ene'yi nasıl anlamalıyız ve yaşamalıyız | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

ene'yi nasıl anlamalıyız ve yaşamalıyız

yunusarsalan

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
8
Puanları
0
bu bölümde ene ve zerre risalesinden anladıklarımızı yazalım. ene risalesiyle kainatın gizli hazinelerini bulup paylaşalım
Allah yolumuzu açık etsin
 

yunusarsalan

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
8
Puanları
0
aşağıya ene risalesinden bir kısmını ekliyorum

Gök, zemin, dağ tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddid vücuhundan bir ferdi, bir vechi, ene'dir. Evet ene, zaman-ı Âdem'den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir şecere-i tûbâ ile, müdhiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikata girişmeden evvel, o hakikatın fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki:
Ene, künuz-u mahfiye olan esma-i İlahiyenin anahtarı olduğu gibi, kâinatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır,bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır ve kâinat tılsımını ve âlem-i vücubun künuzunu dahi açar. Şu mes'eleye dair "Şemme" isminde bir risale-i arabiyemde şöyle bahsetmişiz ki: Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana "ene" namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:
Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi' bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.
SUAL: Niçin Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?
ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz'eder. "Buraya kadar benim, ondan sonra onundur" diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve "Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir." der ve cüz'î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san'atçığıyla o Sâni'-i Zülcelal'in ibda-i san'atını anlar.Meselâ: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş" der. Ve hakeza... Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, ene'de münderiçtir. Demek ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif'in "iki yüzü" var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizan-ül hararet ve mizan-ül hava gibi mizanlar nev'inden bir mizandır ki; Vâcib-ül Vücud'un mutlak ve muhit ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.
otuzuncu söz 536-537
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
s,a

Bütün kardeşlerime; Üstad gibi anlamaya çalışmak, bilmek ve hakikati görmek adina;
- Ene risalesi ve şerhi
- Zerre risalesi ve şerhi
Kitaplarini tavsiye ediyorum, Tahsiye yayınları....
 

Levent bağ

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2006
Mesajlar
184
Puanları
0
Me'hazin kudsiyeti çok bürhanlar kuvvetinde tesirat gösteriyor..

s,a

Bütün kardeşlerime; Üstad gibi anlamaya çalışmak, bilmek ve hakikati görmek adina;
- Ene risalesi ve şerhi
- Zerre risalesi ve şerhi
Kitaplarini tavsiye ediyorum, Tahsiye yayınları....

Şerhler mehazin yerine ikame edilemez ancak istifade edilebilir.. Esas olan Risale i Nuru yine Risale i Nurdan ders almaktır.. Katre reşha meselesine dikkatle bakalım kardeşlerim..

Ey Reşha-misâl! Mâdem doğrudan doğruya güneşe âyinedarlık ediyorsun; sen hangi mertebede bulunsan bulun, ayn-ı şemse karşı, aynelyakîn bir tarzda, sâfî bakılacak bir delik, bir pencere bulursun. Hem, o şemsin âsâr-ı acîbesini ona vermekte müşkülât çekmeyeceksin. Ona lâyık haşmetli evsâfını tereddütsüz verebilirsin. Saltanat-ı zâtiyesinin dehşetli âsârını ona vermekte hiçbir şey senin elinden tutup ondan vazgeçiremez. Seni ne berzahların darlığı, ne kabiliyetlerin kaydı, ne aynaların küçüklüğü seni şaşırtmaz, hilâf-ı hakikate sevk etmez. Çünkü sen, sâfî, hâlis, doğrudan doğruya ona baktığın için, anlamışsın ki, mazharlarda görünen ve aynalarda müşâhede olunan, güneş değil, belki bir nevi cilveleridir, bir çeşit renkli akisleridir. Çendan o akisler onun ünvanlarıdır; fakat, bütün âsâr-ı haşmetini gösteremiyorlar..

..İşte, şu hakikatle karışık temsilde, böyle başka başka üç tarîk ile kemâle gidilir. Ve o kemâlâtın mezâyâsında ve mertebe-i şuhudun tafsilâtında başka başkadırlar. Fakat, neticede ve hakka iz'an ve hakikati tasdikte ittifak ederler. İşte nasıl, bir gece adamı ki, hiç güneşi görmemiş, yalnız kamer aynasında bir gölgesini görüyor. Güneşe mahsus haşmetli ziyâyı, dehşetli câzibeyi aklına sığıştıramıyor; belki, görenlere teslim olup, taklid ediyor.
.

Üstadın en yüksek talebelerinde görülen mezaya dahi hiç bir vakit Risale i Nuru tutmuyor, onun gibi olmuyor. Belki bir mirsad ı tefekkürdür. Ağabeylerimizin istifadelerinden istifadedir.. Fakat her mevzuda olduğu gibi şerh ve izah meselesinde dahi ifrat ve tefritten içtinab ile yalnız Risale i Nuru anlamaya bir vesile nazariyle bakmak lazımdır.. Risale i Nurla iştigale ve doğrudan doğruya Üstad ı muhteremden ders almaya çalışmanın gereğini unutmamak, gaflet etmemek lazımdır..

Merhum Hulusi ağabey de bu hakikatı Barla Lahikasında şöyle hülasa eder..

..oradaki kardeşlerimizden Risale-i Nur'la çok alâkadar olmalarını rica etmekteyim.
Hulûsi
• • •
..Fakat ne çare ki, iğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi safîleştirip Nurların karşısına, dolayısıyla Kur'ân'ın mucizeleri mecmuasına ve aziz, muhterem Üstadımın medresesine ve ol Seyyidü'l-Kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (a.s.m.) Hazretlerinin ravza-i saadetlerine ve nihayet Rabbü'l-Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzur-u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeple cidden "O Nurlarla iştigal etmediğim zamanlar, keşki enfâs-ı ma'dude-i hayattan olmaya idiler" diyorum.. -yani hayatın sayılı nefeslerinden olmasa idiler-
Hulûsi

Umum kardeşlerimizden bilhassa Risale i Nurla çok alakadar olan kardeşlerimizden Allah razı olsun..

Selam ederim..
 

&Ta-Ha&

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
1,044
Puanları
0
Yaş
36
Web sitesi
hayattanizler.spaces.live.com
Hülasa: Ene, haddizatında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mayi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Halıkın evamirine mübarezeye başlar. Küçük alemde, yani insanda ene, büyük insanda, yani kainatta tabiata benziyor. İkisi de tağutlardandır.

enaniyete çok dikkat etmek gerekir o açılırsa kainatın sırları da açılıyor....

selametle
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
s.a
Levent bağ; kardeş tevafuk mu dur nedir ?
Bu şerhleri de, Hulusi abinin talebesi yapmış...

Eleştirmeden önce istifade etmen adına okumanı naçizane tavsiye ederim..
Manevi kardeşiniz :shake2[1]:
Selametle..
 

yunusarsalan

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
8 Eki 2006
Mesajlar
8
Puanları
0
risaleleri anlamak

arakadaşlar risale-i nur bir ummandır herkes kendi kabiliyetine, ruh alemine göre farklı manalar çıkarabilir. bu bahsettiğiniz şerhler okunabilir başka manaları anlamak için fakat bu risalede tamamıyla şu mana muraddır diyemeyiz fırsat buldukça orjinallerinden okumalıyız sanki üstadın karşısına geçip ders dinler gibi............


Allah'ın selamı üzerinize olsun

selametle.......
 

meyve

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
762
Puanları
0
SEVERSENİZ UZMANI OLURSUNUZ!

Risale-i Nur’larda dikkatimi çeken bir husus var; Risale-i Nur, her zaman her yerde kapısını herkese açmıyor. Bir hocamız, Arapçayı, Farsçayı biliyor, dolayısıyla Osmanlıca onun için çok basitti. Risale-i Nur’ların yüzde altmışı Arapça ve Farsçadır.


Benim gibi kimseler, onu anlamak için kendisini yetiştirmek zorunda kalmıştı, öte yanda gerçekten hoca olan bir kimse Risale-i Nur’u okuyor, ama ‘anlamadım’ diyor, kitabı bize uzatıyor. Her kelimeyi anlıyor fakat dersin topladığı manayı, o toplayamıyor. O zaman anlıyorum ki o şahıs, Risale-i Nur’lara tenkit yönünden yaklaşmış ve kapılar yüzüne kapanmış.

Risale-i Nur’u anlamıyor muyuz, anlamak mı istemiyoruz? Belki anlamak istemiyoruz… Halbuki derslerde yedi yaşından yetmiş yaşına kadar pek çok kimse bulunuyor, memnun kalıyor ki devamlı geliyor. On yaşındaki bir çocuk ya da kelimeleri tam anlayamayan bir genç “Ben bu dersten bir şey anlamadım” derken, hemen ilâve ediyor: “Ama hoşuma gitti, yine geleceğim.” Demek ki bu derin ruh, çocuğun ruhuyla bütünleşmiş. Zaten asıl olan da budur. Ruh, Allah’ın hayat sıfatından olduğundan, çok geniş bir sahayı içine alır.

Bir insanın her şeyi anlaması mümkün olmayabilir. Anlamadığı halde Risale-i Nur’a taraftar olsa, o kitabın, o âlimin atmosferine girmiş olur.

Hangi ilim olursa olsun, bir ilim kime kapılarını açmışsa o insan o ilimde ileri gider. Şimdi bilim diyorlar. Her bilimde bir uzman varken, bir insan canının istediği bilimde uzman olamıyor. İsterseniz deneyin. Fizikte, divan edebiyatında, uzman olabilecek kaç kişi gösterebiliriz? Fakat bir sır var; SEVERSENİZ UZMANI OLURSUNUZ!

Bunu ben kendi hayatımda çok denemişimdir. Sevdiğim bilim, beni sevdi. Diğerlerinden sanki uzaklaştım.

Risale-i Nur’lar çok önemli kitaplardır. Anlamak için uğraşmak lazım, uğraşmak için sevmek lazım. Ne söylenmişse ispatlayan, kara noktaları tek tek aydınlatan, günümüzün sorularına cevap veren bir ilim hazinesidir O…

Risale-i Nur’da iman, beyinden geçip kalbe gider. Akılla vahyi bütünleştiren Risale-i Nur’da herkesin sorusuna cevap vardır. Bu cevapları herkes bulabilir mi?

Risale-i Nur anlatılamaz, anlaşılır, yaşanır. İnsan her bildiğini anlatamıyor, kelimeler yetmiyor. Bazen söz, onlara ulaşamaz.

Risale-i Nur’lar, hapishanedeki mahkumların içtiği sigara paketlerine yazıldı. Üstad hiç uyumaz, ağaçların üstünde oturur, talebelerine yazdırdığı yazıları tekrar tekrar okur, düzeltirdi. Üstad’ın okumadığı hiçbir Risale yayınlanmadı. Hepsini kelime kelime okumuştur.

Ben Risale-i Nur’dan ayrılmadım. Ömrümün kalan kısmını, Risale-i Nur’u anlamaya çalışarak geçirmeyi Allah’tan istiyorum…

Hekimoğlu İsmail
 

meyve

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
762
Puanları
0
İnsana nihayetsiz kabiliyet, latife, his, duygu, cihaz vs verilmiş. İnsan eneyle bu cihazları açar. Bu cihazlar açılmayı bekleyen gizli birer hazinedir. Bu cihazlar hem anahtar hem de açılmayı bekleyen ve açılmadan anahtarlık vazifesini yapamayan birer hazinedirler. Evvela enenin mahiyeti bilinmeli, ardından o hazineler açılır ve daha sonra ene ve o cihazlarla insan kainatın tılsım-ı muğlakını keşfeder...

Ayrıca ene bir vahid-i kıyasî olup Cenab-ı Hakkın sıfat ve işlerini anlamamızı sağlar. Fakat hakiki vücudu yoktur, farazî bir hattır...
 

hasandemir

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Puanları
0
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN Risâle-i Nur’la ortaya koyduğu tefekkürün anahtar kavramlarından biridir ‘ene.’ Ne var ki, çoklukla, Sigmund Freud’un ‘ego’ ve Carl ‘Jung’un ‘ben’ kavramlaştırmasıyla karıştırılır. Dahası, İslâmın evlâtlarının ‘Batısız’ birşey düşünemeyeceğine şartlanmış sömürgeleşmiş zihinler, onun ‘ene’ kavramlaştırmasını bir ‘ithal ürün’ olarak algılayıp, üstünde Freud veya Jung damgası bulmaya çalışırlar.

Bilmezler ki, Bediüzzaman’ın bu kavramlaştırmasının kökü, Batıda değil, yine İslâm coğrafyasındadır. ‘Ene,’ bin küsur yıldan beri İslâm düşüncesinde, özellikle de tasavvuf irfanında kullanılagelmiş bir kavramdır. Ve Bediüzzaman, İslâmî düşünce geleneğinin bir altın halkası ve müceddidi olarak, bu kavramı geliştirmiş, ortaya koyduğu ontolojik inşanın en temel kavramlarından biri olarak nazarlara sunmuştur.

İşin burasında, Risâle-i Nur üzerine, hatta Risâle-i Nur adına düşünme çabası içindeki bizlerin zaaf ve ihmaline de değinmek gerek. Bediüzzaman, içinde büyüyüp olgunlaşarak bir altın halkasını teşkil ettiği İslâmî düşünce geleneği içinde okunmayınca; diğer bir deyişle, onun Risâle-i Nur ile ortaya koyduğu meyvelerin ‘kökler’ ile irtibatını ortaya koyan çalışmalar yapılmayınca, Bediüzzaman’ın tefekkürünü ya ‘yalnız kendine mahsus’ ya da ‘hakim Batılı düşünce akımlarından mülhem’ gören yaklaşımlar kendine bir menfez buluyor. İşte, Bediüzzaman’ın ‘ene’ kavramlaştırmasını Freud veya Jung’dan mülhem görenlere tarizde bulunmak kolay; peki, ‘ene’ kavramının İslâmî düşünce geleneği içindeki yerini ve Bediüzzaman’ın sağladığı katkıyı ortaya koyan karşılaştırmalı bir çalışmamız yok ne yazık ki...

Üstelik, bizatihî Risâle-i Nur’da bu ‘kökler’e dair ipuçları verildiği halde...

Mesnevî-i Nuriye’de, “Hubab” Risâlesi’nde yalnızca bir hafta önce keşfettiğim bir bahis, hem ‘kökler’e dair bir açılım, hem de hal-i hazıra dair bir ümit sunuyor.

“Otuzuncu Söz”ün “Ene” bahsindeki, ‘ene’nin mevhum ve farazî bir hat olduğu bilinmez ve dolayısıyla Hüve’yi gösterecek şekilde yırtılıp delinmez ise bizi hangi karanlık sahillere götüreceğine dair analiz, hiçbir Risâle-i Nur okuyucusu için sır değildir. Bu iyi bilinen analiz dolayısıyla da, Nur’un her talebesi, ‘ene’ye bizatihî bir varlık atfetmeme, ‘ene’den ‘Hüve’ye bir yol bulma çabasındadır. O yüzden, ‘enâniyet,’ ‘ene’nin Hüve’yle irtibatını kuramayıp insanın kendisini—bilerek veya bilmeyerek—şu veya bu düzeyde putlaştırması şeklindeki olumsuz anlamıyla, Risâle câmiasında dûçar olmaktan en ziyade korkulan hali ifade etmektedir. (“Galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evlâdır” fehvâsında Risâle-i Nur’da bu şekilde yer alan ‘enâniyet’in dilbilim açısından doğru ifadesinin ‘enâiyyet’ olduğunu; zamanla bozularak ‘enayi’ suretinde argoya malolmuş ‘enâî’ kelimesinin de gerçekte ene’den Hüve’ye yol bulamayanları ifade ettiğini lâf arasında belirtmiş olalım.)

Gelelim Mesnevî-i Nûriye’deki bahse... ‘Ene’den Hüve’ye yol bulamama, ‘ene’de takılıp kalma, ‘enâniyet yapma’ korkusu, bu kavramdan haberdar olan her mü’minin, bu minvalde her Risâle-i Nur talebesinin dünyasında önemli bir yere sahiptir. Öyle ki, hayatını, düşüncelerini, sözlerini ve davranışlarını bu çerçevede değerlendirip karamsarlığa düşenlerimiz de az sayıda değildir. Hubab Risâlesi’nde, işte bu noktada bize yol gösteren ve yüzümüzü karamsarlıktan alıp ümide döndüren bir bahis karşılıyor bizi. ‘Ene’ şirkinden azade olmanın, ‘ene’yi bir karadelik gibi değil de bir ayna olarak istimal edebilmenin yolu olarak, ‘zikrullah’ı gösteriyor Bediüzzaman. “Ene ile tâbir edilen, enâniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve harâretiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve, Hâlık-ı semavat ve arza isyan edemez” diyor. Sonra da, tasavvuf mesleğinin en büyük iki kolunu, bu çerçevede değerlendiriyor. Belirttiğine göre, Nakşibendîler, ‘zikr-i hafî’ ile kalbi açarak ‘ene’yi aşarak ‘Hüve’ye yol buldukları gibi; Kâdirîler de, ‘zikr-i cehrî’ ile, tabiat tağutlarını târümar ediyorlar. Yani, bu iki koldan ilki küçük âlemdeki ene tâğutunu, ikincisi büyük âlemdeki tabiat tâğutunu aşmanın yolunu bize gösteriyor. Diğer bir deyişle, enfüsî ve âfâkî tefekkür ve tezekküre devam ve sebat ettiğimiz ölçüde, ene ve tabiat şirkinden azâde oluyoruz.

Mesnevî’deki ilgili bahsin, yüreğimize su serperken, bizi tefekkür ve tezekkür noktasında gayrete davet ettiğini düşünüyorum

‘Ene’ üzerine bir hasbıhalde konuşup paylaşmak istediğim bir nokta da şu: Risâle-i Nur’daki ‘ene’ vurgusundan dolayı, ‘şahsî enaniyet’lerini aşma noktasında her Nur talebesinin ciddi bir mesafe kat’ettiğini düşünüyorum. Risâle-i Nur dairesi içindeki mü’minlerde her hal ve şartta kendini beğenme ve beğendirme, nefsini her hâlükârda savunma gibi tavırların pek görülmeyişi; bilâkis alçakgönüllülük, tevazu gibi özelliklerin hale ve söze aksediyor olması da bu sayede gerçekleşiyor zaten. Ancak, ‘şahsî enaniyet’leri aşma noktasında bu gayret sergilenirken, ‘ene’nin bir başka tezahürü olarak ‘cemaatî enaniyet’lere gelindiğinde, aynı mesafenin alınamadığı görülüyor. Şahsî enaniyetini aşabilmiş nice Nur talebesini, iş aidiyet hissettiği gruba veya cemaate gelince, ‘cemaatî enaniyet’ ya da ‘grup asabiyeti’ dememizin hiç de yanlış olmayacağı katı bir tutum içinde görebiliyoruz. Öyle ki, kendi mesleğinin veya meşrebinin muhabbetinden öte, ‘tadlil-i gayr’a yeltenen, kendi grubu dışında kalanları Risâle-i Nur dairesi dışında gören yahut kendini ‘asıl,’ onları ise ‘teb’a’ sûretinde gören yaklaşımlar, bana bu keyfiyeti hatırlatıyor.

Ki, Risâle-i Nur dairesi içindeki, her biri bir hikmete istinad eden ve bir rahmet boyutu taşıyan ayrılık ve ihtilafların, zaman zaman, hikmetsiz ve de rahmetten uzak bir iklime doğru sürüklenişinde, ihtilafın değişik taraflarında şu veya bu seviyede tezahür eden ‘cemaatî enaniyet’lerin ciddi bir hissesi görülüyor.

Rahmet-i Rahmân’dan umulur ki, ‘ene’lerimiz delinip ‘Hüve’yi gösterir hale gelsin. Hem ferden ferdâ, hem de bir beraberce O’na işaret etsin, O’nu göstersin, O’nu bildirsin...


© 2006 karakalem.net, Metin Karabaşoğlu
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
arakadaşlar risale-i nur bir ummandır herkes kendi kabiliyetine, ruh alemine göre farklı manalar çıkarabilir. bu bahsettiğiniz şerhler okunabilir başka manaları anlamak için fakat bu risalede tamamıyla şu mana muraddır diyemeyiz fırsat buldukça orjinallerinden okumalıyız sanki üstadın karşısına geçip ders dinler gibi............


Allah'ın selamı üzerinize olsun

selametle.......
Kardeş böyle dar bir bakış açısı ile tefsir de okunmamalı...
Bizim gibi cahil insanlar neyi nasıl anlayacak?
Anlasa da yanlış anlar...
Bugün "Risale i Nur" talebelerinin parmakla gösterecek kadar az...
"nurcuların" heryerde her şekilde oluşlarının özü budur...

Herkez keyfiyetine göre anlayamaz... Üstad ın izahı ve o dersden muradı ne ise o anlaşılmalıdır... Çünkü Risale bir tefsirdir... Kur an tefsir edilip izah ediliyorda Risale i nur mu edilmeyecek...!!!!!

Dikkat edilsin şerh diyoruz... Sadeleştirmek demiyoruz... Sadeleştirmek ihanettir.

Risâle-i Nûr’daki cümleler, Kur’ân, Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere göre tanzîm edilmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr eserlerini yazdığı sırada doksan cild kitâbı ezbere biliyordu. Risâle-i Nûr eserlerini, hâfızasında bulunan o ilimlerin usûl ve esâslarına göre kaleme almıştır. Dolayısıyla, o ilimler bilinmeden müellif (ra)’ın o cümlelerden murâdı ne olduğu tam anlaşılamaz.

Selametle.... Derdimiz şu; Üstad gibi anlayalım... En azından çalışalım..
Çünkü o Sahebe gibi anlamaya çalışmış...

Selametle....
 

Zeynep Özmen

Kevok_84
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
3,306
Puanları
0


Kardeş böyle dar bir bakış açısı ile tefsir de okunmamalı...
Bizim gibi cahil insanlar neyi nasıl anlayacak?
Anlasa da yanlış anlar...
Bugün "Risale i Nur" talebelerinin parmakla gösterecek kadar az...
"nurcuların" heryerde her şekilde oluşlarının özü budur...

Herkez keyfiyetine göre anlayamaz... Üstad ın izahı ve o dersden muradı ne ise o anlaşılmalıdır... Çünkü Risale bir tefsirdir... Kur an tefsir edilip izah ediliyorda Risale i nur mu edilmeyecek...!!!!!

Dikkat edilsin şerh diyoruz... Sadeleştirmek demiyoruz... Sadeleştirmek ihanettir.

Risâle-i Nûr’daki cümleler, Kur’ân, Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere göre tanzîm edilmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr eserlerini yazdığı sırada doksan cild kitâbı ezbere biliyordu. Risâle-i Nûr eserlerini, hâfızasında bulunan o ilimlerin usûl ve esâslarına göre kaleme almıştır. Dolayısıyla, o ilimler bilinmeden müellif (ra)’ın o cümlelerden murâdı ne olduğu tam anlaşılamaz.

Selametle.... Derdimiz şu; Üstad gibi anlayalım... En azından çalışalım..
Çünkü o Sahebe gibi anlamaya çalışmış...

Selametle....

kardeşim fikirlerin ve düşüncelerin çok yerinde bu konu için değil her konuda yazılarını takip ediyorum çok güzel açıklamalar yapıyorsunuz
 

Levent bağ

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2006
Mesajlar
184
Puanları
0

Kardeş böyle dar bir bakış açısı ile tefsir de okunmamalı...
Bizim gibi cahil insanlar neyi nasıl anlayacak?
Anlasa da yanlış anlar...

Herkez keyfiyetine göre anlayamaz... Üstad ın izahı ve o dersden muradı ne ise o anlaşılmalıdır...

... Dolayısıyla, o ilimler bilinmeden müellif (ra)’ın o cümlelerden murâdı ne olduğu tam anlaşılamaz.


Üstadımız ne diyor bakalım 1.Şuada..

..Hem meselâ, yekadü zeytüha yudiü velevlem temseshü nar cümlesi, mânâ-yı remziyle diyor ki: "On üçüncü ve on dördüncü asırda semâvî lâmbalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır." Yani, 1280 tarihine yakındır. İşte, bu cümle ile nasıl ki elektriğin hilâf-ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyan eder.

Aynen öyle de, mânevî bir elektrik olan Resâili'n-Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu halde, külfet-i tahsile ve derse çalışmaya ve başka üstadlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibas olmaya muhtaç olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-u âliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder, muhakkik bir âlim olabilir..

Kardeş ille de herkes senin usulünle Risale i Nuru anlamaya mecbur değildir. Ümmeti dar kalıplar içine hapsetmeye çalışan düşünsün ki bu yaptığı kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Bırakın da herkes derecesine göre ve beğendiği usulle o Kuran Nurlarına müteveccih olsun.. Şu tarzda gitmeyen hakikatı bulamaz diyen kendi dar görüşünü ilan eder. Zira herşey kişinin bildiğine münhasır değildir.. Belki başkaların da o Nurdan ehemmiyetli hisseleri var. Üstadımız der ki,
..her Müslim kendi meslek, mezhebine demeli: "İşte bu haktır; başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir."
Dememeli: "Budur hak; başkaları battaldır. Yalnız benimkidir güzeli; başkaları yanlıştır, hem çirkindir."
Zihniyet-i inhisar, hubb-u nefisten geliyor. Sonra maraz oluyor; nizâ ondan çıkıyor..

Enaniyete mağlup olmamak için geniş düşünmek lazımdır. Yoksa yalnız benim dediğim doğru diyen Üstadımızın yukardaki ifadelerine masadak olur..

Umuma selam..
 

meyve

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
762
Puanları
0
Enaniyete mağlup olmamak için geniş düşünmek lazımdır. Yoksa yalnız benim dediğim doğru diyen Üstadımızın yukardaki ifadelerine masadak olur..
Enaniyet üzerine açılan bir bahisti. Olaylarla anlayabiliyoruz ene'nin menfi yüzünü:(
 

meyve

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
762
Puanları
0
kardeşim fikirlerin ve düşüncelerin çok yerinde bu konu için değil her konuda yazılarını takip ediyorum çok güzel açıklamalar yapıyorsunuz
:blink: :confused1[1]:
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
Kardeş ille de herkes senin usulünle Risale i Nuru anlamaya mecbur değildir. Ümmeti dar kalıplar içine hapsetmeye çalışan düşünsün ki bu yaptığı kaş yapayım derken göz çıkarmaya benzer. Bırakın da herkes derecesine göre ve beğendiği usulle o Kuran Nurlarına müteveccih olsun.. Şu tarzda gitmeyen hakikatı bulamaz diyen kendi dar görüşünü ilan eder. Zira herşey kişinin bildiğine münhasır değildir.. Belki başkaların da o Nurdan ehemmiyetli hisseleri var.
Umuma selam..

"Kur'an-ı Kerimi kendi reyine göre yorumlayan cehennemdeki yerine hazırlansın." hadis i şerifi hatırlattı ki; Kur'an anlaşılmak istenirken Allah ın o ayetten muradına göre tevil edilip anlaşılmak zarureti vardır... Kur'an Hz Muhammed sas in anladığı gibi anlaşılmak zorundadır... Bu eğer dar kalıp ise bir "dar'ız"...

Risale i Nur u okurken biz, Kur'an ın bir tefsiri diye okuyoruz... Kur an kişilerin meyillerine ve reylerine göre okunup anlaşılmayacağına göre "Risalei Nurda" kişilerin reylerine ve hevesatlarına göre anlaşılamaz...

Doğru bi tane ise; her okuyan farklı manalar bulur diye bütün ilimleri red ederek, her zihniyete bir fikir inşaa edilemez....

Bugün; Tesettür Risaleesini biz okurken çarşaf ın zaruret ini anlıyorum, başka başka okuyanlar tesettür ü teferruat olarak algılayabiliyor...

Bizim için ölçü sadece "Rasul ü Ekremdir" "Sahabedir" onlardan gayrısını tanımayız... Bediüzzaman Said Nur u onların hatrına sever, onların davasına hizmet etti diye dua ederiz, onlar gibi anlayalım diyede Risaleye talebe olma gayreti güderiz... velhasıl "nurcu" değiliz....

Özet ile; "Risale i nur bir tefsirdir, izah a muhtaç dır, okuma yazmayı öğrenen bir adamın yanlış anlaması için müsait bir kitaptır" bunu son dönem nurcularının siyaset e alet oluşuyla, diyalog a mesken oluşuyla, çarşaf a karşı oluşuyla, dyp gibi bir partiye açık açık taraf oluşuyla, haram a fetva verişiyle.. ..... ...
vb... görüyor ve üzülüyoruz...
Bundan dır ki anlaşılacaksa "YA ÜSTAD GİBİ ANLAYACAĞIZ, YADA HİÇ ANLAMAYACAĞIZ, BİLMEMEK ÇOK ZAMAN BAHANE OLUR, BİLMEDİGİMİZDEN MES ÜL OLMAYIZ İNŞ....OLURDA KURTULURUZ..."

kardeşim fikirlerin ve düşüncelerin çok yerinde bu konu için değil her konuda yazılarını takip ediyorum çok güzel açıklamalar yapıyorsunuz
Allah razı olsun, fikirlerime bi tana taraf bulmuşsam gayretlerim boşa gitmemiş sayarım kendimi... Bir tek sen değilsin, yalnız değilsin... derim.. demekki...
Selam ve dua ile....
 

&Ta-Ha&

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
1,044
Puanları
0
Yaş
36
Web sitesi
hayattanizler.spaces.live.com
İslamve insan bence yanılıyorsunuz risale-i nur gayet açık bir kitaptır şerhlerle ve izahlar risale-i nurlardan uzaklaştıracaktır..ve öyle oluyor... eğer tesettür risalesini okuyupta tesettürün teferruat olduğunu düşünenler varsa problem onlardadır...veya onlar hevalarına göre karar veriyorlar...

risale-i nur bir ummandır herkes ondan makamına ve durumuna göre faydalanır... çünkü ilham yoluyla yazdırılmış ve zamanın mücedditlik vazifesini görüyor.. peki şimdi bu eserleri nasıl başka kişilerin(bu ister üstadın talebesi olsun isterse kutb-u azam olsun) ilmiyle sınırlayabiliriz...

isteyen istediğini okur ama kimse şerhleri risale-i nurların yanına koyupta bunlar burada yazılanların açıklamasıdır diye dar kalıba sıkıştırmaya kalkmasın....
muhabbetle...
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
s.a

Davamızı ve gayretimizi bildirmek adına uzunda olsa fikirlerimizin izahını sunmaya çalışacağım.... Bilmek ve öğrenmek isteyen kardeşler istifade etsin inş.

ŞERH VE HÂŞİYE YAZMA İHTİYÂCI NEDEN DOĞDU?
cvp; Gizli zındıka komitesi, Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin, “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” gibi cümlelerini te’vîlât-ı fâside ile te’vîl etmektedir.ve bu te’vîlât-ı fâside,leri ile bu nur’lu hazine,lerin anlaşılmaması için Risâle-i Nur’un Şerh ve izahına karşı çıkıyor öncelikle bu konuyu on bir esâsla ele alacağız.

Birinci Esâs: Risâle-i Nûr’un cümleleri, başta Kur’ân, Hadîs, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi pek çok ulûm-i dîniyyenin düstûr ve káidelerine göre kurulmuştur. Bu ilimleri, husûsan ulûm-i Arabîyi bilmeyen, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlayamaz.

Demek, Risâle-i Nûr’daki cümleler, Kur’ân, Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere göre tanzîm edilmiştir. Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr eserlerini yazdığı sırada doksan cild kitâbı ezbere biliyordu. Risâle-i Nûr eserlerini, hâfızasında bulunan o ilimlerin usûl ve esâslarına göre kaleme almıştır. Dolayısıyla, o ilimler bilinmeden müellif (ra)’ın o cümlelerden murâdı ne olduğu tam anlaşılamaz.

Meselâ: “Bir şeyden her şey'i yapmak ve herşey'i birtek şey yapmak, herşey'in Hálık’ına hâs bir iştir.”[1]

Bu cümle, hem yüzer âyetin hulâsâsıdır; hem Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere göre tanzîm edilmiş küllî bir kánûndur. Tahlîl edildiğinde, bu cümlenin mezkûr ilimlere muvâfık olarak tanzîm edildiği görülecektir.

Hem meselâ; 22. Söz’de geçen tevhîdin bürhânlarına ve lem’alarına dikkat edilse; her bir cümlesinin Kur’ân, Hadîs, tefsîr, usûl-i fıkıh, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantık ve münâzara gibi ilimlere muvâfık olarak kurulmuş olduğu görülecek ve ehl-i ilmin o cümlelerdeki belâğata karşı âciz kalacağı tebârüz edecektir.

Hem meselâ; Birinci Söz’de geçen, “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlârız. Bil ey nefsim, şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisân-ı hâliyle vird-i zebânıdır” cümleleri, Kur’ân, Hadîs ve fıkhın ölçülerine göre tanzîm edilmiştir. Dolayısıyla, Kur’ân, Hadîs ve fıkhı bilmeyen, bu cümleleri tam anlayamaz. Zîrâ, “Bismillah her hayrın başıdır” cümlesi, hem âyet ve hadîs’in meâlidir; hem küllî bir káidedir; hem fıkhî bir mes’eledir; hem de Risâle-i Nûr’un fâtihâsı ve çekirdeğidir. Şöyle ki:

Hayırlı bir işin başında besmele çekilmezse, o işin hayır ve bereketi gider. Zîrâ, besmele, cesedde baş mesâbesindedir. Nasıl baş olmazsa cesed yaşayamaz; hayırlı bir işin başında da besmele çekilmezse, o iş netîcesiz ve bereketsiz olur.

Hem bu cümle bildiriyor ki: Her hayırlı işin başında besmele çekilir, şerli işlerde ise besmele çekilmez. Şerli işlerde besmele çekmenin hükmü, mezheblere göre değişmektedir. Hattâ, şer bir işin başında besmele çekmenin insânı küfre kadar götüreceğini söyleyen âlimler de vardır.

Kezâ, “şu mübârek kelime İslâm nişânı olduğu gibi” ifâdesinde “İslâm nişânı” ta’bîri geçiyor. Besmele-i Şerîfe, Hazret-i Âdem (as)’dan Rasûl-i Ekrem (asm)’a kadar bütün peygamberlerin şerîatında mevcûddur ve şeâir-i İslâmiyyedendir. Rasûl-i Ekrem (asm)’a hâs bir ta’bîr değildir. Meselâ; Kur’ân’ın ifâdesiyle Süleyman (as), Belkıs’a yazdığı mektûbunda şöyle buyurmuştur:

بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحيمِ اَلاَّ تَعْلُوا عَلَىَّ وَاْتُونِى مُسْلِمينَ

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım. Bana karşı büyüklük taslamayın ve Müslüman olarak bana gelin!”[2]

İşte her bir cümlesi bu kadar ilimleri ve ma’nâları ihtivâ eden bir eser, nasıl herkes tarafından kolay anlaşılabilir? Demek, bu ilimlerde mütehassıs veyâ bu ilimlerden haberdâr olmayan kimseler, Risâle-i Nûr’un cümlelerini hakíkí ma’nâda anlayamazlar. Belki bu kimselerin anlayışları, Risâle-i Nûr’un kelimelerinin lügatlarını bilmek gibi nâkıs ve zayıf kalır; Risâle-i Nûr’un âlî ve derin hakíkatlerine ve o cümlenin belâğatına aslâ vâsıl olamazlar.

İkinci Esâs: Risâle-i Nûr’un hakíkatleri, Bedîüzzamân Hazretlerine ana dili olan Kürtçe lisânıyla ilhâm edilmiş; Üstâd Hazretleri, Kürtçe ilhâm olunan bu hakíkatleri Arapça dilinin sarf ve nahv káidelerine göre tanzîm etmiş; daha sonra da Türkçeye tercüme etmiştir. Bütün bunlar, eser-i rahmet olarak bir anda ve berâber vukú’ bulmuştur. Dolayısıyla, Arapça dilinin káidelerini bilmeyen, Risâle-i Nûr’un cümlelerini tahlîl edemez ve asıl ma’nâya tam vâkıf olamaz. Bu husûsta Müellif (ra) şöyle buyuruyor:

“(Ben Kürtçe düşünürüm, Türkçe ve Arapça yazıyorum.) Bu yüzden anlamayı zorlaştıran şu engeller çıkıyor:

“1. (Matbaa-yi hayâldeki) bir matbaaya benzeyen hayâlimdeki (mütercim) kalbe Kürtçe gelen ma’nâyı Arap gramerine ve Türk diline çevirmesi gereken beynimdeki cihâz (acemi; ya kalbin sözünü iyi anlamıyor) kalbime Kürtçe ilhâm olan hakîkati tam kavrayamıyor (veyâ) anlasa bile (lisânın diline âşinâ değildir.) Kürtçe gelen hakîkatı tercüme edeceği Türkçe dilini tam bilmiyor.

“2. (Hem Türkçe’nin sarf nahvini) dilbilgisi kàidelerini (bilmediğimden) Arapçanın sarf nahvini bildiğimden, (ma’nâya giydirdiğim üslûbun düğmeleri pek karışık oluyor.) Türkçe ortaya çıkan cümleleri anlamak zorlaşıyor. Türk dilinin ve cümle yapısının Arapçaya göre tam ters olması, Arapçadan Türkçeye tercümeyi çok zorlaştırıyor. Kalbine Kürtçe gelen ma’nâları önce Arapça gramere göre cümle kalıbına döktükten sonra, o kàidelere ters olan Türkçe dilbilgisine çevirmeye çalışması, Bedîüzzamân Hazretlerinin Türkçe cümlelerini anlamayı zorlaştırıyor. O da mecbûren edat tekrârlarına başvuruyor. (Hattâ, “evet, işte, şimdi, hem de, zîrâ, olan, şu, bu” tekrârları, sizin gibi beni de usandırıyor.) Türkçedeki ifâde kısırlığı sebebiyle sıkça kullanılan edatlar, okuyucuyu olduğu gibi beni de usandırıyor.

“3. (Başkasının tashîhine) düzeltmesine (de kat’iyyen râzı olamıyorum.) Düzeltmeye çalışanların Arapça sarf nahvi bilmemeleri yüzünden ma’nâyı bozmaları sebebiyle başkasının tashîhine râzı olamıyorum. Bu yüzden sıkça edat tekrârına mecbûr kalmama rağmen eserime başkasının müdâhalesini istemiyorum. (Zîrâ, külâhıma püskül takmak gibi, başkasının sözü sözlerimle hiç münâsebet ve ülfet peydâ etmiyor;) bana âit olmayan ma’nâlar ortaya çıkıyor; (sözlerimden tevahhuş eder.) Tashîh edenin sözleri benim sözlerimden ürker, ma’nâya yabancı kalır.”[3]

Üçüncü Esâs: Bedîüzzamân Hazretlerinin ifâdesiyle: “Bir mes’ele-i îmâniyye yazıldığı zamân, iki yüz âyât-ı Kur’âniyye imdâda geliyor, yâni gönderiliyor.” Demek, ekser mesâil, iki yüz âyetin tereşşuhâtıdır. (Haşir Risâlesi gibi.)

O hâlde, Risâle-i Nûr’da geçen mes’elelerin me’hazı olan âyât-ı Kur’âniyye bilinmezse, Risâle-i Nûr dahi tam anlaşılmaz. Öyle ise, Risâle-i Nûr’u okuyan bir şahıs, okuduğu mevzûun hangi âyetlerden süzülüp geldiğini bulup anlamalı ve o mevzûu o âyâtın tefsîri niyetiyle okumalıdır. Bunu da yapamazsa, en azından okunan mevzû’da geçen âyetin kısa bir meâlini bilmelidir.

İşte bir tek cümlesi, iki yüz âyet-i Kur’âniyyenin hulâsâsı olan ve her bir cümlesi ulûm-i mütenevviaya göre tanzîm edilen bir eseri basit ve âdî bir insânın sözü hâline getirmek hatâ-i azîmdir; Bedîüzzamân Hazretlerine bir hakárettir. Elbette böyle acîb ve esrârlı bir eser müderrissiz olamaz, tek başına anlaşılamaz.

Evet, nasıl ki en basit bir kitâb, onu ders verecek bir muallim olmazsa anlaşılmaz bir kitâb ve ma’nâsız bir kâğıttan ibâret kalır. Aynen bunun gibi, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve îzâh eden ve her bir cümlesi yüzer âyâttan tereşşuh eden ve pek çok ilimlere göre kurulan Risâle-i Nûr gibi bir kitâb elbette muallimsiz ve müderrissiz olamaz.

Demek, Risâle-i Nûr’un hakkıyla anlaşılabilmesi için, bir muallime ve bir müderrise ihtiyâc vardır.

Dördüncü Esâs: Risâle-i Nûr, pek çok ilmi ihtivâ eden bir Kur’ân tefsîridir. Bu sebeble, Risâle-i Nûr eserlerinin hakkıyla anlaşılabilmesi için ulûm-i mütenevvianın bilinmesine ihtiyâc vardır. O ulûm-i mütenevviayı mücmelen dahi olsa bilmeyenler, Risâle-i Nûr’dan tam ma’nâsıyla istifâde edemezler. Meselâ:

Yirmi Beşinci Söz, yüzlerce âyâtın tefsîridir. Arapçayı bilmeyen; beyân, bedi’, meânî, belâğat ve münâzara gibi ilimlerden haberdâr olmayan kişinin bu risâleyi hakkıyla anlaması mümkün değildir.

Kezâ, İşârâtü’l-İ’câz tefsîrini anlamak için Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat ve münâzara ilimlerini bilmek gerekir. Bu ilimleri bilmeyenler ve bir müderrisin rahle-i tedrîsâtına oturmayanlar bu eseri nasıl anlayabilirler?

29. Söz’de “ukúl-i aşere” gibi felsefe ile alâkalı mevzû’lar ve “dört matbah” gibi anatomi ilmiyle alâkalı bilgiler mücmelen zikredilmiş; tafsîlât verilmemiştir. Buna göre felsefeyi ve anatomiyi bilmeyen bir kimse bu mevzû’ları nasıl çözebilir?

30. Söz Ene ve Zerre Risâlesi’nde felsefe ile alâkalı konular mevcûddur. Hem müellif (ra), bu iki eserinde insânın ve kâinâtın tılsımını açmıştır. Elbette bu mesâil, o kadar basit ve kolay anlaşılır mes’eleler değildir. Belki çok muğlâk ve çok müşkîl mes’elelerdir. Elbette felsefenin temel esâslarını bilmeyenler, bu mevzû’ları tam anlayamadığı gibi; tasavvufun âfâkí ve enfüsî seyr u sülûkundan haberdâr olmayanlar da bu iki eseri tam ma’nâsıyla anlayamazlar.

“Telvîhât-ı Tis’a” adlı eserde turûk-ı velâyetten bahsedilmektedir. Tasavvuf ilminden haberdâr olmayan, bu eseri hakkıyla anlayamaz. Anlasa da pek nâkıs kalır.

Kelâm ve Akáid ilimlerinde mütehassıs olmayan, kader konusunda Mu’tezile, Cebriyye ve Ehl-i Sünnet mezheblerinin görüşlerini bilmeyen, kısaca ehl-i ilim olmayan, “Kader Risâlesi”ni tam anlayamaz. Zîrâ, müellif (ra), bu eserinde, “Ehl-i ilme mahsûs, ince bir tedkík-ı ilmîdir” buyurmaktadır.

Risâle-i Nûr, geleceğe âit ba’zı haberleri vermiştir. Bu konuda cifir ve ebced hesâbını kullanmıştır. O hâlde cifir ve ebced ilmini bilmeyen ve ilhâm-ı İlâhî ile o haberleri hâdisât-ı istikbâliyyeye tatbîk edemeyen, bu gayba âit mes’eleleri çözemez ve anlayamaz.

“Muhâkemât Risâlesi”ni, muhakkık bir âlim olmayan hakkıyla anlayamaz; belki yanlış ma’nâ verebilir.

İslâm Fıkhını tam bilmeyen “Münâzarât Risâlesi”ni hakkıyla kavrayamaz; belki yanlış inançlara zehâb edebilir.

Mantık ilmini bilmeyen, Bedîüzzamân Hazretlerinin “Kızıl İ’câz” adlı eserini anlayamaz.

Demek, Risâle-i Nûr, pek çok ilimleri câmi’ Kur’ânî bir tefsîr olduğundan; bu ilimlerde mütehassıs olmayanlar veyâ bu ilimlerde mütehassıs olan eşhâsdan ders almayanlar Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlayamazlar.

Beşinci Esâs: Risâle-i Nûr’u anlamak ve ince hakíkatlerine nüfûz etmek, zâhirî ilimleri bilmeye mütevakkıf olduğu gibi; ma’neviyyât ilmini bilmeye ve ma’neviyyât ehli olmaya da mütevakkıftır. Çünkü, Mi’râc Risâlesi, Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, Hasbiye Risâlesi, Üçüncü Lem’a gibi eserler akıldan ziyâde kalbe bakar, delîlden ziyâde zevka nâzırdır. Meselâ; müellif (ra), Mi’râc Risâlesi’ndeki hakíkatleri kalben ve rûhen keşfetmiş ve yaşamış, daha sonra bu eseri kaleme almıştır. Zâhirî ve bâtınî ilimleri elde etmeyen ve ma’neviyyâtta terakkí etmeyen bir kimse, o yüksek hakíkatleri tam anlayamaz.

Merâtib-i sülûkü tam kavrayamayan, Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni tam anlayamaz. Bedîüzzamân Hazretleri bu eserinde eski âlimlerin seyr u sülûk ta’bîri yerine “seyyah” ta’bîrini kullanmıştır. Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, müellif (ra)’ın seyr u sülûküdür. Müellif (ra), bu eserinde seyâhat-ı kalbiyyesinden bahsetmektedir. Ehl-i tasavvuf, “Seyâhat-i kalbiyye ve seyr u sülûk kalb işidir; zevk edilir, fakat dile dökülmez” dedikleri hâlde, müellif (ra), bu zamânın insânlarına ders vermek için bir ihsân-ı İlâhî olarak Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’nde kendi seyâhat-ı kalbiyyesini ve seyr u sülûkünü dile dökmüştür; keşfettiğini ve zevk ettiğini aklî delîllerle de isbât etmiştir; böylece kalb ile aklı birleştirmiştir. O hâlde, ma’nevî ilimlerde mütehassıs olmayan, bu eseri hakkıyla anlayamaz.

Risâle-i Nûr’un “acz, fakr, şefkat, tefekkür” mesleğini tam anlamayan ve Risâle-i Nûr’un ders verdiği hakíkat ilmini tam kavramayan bir kimse, “Küçük Sözler” adlı eseri hakkıyla kavrayamaz. Zîrâ, bu eser, zâhiren basit ve kolay gibi görünürken, en zor ve en çetin bir eserdir ve Risâle-i Nûr’un hulâsâsıdır.

Demek; ma’neviyyâtta terakkí etmeyen ve bâtınî ilimlerden habersiz olan, kalb ve rûhun derece-i hayâtına girmeyen, huzûzât-ı nefsâniyyeden tecerrüd etmeyen, takvâyı üssü’l-esâs yapmayan, iktisâda riâyet etmeyen kimselerin Risâle-i Nûr’u tam ma’nâsıyla anlamaları ve müellif (ra)’ın murâdına hakkıyla vâkıf olmaları mümkün değildir.

Altıncı Esâs: Risâle-i Nûr’da geçen mes’elelerin bir kısmı kalbden ziyâde akla bakar; yâni aklî delîl ve mantıkî bürhân ile ancak halledilebilir. Meselâ: 33. Söz Pencereler Risâlesi, 22. Söz gibi eserler bu kabildendir. Bir kısmı akıldan ziyâde kalbe bakar; yâni ma’nevî ve bâtınî ilimlerde mütehassıs olanlar ancak bu nev’i mes’eleleri anlayabilirler. Meselâ: Hasbiye Risâlesi, Mi’râc Risâlesi, Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi, 3. Lem’a gibi eserler bu tarzda kaleme alınmıştır. Bir kısmı da hem akla, hem de kalbe bakar; yâni bu mes’eleler, ancak akıl ve kalbin memzûcuyla anlaşılabilir. Meselâ: Haşir Risâlesi, Otuz İkinci Söz gibi risâleler bu kabildendir.

Dolayısıyla, aklen ve kalben tam tekemmül edemeyen, bu eserleri hakkıyla anlayamaz.

Yedinci Esâs: Risâle-i Nûr, ne şarkın ulûmundan, yâni tasavvuf ve kelâmdan; ne de garbın fünûnundan, yâni fünûn-i felsefeden alınmıştır. Belki, Risâle-i Nûr, Kelâm ve Tasavvufta tecdîdât yaparak, felsefeyi de çürüterek doğrudan doğruya Kur’ânî bir tarz ve metod ta’kíb etmek sûretiyle ilim içinde hakáika giden yüksek ve ma’nevî bir tefsîr-i Kur’ânîdir. Risâle-i Nûr, bu asrın ihtiyâcına cevâb verecek şekilde yazılan, yeni ve müstakil bir üslûbla kaleme alınan zâhir ve bâtının memzûcu bir tefsîr-i Kur’ânîdir.

Unutulmamalıdır ki, Üstâd Bedîüzzamân (ra)’ın temelde ve i’tikádda ulemâ-i İslâma ve ehl-i sünnet ve’l-cemâatın kitâblarına bir muhâlefeti yoktur, görülmemiştir. Belki, Bedîüzzamân Hazretleri, bütün gücüyle onların caddesini muhâfaza edip yeni bir üslûbla Kur’ânî bir tarz ortaya koymuştur. Evet, Risâle-i Nûr, Kelâm ve Tasavvufun asıllarını bozmadan, sahabe tarzında doğrudan doğruya hakíkate giden yeni bir caddedir. Tasuuvvufa bedel, daha kestirme bir yolla hakíkate gider. Âlem-i İmkân ve Âlem-i Vücûbu berâber ders verir. “Acz, fakr, şefkat ve tefekkür” caddesini açmıştır. Hem ilm-i kelâmın tesbît ettiği esâsâta karışmadan yeni isbât metodları vaz’ etmiştir. Kelâmdaki devir ve teselsüle münhasır değildir; belki devir ve teselsül ile berâber binlerce delâil-i vahdâniyyeti ibrâz etmiştir. Kur’ânî bir üslûbla her bir mevcûdda görünen bürhân ve delîlleri akla isbât etmiştir.

وَفِى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ

sırrınca her bir şeyde vücûb-i vücûd ve vahdete giden bir yolu göstermiştir. Müellif (ra) bu husûsta şöyle buyuruyor:

“Ba’zı Sözler’de, ulemâ-i ilm-i Kelâm'ın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakíkínin farkları hakkında şöyle bir temsîl söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için ba’zıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir. Tıkanır, kesilir. Fakat, her yerde kuyular kazıp su çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir yerde suyu buldukları gibi... Aynen öyle de, ulemâ-i ilm-i Kelâm, esbâbı, nihâyet-i âlemde teselsül ve devrin muhâliyyeti ile kesip, sonra Vâcibü’l-Vücûd'un vücûdunu onunla isbât ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Ammâ, Kur’ân-ı Hakîm'in minhâc-ı hakíkísi ise; her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayât fışkırtıyor.

وَفِى كُلِّ شَىْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ

düstûrunu herşey'e okutturuyor.”[4]

Hulâsâ: Risâle-i Nûr, Kelâm ve Tasavvuf ilimlerinde tecdîdât yaparak, bu ilimlere Kur’ânî bir tarz ve üslûb getirmiştir. Yâni, tasavvuf ve kelâm ilimleri her ne kadar Kur’ân’dan alınmışsa da, zamânla aslını kaybederek başka bir şekle dönüştüğünden, Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri asrın müceddidi olması hasebiyle her ikisinde tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandırmıştır. Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât etmek noktasında kelâm ilmine; keşfiyât noktasında da tasavvufa ihtiyâc bırakmamıştır. Hem Risâle-i Nûr, bâtıl efkârını nazara vermeden felsefeyi de çürütmüştür.

Demek; Kelâm, Tasavvuf ve Felsefeden mücmelen de olsa haberdâr olmayan bir kimse, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlayamaz, murâd-ı Üstâdâneye vâkıf olamaz.

Sekizinci Esâs: Risâle-i Nûr, yüksek îmân hakíkatlerini ihtivâ eden tedkíkát-ı ilmiyyedir. Yâni, müdakkiktir. O hâlde bu yüksek hakíkatler nasıl rahat anlaşılabilir, müderissiz elde edilebilir ve müdakkik olmayan tam anlayabilir? Burada bir tezâd vardır! Hem, “Risâle-i Nûr, bütün ulûm-i hakíkatı câmi’dir” diyoruz. Hem de, “Risâle-i Nûr’u herkes anlar, bir müderrisden ders almaya ihtiyâc yoktur” diyoruz. Bu ise bir tezâddır.

Demek; müdakkik olmayan, Risâle-i Nûr’u tam kavrayamaz ve ondaki yüksek hakáikı keşfedip zevk edemez.

Dokuzuncu Esâs: Risâle-i Nûr okunduğunda kalben, rûhen ve vicdânen feyze ve rahmete mazhar olmak ayrıdır; o yüksek hakíkatleri aklen anlamak ve o hakíkatlere nüfûz etmek ise bütün bütün ayrıdır. Demek; Risâle-i Nûr’u anlamak için zâhirî ve bâtınî ilimlerden haberdâr olmalı veyâ mezkûr ilimlerde mütehassıs bir müderrisin rahle-i tedrîsâtına ve irşâdâtına oturmalıdır ki, hem tefeyyüz etsin, hem de anlasın.

Evet, Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, her ne kadar âmî de olsa, aklı her bir mes’eleyi anlamasa da, Risâle-i Nûr’u okuduğu zamân kalb, rûh ve vicdân cihetinde feyze medâr olacak bir hâle mazhar olabilir. Çünkü, Risâle-i Nûr, Kur’ân tefsîridir. Teşbihte hatâ olmasın! Nasıl ki, Kur’ân’ı okuyan bir âmî mü’min, Kur’ân’ın ma’nâsını anlamasa da bir feyze mazhar oluyor. Kur’ân’ın esrârına vâkıf olabilmek için ise, ya bizzât kendisinin ulûm-i dîniyyede mütehassıs olması veyâ ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders alması lâzımdır. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimse ne kadar âmî de olsa feyizsiz kalmaz. Ancak, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlamak ve îmânını taklidden tahkíka çevirmek için ya bizzât kendisi çok ilimlerde mütehassıs olmalı; ya da ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders almalıdır.

Onuncu Esâs: Risâle-i Nûr’u okumak ve anlamak ve bu hakíkatleri mü’min kardeşlerimize aktarmak için, müellif (ra)’ın ifâdesiyle: “Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzımdır.”

Demek; medreseler inşâ edilecek, medreselerin de müderrisleri olacaktır. Çünkü, medrese müderrissiz olmaz. Müderris de, zâhirî ve bâtınî ilimlerden haberdâr olacaktır. Risâle-i Nûr, bu ölçüler dâhilinde ancak tam anlaşılabilir. O hâlde, bir kısım insânların zannettiği ve kendilerince, “Biz Risâle-i Nûr’u anlıyoruz, başka eserlere ve bir müderrise ihtiyâc yoktur” demelerinin, hakíkatle ve işin içyüzüyle ilgi ve alâkası yoktur. Belki bu düşünce, o gizli komitenin ortaya attığı bir aldatmacadır, bir safsatadır, bir hayâl mahsulüdür.

On Birinci Esâs: Üstâdımızın emriyle her yerde açılacak dershâne-i nûriyede tedrîsât yapılırken; “Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”nın tesbît ettiği ölçüler dâhilinde ve siyâsî fikirlerden uzak bir tarzda eserler okunmalı ve kelime kelime tahlîl edilmelidir. Vaaz gibi veyâ felsefevârî bir ders usûlü ta’kíb edilmemelidir.

Demek, dershânelerdeki tedrîsât, edille-i şer’ıyyenin tesbît ettiği esâslar dâiresinde olmalı; siyâsî havadan uzak kalmalı; yalnız ve yalnız rızâ-yı Bârî esâs tutulmalı; bir vâizin veyâ bir ehl-i tasavvufun yaptığı vaaz veyâ sohbet şeklinde, husûsan felsefevârî bir tarzda olmamalıdır.

Sâniyen: Bedîüzzamân (ra)’ın, “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini doğru anlayabilmek için; o zâtın bu cümleleri söylediği zamâna gitmek ve o zamânı iyi bilmek gerekir. Zîrâ, o zamânın insânlarının çoğu eski usûl tedrîsât görmüş ve Kur’ân hattını bilen insânlardı. Bir kısmı da Arapçayı ve ulûm-i dîniyyeyi bilen muhakkık âlimlerdi. Hacı Hulusi Bey, Hoca Sabri, Mehmet Feyzi gibi zevât-ı âliye, Risâle-i Nûr’u tanımadan önce ulûm-i zâhiriyyeyi elde ettikleri ve ma’neviyyâttan da haberdâr oldukları için, bir müderrise ihtiyâc duymadan bu Kur’ânî derslerden istifâde ediyorlardı. Müellif (ra), mezkûr cümleleri, bunlar ve bunlara benzer eşhâs için sarf etmiştir.

Bununla berâber, Üstâd Hazretleri, bu cümleleri söylediği zamânda dînî tedrîsât ve Kur’ân hattı her tarafta yasaklanmış; câmi’ ve medreseler kapatılmış; bir kısım âlimler şehîd edilmiş; bir kısmı da susturulmuştu. Hakíkí ma’nâda dîn-i İslâm’ı tebliğ eden Bedîüzzamân Hazretlerinden başka kimse bulunmadığından, elbette böyle bir zamânda hakáik-ı îmâniyyeyi ders veren Risâle-i Nûr eserlerini okumaları için Bedîüzzamân Hazretlerinin insânları böyle cümlelerle teşvîk etmesi lâzım ve elzemdi. Tâ ki, dîn hizmeti kaybolmasın. Hem, “Risâle-i Nûr’u ders alın!” dese, zâten buna devlet tarafından izin verilmiyordu. Hakíkí ma’nâda dîn-i İslâm’ı tebliğ edecek başkaları da yok ki gidip onlardan ders alınsın. Çünkü, ulûm-i dîniyyeyi ders vermek yasak idi. O hâlde ders alacakları kimse bulunmadığı için, “Herkes derecesine göre Risâle-i Nûr’dan ne kadar istifâde etse kârdır” denilmiştir ve mezkûr cümleler bu ma’nâda söylenmiştir.

Hulâsâ: Müellif (ra), “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini söylediği zamânda iki şey hâkim idi:

1) O zamânda yaşayan insânların çoğunun eski medrese usûlünden haberdâr olması;

2) Dînî tedrîsât nâmına her şeyin yasak edilmiş olması idi.

Bugünkü nesil ise, hem o eski tedrîsâttan habersiz; hem de Arapça ve eski Türkçeyi bilmiyorlar. O hâlde günümüz insânının Risâle-i Nûr’u tam anlayabilmesi için ya çok ilimlerde mütehassıs olması; ya da ulûm-i dîniyyede ve ma’neviyyâtta mütehassıs olan bir müderrisin rahle-i tedrîsâtından ders alması lâzımdır. Zîrâ, Risâle-i Nûr’da öyle mesâil vardır ki, sâdece aklen anlaşılmaz. Ma’neviyyâtın da olması gereklidir. Meselâ; Haşir mes’elesi, o kadar müşkîldir ki; bir insân ne kadar muhakkık da olsa bir sene okuyup mütâlea etmekle ancak bir kısım esrârını anlayabilir. Âyetü’l-Kübrâ Risâlesi’ni, Otuzuncu Lem’a’yı en büyük bir âlim dahi her mes’elesini birkaç defa okumakla hemen çözemez. Çözse de ancak aklıyla çözer. Hakáikını kalben ve rûhen zevk etmek için yine ma’neviyyât ehli olmak gereklidir.

Demek, bu derslerin hakkıyla anlaşılabilmesi için ulûm-i dîniyyeyi bilen ve ma’neviyyât erbâbı olan mütehassıs zevâtın dersin başında bulunması ve bu vasıflara sâhib eşhâs tarafından îzâh edilmesi lâzımdır. Yoksa, keyfemâyeşâ herkesin bu Kur’ânî derslerin başına geçip bu Kur’ânî dersleri hiçbir ölçü tanımadan hevâsına göre îzâh etmesine müsâade edilmemiştir.

Nasıl ki, bir insânın Kur’ân ve Hadîs’i kendi re’yiyle ve hevâsına göre tefsîr etmesi câiz değildir. Öyle de, Risâle-i Nûr, Kur’ân ve Hadîs’in tefsîri olması hasebiyle bir kimsenin bu eseri, kendi re’yiyle ve ölçüsüz olarak îzâh etmesi de câiz değildir. Bu durumda Risâle-i Nûr mesleği, başı boş bir meslek hâline gelir ki; böyle bir meslek de yeryüzünde yoktur. Öyle ise bu işin tek çâresi, muhakkık âlimlerin, ehl-i hakíkatin, ma’neviyyât ehlinin, Risâle-i Nûr’u çok okuyan kimselerin bir araya gelmeleri sûretiyle bir hey’et oluşturup Risâle-i Nûr’u okumak, okutmak, bu eserlerin şerh ve îzâhını yapmaktır. Risâle-i Nûr’un hakíkatleri ancak bu şekilde tam ma’nâsıyla anlaşılabilir. O hâlde Risâle-i Nûru hem okumak, hem okutmak, hem şerh ve îzâhını yapmakla mükellef muhakkık ve ma’neviyyât ehli bir cemâati ve ulûm-i zâhiriyye ve ulûm-i bâtıniyyede mütehassıs bir hey’eti teşkîl etmekten başka çâre yoktur.

Sâlisen: “Risâle-i Nûr’un mücmel cümlelerini, Risâle-i Nûr’un mufassal cümleleriyle îzâh etmek gerektir” düstûruna binâen; Üstâd Bedîüzzamân Said Nursî Hazretlerinin,“Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini yine bu ma’nâda beyân edilen ba’zı cümleleriyle yedi başlık altında îzâh etmeye çalışacağız. Şöyle ki:

BİRİNCİSİ: Üstâd (ra) Hazretleri, bir âyet-i kerîmenin işârî ma’nâsını beyân ederken şöyle demiştir:

“Ma’nevî bir elektrik olan Resâili'n-Nûr dahi gáyet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet-i tahsîle ve derse çalışmaya ve başka üstâdlardan taallüm edilmeye ve müderrisînin ağzından iktibâs olmaya muhtâc olmadan, herkes derecesine göre o ulûm-i âliyyeyi, meşakkat ateşine lüzûm kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifâde eder, muhakkık bir âlim olabilir.”[5]

Müellif (ra)’ın bu cümleleri birkaç kayıtla mukayyed olup, mutlak değildir.

Birinci Kayıt: “Herkes derecesine göre” anlayabilir. Demek, herkes her mes’eleyi anlayamaz.

İkinci Kayıt: Müellif (ra), “o ulûm-i âliyyeyi, meşakkat ateşine lüzûm kalmadan anlayabilir” diyor; “anlar” demiyor. Bu ise bir kaziye-i mümkinedir. Yâni, o ulûm-i âliyyeyi anlamak mümkündür. Fakat, bu, herkes için geçerli değildir.

Üçüncü Kayıt: Müellif (ra), “muhakkık bir âlim olabilir” diyor, “muhakkık bir âlim olur” demiyor. Bu da kaziye-i mümkinedir. Yâni, böyle bir şey mümkündür. Ancak, herkes için her zamân geçerlidir denilmez.

Hulâsâ: Müellif (ra)’ın bu sözleri, Risâle-i Nûr’un bir sehl-i mümteni ile ve gáyet kolay ve vuzûh-i ifâde ile en yüksek hakáik-ı âliyyeyi ders verdiğini ifâde etmektedir. Elhâk bu doğrudur. Fakat, bu, Risâle-i Nûr’un her mes’elesinin herkes tarafından tamâmıyla anlaşıldığı ma’nâsına gelmez. Belki herkes, derecesine göre istifâde edip anlayabilir. Yâni, tefeyyüz eder.

Nasıl ki, Kur’ân okumak ve dînlemek husûsunda İbn-i Sînâ gibi en dâhî bir feylesof ile en âmi bir mü’min diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ, ba’zan olur ki; o âmî adam, kuvvet ve safvet-i îmân cihetiyle, İbn-i Sînâ'dan daha ziyâde istifâde eder, feyizden mahrûm kalmaz. Aynen bu misâl gibi, Risâle-i Nûr’u okuyan veyâ dînleyen bir mü’min, ne kadar âmî de olsa tefeyyüzden mahrûm olmaz ve hissesiz de kalmaz.

İKİNCİSİ: “Risâle-i Nûr, îmânî mes’eleleri lüzûmu derecesinde îzâh etmiş. Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor. Herkes isti’dâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder. Aklınız herbir mes’eleyi tam anlamasa da, rûh, kalb ve vicdânınız hissesini alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır.”[6] Müellif (ra)’ın yukarıdaki cümleleri birkaç kayıtla mukayyed olup; mutlak değildir.

Birinci Kayıt: “Risâle-i Nûr, îmânî mes’eleleri lüzûmu derecesinde îzâh etmiş”tir. Evet, îmânî mes’eleleri öğrenmek için Risâle-i Nûr kâfîdir. Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimse, hakáikı-i îmâniyye cihetinde derecesine göre istifâde eder, hissesiz kalmaz. Bu husûsta Risâle-i Nûr’un hocası yine Risâle-i Nûr’dur; başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor. Yâni, altı erkân-ı îmâniyye ve beş esâsât-ı İslâmiyyeyi aklî delîllerle isbât etmek husûsunda Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserlere ihtiyâc bırakmıyor demektir.

Evet, Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyenin isbâtı husûsunda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra kâfîdir; Kelâm ve Tasavvuf ilimlerine ihtiyâc bırakmıyor. Zîrâ, hakáik-ı îmâniyyenin aklî delîllerle isbâtı husûsunda kelâm ilminin serdettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serdetmiştir. Tasavvuftaki İmkân Âleminin keşfinden sonra Vücûb Âlemini keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr’da, Âlem-i İmkânla Âlem-i Vücûb berâber ders verilmektedir. Yâni, Risâle-i Nûr, her bir eserde bütün âsârı; her bir fiilde bütün ef’âli; her bir isimde bütün esmâyı göstermektedir. Böylece, tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakáikı ve keşfiyâtı Risâle-i Nûr ilk derste verir ve keşfiyâtın en ileri noktasını gösterir.

Hulâsâ: Risâle-i Nûr, erkân-ı îmâniyyeyi aklî delîllerle isbât cihetinde kelâm ilmine; keşif cihetinde de tasavvufa ihtiyâc bırakmıyor. Çünkü, Risâle-i Nûr hem isbâttır, hem de keşiftir. Bununla berâber Tasavvuf ve Kelâm ilimlerine ihtiyâc yoktur denilemez. Zîrâ, her mü’minin bilmesi lâzım gelen zarûriyyât-ı dîniyyesi ve Risâle-i Nûr’da geçen ba’zı ilmî ıstılâhların ma’nâları bu ilimlere dâir kaleme alınan kitâblarda mevcûddur. Bu konuların öğrenilmesi için o kitâblara mürâcaât etmeyi bizzât Müellif (ra) eserlerinde tavsiye etmiştir. Şerhü’l-Mevâkıf, Şerhü’l-Makásıd; Mîzân-ı Şa’rânî; Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî gibi.

İkinci Kayıt: Müellif (ra), “Herkes isti’dâdı nisbetinde kendi kendine istifâde eder” buyurmakla, Risâle-i Nûr’u herkesin kábiliyyetine göre anlayabileceğini, bununla berâber her bir mes’elesini tam anlayamayacağını ifâde etmektedir.

Üçüncü Kayıt: “Aklınız herbir mes’eleyi tam anlamasa da, rûh, kalb ve vicdânınız hissesini alır” buyurmakla, herkesin her bir mes’eleyi aklen tam anlamasa da kalben, rûhen ve vicdânen bütün bütün feyizsiz kalmayacağını açıkça beyân etmiştir. Çünkü, bir kimse, delîllerle isbât edilen bir mes’eleyi aklen anlamak için, ya bir çok ilimde ihtisâs sâhibi olmalı; ya da o ilimlerde mütehassıs bir müderristen ders almalıdır.

Demek, Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, her ne kadar âmî de olsa Risâle-i Nûr’u okuduğu zamân kalb, rûh ve vicdân cihetinde feyze medâr olacak bir hâle mazhar olabilir. Teşbihte hatâ olmasın! Nasıl ki, Kur’ân’ı okuyan bir âmî mü’min, Kur’ân’ın ma’nâsını anlamasa da bir feyze mazhar olabilir. Kur’ân’ın esrârına vâkıf olabilmek için ise, ya bizzât kendisi ulûm-i dîniyyede mütehassıs olmalı veyâ ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders almalıdır. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’u hakkıyla anlamak ve aklıyla îmânını taklidden tahkíka çevirmek için ya bizzât kendisi çok ilimlerde mütehassıs olmalı; ya da ulûm-i dîniyyede mütehassıs olan eşhâsdan ders almalıdır.

ÜÇÜNCÜSÜ: “Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz.”[7]

Üstâd Bedîüzzamân (ra) Hazretleri yukarıdaki ifâdelerinde olduğu gibi bu cümlelerinde de, Risâle-i Nûr’un her mes’elesinin herkes tarafından anlaşılamayacağını; fakat herkesin derecesi nisbetinde bu eserden istifâde edeceğini beyân buyurmuştur. Müellif (ra)’ın, “Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz” cümlesi, “Risâle-i Nûr’un hocası, Risâle-i Nûr’dur. Risâle-i Nûr, başkalarından ders almaya ihtiyâc bırakmıyor” cümlelerini îzâh etmektedir.

Müellif (ra), “Kendi kendine bir derece istifâde eder, fakat herkes her bir mes’elesini tam anlamaz” cümlesinde, “bir derece istifâde eder” diyor; her mes’elesini anlar demiyor. Her bir mes’eleyi tam anlayabilmek için de yol gösterip şöyle buyuruyor: “Nûr şâkirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzımdır.” Müellif (ra), bu ifâdelerinde her yerde küçücük birer dershâne-i nûriye açmak lâzım geldiğini beyân ediyor. Tâ, içinde tedrîsât yapılsın. Zîrâ, dershâne, tedrîsât içindir. Hem dershânenin ulûm-i zâhiriyye ve ulûm-i bâtıniyyede mütehassıs bir müderrisi olması lâzımdır. Çünkü, tedrîsât, müderrissiz olamaz.

Risâle-i Nûr, hakáik-ı îmâniyye cihetinde pek çok ulûm-i mütenevviayı câmi’ bir eser olduğundan, bu eserin tam ma’nâsıyla anlaşılabilmesi için hem her yerde dershâneler açılmalı; hem o dershânelerin mezkûr şartları hâiz müderrisleri olmalı; hem de o dershânelerde mütenevvi’ ilimler okutulmalıdır. Risâle-i Nûr’un hakkıyla anlaşılabilmesi için o mütenevvi’ ilimler tahsîl edilirken ve Risâle-i Nûr eserleri ders verilirken “Kitâb, Sünnet, İcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ”nın tesbît ettiği ölçüler dâhilinde ve siyâsî fikirlerden uzak bir tarzda o eserler kelime kelime tahlîl edilmelidir. Vaaz gibi veyâ tasavvufvârî veyâ felsefevârî bir ders usûlü ta’kíb edilmemelidir.

En basit bir kitâb dahi tedrîsât olmadan anlaşılmazsa; hakáik-ı îmâniyyeyi ders veren Risâle-i Nûr, tedrîsât olmadan nasıl anlaşılabilir?

DÖRDÜNCÜSÜ: “Bu dürûs-i Kur’âniyyenin dâiresi içinde olanlar, allâme ve müctehidler de olsalar, vazîfeleri, ulûm-i îmâniyye cihetinde, yalnız yazılan şu Sözlerin şerhleri ve îzâhlarıdır veyâ tanzîmleridir.”[8]

“Zannederim ki, hakáik-ı âliyye-i îmâniyyeyi tamâmıyla Risâle-i Nûr ihâtâ etmiş, başka yerlerde aramaya lüzûm yok. Yalnız ba’zan îzâh ve tafsîle muhtâc kalmış. Onun için vazîfem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazîfeniz devâm ediyor. Ve inşâallah vazîfeniz şerh ve îzâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşr ve ta’lîm ile belki, Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektûbları te’lîf ile ve Dokuzuncu Şua'ın Dokuz Makámını tekmîl ile ve Risâle-i Nûr’u tanzîm ve tertîb ve tefsîr ve tashîh ile devâm edecek. Risâle-i Nûr’un samîmî, hâlis şâkirdlerinin hey’et-i mecmuâsının kuvvet-i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs-ı ma’nevî, bâkí ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.”[9]

Mâdem Üstâd Bedîüzzamân (ra), mezkûr cümlelerinde Risâle-i Nûr’un şerh, îzâh, tekmîl, tahşiye, neşr ve ta’lîmine ihtiyâc olduğunu îzâh etmiştir. Müellif (ra)’ın bu ifâdeleri, Risâle-i Nûr eserlerinin her bir mes’elesinin tam anlaşılmadığını gösteriyor. Demek, bu eserlerin anlaşılabilmesi için şerh ve îzâha ihtiyâc vardır.

Evet, Risâle-i Nûr’da öyle mühim ve müşkîl mes’eleler vardır ki, en mühim bir âlim dahi senelerce uğraşsa yine tam ma’nâsıyla halledemez. Risâle-i Nûr’un birinci talebesi ve birinci muhâtabı olan ve zâhirî ve bâtınî ilimleri ikmâl eden Hacı Hulusi Bey; “Allah kabûl etsin! Elli sene Risâle-i Nûr üzerinde ter döktük. Buna rağmen Risâle-i Nûr’u tam ma’nâsıyla anlayamadım” dediği hâlde; bir kimsenin emek vermeden, ter dökmeden, ilim ve hikmet sâhibi olmadan, ulûm-i zâhiriyye ve bâtıniyyeyi tahsîl etmeden Risâle-i Nûr’un her bir mes’elesini anlayabilmesi mümkün müdür? Nûr’un birinci muhâtabı olan Hacı Hulusi Bey’in bu sözleri delâlet eder ki; Risâle-i Nûr zordur, herkes her bir mes’elesini kendi kendine anlayamaz. Bununla berâber, Risâle-i Nûr’u okuyan bir kimse, okuduğu mes’eleleri aklen anlamasa da derecesine göre kalb, rûh ve vicdânen zevk eder, feyizden mahrûm kalmaz.

Hulâsâ: Risâle-i Nûr’un gáyet bedîhî ve kuvvetli bir tarzda hakáik-ı îmâniyyeyi isbât etmesine rağmen, her mes’elenin herkes tarafından tamâmen anlaşılmadığı isbâttan müstağnî bir mes’eledir. Çünkü, insânlar, bunu o kadar çok söylüyorlar ki, artık isbâta ihtiyâc yoktur. Evet, Risâle-i Nûr’un tam anlaşılmadığı avâm ve havas bütün ümmetçe musaddaktır. Hattâ, Risâle-i Nûr’un anlaşılması çok güç bir eser olduğu ulemâ-i İslâm’ca dahi ikrâr edilmektedir. Öyle ise hem şerh ve îzâha; hem de bir müderrisin yanında taallüme ve tahsîle ihtiyâc vardır.

Mâdem Müellif (ra), Risâle-i Nûr’un şerh ve îzâhını tavsiye ediyor. Bu ise Risâle-i Nûr’un tam ma’nâsıyla anlaşılmadığının bedîhî bir delîlidir.

BEŞİNCİSİ: “Bir bahçeye girsem iyisini intihâb ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem, ‘Huz mâ safâ’ derim. Muhâtablarımı da öyle arzu ederim. Derler: ‘Sözlerin iyi anlaşılmıyor?’

“Bilirim ki, kâh minâre başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyleyeyim, zuhûrât öyle.”[10]

“Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakíkatın çok derin mes'eleleriyle meşgúl olması ve büyük ulemâlarla derin mes'eleler üzerinde münâzarası ve medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine göre yazması ve Eski Said'in de terakkíyât-ı fikriyye ve kalbiyyesinde, yalnız kendisi anlayacak bir sûrette, gáyet kısa cümlelerle ve gáyet muhtasar bir ifâde ile uzun hakíkatlara kısa kelimelerle işâretler nev'inde o mecmuâyı yazdığı için; bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam îzâh olsa idi, Risâle-i Nûr’un mühim bir vazîfesini görecekti. Demek, o fidanlık Mesnevî, turuk-ı hafiyye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve rûh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risâle-i Nûr, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-ı cehriyye gibi âfâkí ve hâricî dâireye bakıp ma’rifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdetâ Mûsâ aleyhisselâmın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış...

“Hem Risâle-i Nûr, hükemâ ve ulemânın mesleğinde gitmeyip, Kur’ân'ın bir i’câz-ı ma’nevîsiyle, her şeyde bir pencere-i ma’rifet açmış; bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’ân'a mahsûs bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamânda hadsiz ehl-i inâdın hücûmlarına karşı mağlûb olmayıp galebe etmiş.”[11]

“Bu risâlelerin ibârelerindeki işkâl ve iğlâkın, keyf için ihtiyârımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünkü, bu risâle, dehşetli bir zamânda, nefsimin hücûmuna karşı yapılan ânî ve irticâlî bir münâkaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücâdele esnâsında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nûrun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeğe başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minârenin dibinde, kâh minârenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünkü, ta’kíb ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzâr olmuştum. Bunun için, bir nûr bulduğum zamân, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat, o nûrların üstüne bıraktığım kelime taşları, delâlet için değildi. Ancak kaybolmamak için birer nişân ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nûrlar, Kur’ân güneşinden ilhâm edilen misbah ve kandillerdi.”[12]

Müellif (ra)’ın bu cümleleri gösteriyor ki: Akıl ile kalbi birleştiremeyen; Âlem-i İmkân ve Âlem-i Vücûbu berâber mütâlea edemeyen; keşfen gördüğünü kitâb ve sünnetin ölçülerine göre ilmen isbât edemeyen; Risâle-i Nûr’daki ba’zı mesâili tam anlayamaz ve zevk edemez. Husûsan ma’neviyyâtta terakkí etmeyen bir kimse, Müellif (ra)’ın seyr u sülûk-i rûhânîde giderken ma’nevî âlemde keşfettiği ve işâret nev’inden birer cümle ile ifâde ettiği yüksek hakáikı derkedemez.

Kısaca, bu eserin tam anlaşılabilmesi için hem ulûm-i zâhiriyyeye, hem de ulûm-i bâtıniyyeye ihtiyâc vardır. Bu ilimler de ancak tedrîsâtla elde edilebilir. Böyle bir tedrîsâtın gerçekleşmesi de ancak ulûm-i zâhiriyye ve ulûm-i bâtıniyyede mütehassıs bir hey’et ile mümkündür. O hâlde, “Risâle-i Nûr, kolay anlaşılan bir kitâbtır; bir hocadan ders almaya ihtiyâc yoktur” gibi sözler, ancak tefeyyüz noktasında kabûl edilir. Yâni, Kur’ân’ı dînleyen bir âmî adam, nasıl ma’nâsını bilmese de bir feyze mazhar olur. Aynen öyle de, Risâle-i Nûr’u okuyan veyâ dînleyen bir âmî adam, Risâle-i Nûr’da geçen mesâil-i îmâniyyeyi aklen anlamasa da kalben, rûhen ve vicdânen hissesiz kalmaz, bir feyze mazhar olur.

ALTINCISI: “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânın mühim, hakíkatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma’nevîsi var; şüphesiz o şahs-ı ma’nevî bu zamânın bir âlimidir.”[13]

Müellif (ra)’ın bu cümleleri altı kayıtla mukayyeddir.

Birincisi: “Anlayarak” kaydıdır. Yâni, ulûm-i zâhiriyye ve bâtıniyyeyi elde edip ehl-i sünnet vel cemâat inancı dâhilinde murâd-ı Üstâdâneye muvâfık olarak Risâle-i Nûr’u anlamaktır. Demek, Risâle-i Nûr’u gazete gibi okuyan, hakíkatli bir âlim olamaz. Bu sırra binâen Müellif (ra), “Gazete gibi okumayınız”[14] emir buyurmuştur.

İkincisi: “Kabûl ederek” kaydıdır. Yâni, Risâle-i Nûr’u, Kur’ân tefsîri niyetiyle istifâde etmek için okumak; hakíkatlerine teslîm olmak ve tenkíd nazarıyla bakmamaktır.

Üçüncüsü: “Bu zamânın” kaydıdır. Yâni, Kur’ân hattı kaldırılmış; medreseler kapatılmış; tekye ve zâviyeler ilgá edilmiş; câmi’lerden Arapça ezân ve hutbe kaldırılmış. İşte böyle bir zamânda Risâle-i Nûr gibi bir eser ilhâmen Üstâd Hazretlerine yazdırılıyor. Eğer bir kimse, bu eserleri anlayarak ve kabûl ederek okusa, hakáik-ı îmâniyye cihetinde elbette o zamâna göre mühim bir âlim olabilir.

Dördüncüsü: “Hakíkatli bir âlim” kaydıdır. Demek, her ilimde değil; belki hakáik-ı îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve keşfetmek noktasında hakíkatli bir âlim olabilir.

Beşincisi: Hem Üstâdımızın “bu zamânın mühim, hakíkatli bir âlimi olabilir” cümlesi kaziye-i mümkinedir. Herkes için geçerlidir denilmez. Risâle-i Nûr’da böyle bir hakíkat var ve mümkündür. Fakat, hekes için her zamân geçerli değildir. Çalış, o ferd-i ferîd sen ol demektir.

Altıncısı: “Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-ı ma’nevîsi var; şüphesiz o şahs-ı ma’nevî bu zamânın bir âlimidir” kaydıdır. Müellif (ra), bu cümlesiyle kendisini kasdediyor. Yâni, ben, bu zamânın büyük bir âlimi iken siz de bana talebe olmanız hasebiyle o şahs-ı ma’nevînin birer a’zâları hükmündesiniz.

YEDİNCİSİ: “Zâten mesleğimizin esâsı uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürîd mâbeynindeki vâsıta değildir. Belki, hakíkí kardeşlik vâsıtalarıdır. Olsa olsa bir üstâdlık ortaya girer.”[15]

Demek, Üstâdsız olmuyor. Peygamber Efendimiz (asm)’ın umûm ümmete karşı nasıl umûmî risâlet vazîfesi varsa; sırr-ı verâsete mazhar olan Üstâd Bedîüzzamân Hazretleri ve Risâle-i Nûr eserlerinde de şeyhlikten ziyâde üstâdlık (müderrislik) vazîfesi vardır.

Netîce-i Kelâm: Nasıl ki, sözlerin en güzeli olan Kur’ân’ın başta Peygamber (asm) olmak üzere, Sahabe-i Kirâm ve Müfessirîn-i İzâm tarafından binlerce tefsîri yapılmıştır. Kezâ, Kur’ân’dan sonra en büyük eser olan Ehâdis-i Nebeviyyenin yüzlerce şerh ve îzâhı yazılmıştır. Hal böyle iken, bu asırda Kur’ân ve Hadîs’ten sonra en mühim bir hüccet-i îmâniyye olan Risâle-i Nûr, şerhsiz, îzâhsız ve tedkíksiz nasıl anlaşılabilir ve onun yüksek hakíkatlerine nasıl nüfûz edilebilir?

Selametle.....(tahsiye yayinlarindan alinti yapilmistir)
 

meyve

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
15 Eki 2006
Mesajlar
762
Puanları
0
Kardeşim Risale-i Nur kendisi tefsirdir zaten. Tefsir tefsir edilmezki. O zaman adı tefsir olmaz. Risale-i Nur Kur'an'ın bu asra bakan manevi tefsiridir. Siz necisiniz gerçekten merak ediyorum. Yani meşrebiniz nedir? Her ne ise selametle...
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
Kardeşim Risale-i Nur kendisi tefsirdir zaten. Tefsir tefsir edilmezki. O zaman adı tefsir olmaz. Risale-i Nur Kur'an'ın bu asra bakan manevi tefsiridir. Siz necisiniz gerçekten merak ediyorum. Yani meşrebiniz nedir? Her ne ise selametle...
Olsa olsa "Ehli Sünnet vel cemaat" hem "Risale i Nur a " talebe olma gayretinde bir mü'min...

Keşke bu yaziyi okuduktan sonra böyle bir soru sorsaydin...

Selametle...
 
Üst