edecek inşallah..)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#11
HADİS-İ ŞERİFLERLE TASAVVUF - İLİM VE MÜRŞİD-İ KAMİL

İlim iki türlüdür dedik.. Satırdan okunan ilim; sadırdan alınan ve bilinen ilim.. Tasavvuf, sadır ilmidir.. Her halukarda insanın ilminin kalbine inmesi ve sinmesi gerekiyor.. Öbür türlü insan bütün ilimleri öğrenmiş olsa bile faydası yoktur.. Tasavvuf sadır ilmi olduğu gibi; satır (kitabi) ilimlerin(nin) yaşama geçmesi reçetelerinden birisidir:

2762. [4:390, Hadîs No: 5717]

Cabir (r.a.) rivayet ediyor:

İlim ikidir: Birisi kalbdedir. Faydalı ilim de budur. Birisi de sadece dildedir. Bu ilim Allah'ın insanoğlu aleyhindeki delilidir.

(İbni Ebî Şeybe ve Hatib'in Tarih’inden.)

***

Sadır ilminin ve Allah muhabbetinin merci ve menbası olanlar Allah dostlarıdır.. Musa AS. o ilme "Allah katından kendisine ilim verilen" Hızır AS'a tabi olarak ve onu izleyerek ulaşmıştır.. Çünkü o ilmin mercii Hızır AS.'dı.. Ümmet-i Muhammed'in Hızır'ları ise Mürşid-i Kamillerdir ve Kur'an'da bu örnek Onlara tabi olunması sebebiyle zikredilmiştir.. Hızır'ı, yani Evliyaullah'ı izleyenler her hayıra mutlaka ulaşacaklardır:

1370. [2:528, Hadîs No: 2465]

Enes'den (r.a.) rivayetle:

İnsanlardan öyleleri vardır ki hayrın anahtarı, şerrin de kilitleridir. Öyleleri de vardır ki şerrin anahtarları, hayrın kilitleridir. Allah'ın ellerine hayrın anahtarını verdiği kimselere müjdeler olsun. Ellerine şerrin anahtarlarını verdiği kimselere de yazıklar olsun

(Ibni Mâce, Mukaddime: 19.)

***

Hayrın anahtarı olan Allah dostları öyle bir ali ve yüce bir makamdadır ki:

1390. [2:540, Hadîs No: 2494]

Enes (r.a.) rivayet ediyor:

Allah'ın öyle kulları vardır ki ‘Şu şöyle olacak’ diye yemin etse, Allah onu yalancı çıkarmaz.”

(Buhari, Sulh: 8; Cihad: 12; Müslim, Kasame: 24; Timizi, Cehennem: 13.)

Dost olan, dostunu mahcup etmez.. Dost olan dostunun isteğini geri çevirmez.. O yüzden Evliyaullah’ın kişi hakkındaki duası muradullahtır… O yüzden insanlar Allah dostlarını memnun ve razı edip duasını alma yollarını aramalıdır..

(Devam edecek inşallah..)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#12
Şimdi sadeleştirilmiş olarak Azim dağıtımın bastığı ve zaman gazetesinin verdiği HAK DİNİ KUR’AN DİLİ tefsirinden (Elmalılı) 2 cilt sayfa 11 den okuyalım . Ayet bakara 186 meali ve tefsirinden bir pasaj :

186. Ve kullarım, sana benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim. Artık onlar da benim için icabet etsinler.Ve bana îman eylesinler.Ta ki doğruyu bulmuş olalar”Bakara 186

Bunların cevapları da üç şekilde gelmiştir: Çoğunda “kul” yerinde “fekul” buyurulmuştur ki , bu “fea” da cevabın çabukluğuna ve hemen tebliğine tenbih vardır.

Üçüncüsü de dua hakkında bu ayettir ki burada : “izaa sealeke ibeadii annii” “(Kullarım sana benden sordukları zaman…” ) ayetinde “kul” veya “fekul” diye açıkça söylenmeyerek cevabında doğrudan doğruya “feinnii kariibun” “(Ben yakınım)” buyurulmuş , vasıta kaldırılmış , yakınlık da duaya icabetle açıklanmıştır ki bunda büyük bir incelik vardır. Cenab-ı Allah , duada kulu ile kendisi arasında bir vasıtanın girmesini istemiyor ve sanki diyor ki : ” Kulum , vasıtaya dua vaktinden başkasında muhtac olabilirse de , dua vaktinde benimle onun arasında vasıta yoktur.” Ben yakınım “ buyurulup “kullarım bana yakındır” buyurulmaması da gayet anlamlıdır. Çünkü kul , varlığı mümkün olduğundan , kul olması yönüyle yokluğun merkezinde ve faniliğin en aşağı noktasındadır. Bunun Hak Teala’ya bizzat yaklaşması mümkün değildir.Bu bakımdan yakınlık kul tarafından değil , Allah tarafındandır. Şimdi bu iki nükte düşünülürse , şu gerçeğe erilir ki dua eden kimsenin gönlü , Allah’tan başkasıyla meşgul olduğu müddetçe gerçekten dua etmiş olmaz. Allah’tan başka şeylerin hepsinden uzak olduğu vakit de Hakk’ın birliğinin marifetine dalar. Bu makamda kaldıkça kendi hakkını düşünme ve insanlık nasibini talepten kaçınır , bütün vasıtalar kaldırılır ve o zaman Allah’ın yakınlığı hasıl olur. Çünkü kul ,kendi arzusuna yönelik olduğu sürece Allah’a yaklaşamaz, o arzu engelleyici bir vasıta olur.Bu kaldırıldığı zaman ise “ veuferi duemriii ileellahi innellahe beasıırun bil ibeadi “ “( Ben işimi Allah’a bırakıyorum . Şüphesiz ki Allah kullarını görür )” (Gafir (mumin) 40/44) ayetindeki havale , tam bir samimiyetle ortaya çıkmış bulunur. Göz , Hakk’ın gözü olarak görür ; kulak , Hakk’ın kulağı olarak işitir ; kalb ,Hakk’ın aynası olarak bilir , duyar , ister. O zaman milyonlarca sebeblerin , asırlarca zamanların yapamadığı şeyler , Allah’ın dilemesi hükmüyle , “ol” demekle oluverir .
İşte dua , böyle bir yakınlık vasıtasıdır ve dolayısıyla ibadetlerin en üstünüdür. Nitekim Peygamber (s.a.v.)Efendimiz :“Edduaa u muhhul ibeadeh” “( Dua , ibadetlerin iliğidir)1” buyurmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte ise : Edduaa u hüvel ibeadeh” “( Dua ibadetten ibarettir )2” diyerek :Uduuniiii estecib lekum” “( Bana dua ediniz ki , size icabet edeyim .)” (Ğafir, 40/60) ayetini okumuştur.

1 (Tirmizi , Daavat , 1 )
2 (ibn Mace , Dua , 1 ; Tirmizi , Daavat ,1, Tefsiru Sureti , 2/16,40 ; Ahmed b. Hanbel ,,,., IV, 267,271,276 )

Evet, Ribat abi, amenna.. Ayet-i Kerimede "Nahnu akrebu" "Kullarım beni senden sorarlar. De ki: Ben onlara şah damarından yakınım!" buyuruyor Cenab-ı Hak..

Şah damarı insanın kalbinde, vucuda yayılan 366 damarı toplayan bir ana damar.. Allah, bize bundan daha yakın.. Yakın ama neden onu göremiyor, neden onu bilemiyoruz.. Kalbimizi kat kat gaflet ve nisyan perdeleri sarmış da ondan... Kalbimizi tezkiye etsek; ordaki Allah'tan gayri ne kadar arzu ve düşünce var ise onları çıkarsak var ya bu perdeler incelecek.. Bu yakınlığı anlamaya, hissetmeye o zaman başlayabileceğiz.. O zaman açıkta da gizlide de Allah'ı görüyormuş gibi Takva ve İhsan sahibi olacağız..

Bakınız yukarıdaki Elmalılı Tefsirinde, ne diyor:


"Bu bakımdan yakınlık kul tarafından değil , Allah tarafındandır. "

Yani yakın olan Allah, ama bu yakınlıktan uzak olan kul.. Bunu başka bir Hadis-i Şerifle de anlamak mümkündür:

"Kul ile Allah arasında 70 bin hayırdan, 70 bin şerden perde vardır! Her bir perdenin kalınlığı yer ile gök arası kadardır!"

Allah bize şah damarımızdan yakın: Bu ne yakınlıktır! Biz Allah'tan mesafe mesafe uzağız: Bu ne uzaklıktır!

İşte bu uzaklıkları eriten, perdeleri bir bir yırtan ne oluyor; Allah'a ve Allah'ın sevdiklerine karşı muhabbet beslemek.. Ehlinden zikir almak ve zikre devam etmek.. Bir Merdan-ı Huda'dan Allah ve Resulullah sohbeti dinlemek.. Hazret-i Resulullah'ın da işlediği nafile ibadetlere az da olsa devam etmek.. Çünkü "Kul, Allah'a ancak nafile ibadet ile yaklaşır"
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#13
Ne güzel yazıyorsun ama illa yine sonunda nefsi sakat anlayışını ile ekleyeceksin . Nerden buldun bu işaretlediğim yeri ? Kuran ve sünnete bağlıyım diyen bir müslüman bu hükmü nereden kendine din edinir ?
Bırakın kardeşim bu işleri . Allah dostları veliler evliya vs bunlardan ders alınır , sevilir desteklenir dedikleri yapılır ama mistik anlayışa mensup sufilerin veli ve evliya kriterleri kuran ve sünnet ile amel eden muvahhid müslüman itikadıyla tezatlık arzetmektedir.
Çünkü sizin evliya anlayışınızdaki şahıs kesinlikle Allahın indirdiğiyle hükmedilmesi uğruna bir TAĞUTA ve Tağuti düzenlere kıyam diye bir anlayışa sahip olmamalı . Müslümanların dünyada katledilip , vatanları ve namusları iğfal edilir , işkence altında öldürülürken ANCAK MÜMİNLER KARDEŞTİR (innemel mü'miinine ihvatun) ayetini nesh edip geçmiş selefleri gibi dergahına kapanıp inziva hayatı yaşamalı , postekiye kurulup el öptürüp tevbe alıp Rabıta ve vahdeti vücut sapkınlığıyla beyinleri iğdiş etmelidir. !!

Bu anlayıştaki gerçekte şeytanın velisi olanlardan beri olup , AQllahın dini için tüm dünya müslümanlarının derdi ve ızdırabı ile hareket eden , ameli sözünü yalanlamayan , sözüyle özü bir olan , canlarını ve mallarını ilayi kelimetullah için feda etme cehdini gösteren EVLİYAULLAHLAR bulmalıyız. İşte bunların dersleri sohbetleri insana haz verip fayda sağlayacaktır .

Rasulullah buyurdu ki : " Her ümmetin ruhbanlığı vardır , Benim ümmetimin Ruhbanlığı CİHADdır " (Ahmed bin Hanbel hadisi )

:D

Ribat abim,

Henüz daha "zikir" ve "zikir meclisleriyle" ilgili Hadis-i Şeriflere gelmemiştik ama.. Acele edip önyargıyla yazmışsın ve kalemi kırmışsın.. Hatta yazın bütünüyle önyargın ve zanlarınla işlenmiş.. Tasavvuf senin bildiğin ya da sana bildirilen gibi değil.. Kişi de bilmediğinden elbette ürker ve çekinir.. Bekle abicim azcıx ya.. Sabır.. "Her hayrın, her hikmetin başı sabırdır"..

Bu arada diğer yazdığım tefsirleri, hadisleri ve görüşlerimizi hiç okumadın galiba? Çünkü onlarla ilgili herhangi bir katkı ya da bir tenkidde bulunmadığına göre.. Ya da okudun ve beğendin, kabul ediyorsun.. O yüzden hiç işlenmemiş konulara dokunmuşsun..

Senin alıntıladığın o yazım, bir giriş cümlesidir.. Onu yeri gelince işleyecek, delilleriyle birlikte aydınlatacak ve ayrıntılandıracaktım..

Son dönemde bir tartışmanın aktif katılımcılarındandım: "Vehhabilik" ve "İbni Teymiyye".. O tartışmalardan kazandığım en büyük sonuç şu oldu:

Ehli Sünnet fırkasından belirgin bir biçimde ayrılan bu akımlar şiddetle ve nefretle Tasavvuf'a ve Velilere (Mürşid müessesesine) karşılar.. Onlar Kabirlere ve türbelere de acayyip alerji oluyorlar.. Hatta tarihi olarak, bu mirasımıza hınç ile saldırıp Sahabe kabirlerine kadar tahrip ve yağma ettikleri de malum olmuştur.. Hatta yanlarında "Medet, ya Resulallah" filan deyip ağzınızdan kaçırmayın sakınn.. Anında tekfir edilir müşriklerden olursunuz alimallah!

O nedenle, bu tartışmaların sonunda kendi kendime karar verdim:


"Net'te Tasavvuf'a alabildiğine hucum edenler, genellikle hangi mezhebi takip ve tatbik ettiklerini bildirmeyip gizli tutuyorlar.. Vehhabiliğin de Tasavvufa hıncı var.. Yoksa bunlar Vehhabi de kendilerini aşikar etmemek için mi bunu belli etmiyorlar? Öyleyse Tasavvufa hucum edenlere önce ben sorayım: Hangi mezheptensin be abi? Hangi alim ya da alimlerin izinden gidiyorsun?"

Evet, Ribat abim, ne dersin?
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#14
tabiki amelde hanefiyim , itikatta maturidi .
tabi siz zan ile hareket etme melakesi kazandığınızdan müslümana inanmayacak yok yok bu yalan söylüyor diyeceksinizdir. İnşeallah demezsiniz. Vahabiliğin de Tasavvufa olan husumetini bilmeyen yoktur . Eeee birazda suçu kendinizde arayın . Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali tasavvuf ehlinde görülen batıni izahlar ve teviller , ehli sünnete uymayan kabirden istimdan , ölmüş kişilerin ruhlarından yardım ve tasarruf haklarının olduğu inancı , rabıta , vahdeti vücud vs gibi pekçok sakat inanışlar yüzünden vahabiliği peydahladınız !!
Vahabilik sizlerin yanlışınızdan dolayı türemiş aşırı kaçan yanlıştadır.

İslamda (kuran ve sünnette) zikir vardır . Fakat bunlar tasaffuf ehlinin yaptığı ve anladığı şekilde değil sahabenin anladığı şekilde vardır !!.
Hangi mezhebtensen o mezheb imamının Ehlinden zikir almak ve zikre devam etmek.. Bir Merdan-ı Huda'dan Allah ve Resulullah sohbeti dinlemek.. dediğin sözünü göstermek sana düşer .

İnşallah muhterem.. Zamanla yapmaya çalışacağım..

Mezhebine de inanıyorum.. Başım gözüm üstüne.. Aynı mezhepteniz ve fakad fikirlerimiz ayrılmış.. Ama Tasavvuf konusunda Vehhabilerle fikir birliği içinde olduğunu da fark etmeni dilerim.. Ya onlar bu karşı çıkışlarında haksızlar ise? Yine de mi fikir birliği içinde olacaksın? (Vehhabilerin çıkış nedeni Tasavvuf ehli değildir.. Bir rivayete göre içimize bu fitneyi İngilizler salmıştır.. Yoksa İngilizler de mi Ehl-i Tasavvuf.. :O )

Neyse.. Biz anladığımız zikri delilleriyle beraber yazarız.. Sen de Sahabe'de olduğunu ileri sürdüğün zikrin ayrıntıları ve delillerini yazarsın bilahare..

Selametle kalasın..

(Bu arada delil delil diye tutturanlardan yukarıda yazılanlara bir karşılık, bir aks-i seda gelmedi? Özellikle "Rabıta" konusunda cıngar çıkaranlar nerdesiniz?? Ribat abim, ikinci bir kez yazmadığına göre onunla bir sorunumuz kalmamış demektir)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#15
Evvela her türlü iddia delil ister. vahabiliği ingilizlerin çıkardığını söyleyenler TGRT ilas vakfı tarafıdır. Onlarında aynı sapkın tasavvuf itikatlerine sahip olmasındandır . Aksi taktirde kendilerinin hindistanda ingilizler tarafından (tebliğ cemaatı) peydahlandığı aşikardır.
tevhit akidesi ayan beyan ortadadır. Bizim için delil ehl-i sünnet itikadıdır.
"Bir İngiliz Casusunun Anıları" kitabında Vehhabiliğin doğuşuyla ilgili baştan sona ayrıntılara yer verilir.. Bu kitaba göre bu fitneyi hzırlayanlar ve harlayanlar İngilizler olmuştur.. Ne hikmetse Vehhabiliği savunanlar (Örneğimizde Hanefi olduğunu söyleyen bir kardeşimiz Vehhabiliği savunmaktadır; ilginç) bu kitabın düzmece ve kurgu olduğunu; bunu yayınlayan cemaatin kendi menfaatleri için düzmece eserleri yaydıklarını filan iddia ederler..

Halbuki o kitabı çevirenler, sadece bahsi geçen cemaatin yayınevi değildir:

"İngiliz Casusunun itirafları" kitabına uydurma diyenlere ibret vesikası olsun; işte başka bir çeviri;


Bu da o cemaatin çevirdiği ve yayınladığı eser;


Bu konuda söz söyleyenler; kitap uydurma olsa bile İngilizlerin tarihi amaçlarına; bunun yanında yaşanmış vakıalara yani Osmanlının son döneminde Hicaz'da yaşananlara ve bu sahnede Vehhabilerin baş rol oynamasına bakarak içeriğinin gayet isabetli olduğunu bildirmişlerdir..

Neyse konumuz Vehhabilik değil.. Ama Vehhabi probagandasının seni fena etkilediğini göstermek için iyi bir örnek olmuştur..

Abim, dedin ki ben Hanefiyim.. Mezhep İmamımızdan "Ehlinden zikir alma ve sohbet halkasına dahil olma" ile ilgili delil göster.. Söz getir.. Seni daha fazla bekletmeyim:

http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=13150

Bu linki okursan aradığın delilleri bulacaksın.. Okuduktan sonra, Sahabedeki zikir ile günümüz Tasavvufundaki zikir farklılığına dair kendi delillerini ve açıklamalarını da bekliyor olacağımı bildirmek isterim..

Halbuki daha o konuyu işlememiştim.. Vakitsiz olacak ya neyse..
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#16
Hirahos verdiğin linkte ehli sünnet ile ilgili hiç bir şey bulunmamaktadır .
Tarikat ehlinin kendi şeyhlerinin reddettiğimiz sözleri mevcuttur .

Mezheb imamlarının zikir ile ilgili verdiği talimatlarla ilgili delil ise alakası bulunmamaktadır . Böyle bir şey göremedim . Gördüğüm sadece imamı azama atfen şu uydurma sözdür :

Mezkûr (adı geçen) imamların hepsi de bir şeyhe intisâb etmişler ve ondan ma'nen feyz almışlardır. Nitekim İmam-ı A'zam Hazretleri, vefatlarından iki sene önce kendi öğrencilerinden birine (Cafer-i Sadık Hazretlerine) intisâb ederek tarikat almış, vefât ederken de: “Son iki senem olmasaydı helâk olurdum” buyurmuştur.

İmam Şâfi'î Hazretleri ise, aslen ümmî (okuma yazma bilmez, zahiri ilmi olmayan), fakat gönlü ilm-i ledünnî ile dolu Şeybân-ı Râ'î gibi bir zâtın önünde, anasının dizi dibinde oturan bir çocuk gibi mütevâzı bir tavır içinde bulunur ve teveccüh (kendisine yönelmesi) için beklerdi.


İmamı azama bundan büyük küfür ve hakaret olamaz ! İmamı azam , imamı azam sıfatını son iki senesinde kazanmadı !! Son iki senesinde vermiş olduğu hiçbir fetvayı değiştirmedi . Sizlerin bu iddianıza göre İmamı azam son iki yıla kadar sapığın tekiydi ! Bu sapıklığını delillendiriniz . Yapamayacağınız bir işi sırf tasavvufa yamamak için böyle yazılar uydurulmuştur.
İşinize geldiği zaman şiaya sapık dersiniz ama yine işinize geldiği zaman Şianın imamlarına sarılıp silsileye katarsınız !! Boşuna demiyoruz tasavvuf ve tarikatlar şiadan gelmiştir diye !!
Rasulullaha hadis uyduranlar , uydurma sözlerle (ümmetimin alimleri beni israilin peygamberleri gibidir ) kendilerine dayanak yapanlar imamı azama uydurmaları daha basittir !!!
fakat imamı azamın şerefeiyle oynayıp , sanki imam cafer olmasa imam azam islamı bilmiyor , öğrenememiş bir meczuptu.
Bu kadar sapık bir anlayışa kapılıp peşine düşmeniz seviyenizi ve taasubunuzu gözler önüne seriyor .

Hala daha mezheb imamlarının zikir sayısı ile bir fetvalarını göremedim

Ribat abim, kafandan bir şeyler uydurmuşsun; sonra da onlara inanıp verip veriştirmişsin..

İmam Azam Hazretlerine son iki seneden önce sapıktı diyen oldu mu? Son iki senesinde fetvalarını değiştirdi diyen oldu mu?

Sanki böyle diyen olduğuna inanıp ona göre bir kurgu yapmışsın..

Bak kardeşim; bir kere İmam Azam'ın son iki yılında Cafer-i Sadık Hazretlerine yani kayın babasına bağlanması; ondan Tarikat dersi ve zikir alması, öncesinde sapık olduğunu göstermez, Tasavvuf'un İslam dışı olmadığını gösterir.. Niye bir de bu açıdan bakmayı denemiyorsun.. İmam Şafi Hazretlerinin Şeybani Hazretleriyle olan macerasında da bu husus izah edilmiş:

"Bizde ilim cihetiyle mevcut bulunan; bunlarda (yani Evliyaullah'ta) hal ve yaşam olmuş.. Ondaki huzur beni cezbediyor.."

Zikri bu kadar küçümsemen de doğru değildir.. Ayet-i Kerime ile sabittir:

yi biliniz ki kalbler ancak Allah'ı zikretmekle itminan (selimlik, doyma) bulur!"

Bir Alimin ilmi yanında kalbini itminan için zikir almasını niye bu kadar yadırgadınız ki?

Tasavvuf silsilelerinin bir kısmı Hz. Ali Efendimize dayanır.. Bir kısmı da Ebu Bekir Sıddık Efendimize.. Hem cehri hem de hafi silsilelerin kesiştiği bir yerde de Cafer-i Sadık Efendimiz vardır ve bizim başımızın tacıdır.. Onu sevmeyi, Onu delil etmeyi Şiadan saymak da ancak sizin işiniz olabilir..

Bir de verdiğim linkteki mübarek alimimiz Ömer Ziyauddin Gümüşhanevi Hazretleri.. İlmi kariyerine bir baksaydın; İmam Şamil'in torunlarından bir Hadis Alimi olduğunu görmüş olacaktın.. Ona iftira etmişsin; onu uydurma haber yaymakla; yalancılıkla suçlamışsın..

Şimdi öyle bir alimi bırakıp da senin sözlerine mi itibar edelim? İlmi kariyerini bir açıklar mısın güzel kardeşim?
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#17



"Rabıta" konusundan ziyade benim genel bir itirazım olacak.

Bu itiraz aslında sadece ehl-i tarik, ehl-i cemaat yani herhangi bir lidere intisap etmiş veya gruba dahil olmuş kişilere değil tüm müslümanlara yönelik olacak.

Ben müslüman denilince, İslam'ı her yerde ve her zaman aynı şekilde hakkı ile yaşayan kimse olarak algılıyorum. Yani aya da gitse aynı, bir adaya düşse de aynı, güney kutbuna da gitse aynı. İlla birilerine bağlı olması gerekmeden yaşayabilecek güce, imana, bilgiye sahip, kaya gibi sert birisi. Ne rüzgar, ne güneş ne de başka şeyin parçalayamayacağı sertlikte.

Şimdi arkadaşlar bir şekilde bir lidere intisap ediyorlar ve sonuçta bir takım güzellikler kazanıyorlar.

Ben bu arkadaşları buzdolabının buzluğuna girmiş suya benzetiyorum. Sonuçta buz olup sertleşiyorlar. Belki kayadan da sert oluyorlar. Ama olaki buzdolabına birşey olduğunda veya mesela elektrikler kesildiğinde veya buzdolabından çıktıklarında tekrar birden eriyip suya dönüyorlar. Yani buzdolabı, buzluk olmadan değişen bir şey yok gibi.

Tamam buzdolabına kaya olarak girenler de vardır. Onlar zaten konumuz dışındalar. Ancak onların da çok az olduğunu düşünüyorum.

Bir kişi iman ettiğinde bu sertlikte müslüman olması gerekir diye düşünüyorum.

Müslümanın kalan ömrünü bir adada geçirmek zorunda kalabilecekmiş gibi kendini hazır hizzetmesi gerektiğine inanıyorum.

Ve bunun da aslında nihayet nokta değil başlangıç noktası olduğunu düşünüyorum. Ki bu belki de asıl ayrıldığımız nokta. Yani bu şekilde başlamayanı ben kabul etmiyorum. Müslüman başta bunu kabul etmek, idrak etmek ve hemen akabinde de göstermek zorunda diye düşünüyorum.

Bu yolun da Sahabe (RAE) yolu olduğunu düşünüyorum. Zira ekser çoğunluğuna belki Rasulullah (SAV) ile birkaç defa görüşmek nasip olmuş.

Ama derseniz ki biz bu yolla zaten bunu sağlıyoruz. O zaman o yolu terkedip yani İslam ve Rasulullah (SAV) dışında bağlandığınız herşeyi bir kalemde silip bir denemenizi isteyeceğim.

Meramımı ve itirazımı anlatabilmişimdir inşAllah.

5. Barut Hakkı abim, belki seni haklı çıkaracak örnekler vardır ve belki bunlara rastlamışsındır da.. Bu açıdan haklısındır.. Ama genelleme yapman isabetli olmamış.. Senin dediğin örneklerin yanında biz su olarak girip her halukarda buz olarak çıkmış ve her ortamda buz olarak kalmış nice ehl-i tarik tanımışızdır.. Bize itimadın var ise inşallah bu örneklerine sen de rastlayabilirsin.. Hayat devam ediyor..

Bir kimsede kabiliyet olmazsa neylesin Meşayih.. İsterse Mürşidi olsun Hz. Muhammed!

Tarikata her bağlanan onun üst nimetlerine ve makamlarına ulaşacak sanmayınız..

Bilirsiniz Şeyh Sadi güzel bir örnek verir:

Hüdhüd kuşu, tüm kuşları Kaf Dağı'ndaki Zümrüd-i Anka'ya götürmek için önlerine düşer.. Yola çıkmadan uyarır: "Yol tehlikeler ile dolu; tuzaklar bol.. Şunları şunları yapın şunları şunları yapmayın; yoksa tuzaklara kapılıp yolda kalırsınız.." Netice'de Zümrüd-i Anka'ya ulaşırlar ama çok çok az bir kuş bütün tehlike, varta ve tuzaklardan kurtulabilmiştir.. Gülistan ya da Bustan'da olacak..

 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#18
s.a. muhterem hirahos abi bizlere tercüman olduğunuzdan dolayı teşekkür ederiz.allah razı olsun sizden ricamız rabıtanın mürid belli bir seviyeye geldikten sonra allah a yapılmaya başlandığı konularınıda işlerseniz.herhalde daha iyi olur diye düşünüyoruz.allah bizlere ve tasavvufa karşı olanlara ibadet lezzeti versin.s.a.
as muhterem kays (Mecnun) abim.. :D

Dediğiniz tam doğrudur.. Rabıta hakkında ayrıntılı yazmak gerekirse sizin dediğiniz hususla beraber pek çok hususun da açıklanması ve altının çizilmesi gerekir.. Bu forumda bir kaç başlık vardı:

Aramaya girip "Rabıta" diye yazarsanız çıkacaktır.. Onlarda konunun bütün ayrıntıları mevcuttur..

Biz ise burada, genel bir delillendirme ile iktifa etmeyi uygun bulmuştuk.. Hemen ekleyeyim ki Rabıtanın tek delili de bunlar değildir.. Başka delilleri de vardır..

 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#19
Kaldığımız Yerden Devam edelim inşallah..

HADİS-İ ŞERİFLERLE TASAVVUF - ALLAH'IN SEVDİKLERİ

Zümer 35: Çünkü Allah, onların önceden yaptıkları amelin en kötüsünü bile keffaretle örtüp, işlemekte bulundukları güzel amellerin en güzeline göre mükafatlarını kendilerine verecektir.

Kaldığımız Yerden Devam edelim inşallah.. Burdan itibaren yeni başlıktan konumuzu sürdürüyoruz..

***

Din ilmi ancak ehlinden öğrenilir.. Kalb ilimlerinin ehli ise Evliyaullahtır:

1398. [2:545, Hadîs No: 2411]

Ebû Hüreyre (r.a.) rivayet ediyor:

Şüphesiz bu ilim din ilmidir. Öyle ise dininizi kimden öğrendiğinize iyi bakın.”

(S/cz/den.) Abdulvahid Metin Hadis Ansiklopedisinden alınmıştır.. Orada bazı harf karakteri bozuklukları vardır.. Çıkarabildiğimi düzeltiyorum.. Ama, herşeyi bilemediğimden bazı bozuklukları düzeltemiyorum malesef..

***

Allah’ın sevdiklerini sevmek, onlara yakın olanlar için ya da onları hiç tanımasalar bile bir şekilde görenler ve karşılaşanlar için mukadderdir.. Kaçınılamayacak bir neticedir:

203- [1:246, Hadîs No: 356]

Enes (r.a.) rivayet ediyor:

Allah bir kulunu sevdiğinde onun sevgisini meleklerin kalbine kor. Bir kuluna da buğz ederse nefretini meleklerin kalbine kor. Sonra sevgisini de, nefretini de insanların kalblerine atar

(Ebû Nuaym'in Hıfye'sinden)

Tasavvuf farz ibadetleri tamamlamakla birlikte Nafile ibadetler ile Allah'a yaklaşmanın, O'na makbul bir kul olmanın usul ve yöntemlerinden mürekkeptir.. Kul, Allah'a yaklaştıkça O'na yakın ve dost olur.. Allah, o kuluna çok üstün nimetler ihsan eder.. İnsanlar, Allah'a yakınlaşmış bu kimseye karşı ellerinde olmayan bir sevgi ve hürmet duyarlar.. Allah'ı can u gönülden seveni Allah da sever; kulları da sever, meleklerin hepsi de sever.. Allah'a hürmet ve tazim'de; O'ndan çekinip havf duymada ziyade olan kulunu Allah koruyup gözettiği gibi; kulları da ona karşı ister istemez hürmet ve riayet duyarlar.. Melekler, böyle bir kulun şanını semada yad ederler.. Onun ismini anarak, hakkında hayır dua ve temennilerde bulunurlar.. Yeryüzünde de kullar bu kimsenin etrafında pervane olurlar.. İşte bazılarının anlıyamadığı ve hazmedemediği Meşayih'e olan sevgi ve bağlılığın, ona karşı ileri derecdeki hürmet ve bağlılığın asıl nedeni Allah'ın bunu böylecene takdir etmesi yüzündendir.. Bir Allah dostunu sevmeyi, ona karşı hürmet ve bağlılık duymayı "şirk" addedenlerin kulakları çınlaya!

Allah dostlarını, sevmeyip onlara düşmanlık besleyenlerin hasmı ise Alahu Zül-Celal Hazretleridir.. O nedenle, Allah dostlarına bir şekilde sevgisizlik, hürmetsizlik ve düşmanlık duyanların bir takım nimetlerden mahrum olmasından korkulur.. Hele bir de bu düşmanlıklarını aşikar edip Allah dostlarına dil uzatanlar var ya Allah uyanmak nasip etsin onlara; eğer pişman olup tevbe etmezlerse onların sonu feci olacaktır.. Bu gine Allah dostlarından insanlara bir uyarıdır:


48- Allah Bir Kulu Sevdiği Vakit, Onu Kullarına da Sevdirmesi Babı

157- (2637) Bize Züheyr b. Harb rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Cerîr Süheyl'den, o da babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. (Şöyle demiş) : Resûlüllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ki, Allah bir kulu sevdiği vakit, Cibril'i çağırır da : "Ben filânı seviyorum, onu sen de sev!" der. Ve onu Cibril de sever. Sonra semâda seslenerek : "Gerçekten Allah filânı seviyor; onu sîz de sevin!" der. Artık onu semâ ehli de severler. Sonra onun için yeryüzüne kabul konur.

Bir kula da buğzetti mi Cibril'i çağırarak : "Ben filâna buğzediyorum, ona sen de buğzet!" der. Ve Cibril ona buğzeder. Sonra semâ ehli arasında : "Allah filâna buğzediyor, ona sîz de buğzedin!" diye seslenir. Onlar da kendisine buğzederler. Sonra o kul için yeryüzüne buğz konur.
» buyurdular.

Bu Hadis-i Şerifin Senedleri:

(...) Bize Kuteybe b. Saîd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Ya'kub (yâni İbnr Abdirrahrnan El-Kaâri) rivayet etti. Yine Kuteybe dedi ki: Bize Ahdu'l-Aziz (yâni Ed-Derâverdî) rivayet etti.

Bize bu hadîsi Saîd b. Anır El-Eş'asî de rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abser, Alâ' b. MüseyyeVden naklen haber verdi.

Bana Harun b. Saîd El-Eylî dahi rivayet etti. (Dedi ki) : Bize îbm Vehl) rivayet etti. (Dedi ki): Bana Mâlik (bu zat İbnü Enes'dir) rivayet etti. Bu râvilerin hepsi Süheyl'den bu isnadla rivayette bulunmuşlardır. Şu kadar var ki: Alâ' b. Müseyyeb'in hadîsinde buğz zikredilmemiştir.

158- (...) Bana Amru'n-Nâkıd rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Yezid b. Harun rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdu'1-Aziz b. Abdillah b, EM Se-lemete'I-Mâcişun, Süheyl b. Ebî Sâlih'den naklen haber verdi. Süheyl şöyle demiş :

Arafat'da idik. Derken Ömer b. Abdi'l-Aziz (Tabiinden İslam'ın ilk Mücedditi) geçti. Kendisi hac emîri İdi. İnsanlar ona bakmaya kalktılar. Ben babama :

— Babacığım! Görüyorum ki, Allah Ömer b. Abdi'l-Aziz'i seviyor, dedim. (Babam) :

— Ne o? diye sordu.

Çünkü insanların kalblerinde onun sevgisi var, dedim. Bunun üzerine babam ;

— Baban hakkı için yemin ederim ki, ben Ebû Hüreyre'yi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den rivayet ederken dinledim, dedi. Sonra Cerîr'in Süheyl'den rivayet ettiği hadîs gibi anlattı.


Bu hadîsin Ebû Hüreyre rivayetini Buhari «Kitâbu'l-Edeb» ile «Kitâbu't-Tevhid»'de tahric etmiştir.

Allah'ın kulunu sevmesinden murad; onun için hayr irâde buyurması, kendisine hidayet ve nimet vermesidir. Buğzu da azabım veya şekavetini irâde buyurmasıdır. Semâ ehlinden maksad meleklerdir. Cebrail (Aleyhisselâm) ile diğer meleklerin bir kulu sevmeleri, ya onun için istiğfar ve duada bulunmaları yahut sair insanlar gibi sevmeleridir. Ki bu sevgi kalbin meylinden biriyle mülakat için şevk duymasından ibarettir. Meleklerin bir kulu sevmeleri Allahü Teâlâ'ya itaat ettiği ve onun rızasını kazandığı içindir. Kabulün yeryüzüne konmasından murad; insanların o kulu sevmeleri ve ondan razı olmalarıdır. Bunun zıddı da buğz etmeleridir.

Cebrail (Aleyhisselâm)'ın meleklere seslenmesi, o kul hakkında istiğfar ve niyazda bulunsunlar diyedir.

***

Nafile ibadet ve Allah dostlarına düşmanlık Hadislerini başka mesajlara bırakalım..

(Devam edecek inşallah..)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,904
Beğeniler
470
Puanları
0
Yaş
49
#20
HADİS-İ ŞERİFLERLE TASAVVUF - YÖNELME VE GÜZEL AHLAK

Tasavvuftan asıl maksat tek bir an dahi Allah’tan gafil kalmayacak bir hale ulaşılmasıdır.. Bahtiyarlık ancak tam bir ayıklıktadır:

1388. [2:538, Hadîs No: 2490]

Câbir (r.a.) rivayet ediyor:

Kişinin ömrünün uzun olup da, Allah'ın, her an ona Kendisine yönelmeyi nasip etmesi bahtiyarlığındandır

(Hâkim'in Müstedrek’inden)

Oradaki "her an" ifadesi bizim söylediğimiz daimi ayıklık ve daimi teveccühü göstermektedir..

***

Tasavvuf demek çeşitli usul ve yöntemlerle insanın ahlakını güzelleştirmek demektir; hatta İnsan-ı Kamil'in uhdesinde bulunan 79 Ahlak-ı Hamidenin tamamını elde etmek demektir.. Cenab-ı Hak buyurmuş:

"Allah'ın boyasıyla boyanınız" (Sıbgatullah)

Allah’ın boyası güzel ahlaktır.. İşte bu güzel ahlakın tamamıdır.. Kişinin Allah'a ulaşması ancak Ahlakının güzelleşmesiyle mümkündür.. Çünkü Allah, güzel ahlakın tamamını sever.. Tersi de şöyledir: Güzel Ahlak sahibi olmayan Mevlasına layık olamaz..

Ancak Ahlak-ı Hamide sahibi olmak için evvela Hz. Resulullah'a zahir ve batın tam bir ittiba gerekir.. Hazreti Resulullah’ın razı olmadığından Allah da razı değildir.. Hz. Resulullah’ın kabulü olmayan Allah’ın da kabulü değildir.. Hadis-i Şerif’e dikkat ediniz.. Peygamber Efendimizin “bana en sevimli olan” buyurması bu hikmeti gösterir..

İnsan-ı Kamili kendine örnek kılmayan da bir takım güzel hasletleri olsa bile Ahlak-ı Hamidenin tamamını elde edemez.. Çünkü aletsiz kemalat olmaz.. Şüphesiz insan, bir güzelliğin örneğini görüp tatmadan, onun güzel olduğuna ve elde etmekle yükseleceğine muttali olamaz.. İlla örneği görmek ve peşinden taklid etmek gerekir.. Biz Peygamber Efendimizi doğrudan görmedik, onun hal ve tavırlarına vakıf olmadık ama; Hz. Resulullah’ın izinden giden Kamil insanı görüyoruz.. Kamil İnsanı kendine örnek kılan, Peygamber Efendimizi kendine örnek kılmış gibidir.. Çünkü Kamil İnsan Peygamberimizin hal ve tavırlarıyla ahlaklanmış, Onun nuru ile nurlanmış olandır.. Kamil insanın ahlakı Güzel Ahlakın kemalidir ve Peygamber Efendimizin ahlakı işte ondaki ahlaktır.. Peygamber Efendimizi de Rabbısı terbiye etmiş; ahlakını Rabbısı baş etmişti.. Şüphesiz mübarek Resulullah Efendimiz Güzel ahlakı tamamlamak için bu süflayı teşrif etmiştir.. Peygamber Efendimizdeki Ahlak ise Allah’ın boyasıdır..


1372. [2:529, Hadîs No: 2468]

Îbni Amr'dan (r.a.) rivayetle:

Şüphesiz içinizden bana en sevimli olan, ahlâkı en güzel olandır.

(Buharı, Fezâilû'l-Kur'ân: 27; Menakıb: 23; Tirmizî, Birr: 71; Müsned, 4:193,194.)

1360. [2:521, Hadîs No: 2446]

Alâ bin Kesir'den rivayetle Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır;

Güzel huylar Allah katında bir hazine gibi korunmaktadır. Allah bir kulunu sevince, ona güzel bir huy ihsan eder.

Bunları ayrıntılandırmak gerekse:

1375. [2:529, Hadîs No: 2471]

Cündüb bin Abdullah rivayet ediyor:

Olgun müminin özelliklerinin bir kısmı şunlardır:

1- Dinde tavizsizlik,
2- Yumuşaklıkta tedbirlilik,
3- İmanda kesinliğe ulaşmak,
4- ilimde aç gözlü olmak,
5- Yürekte şefkat,
6- Alim olmakla birlikte yumuşak huylu olmak,
7- Fakirlikte sabır,
8- Tamahkârlıktan sakınmak,
9- Helâl kazanç,
10- İstikâmet üzere iyilik,
11- Doğru yolda gayret,
12- Nefsânî isteklerini dizginlemek,
13- Bitkin düşene merhamet.
14- Allah'ın mü'min kulu, kızdığına zulmetmez.
15- Sevdiği kişi için günaha girmez.
16- Kendisine emânet edilen şeyi zayi etmez.
17- Hased etmez.
18- Başkasının şerefini lekelemez.
19- Sövüp saymaz.
20- Şahidi bulunmasa da üzerindeki hakkı itiraf eder.
21- Başkasına kötü lakap takmaz.
22- Namazda huşu sahibidir.
23- Zekâtını acilen verir.
24- Sarsıcı olaylarda metanetini kaybetmez.
25- Bollukta çok şükreder.
26- Sahip olduklarına kanaat eder.
27- Kendisine âit olmayan şeyi "Benimdir" diye iddia etmez.
28- Başkalarının kusurlarını biriktirip intikam alma yoluna gitmez.
29- Yapmak istediği bir işe cimrilik mâni olmaz.
30- Öğrenmek için insanlarla haşir neşir olur.
31- Meseleleri kavramak için insanlarla konuşur.
32- Zulüm ve haksızlık da görse Rahman olan Allah bizzat intikamım alıncaya kadar sabreder.

(Harim'den.)

***

Alimlerimiz güzel ahlakın, yani övülmüş Ahlak-ı Hamidelerin sayısını 79 olarak bildirmişlerdir.. Tasavvuf, nefisle mücahede (savaş) ile ilim (Allah’ı bilmek) ve hilm (güzel ahlak) sahibi olmaktır:

1417. [2:569, Hadîs No: 2577]

Ebu'd-Derdâ (r.a.) rivayet ediyor:

İlim ancak kendini zorlamakla öğrenilir. Hilim de ancak gayretle elde edilir. Kim hayrı araştırırsa ona verilir. Kim de şerden sakınırsa ondan korunur

(Dârekutnî'nin Efradı ve Hatibin Taritfinden.)

Buradaki zorlamak ve gayret ifadelerinin nefsi mücahadeler ile doğrudan ilgisi vardır.. Nefsine bu konularda cebretmeyen, ona karşı mücadele ve gayret vermeyen ne ilim sahibi olabilir ne de ahlakı güzelleşebilir.. Ehline malumdur..

***
 
Üst