Diyalogun Önemi Nedir? Diyalog Bir İhtiyaç mıdır Yoksa Olmasa da Olur mu? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Diyalogun Önemi Nedir? Diyalog Bir İhtiyaç mıdır Yoksa Olmasa da Olur mu?

arşivist

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ocak 2007
Mesajlar
1,361
Puanları
0
Web sitesi
www.smf123.net
Diyalogun Önemi Nedir? Diyalog Bir İhtiyaç mıdır Yoksa Olmasa da Olur mu?

Diyalogun Önemi Nedir? Diyalog Bir İhtiyaç mıdır Yoksa Olmasa da Olur mu? (6 Şubat 2005 Tarihli Pazar Sohbeti'nin Transkripsiyonu)
Hüseyin Gülerce: Efendim, iyi pazarlar diliyoruz. Bir Pazar Sohbeti programında tekrar sizlerle birlikteyiz. Bu haftaki konuğumuz sayın Hayrettin Karaman Hocamız. Hocam, hoş geldiniz. Sayın hocamızla gündemdeki konuları görüşeceğiz. Üç önemli konumuz var birisi dinler arası diyalog denilen fakat aslında din müntesipleri arasındaki diyalog kast ediliyor bu konuyu konuşacağız veya kültürler arasındaki diyalog. İkincisi, son günlerde gündeme getirilen misyonerlik faaliyetleri var bu konuyu konuşacağız. Daha sonra da malumunuz Türkiye, AB üyelik sürecinde müzakere tarihi aldı. Önümüzdeki sonbaharda üç ekimde AB ile müzakereler başlayacak fakat hem Türkiye’de kamuoyunda hem de Avrupa kamuoyunda Hıristiyanlık-Müslümanlık konusu gündeme getiriliyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine bir de din perspektifinden bakmaya çalışacağız veya din konusunu konuşacağız. Sayın Hocam ilkinden başlayalım.
Hayrettin Karaman: Öyle yapalım bu gün küreselleşmeden söz ederek başladınız. Yani bugünü biraz tanımladınız. Bugün dünya büyücek bir köy haline geliyor deniyor ona atıf yaptınız ama bugünü bırakıp düne yani bayağı düne geçmişe baksak, biz ben kendi branşım mensup olduğum ilim itibarıyla ile de daha din merkezli konuşacağımıza göre, din kültür merkezli İslam’ın geldiği döneme gitsek bir baksak o zaman küreselleşme diye bir olay yoktu, bugünkü iletişim ve ulaşım araçları da yoktu. Teorik olarak zannedilebilir ki her hangi bir topluluk başka topluluklarla din, kültür, işte etnik kavim toplulukları ile hiç bir ilişki kurmadan yaşayabilir. Teorik olarak böyle zannedilebilir. Peki böyle olmuş mu yani, böyle mi yaşanmış? Mesela Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- İslam’ı tebliğe başlamadan önce onun ilk muhatabı olan Araplar, işte Mekke’de, Medine’de o Hicaz’ın belli yerlerinde başka din, ırk mensupları ile hiç bir ilişki kurmadan yaşamışlar mı, yaşayabilmişler mi? Bu sualin cevabı hayırdır, hem kültür hem ticaret hem de siyasi savaş barış vs şeklinde ilişkileri olmuş. Bu kesin. Sonra İslam tebliğ edilmiş. İslam kime tebliğ edilecek? İslam diye bir din geliyor Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün bildiğiniz gibi o inzivaya çekildiği insanlardan biraz dünya alakalarından ilgilerinden biraz uzaklaşarak kendisi ile başbaşa kaldığı, tefekküre daldığı o Hira Mağarasında işte Allah Teala Hazretleri Cebrail’i gönderiyor ve İslam’ı tebliğ etmeye başlıyor. Yapayalnız bir insan ve ilk defa Müslümanlık ona vahiy yoluyla tebliğ edilmeye başlıyor. Hemen arkasından da “En yakınlarını uyar ve onlara bu dini tebliğ et.” deniyor. Oturma, uyuma, öyle yorganın altında büzülüp kalma. Kalk, “enzir” insanları uyar onlara tebliğ et, “belliğ” onlara ulaştır tebliğ et ulaştır, emrediliyor. Peki, nereden başlıyor? En yakınlarından diyor mu ki bu din sadece akrabana tebliğ et ailene Müslüman olsunlar, tamam. Başkaları ile alâkanı kes, senin evinin etrafına yüksek bir duvar ör, işte bahçeye de buğday ek bir de kuyu kaz orada ek biç ye ve tevhid dinini yaşa öl demiyor. Şimdi o aile de zaten öteki Hz. Nuh kıssasından biliyoruz ki oğlu ona inanmadığı için Allah Teala Hazretleri diyor ki “Bu, senin ailenden değil.” O halde meseleye dini olarak baktığımızda aile kavramı da değişiyor. Nitekim mesela mirasta farklı din mensupları birbirlerine varis olmuyorlar. O halde din farkı, aile ilişkisinin ortasına bir duvar olarak giriyor. Öz be öz oğluna Hz. Nuh’un Allahu Teala “İnnehû leyse min ehlik.” “O senin ailenden değil.”diyor.
Hüseyin Gülerce: Dolayısıyla tebliğ ötekine yapılacak.
Hayrettin Karaman: Ha, öyle ise öteki. Şimdi “öteki” kavramı ortaya çıkıyor. Tebliğ emrini aldığınız andan itibaren öteki ile ilişki başlar. Yani bu zorunludur. Bir kere tebliğ bunu başlatır.
Hüseyin Gülerce: Bugünkü mânâda diyalog.
Hayrettin Karaman: : Evet yani bunun adına diyalog de tebliğ de başkaca ...
Hüseyin Gülerce: Efendimiz’in panayırlara katılması.
Hayrettin Karaman: Tabii öteki ile ilişki. Onu unutmayın siz, ama burada önemli bir şey daha söyleyeceğim. Şimdi sizin nasıl bir öteki bilinciniz ve öteki ile ilgili planınız, programınız hesabınız varsa ötekinin de sizinle ilgili bir şuuru, sizin hakkınızda bir kanaati, sizinle ilgili bir plan ve programı vardır. Bu da tabii değil midir? Şöyle diyebilir miyiz yani, sadece ben ve öteki kavramı olsun benim öteki ile ilgili plan ve programım olsun ama öteki bir eşya gibi olsun, robot gibi olsun? Onu ben istediğim gibi irtibat kurayım kurmayayım, diyalog kurayım kurmayayım, davet edeyim etmeyeyim, edersem ben istediğim gibi yapayım, ondan bana bir itiraz farklı bir durum kalmasın, gelmesin, bu problem çıkmasın. Bunu demek mümkün mü? Değil. Onun da hesabı var bunu da biliyorsunuz. Yani siz tebliğ ederken karşınızdakinin de sizinle ilgili bir kanaati, bilinci ve bir duruşunun olacağını biliyorsunuz. Bununla sizin hesaplarınızın uymayabileceğini, bir çok problem çıkacağını, bazı yerlerde planınızın programınızın tutmayacağını, bazı yerlerde ters tepki alacağınızı, amacınıza ulaşamayacağınızı, zarar edeceğiniz bir hesaba katıyorsunuz bu da olabilir diyorsunuz. Bunu unutmamak lazım yani bir kere diyalogsuz olmaz ve diyalogun da tabiatı budur.
Hüseyin Gülerce: Efendimiz dönemindeki diyalog örneklerini hatırlayacak olursak ...
Hayrettin Karaman: Şimdi Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- zamanında Müslümanlar, davet edilmesi gereken ama Müslüman olmayan üç sınıfı, üç grubu bir birinden ayırmak mümkün. Yani üç gruptan söz etmek mümkün. Biri, kendi hemşehrisi olan, müşrik putperest olan Araplar. İkincisi, daha çok Medine civarında yaşayan Yahudiler. Üçüncüsü de seyahatlerde filan Suriye taraflarına gidildiğinde temas edilen ama bu arada Yemen’le Suudi Arabistan sınırında oturan, oraya yerleşmiş olan Necran denen bir bölgede yerleşmiş olan Hıristiyanlar. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz tarihi sırayla gidersek önce müşriklerle diyalog kurarak İslam’ı tebliğ ediyor, sadece İslam’ı tebliğ etmek için diyalog kurmuyor yalnız. Buna da biraz ileride temas edeceğiz. Diyalog sadece dini karşı tarafa, yani öteki ile ilişki kurmak anlamında alıyorum ben diyalogu. Konuşmak, görüşmek, birlikte bir şey yapmak, bir işi kotarmayı düşünmek, onun üzerine müzakere yapmak, temas kurmak, iletişim kurmak anlamında alıyorum diyalogu. İşte bu, bu manada ilk diyalog kurduğu insanlar bu putperest müşriklerdir Peygamber Efendimizin. Şunun altını bir daha çizelim, evet tebliğ etmek için biraz önce söylemiştiniz panayırlara da gidiyor. Panayırlar aslında hem ticaret hem eğlence yerleridir. Ama orada eğlence var, orada gayri meşru manzaralar da vardır. Yani İslam’ın değerleri ile ters düşen manzaralar da eylemler, olaylar da vardır. Ve buna rağmen oraya gittiği sabittir, Peygamber Efendimizin orada uzak yerlerden gelen insanlarla temas kurduğunu tanıştığını olara İslam’dan söz ettiğini biliyoruz. Ama tebliğ sadece dini tebliğ için ama diyalog sadece dini tebliğ için yapılmaz aynı zamanda amacınız tebliğ ama tebliğ edebilmek için tebliğ edebilecek bir Müslüman grubunun yeryüzünün herhangi bir yerine yerleşip yaşama imkânı bulması gerekir. Öyle mi değil mi? E yani kim tebliğ edecek insan? Hz Peygamber ve O'na inananlar. E peki bunlar var olursa tebliğ olur, diyalog olur. Var olmazlarsa olmaz. Varlığınız tehlikeye düşerse öteki ile diyalogunuz şimdi tebliğ için değil, varlığınızı güvence altına almak içindir
Hüseyin Gülerce: Yani güç dengesi sizin aleyhinize ise?
Hayrettin Karaman: Aleyhinize ise, varlığınız tehlikeye düşmüş ise varlığınıza bir şey demiyorlar ama tebliğinizi engelliyorlar. Bu sefer, tebliğ özgürlüğü elde etmek için, İslam’ı yaşama, anlatma, tanıtma özgürlüğü elde etmek için sizden güçlü olan veya size destek olacak olan sizi engelleyecekleri, engelleyecek olan yani durduracak olan ötekilerle, bu sefer ötekilerle diyalog kurarsınız. Yani amacınız bu sefer budur. Bütün bunlar bir şeyi gösteriyor. Sizin bir davanız, bir dininiz, bir inancınız varsa onunla var olmak ve yaşamak istiyorsanız, bir de sizin dininiz müteaddî, geçişli ise yani başkalarına da sirayet etmesini, başkalarını da kazanmayı istiyorsanız bu diyalogsuz olmaz. Zaten bence insan hayatı diyalogsuz olmaz
Hüseyin Gülerce: Peki ama son günlerde bu konuda hakikaten çok ciddi aleyhte neşriyat yapıp papazlarla oturup kalkmak da nereden çıktı diyen insanlar var. Yani bunlar aslında işin bu özünü bilmediklerinden dolayı mı yoksa bu diyaloga neden karşı olunuyor bizim inancımızın temellerinde varsa.
Hayrettin Karaman: Benim anladığım bu daha ziyade diyalogun bütününe değil, çünkü ona itiraz eden bazı kardeşlerimizin yaptıkları programın adı da diyalog...... “dialog”, “kapek” kelimesine de itiraz ettiklerini de sanmıyorum ama diyalogun belki belli bir grup tarafından yapılan belli bir çeşidine karşı tepki gösteriyorlar ama bu tepkiyi öyle gösteriyorlar ki, bütünüyle diyalog hedef alınmış gibi gözüküyor.
Hüseyin Gülerce: Belli grup derken Hocam işte bu işi benim mütevelli heyet başkanı olduğum sizin de platformlarında görev aldığınız Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı öncülük ediyor, yani siz de içinde bulunuyorsunuz. Yani sizin gördüğünüz nedir? Bu diyalog çalışmaları içerisinde vakfın. Siz yazınızda da ifade ettiniz Yeni Şafak gazetesinde. Yani bu arkadaşlar bir başkası yapacaksa biz destek olalım dendi ama gene yükün altına giren olmadı. Bu konuyu biraz açar mısınız? Neden rahatsızlık veriyor?
Hayrettin Karaman: Yani benim gönlüm ister ki -bu sualinize cevap vereceğim de- şuradan gelmek istiyorum, benim gönlüm ister ki şu memlekette İslam’ı dava edinen bunun için ben hüsn-ü zanla söylüyorum, bunun için bir şey beklemeden yani maddi, hatta manevi nüfuz bile beklemeden Allah rızası için gayret gösteren, çaba gösteren ne kadar insan var ki? Zaten yani bu insanlar manevi nasiplerini şundan bundan almış olabilirler. Maneviyatlarını, heyecanlarını şuradan veya buradan yani farklı kaynaklardan almış olabilirler. Bunların hepsi Müslümansa veya müslümanım diyorlarsa biz müslümanız diyene de müslümansın diye bakmak durumundayız. O zaman gönül istiyor ki, birbirinin gıyabında, arkasında ve abartılı olarak atıp tutmak ve birbirini Müslümanlar nezdinde harcamak, yok etmeye çalışmak yerine diyalogu orada da kullansalar. Yani bu diyalog dediğimiz şey ötekiler arasından önce kendileri arasında, kendileri arasında da olsa. Bunun için taraflar aslında savaş baltalarını, varsa taraflar -böyle söyleyeyim- savaş baltalarını bir tarafa bırakmalılar. Başka amaçları da bir tarafa bırakmalılar. Varsa, yine varsa diyorum. Ben kendimi itham etmiyorum başka amaçları da bir tarafa bırakmalılar ve o zaman eğer bir tarafa bırakıyorlarsa bırakabilirsek geriye ne kalır? İslami endişe kalır. Şimdi bir Müslüman olarak siz bir din kardeşimizin İslami endişesine, korkusuna katılmaz mısınız? İslami diyorum. İslami şu demek; dine veya Müslümanlara zarar gelecek, zarar gelmesi ihtimali ve korkusu demek. Buna bîgâne kalabilir miyiz, her hangi birimiz? Kalmayız. O halde meselemiz diyalog olsun. Şimdi diyalogun tamam, belli bir cemaatin belli bir şekilde yürüttüğü, o şekil ne? O şekli de bir parça hatırlayalım beraber. Ya onu unutturmayın bana, yani şimdi benim bildiğim diyalog sadece papazlarla olmuyor yani sizin...
Hüseyin Gülerce: Diyalog Avrasya var mesela.
Hayrettin Karaman: Sizin başkanı olduğunuz işte kuruluşun.
Hüseyin Gülerce: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı
Hayrettin Karaman: Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın yürüttüğü bu diyalog toplantıları sadece işte Papa ile görüşmek, sadece Hıristiyan veya Yahudi din adamları ile bir araya gelmek şeklinde olmuyor, ona münhasır değil daha geniş...
Hüseyin Gülerce: Abant’ta başladı mesela.
Hayrettin Karaman: Daha geniş tabanlı diyalog faaliyeti var. Bununla birlikte bu cemaatin veya bu grubun veya bu kurumun, bu vakfın yürüttüğü bu diyalogun zararlı olduğu kanaati varsa tv lerde, radyolarda, gazetelerde şimdi gruplar birbirlerine atış yapıyorlar. Şimdi diyorlar ki senin bu yaptığın dine ihanettir. Sen dini rezil ediyorsun ve ötekilerin dinlerini propaganda etmelerine vesile oluyorsun. Kazancın ne? Kaybın bu. Bu, kayıp. Kazancın ne? Cevap veriyor, kazancım yok. Şimdi orada durulmuyor. Öyleyse sen de kazan bildiğimiz dine, İslam’a bir kazancın yok. Kayıp da ortada. Öyleyse sen mutlaka satılmışsındır, herhalde bir yerlerden para alıyorsun, memursun, bu işi şey yapıyorsun deniyor, değil mi? Bu ağır bir itham. Peki, o zaman beri taraf da ne diyor? Hayır, ben bunu bunun için yapmıyorum. Benim amacım var ve bu amacım maddi değil, aynı zamanda dini ve manevi. Sizin söylediğiniz ihtimal varsa da ne yani burada Hıristiyanlar da Yahudiler de bundan istifade ediyorlarsa da sözlerimin başında da dedim ki ötekinin de hesabı kitabı var diye o da robot değil, o da insan, onun da inancı var. Evet, onların da hesabı kitabı var. Ben hesap ettim, kitap ettim sonuçta biz daha kazançlı çıkıyoruz. Onun için ben bunu yapıyorum diyorsa, yani karşılıklı iddia buysa bir araya gelinse daha iyi değil mi? Televizyonda değil, televizyonlarda halkın karşısına geldiğiniz zaman bir araya, savaş baltalarını bırakamazsınız. Niye? Çünkü her iki grup da bu sefer türbinleri vardır onu düşünmek birisi Fenerbahçe birisi Beşiktaş iki tarafta bir de ne diyorsunuz, bağırıp çağıranlar var, taraftarlar var, amigolar var. Onlar var, bağırıp çağırıyorlar, büsbütün orada soğukkanlı olamaz, tarafsız olamaz
Hüseyin Gülerce: Özür dilerim. Ben burada bir hatıramı, bir iki yıl içerisinde söylemek istiyorum. Bu işe çok karşı çıkan arkadaşlarımızın, Müslümanların önde gelen isimlerinden birisi ile uçakta yan yana düştük, tevafuk oldu. Bu konuya girilmeden herkes ifade edeceği şeyi bildiği için daha önceden ben kendisine bu işlere öncülük eden muhterem bir zatın diyalogla ilgili bir sözünü not almıştım. Yanımdaydı, tevafuk çıkardım. Yan yana oturuyoruz uçakta. Dedim ki, Hocam bakınız diyalog hoşgörü tamam da asıl olan müminlerdir, bir mümine de kimse tercih edilemez. Bunda Allah’ın hakkı vardır, peygamberin peygamberlerin hakkı vardır, sahabenin hakkı vardır, bütün müminlerin hakkı vardır deyince: “Ya Hüseyin Bey!” dedi, “Bu iş öyle ise, ben o zaman o arkadaşlarımıza söyleyeyim size tekrar dua edelim.” dedi. Ve altı ay da sizin dediğiniz gibi atış olmadı. Yani ben bu diyalogu önemsiyorum. Ama işte orada acaba birbirimizi rencide etmeden, böyle ekranlardan, gazete sütunlarından suçlamadan. Diyalogun da bir zemini olması lazım, şimdi siz bu insanlarla oturuyorsunuz ama bir el uzattığınız zaman onlar da size bir el uzatıyorlar. Yani o elin kesilmemesi lazım. Kaldı ki öteki ile diyaloga açık insanların kendi arasında çok daha rahat oturup konuşmaları söz konusu olacak. Şimdi hocam ben gene şuna dönmek istiyorum siz bizim tarihimizde inancımızda bunun örneği çok dediniz. Mesela efendimiz papazlarla oturup kalkmamış mıdır? Siz Necar Hıristiyanlarından bahsettiniz, o konuyu da bir açar mısınız? Veya orada da Medine vesikasının önemi nedir? Mesela diyalog çerçevesinde.
Hayrettin Karaman: Şimdi papazlardan önce müşriklerle oturup kalkmıştı. Yani devamlı olarak.
Hüseyin Gülerce: Ebu Cehil’e mesela Efendimiz kaç defa gitmiştir.
Hayrettin Karaman: Hatta dua da etmiştir. “Ya Rabbi şu ikisinden biri ile bu dini destekle teyit et.” diye. Tabii ki gitmiştir, gitmeden olur mu? Onlar da gelmişlerdi. O da gitmiştir, devamlı temas içindedirler. İki de bir bağırır çağırır “Ey ahali! Gelin falan yere.” Çıkar tebliğe ve onlar toplanırlar. Onlara bir defasında Tebbet Suresinin nüzulü ile ilgili bir olay var. Onları çağırıyor Ruhbeistan’ın eteğinde bir tepeye çıkıyor. “Ey yakınlarım, ahali, Kureyş’in ileri gelenleri, gelin.”diyor. Daha kendi yakınlarını çağırıyor, onlara İslam’ı tebliğ ediyor. Diyor ki, “Siz benim bu güne kadar hiç yalan söylediğimi duydunuz mu?” diyor. “Duymadık.”diyorlar. “Peki, şu dağın arkasında düşman var, biraz sonra dağı aşıp gelecek sizi vuracak desem buna inanır mısınız?” “İnanırız, çünkü daha evvel yalan söylemedin.” “O zaman tedbir alır mısınız? Çünkü düşman gelecek, bana inanırsanız tedbir almanız gerekir. O zaman ben size haber veriyorum, bu dünyanın arkasından öbür dünya geliyor biz bu dünyada Allah’ın bana vahyettiği bu dini yaşamazsak öbür dünyada işiniz harap.” deyince “Allah belanı versin, bunun için mi çağırdın bizi?” diye en yakınlarından bir tanesi kendisine ağır sözler söylüyor. Onun üzerine de bu Tebbet Suresi nazil oluyor. Allah-u Teala o sözü söyleyene Peygamberini sevdiği için cevap veriyor, peygamberini teselli ediyor. En yakınından başlıyor. Dediğim gibi bunlar müşrik. Bunlara devamlı tebliğde bulunuyor. Arkasından Yahudiler. İşte Medine’ye geliyor, Yahudilerin ileri gelenleri ile devamlı temas kuruyorlar, konuşuyorlar. Bu sefer Yahudileri bu tebliğlerin, bu diyalogların önemli bir kısmında Peygamberimiz karşı tarafı İslam’a davet eder. Halbuki Medine Yahudileri ile o Medine’ye geldikten sonraki yapılan toplantı yine tebliğ toplantısı değildir, çünkü onlara o yapılmış ve inanmıyorlar onlar. Kendi dinlerinde devam etmek istiyorlar. Ama bu sefer öteki ile berikinin, yani Müslümanlarla Yahudilerin bir de müşriklerin Medine site devleti veya onun toplumunda, topluluğunda birlikte yaşamak zorunluluğu var. Bu birlikte yaşamak için de öyleyse bir statüye ihtiyaç var. Öyle değil mi? Bir düzene, bir yapıya, siyası sosyal bir yapıya ihtiyaç var. Bu yapıyı oluşturmak için bir araya geliyorlar konuşuyorlar. Buna ne diyorsunuz Hüseyin Bey? Buna muhavere diyebilirsiniz, buna müzakere diyebilirsiniz. Münakaşa diyebilirsiniz. Sonuçta, yani tartışıyoruz bir sonuca varmak için. Diyalog da dersiniz bunu tercih ediyorsanız. Bunu yapıyor. Bunun altını çiziyorum yani. Burada İslam’a ...
Hüseyin Gülerce: Tebliğ yok.
Hayrettin Karaman: Denebilir ki, yani Peygamberimiz evet, ötekilerle görüşmüş ama hep onları İslam’a davet etmiş. Öyle her zaman değil. Her zaman değil, bazen. Böyle mesela Efendimiz Taif’e gidiyor, çünkü Mekke’de çok bunaltıyorlar, çok sıkıştırıyorlar Müslümanları hicretten evvel. Acaba bir melce, bir sığınak bulabilir miyiz ki, bir ara oraya gitsek, orada bir dinimizi yaşasak biraz kendimize gelsek oradan tebliğimize devam etsek diye Taif’e gidiyor. Taif’in müşrikleri ile temas ediyor. Gelin, siz Müslüman olun diye değil, “Buraya gelebilir miyiz, bizi himaye edebilir misiniz?” diye. Ama orada hakaret görüyor. Bildiğiniz gibi, işkence görüyor geri geliyor. Sonra gene bu arayışlar devam ediyor. O işte ondan sonra acaba Habeşistan da bilgisi var yani, orada Necaşi, yani Habeşistan kralı diyelim kralının Hıristiyan olduğu ve münsif bir adam olduğu konusunda bilgisi var. Oraya bir elçi gönderiyor, bir aracı gönderiyor. Acaba burada çok bunalan bazı ashabı göndersem bir Hıristiyan yönetimin himayesinde, yani onları İslam’a davet için değil, bir Hıristiyan yönetim altında yaşamak ve dinin kendi bir kere yaşamak sonra da tebliğ etmek.
Hüseyin Gülerce: Önce var olmak...
Hayrettin Karaman: Önce var olmak tabii yaşamak için onu deniyor. Bu gerçekten münsif bir adam. Hatta sonradan gizli olarak İslam’ı kabul ettiği bile söyleniyor bu zatın. Orada bildiğiniz gibi en yakını olan, sonra Cafer-i Tayyar adını alan zatın başkanlığında bir heyet, kadınlı erkekli gidiyor, orada yani uzun süre bu hicretten sonra belli bir zamana kadar orada yaşıyorlar. Himaye görüyorlar, dinlerini yaşıyorlar. Bu da bir başka diyalog, temas. Sonra işte, Medine. Yok, bu şey. Habeşistan. O şeyden sonra oraya gelelim bence. Onun altını bir daha çizelim, bu Medine site devletinin oluşum sırasında yapılan önce müşriklerle, o işte elli küsur maddelik bir ahitname hazırlanıyor ki bunu söylüyorum ben zaman zaman, mesala merhum Muhammed Hamidullah Hoca’ya göre bir devleti yönetenler tarafından ve yönetilenlerin temsilcileri tarafından -bu kayıtlara dikkat etmek lazım- uygulanmak üzere yazılan dünyanın ilk anayasası.
Hüseyin Gülerce: Medine vesikası için...
Hayrettin Karaman: Evet ve bir anayasanın olmazsa olmaz maddelerinin, unsurların, öğelerinin bu anlaşma, sözleşmede mevcut olduğunu ifade ediyor. İspat ediyor, geniş geniş anlatıyor. Onu meydana getiriyorlar orada bir madde de koyuyorlar, başkaları da bu sözleşme ye dayalı topluma katılabilirler diye. Bilahare Yahudiler talip oluyor buna katılmaya. Aklımda yanlış kalmadı ise on altıncı maddesinde Yahudilere de bir yer...
Hüseyin Gülerce: Mesela, vesikayı böyle serbest ticaret mi var hocam böyle gidip gelme.
Hayrettin Karaman: Vesika böyle bir çok kültürlü bir topluluk oluşturuyor. Bence burada çok önemli bir ifade var, çok önemli. Efendimiz o vesikada bu sözleşmeye tabii bu statü, hadi adını da koyalım bu devlet bu topluma tabi taraflar dediği zaman bir daha hatırlatıyorum size Müslümanlar var, Müslüman Araplar var, müşrikler Araplar var ve Yahudiler var. O zaman bunların üçünü kast ederek, üçünü kast ederek bunlar ötekiler karşısında “bir ümmettir”diyor, “ümmet” tabirini kullanıyor.
Hüseyin Gülerce: Yani bu yapıya dahil olmayanlar karşısında.
Hayrettin Karaman: Bir ümmettir diyor. Bu ümmet, şimdi sadece Müslüman değil bunların içerisinde sadece. Yahudiler var, bunlar için ümmet tabirini kullanıyor. Şimdi orada bir ümmet, yani “bir” sonra “biz”. Bugünkü ifadelerle bir site ...
Hüseyin Gülerce: Yani bunlar “biz” oluyor. Bunların dışındakiler öteki oluyor.
Hayrettin Karaman: Yani “siyasi biz”. Siyasi bizin içinde bir de “dini biz” var. Şimdi bu siyasi biz teşekkül ediyor. Şimdi bu siyasi bizde din ne olacak? Bir kere din konusunda “leküm dîniküm ve li yedin” gibi mesela “lil mü'minine ..." Müslümanların dini kendilerine Yahudilerin dini de kendilerine aittir.
Hüseyin Gülerce: Hocam özür dilerim AB benzetmek yanlış olur mu? Bu durumda AB siyasi biz oluyor, onun içerisinde Müslümanlar var, Hıristiyanlar var.
Hayrettin Karaman: Olursa yani inşallah ona benzer. Yani ben sizin bu ifadenizi bir dua olarak kabul ediyorum. Yani inşallah ona benzer. Benzeyebilir mi? Benzeyebilir. O da ne? Biraz atlama yapıyoruz, sorunuz üzerine. Benzeyebilir ama benzemenin şartı oradaki “biz” gibi biz olmaya bağlıdır. Şimdi orada, o üçlü üç taraflı müzakerede bir “biz” var ki o bize kurban olayım. Yani o “biz”, işte o onun etrafındakiler biz onun gibi bir “biz” olursak şimdi bizi dinleyenler derler ki “Peygamber’e kurban olunmaz, bu bir şirktir. Allah’a kurban olunur.” Bu bir ifade, muhabbet. Yani “Fedâke ebî ve ummî yâ resûlallah.”diyorlar. Yani “Anam babam sana feda olsun.” Bu anlamdadır, bu bir muhabbet. Bunu da söyleyelim de yani günaha girmesinler.
Hüseyin Gülerce: Günaha girmesinler, evet doğru Hocam.
Hayrettin Karaman: Ve sana anam babam feda olsun diyorlar. Ona anamız, babamız, kendimiz feda olalım. Onun gibi ve onun etrafındaki ashap gibi “biz” olursak, masanın ötesinde müşrikler ve Yahudiler yani Avrupalılar olabilir. Ondan sonra biz, bu siyasi birlik içerisinde dini-kültürel değerlerimizi muhafaza edebilirsek, kendimizi muhafaza edebilirsek onların elbette bize bir takım faydaları vardır ki bu da bir diyaloga, tırnak içinde bir diyalogdur, girmişizdir. Onlardan elde edeceğimiz fayda karşısında, bu fayda maddi ve dünyevi olabilir daha ziyade, biz onlara bir şey vermeyi de bununla hedefliyorsak, bir şey vermeyi değil “biz” olarak var olmamızın güvencesini elde etmeyi hedefliyorsak, bu da bir hedeftir. Bu da bir meşru hedeftir. Böyle bir şey ümit edebiliyorsak bu diyalogun sonunda ümit ediyorsak, hele hele bundan bir adım daha da ileri giderek bu sefer bir adım daha ileri giderek sadece bizim biz olarak var oluşumuzun güvencesini elde etmek değil, bunun ötesinde bu diyalog sayesinde onlara bizden onlarda olmayan bizde olan ve bize göre de çok değerli olan onların da muhtaç olduğu inandığımız bir takım değerleri verebileceğimize inanıyorsak o zaman bunları bir diyalog tabi ki güzel olur, meşru olur ve sizin söylediğiniz benzetme biraz yerini bulur inşallah.
Hüseyin Gülerce: Hocam, Necran Hıristiyanları ile Medine’de Efendimizin görüşmesi olunca siz 2 Ocak tarihli yazınızda “Siyasi bağlılığı ifade eden bir anlaşmaya razı oldular.”diyor. Bu anlaşma metni de dini hoşgörü bakımından çok önemli satırları ihtiva etmektedir, diyorsunuz. Ve o satırlar şöyle alıyorsunuz. “Onların mallarına, canlarına, dini inanç ve uygulamalarına, hazır bulunanlarına ve bulunmayanlarına ...
Hayrettin Karaman: Yani sonradan gelecek olanlarına da.
Hüseyin Gülerce: Ailelerine, mabetlerine şamil olmak üzere Allah’ın himayesi ve Resulullah Muhammed’in zimmeti Necranlılar ve onlara bağlı etraftakilere lehine bir haktır.
Hayrettin Karaman: Yani boynumun borcudur.
Hüseyin Gülerce: Borcudur. Şimdi bu çok geniş tutulmuş bir hoşgörü metni değil mi? Yani mabetlerine de bir şey. Evet, hiç bir piskopos kendi vazifesi yerinin dışına, hiç bir papaz görevli olduğu yerin dışına, hiçbir rahip içinde yaşadığı manastırın dışında başka bir yere alınıp gönderilmeyecek. Bu ne demek oluyor?
Hayrettin Karaman: Mesela adam dindar. Hıristiyan Yahudi. Dini vazifesini ifa ediyor. Siz siyasi olarak egemensiniz, böyle olabilir. Onlar size tabi olmuştur, tebaanız olmuş. Siz bunların dinlerine müdahale ediyorsunuz ve tutup kiliseyi tanzim etmeye, din adamlarının hiyerarşisini yeniden düzenleme ve nakil ve tayine kalkışıyorsunuz. Bu dine müdahale. Böyle bir hakkınız yok. Sizin egemenlik hakkınız bunu içermiyor bu anlaşmaya göre.
Hüseyin Gülerce: Bartholomeos mahkemeye çıkartılıyor geçenlerde buna benzer şeyden dolayı.
Hayrettin Karaman: Şimdi ne, bunun şartı nedir? Bunun şartı onlar din dışına çıkıp siyaset yapmaz ve ihanet etmezlerse. Elbette tabii din dışına çıkar, siyaset yaparsa, ihanet ederse, sizin siyasi kültürel sosyal varlığınızı, düzeninizi, güveninizi, birlik ve bütünlüğünüzü tehlikeye düşürecek bir takım eylemlerde bulunurlarsa onlar da her bir vatandaş gibi bundan dolayı muhakeme edilirler. Gerekirse bundan dolayı da sürülürler, yani sürgüne gönderilirler. Ama bu dine ve din teşkilatına müdahale değil çünkü o dinin içinde çıktığı için siz de onu o dışarıda, dinin dışına dışında olduğu zaman ürettikleri bakımından muhakeme ediyorsunuz.
 

arşivist

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ocak 2007
Mesajlar
1,361
Puanları
0
Web sitesi
www.smf123.net
DİYALOĞUN YANKILARI
Ahmet TAŞGETİREN
kısmı, konferanslardan sonra gerçekleşen özel sohbet ortamları oluyor. Orada, her bölgenin çok değerli münevverleri ile hemen her ortak meselemiz gündeme geliyor, muhasebesi yapılıyor.
Geçtiğimiz iki hafta içinde Bursa, Nevşehir ve Elazığ'a gittim.
Her üç ilimizde gerçekleşen özel sohbet ortamlarında gündeme gelen hususların başında “Dialog” konusu vardı. ‘Dialog’a ilişkin kanaatlerimiz merak ediliyordu. Çünkü “Dialog” konusu, farklı eğilimlerdeki medyanın-kamuoyunun gündeminden düşmüyordu.
Oralarda kanaatlerimi ifade ettim. Bugün burada da konu ile ilgili bazı hususları okuyucularımla paylaşmak istiyorum.
Hemen belirteyim, her üç şehirde görüştüğüm muhitler “Dost” muhitlerdi, buna karşılık seslendirilen düşüncelere genelde “kaygı” ve “kuşku” hâkimdi. Yaklaşımlar yer yer eleştiri ağırlıklıydı. En azından “sorular” söz konusu idi. Hayreddin Karaman Hoca’nın STV’deki değerlendirmeleri de, “farklı” kaynaklarca seslendirilen “Dialog karşıtı” iddialar da en ağırlarına varıncaya kadar her bölgeye ulaşmıştı. Mesela şu tarz düşünceler-sorular vardı:
- “Dinlerarası Dialog” İslam dışı dinlere de meşruiyyet tanıma anlamına mı geliyordu?
- “Kur’an’ın İncilleştirilmesi” iddiasının gerçekliği var mıydı?
- ‘Dialog’un Vatikan tarafından projelendirilen ‘Dialog’la buluşan bir yanı mevcut muydu?
- “Dialog” İslam dışı din mensuplarıyla geliştirilmek istenirken, Müslüman camia ihmal edilmiyor muydu?
- ‘Dialog’un ABD kaynaklı “Ilımlı İslam” projesi ile ilgisi bulunuyor muydu?
- Proje, uluslararası güç odaklarınca müsamaha görüyor muydu, eğer görüyorsa bunun sebebi neydi?
- Fethullah Gülen Hoca’nın Amerika’da ikamet ediyor olması ne anlama gelmekteydi?
Bu minval üzere devam eden sorular... Bu soruları gerekçelendirme iddiasıyla öne sürülen sözler, fiiller...
Değerlendirmelere geçmeden önce hemen şunu söylemenin mümkün olduğunu düşünüyorum:
-Bu “kuşku-kaygı” görüntüsü, kötü niyetli çevrelerin tatmin edilemezliği bir yana, “Dialog” çalışmalarının “Dost” muhitlere en doğru biçimde anlatılması noktasında bir eksikliği ortaya koyuyor. Yani “İslami camia ile dialog eksikliği” iddiası, fiili bir gerçeğe dönüşüyor.
İkinci husus şu:
Benim kişisel inancım ve bulunduğum ortamlarda ifade ettiğim husus da şudur ki; ne Fethullah Hocaefendi için ne de o camianın bağlıları için “İslam”, meşruiyyetine ortak kabul edecek bir din değildir. Belki bu şerhi düşüyor olmak bile, o insanları rencide edecektir. Çünkü bir yanda hayatınızı o yolda infak ederken, öte yandan bu şerhin düşülmesine yol açan ‘kuşku’lara hedef olmak acı verici bulunacaktır.
Bir üçüncü öncelikli not olarak şunu söylemek isterim:
-İnsanların hizmet için ortaya koydukları davranışlar her zaman tartışılabilir, eleştirilebilir, yanlış bulunabilir. Bunları söylemek, hatırlatmak, uyarmak gerekir. Hatta uyarmak, bir tür görevdir de... Ama bir camianın üstünü çizmek, daha ilerde yok etmek için akıl almaz koalisyonlara girişmek, İslami sorumluluktan başka bir şeydir.
Bu hassasiyet içinde bakıldığında, “Dialog” çalışmalarının uzak-yakın bir boyutuyla ana dava ile, yani İslam’la bağlantılı olduğu anlaşılacaktır, kanaatindeyim. Bazı davranışların adının konmamasının ya da farklı konmasının da, bir yerde gene aynı hassasiyetin ürünü olduğunu düşünüyorum. Ve bu noktada ‘hüsnü zann’ı çok önemsiyorum.
Belki burada “Dialog” çalışmalarının bizzat içinde bulunanlara, başkalarını ‘sui zann’a sürükleyecek davranışlardan kaçınmak gerektiği, bunun yanında ‘Dost muhitlerle Dialog’a önem verilmesinin lüzumu hatırlatılabilir.
Ama, dünyanın bugünkü hali içinde iyi niyetle hatırda tutulmalı ki, bazı durumlarda kan yutar “kızılcık şerbeti içtim” demek zorunda kalabilirsiniz. Yaptığınız hizmetin adını koyamayabilirsiniz. Bin kilometre sessiz sedasız yürürsünüz. Yargılanırsınız, dışlanırsınız ama tek kelime söyleyemeyebilirsiniz. Dünya tekin değil. “Dost” muhitlerin de bunu dikkate almasını önemsiyorum.
Bu konunun gündeme geldiği “samimi” ortamlarda diyorum ki:
“Birbirimize dua edelim.
Yanlış olduğunu düşündüğümüz şeyler varsa, önce kendimizin yanılabileceğini varsayalım, yanlış olduğuna kanaat getirmişsek, yanıbaşımızda yürüyen ‘Dostlarımız’ın onlardan kurtulmaları için de dua edelim.
Yargılayıp dışlamak, onların yüreklerindeki aşkı teşhis edip yollarını kesmek isteyenler gibi üzerlerine çullanmak yerine, bu zor dünyadaki yürüyüşlerinde ayaklarının sürçmemesi için, yanlışlıklara mahkûm edilmemeleri için, gayretlerinin, her safhada ana mecradan kopmaması için dua edelim.
Kardeşin kardeşe duasının önemini düşünelim.
Güvenimizi koruyalım.
Onların, hiçbir şey karşılığında ebedi geleceklerini heba etmek gibi bir yola girmeyeceklerini dikkate alalım.
Bir Müslümanın pergelin sabit ayağına dikkat ederek ufuklarda dolaşmasının, hizmet ufkunu genişletebileceğine dair olumlu düşünceler besleyelim.
Üzerlerini hiçbir biçimde çizmemeyi bir kardeşlik vecibesi sayalım.
Hata gibi gördüğümüz şeylerin bazan kişisel yanlışlıklardan kaynaklanabileceğini, o sebeple, bütün yürüyüşü mahkûm etmemek gerektiğini düşünelim.
Kaderin Firavun sarayında Musa’lar yetiştirebileceğini dikkate alalım.
Bazan aynı davranışın iki taraflı düşmanlık çekebileceğini hesaba katalım.
Davranışlarımızın, İslam karşıtlarının tüm İslami hizmetleri yok etme hesabı ile bütünleşmemesine itina edelim.”
Evet, bunları söylüyorum.
Ama içimde oluşan his, “Birbirimiz için duanın henüz yeterince gündemimize girmediği” şeklinde...
Bazan ‘Grup nefsi’nin önümüzü kestiği şeklinde...
Bazan “Kul hakkı” kavramını yeterince özümsemediğimiz, bunun “Hizmet gruplarının hakkı” çerçevesinde algılanmadığı şeklinde...
Bazan kolay yargıladığımız, kolay dışladığımız şeklinde...
Bazan, ‘Hizmet’i kendi küçük alanlarımızla sınırlı gördüğümüz, küçük alanlarımızdaki “Hürriyet” şartlarının, ülke hatta dünya ölçeğinde de var olduğunu zannettiğimiz, yani küresel şartları yeterince dikkate almadığımız şeklinde...
“Hizmet” çerçevemiz büyüdükçe, sözümüzün selameti için kendimize savunulabilir alanlar bulmak için özel diller geliştirmek gerektiğini aklımıza getirmediğimiz şeklinde...
Hatta bazan söylediğimiz sözün yarın Yüce Huzur’da “savunulabilir” olup olmadığını dikkate almadığımız şeklinde...
Bazan paralel sözlerin, aynı kaygılardan kaynaklanmayabileceğini, hatta paralelinde duranların da bir gün, hedef haline gelebileceğini unuttuğumuz şeklinde...
Bunu biraz açmam lazım:
Fethullah Hoca merkezli oluşum, birbiriyle inanç, düşünce, misyon itibariyle hiç de buluşmayan çevrelerin müştereken taarruzuna maruz kalmaktadır. Burada bir gariplik olduğu açıktır. Öyle ki, bugüne kadar hiçbir İslami hassasiyeti bulunmayan, aksine hemen her İslami oluşumu boğmayı ana misyon olarak seçen muhitler, İslam adına yargılarda bulunmaya kalkıyorlarsa ve sırf bir oluşumu boğmak için bizimle el ele tutuşma noktasına geliyorlarsa, kimlerle el ele tutuştuğumuza ve ellerimizin kirlenip kirlenmediğine dikkat etmemiz gerekiyor.
Bazan düşünüyorum, diyelim Fethullah Hocaefendi ile ilgili söylediklerimiz yarın önümüze koca koca dosyalar halinde çıkacak ve biz, onların içini dünyada söylediklerimizle dolduramayacağız. İnsanlarımıza çektirilen acıları anlamamak bir yana bir de üzerlerine olumsuz yargılarla giden dostlar gerçeği, ebedi âlemde nasıl görünür acaba?
Diyorum ki, her davranışımız için kendi içimize özenle bakmalıyız. Belki daha da çok, yanımızı yöremizi yargılamak yerine, kendi hizmet çerçevemizi büyütmek için çaba göstermeliyiz. Çünkü dünya, her birimizin gecelerini uykusuz geçireceği kadar büyük ve İslam’ın sesine muhtaç. Birbirimizi değerlendirmeyi bile birbirimizin hayırlı hizmetlerini beslemek, geliştirmek anlamında görebilirsek çok daha isabetli bir noktada bulunuruz, kanaatindeyim.
 

arşivist

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ocak 2007
Mesajlar
1,361
Puanları
0
Web sitesi
www.smf123.net
DİNLERİN DİYALOĞU
TAHA AKYOL
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa'yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK'e açıklamalar yaptı. Ben de kendisine telefonla ulaştım. Öğrenmek istediğim konu, bu "diyalog"un niteliğiydi: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür 'diplomatik ilişkiler'le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da 'diyalog' geliştirilecek miydi?
Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz'ın cevabı:
İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar...
Bunu son derece önemsiyorum. Hatta iki dinin tarihinde bir dönüm noktasıdır. Çünkü, ilahiyat bilgini Montgomery Watt'ın ve bizde tarihçi Ahmet Yaşar Ocak'ın önemle vurguladığı gibi, tarihteki çok kısa süreli Endülüs ve Sicilya örneklerinin dışında, iki dinin ilahiyatları arasında diyalog olmamıştı.
Hatta aynı imparatorlukların bayrağı altında yan yana yaşarken bile iki dinin bilginleri arasında polemik bile görülmemiştir. Bu içe kapanmadan en çok İslam düşüncesi zarar görmüştür.
Diyalog ne demek? Önce 'ötekini' öğrenmek, saygıyla karşılamak ve fikir alışverişinde bulunmak demek...
Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz, Vatikan'ın Diyalog Dairesi Başkanı Kardinal Arenzi ve Doğu Kiliseleri Başkanı Sylevestrini ile görüşürken şunları söylemiş:
Diyaloğu tabana da yayalım. Bizde köydeki bir din görevlisi de kitaplı dinlere özel saygı göstermek gerektiğini, Hz. İsa'nın hak peygamberlerden biri olduğunu anlatır. Benzer bir anlayışı sizlerden de bekleriz. Hz. Muhammed'e karşı düşmanca önyargılar artık tabanda da terk edilmelidir.
Montgomery Watt gibi saygın bir Hıristiyan bilgesi de "Islam and Christianity Today A Contribution to Dialog" adlı kitabında aynı tezi savunarak karşılıklı önyargıları eleştirir.
Yüksek düzeyli Hıristiyan ilahiyatçılarında İslam'a karşı eski düşmanca önyargılar hayli terk edilmiş olmakla birlikte, 'tabanda' bir alt kültür olarak devam etmektedir. Türkiye'nin Batı'yla ilişkilerindeki sorunlardan biri bu önyargılardır.
O bakımdan önce 'sivil İslam'dan Fethullah Gülen'in, şimdi 'resmen' Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz'ın başlattığı bu diyalog girişimi son derece olumludur.
Papa, Yılmaz'la görüşmesinde Atatürk'ü övmüş, Türkiye'nin güçlü bir devlet olduğunu belirtmiş. Polonyalı (Lehistanlı) Papa, Yılmaz'a Osmanlı'dan da bahsetmiş:
Osmanlı'nın Lehistan'a yardımlarını takdirle anıyorum...
Slav ve Cermen baskısına karşı Lehistan'ı korumak Osmanlı'nın Avrupa siyasetindeki temel ilkelerinden biriydi... Evet artık tarihlerde pozitif bulacağımız yönleri de karşılıklı olarak görmeliyiz.
İslam düşüncesinin Hıristiyan tecrübesinden öğreneceği şeyler de vardır: Batı Hıristiyanlığı sanayi toplumunu yaşamıştır, bilgi toplumunu yaşamaktadır. Bu yeni toplum tiplerinin dinler için yarattığı sorunların, değişimlerin ve imkanların tecrübesine sahiptir. Doğu'da İslam da laiklik de tecrübelerle yeni karşılaşmaktadır. Politik İslam da radikal laiklik de bu tecrübesizliğin ürünleridir.
Öte yandan Türkiye er geç Avrupalı olacaktır. İki dinin mensupları daha yoğun ekonomik, sosyal ve kültürel ilişkilere girecektir. Bunun kültürel şoklarını önlemek için de "diyalog"un geliştirilmesi yararlı olacaktır.
Bu konu üzerinde zaman zaman duracağım. Yılmaz'ı girişiminden dolayı kutluyorum.
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
***ALTINI ÇİZİLEREK OKUNMASI GEREKEK KISIMLAR***

DİYALOĞUN YANKILARI
Ahmet TAŞGETİREN

Bu hassasiyet içinde bakıldığında, “Dialog” çalışmalarının uzak-yakın bir boyutuyla ana dava ile, yani İslam’la bağlantılı olduğu anlaşılacaktır, kanaatindeyim.

Bazı davranışların adının konmamasının ya da farklı konmasının da, bir yerde gene aynı hassasiyetin ürünü olduğunu düşünüyorum.

Ve bu noktada ‘hüsnü zann’ı çok önemsiyorum.
Belki burada “Dialog” çalışmalarının bizzat içinde bulunanlara, başkalarını ‘sui zann’a sürükleyecek davranışlardan kaçınmak gerektiği, bunun yanında ‘Dost muhitlerle Dialog’a önem verilmesinin lüzumu hatırlatılabilir.


Ama, dünyanın bugünkü hali içinde iyi niyetle hatırda tutulmalı ki, bazı durumlarda kan yutar “kızılcık şerbeti içtim” demek zorunda kalabilirsiniz. Yaptığınız hizmetin adını koyamayabilirsiniz. Bin kilometre sessiz sedasız yürürsünüz.

Yargılanırsınız, dışlanırsınız ama tek kelime söyleyemeyebilirsiniz. Dünya tekin değil. “Dost” muhitlerin de bunu dikkate almasını önemsiyorum.

Bu konunun gündeme geldiği “samimi” ortamlarda diyorum ki:
“Birbirimize dua edelim.
Yanlış olduğunu düşündüğümüz şeyler varsa, önce kendimizin yanılabileceğini varsayalım, yanlış olduğuna kanaat getirmişsek, yanıbaşımızda yürüyen ‘Dostlarımız’ın onlardan kurtulmaları için de dua edelim.

Yargılayıp dışlamak, onların yüreklerindeki aşkı teşhis edip yollarını kesmek isteyenler gibi üzerlerine çullanmak yerine, bu zor dünyadaki yürüyüşlerinde ayaklarının sürçmemesi için, yanlışlıklara mahkûm edilmemeleri için, gayretlerinin, her safhada ana mecradan kopmaması için dua edelim.
Kardeşin kardeşe duasının önemini düşünelim.

Güvenimizi koruyalım. Onların, hiçbir şey karşılığında ebedi geleceklerini heba etmek gibi bir yola girmeyeceklerini dikkate alalım.

Bir Müslümanın pergelin sabit ayağına dikkat ederek ufuklarda dolaşmasının, hizmet ufkunu genişletebileceğine dair olumlu düşünceler besleyelim.

Üzerlerini hiçbir biçimde çizmemeyi bir kardeşlik vecibesi sayalım. Hata gibi gördüğümüz şeylerin bazan kişisel yanlışlıklardan kaynaklanabileceğini, o sebeple, bütün yürüyüşü mahkûm etmemek gerektiğini düşünelim.

Kaderin Firavun sarayında Musa’lar yetiştirebileceğini dikkate alalım. Bazan aynı davranışın iki taraflı düşmanlık çekebileceğini hesaba katalım.

Davranışlarımızın, İslam karşıtlarının tüm İslami hizmetleri yok etme hesabı ile bütünleşmemesine itina edelim.”
Evet, bunları söylüyorum.

Ama içimde oluşan his, “Birbirimiz için duanın henüz yeterince gündemimize girmediği” şeklinde...
Bazan ‘Grup nefsi’nin önümüzü kestiği şeklinde...
Bazan “Kul hakkı” kavramını yeterince özümsemediğimiz, bunun “Hizmet gruplarının hakkı” çerçevesinde algılanmadığı şeklinde...

Bazan kolay yargıladığımız, kolay dışladığımız şeklinde...
Bazan, ‘Hizmet’i kendi küçük alanlarımızla sınırlı gördüğümüz, küçük alanlarımızdaki “Hürriyet” şartlarının, ülke hatta dünya ölçeğinde de var olduğunu zannettiğimiz, yani küresel şartları yeterince dikkate almadığımız şeklinde...

“Hizmet” çerçevemiz büyüdükçe, sözümüzün selameti için kendimize savunulabilir alanlar bulmak için özel diller geliştirmek gerektiğini aklımıza getirmediğimiz şeklinde...

Hatta bazan söylediğimiz sözün yarın Yüce Huzur’da “savunulabilir” olup olmadığını dikkate almadığımız şeklinde...
Bazan paralel sözlerin, aynı kaygılardan kaynaklanmayabileceğini, hatta paralelinde duranların da bir gün, hedef haline gelebileceğini unuttuğumuz şeklinde...

Bunu biraz açmam lazım:

Fethullah Hoca merkezli oluşum, birbiriyle inanç, düşünce, misyon itibariyle hiç de buluşmayan çevrelerin müştereken taarruzuna maruz kalmaktadır. Burada bir gariplik olduğu açıktır. Öyle ki, bugüne kadar hiçbir İslami hassasiyeti bulunmayan, aksine hemen her İslami oluşumu boğmayı ana misyon olarak seçen muhitler, İslam adına yargılarda bulunmaya kalkıyorlarsa ve sırf bir oluşumu boğmak için bizimle el ele tutuşma noktasına geliyorlarsa, kimlerle el ele tutuştuğumuza ve ellerimizin kirlenip kirlenmediğine dikkat etmemiz gerekiyor.

Bazan düşünüyorum, diyelim Fethullah Hocaefendi ile ilgili söylediklerimiz yarın önümüze koca koca dosyalar halinde çıkacak ve biz, onların içini dünyada söylediklerimizle dolduramayacağız.

İnsanlarımıza çektirilen acıları anlamamak bir yana bir de üzerlerine olumsuz yargılarla giden dostlar gerçeği, ebedi âlemde nasıl görünür acaba?

Diyorum ki, her davranışımız için kendi içimize özenle bakmalıyız. Belki daha da çok, yanımızı yöremizi yargılamak yerine, kendi hizmet çerçevemizi büyütmek için çaba göstermeliyiz. Çünkü dünya, her birimizin gecelerini uykusuz geçireceği kadar büyük ve İslam’ın sesine muhtaç.

Birbirimizi değerlendirmeyi bile birbirimizin hayırlı hizmetlerini beslemek, geliştirmek anlamında görebilirsek çok daha isabetli bir noktada bulunuruz, kanaatindeyim.

**ALLAH (CC) RAZI OLSUN HOCAM..İŞTE MÜSLÜMANCA BİR BAKIŞ AÇISI**

,,



 

Vuslat Rana

Edep Ya Hu
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
786
Puanları
0
Web sitesi
vuslatirana.blogcu.com
Eyvallah,

Güzel ve verimli bir sohbet olmuş.Objektif okunulduğunda pek çok sorunun müsbet cevabının alınabileceği düşüncesindeyim.

Dua ile..
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Hemen belirteyim, her üç şehirde görüştüğüm muhitler “Dost” muhitlerdi, buna karşılık seslendirilen düşüncelere genelde “kaygı” ve “kuşku” hâkimdi. Yaklaşımlar yer yer eleştiri ağırlıklıydı. En azından “sorular” söz konusu idi. Hayreddin Karaman Hoca’nın STV’deki değerlendirmeleri de, “farklı” kaynaklarca seslendirilen “Dialog karşıtı” iddialar da en ağırlarına varıncaya kadar her bölgeye ulaşmıştı.
Muhterem Ahmet Taşgetiren hakkında herhalde benden daha fazla sevgi ve saygı besleyeneniz yoktur. Onun "dost" meclisi dediği insanlar arasında yer alabilmek bu fakirin yegane arzusudur.

Gel gör ki buna rağmen okumuş olduğum yazılarında hüsnü zannı esas alın tavsiyesinden başka bir şey bulamadım. Hele şu sorular hala cevabını bulamamış sorulardır:

- Fethullah Gülen Hoca’nın Amerika’da ikamet ediyor olması ne anlama gelmekteydi?

- ‘Dialog’un ABD kaynaklı “Ilımlı İslam” projesi ile ilgisi bulunuyor muydu?

- ‘Dialog’un Vatikan tarafından projelendirilen ‘Dialog’la buluşan bir yanı mevcut muydu?

Bu sorulara tabi ki cevaplar geldi ama inanmak isteyenlerin dışında kimseyi ikna edici cevaplar değil idi. Zaten yapılan bazı işlerden kötü kokular gelmesi hassas sineleri rahatsız etmiş ve diyalog karşıtlığı, islami camiada alabildiğine yükselmiştir.

İslam karşıtlarının canı cehenneme. Biz onların neye karşı veya neye destek olduğuna bakarak yolumuzu çizmeyiz. Onlarla elele buluşmak iddiasında bulunanların kimlerden uzaklaştığı ve nereye yanaştıklarını bir görmeleri lazım.

Bir cemaat liderinin tebliğ dışında, ABD gibi dünyayı kan gölüne çevirmeyi kendine hedef seçmiş bir yerde bulunması yeterince rahatsız edicidir. Hastalık gibi söylemler boşunadır. Fethullah Hoca istediği yerde istediği tedavi şeklini görebilecek güçtedir. Herkesin gönlünün aktığı yerler varken, dünyada ondan habersiz iş yapılamayacak kadar güçte olan vahşi ABD'de bulunmak, herkes gibi beni de endişe ettirmektedir.

İbrahimi Dinler, dinlerin aşkın birliği, amentüde ittifaklar, devrim sayılan nikahlar... Bu gibi pek çok söylem ve icraat. Hepsi yazıldı, çizildi, karalandı, cevaplar geldi... Cevaplar ikna etmedi ama Ahmet Taşgetiren abi'nin tavsiyesine uyma noktasında, inşaallah bundan sonra daha hassas olabilirim.

“Birbirimize dua edelim.

Yanlış olduğunu düşündüğümüz şeyler varsa, önce kendimizin yanılabileceğini varsayalım, yanlış olduğuna kanaat getirmişsek, yanıbaşımızda yürüyen ‘Dostlarımız’ın onlardan kurtulmaları için de dua edelim.

Yargılayıp dışlamak, onların yüreklerindeki aşkı teşhis edip yollarını kesmek isteyenler gibi üzerlerine çullanmak yerine, bu zor dünyadaki yürüyüşlerinde ayaklarının sürçmemesi için, yanlışlıklara mahkûm edilmemeleri için, gayretlerinin, her safhada ana mecradan kopmaması için dua edelim.

Kardeşin kardeşe duasının önemini düşünelim.

Güvenimizi koruyalım.

Onların, hiçbir şey karşılığında ebedi geleceklerini heba etmek gibi bir yola girmeyeceklerini dikkate alalım.

Bir Müslümanın pergelin sabit ayağına dikkat ederek ufuklarda dolaşmasının, hizmet ufkunu genişletebileceğine dair olumlu düşünceler besleyelim.

Üzerlerini hiçbir biçimde çizmemeyi bir kardeşlik vecibesi sayalım.

Hata gibi gördüğümüz şeylerin bazan kişisel yanlışlıklardan kaynaklanabileceğini, o sebeple, bütün yürüyüşü mahkûm etmemek gerektiğini düşünelim."
Rabbim bizleri her türlü işlerimizde müstakim olan yoldan ayırmasın. Yanlışta isek bir an önce gerçeği görüp Hakk'a uyanlardan eylesin. Kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir husumet var ise bunları söküp atsın ve yerlerine muhabbet tohumları eksin. Amin... Amin... Amin...
 

ozdemir

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ara 2006
Mesajlar
53
Puanları
0
Yaş
65
Web sitesi
www.antiarabesk.com
gene mi diyalog...tartışıla tartışıla bir hal aldı bu konu...

herkes bildiğini okuyor,ve bu böyle gider,kime neyi anlatıyorsunuz hala?!
 

arşivist

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ocak 2007
Mesajlar
1,361
Puanları
0
Web sitesi
www.smf123.net
talip kardeşim, sanırım sorularının cevabını röportaj içinde verilmiş umarım tatmin edicidir? olumlu eleştirilerin için teşekkür ederim.
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
arşivist abim,

Vaktimiz çok da müsait değil.. Talip abimin sorularını karşılayan satırları ayrı bir mesajda verseniz.. Size zahmet..
 

Hudalfa

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
8 Ocak 2007
Mesajlar
206
Puanları
0
Yaş
42
Şey Bu Arada Hayrettin Karaman Çoğu Alimlerce Müçtehidliği Kabul Edilmiş Biridir. Bilindiği (!) Üzere Sadece Müçtehidler Ayet ve Hadis lerde Hüküm Çıkarabilir. Günümüzde Özellikle Bu Kavramın İyi Bilinmesi Gerekiyor Zira; Müçtehid Olmak Öyle Kolay Değil.. Her Alimim Diyende Müçtehid Değildir. Hükmü Emirdir...
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Muhterem Ahmet Taşgetiren hakkında herhalde benden daha fazla sevgi ve saygı besleyeneniz yoktur. Onun "dost" meclisi dediği insanlar arasında yer alabilmek bu fakirin yegane arzusudur.
Gel gör ki buna rağmen okumuş olduğum yazılarında hüsnü zannı esas alın tavsiyesinden başka bir şey bulamadım. Hele şu sorular hala cevabını bulamamış sorulardır:
- Fethullah Gülen Hoca’nın Amerika’da ikamet ediyor olması ne anlama gelmekteydi?
- ‘Dialog’un ABD kaynaklı “Ilımlı İslam” projesi ile ilgisi bulunuyor muydu?
- ‘Dialog’un Vatikan tarafından projelendirilen ‘Dialog’la buluşan bir yanı mevcut muydu?
Bu sorulara tabi ki cevaplar geldi ama inanmak isteyenlerin dışında kimseyi ikna edici cevaplar değil idi. Zaten yapılan bazı işlerden kötü kokular gelmesi hassas sineleri rahatsız etmiş ve diyalog karşıtlığı, islami camiada alabildiğine yükselmiştir.
İslam karşıtlarının canı cehenneme. Biz onların neye karşı veya neye destek olduğuna bakarak yolumuzu çizmeyiz. Onlarla elele buluşmak iddiasında bulunanların kimlerden uzaklaştığı ve nereye yanaştıklarını bir görmeleri lazım.
Bir cemaat liderinin tebliğ dışında, ABD gibi dünyayı kan gölüne çevirmeyi kendine hedef seçmiş bir yerde bulunması yeterince rahatsız edicidir. Hastalık gibi söylemler boşunadır. Fethullah Hoca istediği yerde istediği tedavi şeklini görebilecek güçtedir. Herkesin gönlünün aktığı yerler varken, dünyada ondan habersiz iş yapılamayacak kadar güçte olan vahşi ABD'de bulunmak, herkes gibi beni de endişe ettirmektedir.
İbrahimi Dinler, dinlerin aşkın birliği, amentüde ittifaklar, devrim sayılan nikahlar... Bu gibi pek çok söylem ve icraat. Hepsi yazıldı, çizildi, karalandı, cevaplar geldi... Cevaplar ikna etmedi ama Ahmet Taşgetiren abi'nin tavsiyesine uyma noktasında, inşaallah bundan sonra daha hassas olabilirim.
Rabbim bizleri her türlü işlerimizde müstakim olan yoldan ayırmasın. Yanlışta isek bir an önce gerçeği görüp Hakk'a uyanlardan eylesin. Kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir husumet var ise bunları söküp atsın ve yerlerine muhabbet tohumları eksin. Amin... Amin... Amin...
ALLAH (CC) RAZI OLSUN KARDEŞLERİM...GERÇEKTEN GÜZEL YAKLAŞIM.

BİR ARA ŞÖYLE BİR BİLGİ YAZDIM NE KADAR ONAYLARSINIZ BİLEMİYORUM:

ŞİMDİ BİR A ŞAHSI B ŞAHSINI ÇOK ÖNEMSİYOR ALİM VE FAZIL YÖNLERİNİ GÖRÜYOR VE FİKİRLERİNDEN İSTİFADE EDİYOR....ÖYLE BİR KONU VAR Kİ ÇOK ÇETREFİLLİ..ORDAN BAKSAN OLMUYOR BURADAN BAKSAN OLMUYOR KENDİNİZE GÖRE BİR ŞAPLONA OTURTAMIYORSUNUZ ...

BU ŞAPLONUMUZDA KUR-AN -I KERİM..SÜNNETİ SENİYYELER - ALİMLERİN GÖRÜŞÜ VS. OLMALI..

BU BİZDEN DAHA BİLGİLİ VE İZİNDEN GİTTİĞİMİZ B ŞAHSININ DÜŞÜNCESİNE GÖRE BİR AÇIKLAMA YAPILMIŞSA YİNE KENDİNİZE GÖRE ÖLÇÜP TARTIP YAA GERÇEKTEN ÖYLE OLMALI DER MİSİNİZ YOKSA BU B ŞAHSI DA HATALI MI DERSİNİZ...

ŞİMDİ BAZI KONULARDA ŞEYH - ALİM - ÖNDER - KANAAT ÖNDERİ VEYA KÖŞE YAZARI VEYA SÖZÜ GEÇEN BİR B ŞAHSININ GÖRÜŞÜNÜ ALIP BURAYA YAZIYORUZ BAZI KARDEŞLERİMİZ DE BU ŞEKİLDE DOĞRU OLABİLECEĞİNİ DÜŞÜNMELİ..

YOKSA BEN BİLİRİM DİYE O ÖNEM VERDİĞİ B ŞAHSINI DA SİLERSE, BEĞENMEZSE OLMAZ BENCE..BUNU BİR CEMAAT - TARİKAT - GRUP - MESLEK - MEŞREB OLARAK DEĞERLENDİREBİLİRSİNİZ...

ŞİMDİ BU KONUDA A. TAŞGETİREN ABİMİZİN YAKLAŞIMI BÖYLE...M.TALU HOCAMIZIN KİNE DAHA ÖNCE ALDIM HATTA BAZI ŞEYH KONUMUNDAKİ KİŞİLERİN DÜŞÜNCELERİNİ DE YAZDIM AMA BAZI KUSURA BAKMAYIN AMA İNATÇI KARDEŞLERİM HAYLA DAHA BENİM BİLDİĞİM DOĞRUDUR SEVDASINDALAR..

YANİ EN BÜYÜK ALİM VE FAZIL İNSAN GERÇEKTEN SİZ MİSİNİZ KARDEŞİM...

NİYE GENİŞ PERSPEKTİFDEN..ÜLKEMİZ YANINDA DÜNYA KONJEKTÜRÜNÜ DEĞERLENDİREN VE SADECE MESLEĞİ BU OLAN KİŞİLERDEN DAHA FAZLA VE TERSİNE YAZI YAZIYORSUNUZ...ANLAMAK MÜMKÜN DEĞİL HANİ....SELAMLARIMLA....
 

kemalali

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
1,560
Puanları
0
Şey Bu Arada Hayrettin Karaman Çoğu Alimlerce Müçtehidliği Kabul Edilmiş Biridir. Bilindiği (!) Üzere Sadece Müçtehidler Ayet ve Hadis lerde Hüküm Çıkarabilir. Günümüzde Özellikle Bu Kavramın İyi Bilinmesi Gerekiyor Zira; Müçtehid Olmak Öyle Kolay Değil.. Her Alimim Diyende Müçtehid Değildir. Hükmü Emirdir...
Mücdehidde müceddidde degildir.
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Muhterem Ahmet Taşgetiren hakkında herhalde benden daha fazla sevgi ve saygı besleyeneniz yoktur. Onun "dost" meclisi dediği insanlar arasında yer alabilmek bu fakirin yegane arzusudur.

Gel gör ki buna rağmen okumuş olduğum yazılarında hüsnü zannı esas alın tavsiyesinden başka bir şey bulamadım. Hele şu sorular hala cevabını bulamamış sorulardır:

- Fethullah Gülen Hoca’nın Amerika’da ikamet ediyor olması ne anlama gelmekteydi?

- ‘Dialog’un ABD kaynaklı “Ilımlı İslam” projesi ile ilgisi bulunuyor muydu?

- ‘Dialog’un Vatikan tarafından projelendirilen ‘Dialog’la buluşan bir yanı mevcut muydu?

Bu sorulara tabi ki cevaplar geldi ama inanmak isteyenlerin dışında kimseyi ikna edici cevaplar değil idi. Zaten yapılan bazı işlerden kötü kokular gelmesi hassas sineleri rahatsız etmiş ve diyalog karşıtlığı, islami camiada alabildiğine yükselmiştir.

İslam karşıtlarının canı cehenneme. Biz onların neye karşı veya neye destek olduğuna bakarak yolumuzu çizmeyiz. Onlarla elele buluşmak iddiasında bulunanların kimlerden uzaklaştığı ve nereye yanaştıklarını bir görmeleri lazım.

Bir cemaat liderinin tebliğ dışında, ABD gibi dünyayı kan gölüne çevirmeyi kendine hedef seçmiş bir yerde bulunması yeterince rahatsız edicidir. Hastalık gibi söylemler boşunadır. Fethullah Hoca istediği yerde istediği tedavi şeklini görebilecek güçtedir. Herkesin gönlünün aktığı yerler varken, dünyada ondan habersiz iş yapılamayacak kadar güçte olan vahşi ABD'de bulunmak, herkes gibi beni de endişe ettirmektedir.

İbrahimi Dinler, dinlerin aşkın birliği, amentüde ittifaklar, devrim sayılan nikahlar... Bu gibi pek çok söylem ve icraat. Hepsi yazıldı, çizildi, karalandı, cevaplar geldi... Cevaplar ikna etmedi ama Ahmet Taşgetiren abi'nin tavsiyesine uyma noktasında, inşaallah bundan sonra daha hassas olabilirim.

Rabbim bizleri her türlü işlerimizde müstakim olan yoldan ayırmasın. Yanlışta isek bir an önce gerçeği görüp Hakk'a uyanlardan eylesin. Kardeşlerimize karşı kalplerimizde bir husumet var ise bunları söküp atsın ve yerlerine muhabbet tohumları eksin. Amin... Amin... Amin...

****SORULARINIZA CEVAP OLMASI TEMENNİSİYLE***


Fethullah Gülen neden ABD'de yaşıyor?




CEVAB : Kanaatimce soruyu biraz tashih etmekte fayda var: Fethullah Gülen Hocaefendi sağlık sorunları ile gittiği ABD’den neden geriye dönememiştir ?

Evet, 1986 yılında gittiği Hac yolculuğunda: ”Şayet bu Kutsal Topraklardan geri gelmek istemez, oralarda kalırsam, başıma bir ip bağlayın ve beni sürüye sürüye Türkiye’ye getirin” diyen bir Zat, nasıl olur da, -haşa- keyfi veya nefsi bir sebebten ötürü kendi memleketi dışında biryerde yaşadığı varsayılabilmektedir? Mescid-i Nebeviyye’de Efendisi (SAV) huzuruna giderken, Medine sokaklarında dönüp dolaşan ve “ ben şimdi hangi yüzle Rasulullah’ın huzuruna gideceğim? Ümmet-i Muhammedin mağdur ve mazlum hali karşısında nederim ? ” endişesi taşıyan bir insan, nasıl oluyordu da, kendi memleketinda yapılacak Kudsi Hizmetleri uğruna yaşamaktan bile feragat ettiği Mekke ve Medine ‘ye rağmen, memleketi dışında bir yerde yaşarken, onun hakkında farklı düşünce ve su-i zan yelkenleri açılıyor?



Konuya ilişken değerlendirmeleri kendi beyanatlarından dinliyelim:

Amerika’ya gelişimin öncesi var. 1997’de anjiyo için gelmiş ve 2-3 ay kalıp dönmüştüm. Hatta o zaman Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel referans olmuş, Cleveland’da bulunan Dr. Murat Bey’i aramıştı. Sağ olsun, alakadar oldu, yol gösterdi, ameliyat üzerinde ısrarla durdu. O zaman da ‘niye Amerika, niye orada kalıyor, kaçtı’ gibi şeyler söylendi. Oysa buraya geldiğimde -kalbimden dolayı- üzerimdeki yorganı kaldıramayacak kadar halsizdim. Doktorların tavsiye ettiği ilaçları kullanıyordum. Bant üzerinde ve açık havada yürüyüşlere devam ediyordum. Ama durumum zordu. Bu seferki gelişim de yine aynı hastalıkla alakalı oldu. Mayo Kliniği’nde Kırım Türklerinden Dr. Sait Bey vardı. Türkiye’ye geldiğinde halimi gördü, ısrarla buraya gelmemi söyledi. Bu davet Almanya’dan olsaydı, Almanya’ya giderdim. Amerika’ya geldim, tedavi başladı, 1-2 ay sonra Türkiye’de o komplo fırtınası koptu. Kalakaldım burada. Gideyim dedim, doktorlar izin vermedi. ‘Kendini büyük tehlikeye atıyorsun’ dediler. Bu mevzuda dünya kadar rapor var. Sağlık durumun ortada. Niye kaçayım, kaçacak neyim var benim?


“Bir ayağı Amerika’da, bir ayağı Suudi Arabistan’da” deniyor.


Suudi Arabistan’a en son 1986’da hac için gitmiştim. 20 yıldır gitmedim. Bir ayağı Suudi Arabistan’da diyenler, eğer gitseydim, o zaman daha farklı yorumlar getirecek, iki ayağı da orda falan diyeceklerdi. Belki başka türlü sorgulamalar olacaktı. İran, daha büyük problem olurdu. İran’la, işin doğrusu münasebetim olmadı. Menşei Türkiye olan eğitim, kültür, hoşgörü faaliyetleri mevzuunda, müşterek bazı şeyler yapalım teklifine de sıcak bakmadılar. Bana ve beraberimde birkaç arkadaşım oraya gitmesine sıcak bakacaklarına ihtimal vermiyorum. Öyle bir düşüncemiz de hiç olmadı. İran’a gitseydim, şimdi çeşit çeşit yorum yapanlar, o zaman da; “Batı’nın oradaki eli ayağı, gözü kulağı” diyeceklerdi. Kalp bozuk olunca, kendi hayallerinde sizi bir yere oturtunca, bir şeyle bağlayınca sizi, ne yaparsanız yapın yine öyle şeyler diyecekler. Ağızlarını kapamak diye bir vazifemiz de yok. Düşünce ve fikir hürriyeti var. Eğer öyle bir kısıtlama varsa onu sadece bize uyguluyorlar ve o da yeter.


Amerika yılları sizi nasıl etkiledi?

Fıkıh tabiriyle söyleyecek olursak, benim burada kalmam iki şerden hafif olanı tercih kabilinden oldu. Ben gelmek istemiyordum buraya, fakat Dr. Sait Bey çok ısrar etti, sağlık durumunun ihmale tahammülü olmadığını ifade etti. Bana çok ağır gelse de, ya ülkemden, kendi insanımdan uzak, yabancı bir devlette bulunmayı tercih edecektim, ya da bir devlet adamımızın dediği gibi küçük şeyleri büyüterek, her gün yeni bir komplo kuranlarla karşı karşıya kalmayı tercih edecektim. Birtakım kötülükleri görüp kendi insanımıza darılmamak için, istişare ettiğim arkadaşların da kanaatini alarak hasret çekmeye razı oldum. Haziran komplosunu (kasetlerle ilgili) önceden bildiğim halde yayımlandığı zaman bazı yerlerine baktım. Komplocularla beraber olanların yazılarını onlara karşı içimde bir ukde olmasın diye okumadım.


Türkiye’den hasretle bahsediyorsunuz, ama dönmüyorsunuz. Neden?

Belli bir yaştan sonra vücudun tahammülü olmuyor. Bir Arap şairinin ifadesiyle, yakın hissetmeme mani şeyler olmasın diye uzakta durup kalben, vicdanen orada bulunmayı tercih ediyorum. Bir espriyle söyleyeyim, tasavvufta âşıklar üstü bir makam vardır. Orada bulunanlar vuslatı bile istemezler. Yani içime ateşler sal, hep hicranla inleyeyim fakat vuslat istemem derler. Türkiye’ye karşı böyle zevkli bir hasret, zevkli bir hicran bana daha derince, daha vefalıca ve yürekten geliyor.


Bunlar dönmeyeceğiniz anlamına mı geliyor?

Zaten dönüş için yasal bir engel yok. Türkiye’ye dönmeyi bir an olsun aklımdan çıkarmadım. Yine de Türkiye’de önemli yerlere sordurdum. “Bir şey yok, gelebilir” dediler ama, “gelebiliri” söyleyiş tarzlarından sanki gelince onların başını ağrıtırım gibi bir şey hissettim.

Devletten birileri mi?

Evet, önemli bir vazifedeyken emekli olmuş bir yakınlarına, “Benim gelmem kendileri için ne ifade eder? ” diye sordurdum. Tebessüm ettiler ama gelmese daha iyi olur dediler. Benim dönüşümün herhalde bazı şeyleri tetikleyebileceği düşünülüyor. Sanki bazıları bazı kimseleri sokağa dökecek, huzursuzluğa sebebiyet verecekler. Ben, Türkiye’de oluşmuş istikrar ortamının bozulmasına fırsat vermek istemem.


Türkiye’ye Humeyni gibi döneceğinizden endişe edenler de var…

Dönersem kendim gibi, Ramiz Efendi’nin üç şerefeli camide imamlık yapan oğlu gibi dönerim. Size komik gelebilir ama, döndüğüm zaman acaba bana yine o camide imamlık verirler mi, yine aynı pencerede kalsam; ya da Kestane Pazarı’nda idarecilik vermeseler bile, tahta kulübem gibi bir kulübede kalmama müsaade ederler mi diye düşünüyorum. Bir diğer düşüncem de, bütün samimiyetimle ifade edeyim, köyümde, dedelerimin arsası üzerinde yapılmış bir misafirhane var, gitsem orada kalsam diyorum. Doğduğum, büyüdüğüm köyde bir köylü gibi ölsem.


‘Doğduğum köye gitsem, orada ölsem’ diyorsunuz. Köye gidip susacak mısınız?

Dünyada, beklentilerim değil, derdim oldu. Aynı derdi terennüme devam edeceğim; şartlar ne olursa olsun, sözüme kıymet verenleri eğitim faaliyetleri için dünyanın dört bir yanına koşmaya teşvik edeceğim. Mezara konulurken bile fırsatım olursa yine, gidin okul açın, Türk dilini dünya dili haline getirme mevzuunda gayretten dur olmayın diyeceğim. Esnafımıza, dünyanın dört bir yanına sürgünler halinde açılın ve sonra ağaçlar haline gelin, lobiler oluşturun ve Türkiye’yi destekleyin; dünyadan kopmuş bir Türkiye’nin ayakta durması mümkün değildir, demeye devam edeceğim. Eğer bir gün hususi kanun çıkarıp ağzıma kilit vursalar bile, elimle, ayağımla bunları yazacak ama yine anlatacağım. Çünkü, bunları cami kürsülerinde, devletin memuru olarak açık açık ve herkese anlattım; ifade ettikleri gibi “müritlere” değil. Belki diğer hocalarımızdan farklı olarak dedim ki: Türkiye’yi geliştirin, her yerde Türk insanının sesi duyulsun. Bence millilik de, ulusalcılık da ancak böyle olur; meselenin hikâyesini yaparak değil. Türkiye’nin davası büyük bir davadır. Ona topyekûn bir milletin, milli mücadelede olduğu gibi sahip çıkması lazımdır, demeye devam edeceğim. Bu hususta sesimi kesecek ve bana bunları söyletmeyecek bir kanun da bilmiyorum. Milletime karşı bir vefa borcu olarak bunları söylemeye devam edeceğim.


Merak edilen konulardan birisi de, böyle fakirane yaşayan bir insan ABD gibi pahalı bir ülkede nasıl yaşayabiliyor?

Bu konu farklı maksatlarla ortaya atıldığı için, sizi tenzih ederek, hazımsızlık yapanlara söyleyeyim: Benim hakkımda böyle diyenlerden hiç birisi için ben böyle bir soru sormadım. Benim gibi, şeker hastası, günde 1200 kalori alan, ağır şeyler yiyemeyen, yemek ihtiyacını çok defa yoğurt ve çorbayla karşılayan bekâr bir insan, ABD’de olsa 500 lirayla (dolar yerine lira diyor) geçinir. Bu tür şüpheler uyararak karalamak isteyenlerin tavrını fevkalade yakışıksız ve münasebetsiz buluyorum.Bunları hiç söylemek istemezdim. Çünkü, isterdim ki, imkânım olsaydı da, o telif ücretlerini de yemeseydim. Buradaki ikametim için arkadaşlar gönderiyorlar ben de kerhen kabul ediyor ve ancak zaruri ihtiyaç çerçevesinde kullanıyorum. Zaten burada başka türlü durmam mümkün değil ve böyle bir telif ücretini alma mevzuunda da kimsenin bana bir şey demeye hakkı yoktur.Soruldu, açıkça söyleyeyim: Arkadaşlar, -rahatsızlıklarım da olduğu için- ihtiyaten bir miktar bankada bulunduruyorlar; her sene için de 30 bin gönderiyorlar. Az önce dediğim gibi, zaruri ihtiyaçlarımı gideriyor, geri kalanını da millete tavsiye ettiğim üzere eğitim hizmetlerine bağışlıyorum. Bana gönderilmeyen ve birikmiş olan teliflerin de Allah rızası için bazı yerlere ve muhtaç kimselere verilmesini söylüyorum. Allah’ın huzuruna girerken arkada beş on kuruş bile olsa bir şey bırakmak istemem. (Kaynak: Mehmet Gündem ile röportaj, Milliyet, 01.2005)


Konu ile ilgili birde Hüseyin Gülerce ‘nin köşesinden:

Önce “neden gelmiyor? ” sorusundan başlayalım. Cevabı ararken bir soru da biz soralım: Gelmek istemez mi? Hem de nasıl ister. O halde neden gelmiyor? Merak edenlerin dışında, bazı küçük insanlar; “korkmasın, gelsin, mahkemelere çıksın, gerekirse hapis yatsın..” diye ileri geri konuşuyorlar. Bu gibiler öncelikle Sayın Gülen’i tanımıyorlar. Sonra, sevmiyorlar ve saygı duymuyorlar.Çünki Sayın Gülen gibi ömrünü milletine, dinine vakfetmiş insanların şahsî takıntıları olmaz. Şahıslarıyla ilgili hesabı da olmaz. Sayın Gülen’in dönüp dönmemesinde asıl etken, atacağı adımın omuzladığı dâvâsına ne faydası olacağıdır. Eğer, O`nun Türkiye’ye dönmesiyle birileri yeniden ülke gündemini değiştirerek, Avrupa Birliği üyelik sürecini bir başka zeminde daha zora sokacak bir siyasî krizin hesabını yapıyorsa, Sayın Gülen neden âlet olsun? Yakalanan siyasî istikrarın devamı adına yüreğine taş basmayı elbette tercih edecektir.


Evet, Hicret Hz.Adem (AS) mın Cennetten Dünyaya gelmesi ile başladı, Hz.Nuh(AS) ile gemiye bindi, Hz.Musa (AS) ile Tur-i Sinaya çıktı, Hz.İsa (AS) mın göğe yükselmesine vesile oldu, Efendimiz (SAV) min Medine’ye yolculuğuna şahitlik yaptı, Sahabe-yi Kiram ile Hırsitiyan Habeşistanda tanıştı, Emir Sultan Hazretleri ile Bursa’da buluştu, Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretlerinin Hindistana götürdü, Sultan Vahdettini Romaya sevk etti, Mehmet Akif Ersoy’u Mısır ile hasbihal ettirdi, Bediüzzaman Hazretlerinde sürgün şekilini aldı, Esat Coşan Hocaefendi ile Avustralya’nın ihyasına çalıştı, nice ışık süvarisine Rehberlik etti ve muhterem büyüğümüz ile Asrın Hicretine eşlik etti!

Amerika Küfrün Merkezi deniyor. Bizde şöyle diyoruz, daha iyi, Küfrün Merkezinde yapılan İslami Hizmet, diğer Küfür beldelerinden daha faziletlidir. Teşbihte hata olmaz fehvasınca ; Hz.Musa(AS) mı Firavun sarayından koruyan Allah değilmiydi ? Evet, gerek Amerikada gerek AB ülkelerinde İslama dehaletler fevc fevc artmaktadır. Boş oturarak nasıl artacak? Mücahede ve Tebliğ olmadan?

Hicretler bitmez, yeterki talib olunsun, Hicreti sıradan bir seyahat görenler, Hicret ufkuna bilmemki ulaşabilirlermi?



*******
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Mücdehid degildir. Her 100 senede bir Müctehid gelir.
**BENİM BİLDİĞİMDE HER ASIRDA-100 SENEDE BİR MÜCEDDİD GELİR***

RABITA

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh.A

10. Soru:

--Müceddid nedir, özellikleri nelerdir?


--"Allah-u Teâlâ Hazretleri her asrın başında bu ümmetin işlerini, bilgilerini yenileyen, ona çeki düzen veren bir müceddid gönderir." diye hadis-i şerif vardır. Onun için, o hadis-i şerifi okuyanlar bilirler bu meseleyi...

Bazı kimselerin o müceddidlerden olduğu hüsnüzan edilmiştir. Meselâ, İmâm-ı Rabbânî Efendimiz müceddid-i elf-i sânî'dir. Yâni, ikinci binin müceddidi diye bu lakabla tanınmıştır. Her asrın müceddidi vardır.
Tabii, onun alâmeti, sünnet-i seniyyeyi bilmesi, Kur'an-ı Kerim'i tam bilmesi ve sapıtmaları, hurafeleri, sapmaları, dinin özünden uzaklaşmaları tesbit edip, onları engellemesi, işi tekrar rayına oturtmasıdır. Müceddidliğin aslı odur. Yâni, sahabe müslümanlığına doğru işi tekrar yörüngeye oturtmak, raydan çıkmış olan vagonu tekrar raya oturtma çalışmasıdır. Bu şekilde anlatabiliriz.

[Merhum M. Es'ad Coşan Hocaefendimiz 15. Hicrî Asrın başında, 1400 - 1421 yılları arasında irşad görevi yapmıştır.]

http://dervisan.com/yazi/rabita.htm


*****************
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Ucube soruya cevap.

Kardeşler,
Bugün için geline noktada diyalog kurulması gereken gayr-ı müslim cenah hakkında sizlere daha dün diyebileceğimiz haber başlıklarından bir demet sunacak olursak :
Papa'nın diyalogtan anladığı : Benediktus hıristiyanlaştırmanın diyalog çalışması eşliğinde gerçekleştirilmesini istedi.
27 Kasım 2006 Pazartesi 12:42

Papa'nın sözleri şok etti.
İslam Papa'ya savaş ilan etti.
Papa, Diyanet'e gitmek istemiyor.
Papa din adamı mı, kin adamı mı?
Papa, hakkında suç duyurusu.
PAPA dünyayı ayağa kaldırdı.
Papa'nın gafı, ateşi körükledi.
İtalyanlar Türkiye'ye kin kustu.
Fas kralı Vatikan elçisini geri çağırdı.
Erdoğan'dan Papa'ya sert tepki.
Ağar Papa'yı kınadı.
Papa haçlı seferinin temsilcisi.
Prodi'den Papa'ya tepki.
Vatikan protestoları umursamadı.
Papa'ya misyonerlik raporu.
Vatikan gerçek yüzünü gösterdi.
Kardinalden ilginç sözler.
Beyazıt'ta Papa protestosu.
Papa'dan çocuk tacizcilerine örtbas.
Papa ekümenik patrik dedi.
Patrik Bartholomeos'tan tartışılacak şok sözler: Ruhban Okulu'nu herhalde derin devlet istemiyor. Ekümenik unvanında ısrarlıyım. Papa'ya tepki AB'yi üzer.
Müslümanla evlenmeyin çağrısı : İtalyan papaz Hristiyanlara, Müslümanlarla evlenmekten uzak durulması çağrısında bulundu...
12 Ocak 2007 Cuma 00:08


şeklinde haberlere rastlıyoruz. Bu noktadan hareketle konunun başında sorulan ; "Diyalogun Önemi Nedir? " sorusuna cevap olarak şunu söyleyebiliriz.
Diyalogun önemi diye hiçbir şey sözkonusu değildir. Bugünden tezi yok, izzet ve eşrefini ayaklar altına aldığınız İslâm'ın haysiyet ve itibarını eğer, kendi haysiyet ve itibarınız kabul ediyorsanız derhal bu çirkin ve tezellül işlerinden vazgeçiniz. Yoksa merhum M.Akifin dediği gibi ;


Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.


 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Kardeşler,
Bugün için geline noktada diyalog kurulması gereken gayr-ı müslim cenah hakkında sizlere daha dün diyebileceğimiz haber başlıklarından bir demet sunacak olursak :
Papa'nın diyalogtan anladığı : Benediktus hıristiyanlaştırmanın diyalog çalışması eşliğinde gerçekleştirilmesini istedi.
27 Kasım 2006 Pazartesi 12:42
Papa'nın sözleri şok etti.
İslam Papa'ya savaş ilan etti.
Papa, Diyanet'e gitmek istemiyor.
Papa din adamı mı, kin adamı mı?
Papa, hakkında suç duyurusu.
PAPA dünyayı ayağa kaldırdı.
Papa'nın gafı, ateşi körükledi.
İtalyanlar Türkiye'ye kin kustu.
Fas kralı Vatikan elçisini geri çağırdı.
Erdoğan'dan Papa'ya sert tepki.
Ağar Papa'yı kınadı.
Papa haçlı seferinin temsilcisi.
Prodi'den Papa'ya tepki.
Vatikan protestoları umursamadı.
Papa'ya misyonerlik raporu.
Vatikan gerçek yüzünü gösterdi.
Kardinalden ilginç sözler.
Beyazıt'ta Papa protestosu.
Papa'dan çocuk tacizcilerine örtbas.
Papa ekümenik patrik dedi.
Patrik Bartholomeos'tan tartışılacak şok sözler: Ruhban Okulu'nu herhalde derin devlet istemiyor. Ekümenik unvanında ısrarlıyım. Papa'ya tepki AB'yi üzer.
Müslümanla evlenmeyin çağrısı : İtalyan papaz Hristiyanlara, Müslümanlarla evlenmekten uzak durulması çağrısında bulundu...
12 Ocak 2007 Cuma 00:08

şeklinde haberlere rastlıyoruz. Bu noktadan hareketle konunun başında sorulan ; "Diyalogun Önemi Nedir? " sorusuna cevap olarak şunu söyleyebiliriz.
Diyalogun önemi diye hiçbir şey sözkonusu değildir. Bugünden tezi yok, izzet ve eşrefini ayaklar altına aldığınız İslâm'ın haysiyet ve itibarını eğer, kendi haysiyet ve itibarınız kabul ediyorsanız derhal bu çirkin ve tezellül işlerinden vazgeçiniz. Yoksa merhum M.Akifin dediği gibi ;

Kahraman ecdadınızdan sizde bir kan yok mudur?
Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.
selamlar kardeşim...

bu konuda çok şeyler yazıldı söylendi..

olay sizin düşündüğünüz gibi olmayıp artık şu darbı mesele gelinmiştir.

KESER DÖNER SAP DÖNER
BİR GÜN OLUR HESAP DÖNER..

Bu konuda diğer havadisleri de okuyup sonra yorumunuzu geçiniz lütfen..

artık diyalog bitmiş tamamen TEBLİĞ devam etmekte ve hatta bu konu da da yol yarılanmıştır..

ama yine de anlayamadığınız yerler varsa müsait oldukça yardımcı olurum...selamlarımla...

*************
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,969
Puanları
83
Yaw arkadaş !'
Sizin başka işiniz-gücünüz yok mu ?
Böyle bir ameliye İslâm'ın hangi devrinde ve kim tarafından yapılmış da siz onu örnek alıyorsunuz ? Asr-ı saâdette ve ondan sonraki hangi devirde, hangi müslüman papazların ellerine sarılarak ve onlara tezellül göstererek onların ellerini öpmüştür ?
Siz ne menem ve tuhaf insanlarsınız ki, böyle kabih ve onursuz bir ameli müslümanlara halâ "tebliğ" kılıfı altında anlatıyorsunuz ?
Yuf Olsun size !
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Yaw arkadaş !'
Sizin başka işiniz-gücünüz yok mu ?
Böyle bir ameliye İslâm'ın hangi devrinde ve kim tarafından yapılmış da siz onu örnek alıyorsunuz ? Asr-ı saâdette ve ondan sonraki hangi devirde, hangi müslüman papazların ellerine sarılarak ve onlara tezellül göstererek onların ellerini öpmüştür ?
Siz ne menem ve tuhaf insanlarsınız ki, böyle kabih ve onursuz bir ameli müslümanlara halâ "tebliğ" kılıfı altında anlatıyorsunuz ?
Yuf Olsun size !
KARDEŞİM DEDİK YA.... SEN YENİSİN AÇ GÜZEL BİR SAYFA TARTIŞALIM SENLE..

HEM ASRI SAADETTEN HEM DE OSMANLILARDAN..


TABİİ Kİ SALDIRMAKTAN BAŞKA DÜŞÜNCENİZ VARSA BUYRUN...

..BİLİP BİLMEDEN AĞZI OLAN KONUŞUYOR..

***
 

talib

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Tem 2006
Mesajlar
21,906
Puanları
113
Her 100 yılda bir gelen müceddittir, müctehid değil. Mücedditlik istismar edilen bir kurumdur. Herkes kendi liderini müceddit olarak görmektedir. Liderini Mehdi olarak görenlerin olduğu bir yerde, belki buna dahi şükretmek lazım. Belki bu zamanda bir tek müceddit aramaktansa bazı büyük ulemayı bu noktada bu kuruma dahil edebiliriz. Abdulfettah Ebu Gudde gibi..

Müceddit olarak gösterilen kişiler arasında geçmişte de bir fikir birliği yoktur. Nasıl ki bu taassub asrında olsun? Ömer bin Abdulaziz, İmam-ı Rabbani, Halid-i Bağdadi gibi isimler en çok zikredilen isimlerdir. Belki 2. bin yılın mücedditi olan İmam-ı Rabbani ve onun talebeleri olan Nakşi silsilesine dahil olmakla en salim yolda oluruz. Diğer yollarda güzeldir ama...

Fethullah Hoca'nın ABD den neden gelmediği değildir asıl mesele. Lafı buraya getirmek, kaçamak cevap vermek gibi geliyor bana. Ülkesine dönemeyebilir bazı sebeplerden dolayı. Kutsal mekanlara gitmemesi ve oraya yerleşmemesi konusunda gayet güzel edebi cevaplar verilmiş ki konumuz edebiyatta değil.

Sorun, şu anda müslümanların en büyük düşmanı olan ABD de kalmasıdır. ABD nin yaptığı zulmü anlatmaya kalksak herhalde uzun bir süre yazmam gerekir. Ne kadar müslüman kanı döktü, ne kadar bacımızın ırzına geçti -ki bunu söylerken dahi çok büyük rahatsızlık yaşıyorum, nerde kaldı orda yaşabilemek-, müslümanların şerefiyle oynadı vs. Oysa ehven olan daha pek çok yer vardı. Avusturalya, Kanada, Uzak Doğu vs.

Her işte bir hikmet vardır dense, bize susmak ve hüsnü zan beslemeye çalışmak düşerdi belki.
 
Üst