Diyalog | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Diyalog

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Aşağıda Kaynaklarıyla öyle fetvalar varki bu diyalog meselesi için; değil diyalog ismini duyanın ateşten kaçar gibi kaçması gerekirken halen daha sitemizden alıntı yapıp hiç bir veriye, kaynağa dayanmayan ilmi de olmadan boş boş kelamlar edene acırız …!!

Dinlerarası diyalog nedir?
Dinlerarası diyalog, Papalığın II. Vatikan Konsili’nin 4. oturumunda kabul edilen, “Nostra Aetate” diye maruf Konsil metninde aktarılan ve 28 Ekim 1965′te Papa VI. Paul’un onayıyla ilan edilen, “Papalığın 3. bin yıl hedefi olarak açıkladığı Asya’nın hristiyanlaştırılması projesi’nin bir yöntemidir. Papalığın “çağdaş hristiyanlaştırma ve misyonerlik usulü” dür.
( Kaynak; John W. O’Malley, “Reform, Historical Conciousness And Vatikan li’s Aggiornamento, Theological studies, 1971 xxx11/4; M. Raukanen, The catholic Doctrin of Non-Christian Religions According to the Second Vatikan Council, New york 1992, 35; The Second Vatikan Council, Nostra Aetate, 1-4)
Papalığın, dinlerarası diyalog adı altındaki böylesi bir “Asya’yı hristiyanlaştırma projesi”nin gönüllü bir parçası olmak, İslâm akaidine göre Müslüman’a zarar verir mi?
İslâm akaidi ve Ehl-i Sünnet esaslarına göre; Papalığın böylesi bir “hristiyanlaştırma projesi ve misyonunun gönüllü bir parçası olan” herhangi bir Müslüman, mürted olur, İslâm dairesinin dışına çıkar, küfre düşer. Bu küfrü irtikab ettiği ana kadar, yaptığı tüm ibadet ve hayırlı amelleri boşa çıkar, müflis olur. Evli ise nikahı düşer. (KAYNAK A.Z. Gümuşhanevî, Cami’ül Mütün ,c.1, Elfaz-ı Küfür, b.2)
—->

Hristiyanlık gibi İslâm’dan gayri bir din edinen kimseyi küfre düşmüş saymayan kişi veya onların küfürde oldukları hususunda şek:-şüphe içinde olan kişi yahut da onların manevi gidişatının doğru olduğu kanaatini taşıyan kişi İslâm’dan çıkmış olur, küfre düşer. (Muhammed b. ismail er-Reşid ,Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul -Melahide vr 11b]
Nisa Suresi 115: “Kim Kendisi için doğru yol belli olduktan sonra,(Hz. Muhammed) karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola tabi olursa, onu o saptığı yönde bırakırız ve cehenneme Sürükleriz ; o ne kötü biryerdir.”
Nisa Suresi 13-14: “Bunlar, Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim kendisi için yol belli olduktan sonra Peygambere (Hz. muhammede)’ine itaat ederse Allah onu, ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; onlar orada devamlı kalıcıdırlar ; işte büyük kurtuluş budur.”
“Kim de Allaha ve Peygamberi (Hz. Muhammed) ‘ine karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, ebedi kalacağı bir ateşe sokar ;onun için alçaltıcı bir azab vardır.”
Cin Suresi 23-24: “Artık kim Allah’a ve Resulü (Hz. Muhammed)ine karşı gelirse, bilsin ki ona, (kendi gibilerle birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.”
Muhammed Suresi 32-33-34: “İnkâr edenler, insanları Allah yolundan alıkoyanlar ve kendilerine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber (Hz. Muhammed)’e karşı gelenler, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah onların yaptıklarını boşa çıkaracaktır.”
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber (Hz Muhammed)’e itaat edin ki amellerinizi boşa çıkarmayın. Zira inkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve de kâfir olarak ölenleri Allah asla bağışlamaz.”
Fetih Suresi 28-29: “Bütün dinlere üstün kılmak üzere, Peygamberi (Hz. Muhammed)’ini hidayet ve Hak din ile gönderen O’dur. Buna şahit olarak Allah yeter; Muhammed Allah’ın elçisidir. O (Hz. Muhammed)’in beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı onurlu, kendi aralarında merhametlidirler.”
“Ehl-i Kitap ile amentüde ittifakımız vardır” inancını taşımanın veya gönüllü olarak bu ifadeyi kullanmanın itikadî hükmü nedir?
Böyle bir inancı taşıyan ve ikrar eden Müslüman, İslâm akaidi ve Ehl-i Sünnet esaslarına göre mürted olur, İslâm dairesinin dışına çıkar, küfre düşer. Böyle bir inanç, Hakk’ı batılın seviyesine indirmek, Hakk’ı batıl ile karıştırmak, ilahi olan ile muharref olanı aynı kefeye koymak ve eşitlemektir ki, İslâm akaidi, Ehl-i Sünnet esasları ve bizzat Kur’an-ı Kerim’in ikaz edici beyanlarına göre bu küfürdür.
( A.Z. Gümüşhanevî, Cami’ül Mütûn, c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffırat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )
Bir kimse, ehl-i kitap ile amentüde ittifakın var olduğuna inanırsa, hatta kiliselerin Allah’ın evleri olduğuna, orada Allah’a kulluk yapıldığına, Yahudi ve Hristiyanların yaptıklarının Allah’a kulluk, O’na ve Rasulüne itaat olduğuna inanırsa, Allah’ın da bu yapılanlardan hoşnut ve memnun kaldığına itikad ederse kafir olur. Ehl-i zimmeti (gayr-i müslimlerî) kiliselerinde ziyaret etmenin Allah’a yakınlık vesilesi olduğuna itikad eden kimse, İslâm dininden çıkar, mürted olur.
( Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffırat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )
Al-i Imran Suresi 19: “Allah katında yegâne Hak Din Islâmdır.
Al-i İmran Suresi 85: “Herkim İslam’dan başka birdin ararsa, bilsin ki, (o din) ondan asla kabul edilmeyecektir; o kimse, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
Al-i İmran, 100: “Ey iman edenler, Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”
Ahirette kurtuluş için Hz. Muhammed’e (sav) inanmaya hacet yoktur; Kelime-i Tevhid’in ikinci rüknü olan “Muhammedu’r Rasûlullah” kısmını ikrar bir kemal mertebesidir, cennetlik olma için bunu ikrar ve buna iman etmek lüzumlu değildir demenin hükmü nedir?
Böyle bir inancı taşımak ve yaymak, İslâm akaidine göre, Müslüman’ı dinden çıkartır, mürted yapar, küfre düşürür. (A.Z. Gümüşhanevî, Camîül Mütûn, c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide, vr 11 b )
Ehl-i Kitap’tan herhangi bir gruba tâbi olmanın, dinen mahzuru var mıdır?
Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tâbi olmak, Kur’an-ı Kerim’e ve İslâm akaidine göre Müslüman’ı dinden çıkartır, imandan sonra kafir yapar
( A.Z. Gümüşhanevî, Camrül Mütûn, c.1, Elfaz-ı Küfür, b. 2; Muhammed b. İsmail er-Reşîd, Tehzib’ü Risalet’il Bedri’r-Reşîd fi Elfâz’il Mükeffirat, vr 12, Yahya bin Ebi Bekr, Esir’ul-Melahide,vr11 b.)
Al-i İmran, 100: “Ey iman edenler, Ehl-i kitaptan herhangi bir gruba tabi olursanız, sizi imanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.”
Maide Suresi 51-52-53-54-55-56: “Ey iman edenler! Yahudileri ve
Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizde HER kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”
“Kalblerinde hastalık bulunanların: “Başımıza (küresel) bir felâketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasına koşuştuktan görürsün. Umulur ki Allah bir fütuhat, yahut katından bir emir getirecek de onlar , içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olacaklardır “
“(O zaman) iman edenler: “Bunlar mıdır sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle yemin edenler?” diyeceklerdir. Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştirde kaybedenlerden olmuşlardır.”
“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) muhakkak Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir topluluk getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah’ın lütfü ve ilmi geniştir.”
“Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah’tır, Resulü (Hz. Muhammed)’dir ve de şu iman edenlerdir ki onlar Allah’ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler.”
“Kim Allah’ı, Resulü (Hz. Muhammed)’ini ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah’ın tarafını tutanlardır.”
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Şok edici bir fotoğraf ve mühim sözler… Ali Eren-Vakit Gazetesi

Geçen haftaki yazımda, Eminönü Halk Eğitim Müdürlüğü binasında yapılacak olan konferansı duyurmuştum. O konferans gerçekleşti. Çok da mühim şeyler söylendi. Ankara Ü. İlahiyat Fakültesi profesörlerinden 9 dil bilen Mehmet Bayraktar’ın, not alabildiğim bazı cümlelerini aktarmak isterim:
“Dinlerarası Diyaloğu başlatan Vatikan gibi gözükse de, bunu esas isteyenler Yahudilerdir. Dinlerarası Diyalog yapması için Vatikan’a baskı da ABD’den geliyor. Dinlerarası Diyalog esas olarak 1892’de ABD’de başladı. Bu proje, ABD’deki büyük sermaye sahiplerinin finansı ile oluyor.
Onların isteği, “İnsanlık dini” diye bir şey. Bu projede, ilâhîlik ve peygamber inancı yoktur. Onlara göre Kur’an’ı peygamber yazmıştır. En büyük hedefleri Kur’an’ı ortadan kaldırmaktır. Baksanıza Peygamberimiz’i küçük düşürücü karikatürler yapıyorlar. Buna rağmen Diyalogcular Peygamberimiz’e gerekli şekilde sahip çıkmıyorlar. Halbuki onlar (Hıristiyanlar) bize “Muhammedân” diyorlar. “Muhammed’e tapanlar” demektir.
Hıristiyan kardinalleri arasında Yahudi olanlar var. Bunların hiçbiri papa olmadı ama papa seçildi, Papa Jan Pol bir Yahudi dönmesidir. Şimdiki papa da dönmedir. (Aslen Polonya yahudisi.)
Dinlerarası Diyaloğun hedefi dünyada tek inanç ve tek din olmasıdır. Adı da dünya dini. Nitekim Dinlerarası Diyalog faaliyetini yürüten Vatikan’ın kendi kayıtlarında, Dinlerarası Diyaloğun ekümeniklik (dünya hükümranlığı) ve misyonerlik olduğu yazılıdır. Buna Türkiye’de ilk önderlik yapan Kasım Gülek ve İhsan Doğramacı’dır.
Bizdeki diyalogcular “Kur’an, ehl-i kitabın (Hıristiyan ve Yahudilerin) Müslüman olmasını istemiyor” diyorlar. Böylece ortalığı Hıristiyan misyonerlerine bırakıyorlar. Oysa Hıristiyanlar, “Allah hem birdir hem üçtür” diyorlar.”
Prof. Bayraktar, konuşması arasında insanı dehşete düşüren bir fotoğraf gösterdi. “Dinlerarası Diyalogla hedefleri işte budur. Bu, Dinlerarası Diyaloğun fotoğrafıdır” dedi.
Fotoğraf şöyle:
Üç kişi Bremen mızıkacıları gibi üst-üste… En altta sözümona bir Müslüman, onun üstünde bir Hıristiyan, en üstte de bir Yahudi…
Fotoğrafı daha açık tarif edeyim:
Beyaz elbiseli, başı takkeli bir adam seccâde üzerinde secdeye varmış. Yanıbaşında elinin yanında bir İncil. Bu kimse müslümanı temsil ediyor.
Onun üzerine birisi çıkmış, namazda oturur gibi müslümanın sırtına oturmuş. Hıristiyanların duâ halinde yaptıkları gibi, parmak uçları yukarıya doğru olarak ellerini birbirine yapıştırmış. Elinde de bir tesbih var. Bu da hıristiyanı temsil ediyor.
Üçüncü şahıs en üstte… Hıristiyanın omuzlarına basmış. Kendisi ayakta. Elinde de sözümona Kur’an var. Bu da Yahudi oluyor…
Bitmedi…
Yan taraftaki kâide üzerinde bir silah var. Silahın namlusunun ucunda Yahudilerin yedi kollu şamdanı. Duvarda ise kocaman bir haç… Bir kadın da eliyle bunları işaret ediyor.
Mehmet Bayraktar Hoca’nın söylediği gibi, Dinlerarası Diyalogun fotoğrafı ve hedefi işte bu…
Değerli okuyucular! Eğer “Ben bu fotoğrafı pek iyi anlamadım. Kendim görmek istiyorum” derseniz o da mümkün. İnternette aşağıdaki adrese girin, Dinlerarası Diyalog ile neyin hedeflendiğini kendi gözünüzle görün, bir de siz dehşete kapılın. Ama sadece görmekle kalmayın, lütfen görmeyenlere, bilmeyenlere de anlatın…
İşte adres: http://emmanuelnegro.tumblr.com/post/398347068/ stairway-to-heaven-scultura-di-eu…
“ABD’nin 1933-39 Moskova büyükelçisi, ülkesi için kaleme aldığı bir raporda ezcümle “SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin) en zayıf noktası dindir. Onları bu noktadan bitirelim. Üç dini kontrol altına alalım…” diyor.
Rahmetli Erol Güngör 1978’de, “ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu. Bugün bizim muhafazakârlar(!) ABD’nin istediği Ilımlı İslam’ı destekliyorlar.
1959’dan 1962’ye kadar Vatikan’da 16 toplantı yapıldı. Sonunda Dinlerarası Diyaloga karar verildi. Ancak Diyalogun bildirgesi şunu söylüyor: Kurtuluş İsa’nın ışığına bağlıdır…
Hıristiyanlığı gün ışığına çıkarmak için, dinlerini yeniden kuvvetlendirmeye çalışıyorlar. Bizim gazeteler de “Vatikan çağdaşlaşıyor” diyorlar. Yalan!..
Bu, çağdaşlaşma değil yeni bir stratejidir, küresel sisteme uyarlanmış yeni sistem misyonerliktir. Onun için Papa II. Jan Pol, “Bizim derdimiz Müslümanları Hıristiyanlaştırmak değil, bizim gibi düşünmelerini sağlamaktır” diyor.
Dikkat! Hıristiyanlara göre papalar tanrının vekilidir ve onların sözü tanrı sözüdür. Papa’nın sözüne ona göre bakmalı…
Meselâ Papa, “Müslümanlar Ermenileri öldürmüştü. Şimdi de Kürtleri öldürüyorlar” diyor, bizim basın da “Papanın dili sürçtü” diyor. Halbuki, Hıristiyanlara göre papanın sözü sürçme falan değil, ilâhîdir…
Hıristiyanlar, “Türkler Anadolu’yu fethetmekle günah işlemişlerdir” diyor ve öyle inanıyorlar.
“Allah hem birdir hem üç” demek aklın alacağı bir şey değil. Müslümanlar Hıristiyan olmaz. Onlar da biliyor bunu. Onun için hedefleri Müslümanları Hıristiyan yapmak değil, kendileri gibi düşündürtmektir. Müslümanlar, Hasan ile Hans’ı, Meryem ile Meri’yi aynı görürlerse mesele kalmayacak…
Kant, Dekart gibi mütefekkirler, “İnancımı korumak için susuyorum” diyerek üç ilah meselesinde susmuşlar. Ne yapsın? Adamın kafası almıyor.
Bunlar da Prof. Nadim Macit’in konuşmasından notlar…
Sayın Ahmet Tekin’in hatırlattığı bir âyet ve bir hadisle yazımızı bitirelim. Âyet meâli:
“Eğer onlar da (Yahudi ve Hıristiyanlar) sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse, muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar.” (Bakara, 137)
Hadis: “Benden sonra peygamber yok, sizden sonra da ümmet yok.”
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
MİSYONERLİK TUTMAYINCA ” DİYALOG ” KURAMAYA ÇALIŞAN HOCA KİSVELERİNE REDDİYE !
Papalığa göre, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel; Müslümanların, Muhammed aleyhisselamın son peygamber olduğu, O’na inanmayıp yolunda gitmeyenlerin, sonsuz olarak Cehennemde kalacağı, inancıdır. Buna bağlı olarak da; son dine inanmayıp Müslüman olmayanların düşman kabul edilmesi, Müslüman olana kadar bunlarla mücadele edilmesi inancı.
Bu inancın kırılması için ortaya yeni fikirler attılar. Bu fikirleri yerleştirmek için, Papaz Thomas Michael 1987’de Türkiye’ye geldi. Bazı İlahiyat fakültelerinde seminerler verdi. Bu fikirlerin devamlı kendileri tarafından seslendirilmesinin tepki doğuracağını bildikleri için de, düşüncelerini yayma işini İlahiyat fakültelerinde ikna ettikleri bazı akademik kadrolara havale ettiler… Bir bakıma Bazı Prof.lar ile sözlendiler.. Sözleştiler…
Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili âyet ve hadisler tarihsel mi?

Bu, İslamın temel inancına aykırı fikirleri iki ana grupta toplayabiliriz:
1- “Kur’an-ı kerimin bazı ayetleri ve bazı hadis-i şerifler tarihi sürecini doldurduğu için bunlarla amel edilemez. Kur’an-ı kerimin gelmesiyle yürürlükten kalkmış olan İncil ve Tevrat’ın hükümleri hâlâ geçerlidir. Bugünkü İncillere ve Tevrata inanan, Yahudi ve Hıristiyanlar da cennetliktir. Ehl-i Kitap ile ilgili âyetler, hadisler tarihseldir, dolayısıyla bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları değil o dönemin insanlarını bağlar.”
Nitekim, ülkemizde dinlerarası diyaloğun önde gelen temsilcisi Fethullah Gülen, bu konu ile ilgili âyetleri yorumlarken; Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili Kur’an-ı kerimde geçen ayetleri, bilinen manalarının dışında çok farklı bir düzeyde ele alıyor: Ayetlerde geçen düşmanlığın o günün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine adığını, Kur’anın kullandığı aynı üslup, bugünün Yahudi ve Hıristiyanlarını içine alacak diye bir şart, bir mecburiyet olmadığını, ayetlerin kesin, fakat bugünkü Yahudi ve Hıristiyanları içine aldığının kesin olmadığını, ifade etmektedir. ( Hoşgörü ve Diyalog İklimi s.155-156)
Yine aynı kitapta, Sayın Gülen, Kur’an-ı kerimde, Hıristiyanlarla, Yahudilerle ve Müşriklerle ilgili geçen sert ifadelerin uç noktayı temsil ettiğini,Yahudi ve Hıristiyanlarla diyalog kurup dostluk tesis edilebileceğini, Kur’anın onları dost edinmemek konusundaki nehyinin (yasağının) hususi şartlarda olduğunu; bunu umumileştirmenin Kur’anın ruhuna aykırı olacağını, Üstad Bediüzzamanın “Münazarat” kitabında bildirdiğini ifade etmektedir. (s.170) ( Not : Talebe hocası ile ölçülür , açın gözünüzü açın…)
Hocaefendi, aynı konularla ilgili hadisleri yorumlarken de, “Yahudileri ve Hıristiyanları kınayan ve azarlayan âyetler ya Hazret-i Muhammed (A.S.M) döneminde yaşayan ya da kendi peygamberlerleri döneminde yaşayan bazı Yahudi ve Hıristiyanlar hakkındadır.” diyor. ( Küresel Barışa Doğru, s.45)
Halbuki, bugüne kadar hiçbir İslam alimi bu âyet ve hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğini yitirdiğini söylememiştir. Aksine, kıyamete kadar geçerli olduklarını ittifakla bildirmişlerdir.

“Kesinlikle cehennemlik”


Resulullah efendimiz, İslamiyeti kabul etmeyen Yahudilerin ve Hıristiyanların, Allah’a iman etmiş sayılmayacağını bunların Cehennemlik olduğunu bildirmiştir.
Dört büyük müctehid imamdan biri olan İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in meşhur hadis kitabı olan El-Müsned isimli eserde, sahabeden Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadis-i şerif bunu açıkca göstermektedir:
“Allah Resûlü’ne biri geldi ve ‘Ey Allah’ın elçisi! Hıristiyanlardan Allah’a ve Resulü’ne inanarak İncil’e sâdık biri veya aynı şekilde Allah’a ve Resûlü’ne inanarak Tevrat’a bağlı biri, sonradan sana tâbi olmazsa, bu kişiler hakkında ne buyurursunuz?’ dedi.
Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
“Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, bu ümmetten biri veya Yahudi ve Hıristiyan bir kişi beni dinlemez ve getirdiğimi kabul etmeden ölürse, kesinlikle Cehennemlik olur.”
Bu konu ile ilgili diğer bazı hadis-i şeriflerde de şöyle buyuruldu:
“Beni duyup iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan elbette Cehenneme girecektir.” (Hakim)
“Cennete sadece Müslüman olan girer.” (Buhari)

Adem aleyhisselâmdan, Muhammed aleyhisselâma kadar, dinlerin nesh edilmesi, semavi kitapların, âyetlerin nesh edilmesi yani yürürlükten kaldırılması Allahü teâlâ tarfından yapılmıştır. Kur’anın bazı âyetlerinin veya bunların açıklaması olan hadislerin tarihsel olduğunu, geçerliliğinin kalmadığı iddiası, ve bunu savunmak yeni bir kitap veya Peygamberin geldiğini söylemek olur ki, bu da İslam inancına göre küfürdür.
Muhammed aleyhisselâma inanmak imânın şartı değil mi?

2- “Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyorlar. “Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” İddiasında bulunuyorlar. (Ahmet Şahin, Zaman- 17.4.2000)
Nitekim, Fethullah Gülen, “Kur’an-ı kerim, Kitap ehline çağrıda bulunulurken, “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeyi gelin.” Nedir o kelime? “Allahtan başkasına ibadet yapmayalım”. Allaha kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allahı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, “Muhammedün Rasûlüllah” yok.” diyor. (Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S.241)
Fasıldan Fasıla kitabında da, “Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime-i tevhidin ikinci bölümünü, yani ‘Muhammed Allah’ın resülüdür’ kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakmalıdır… ” demektedirler. (Küresel Barışa Doğru-131)
Halbuki ayet-i kerimede, “Rahmetim her şeyi kaplamıştır” buyurulduktan sonra, “(Rahmetim) Allah’tan korkup, haramlardan kaçan, zekâtlarını veren ve ayetlerimize inananlar içindir” buyuruluyor. (Araf 156) Bundan sonraki ayette de, “Ümmi peygamberime (Resulullaha) uyanlar için” buyuruyor. Yine, ayet-i kerimelerde, “Allah indinde hak din ancak İslâmdır.” (A. İmran 19) “İslâmdan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.” (A. İmran 85) buyuruluyor.
Şu âyet-i kerimeler de, Allaha iman için, Resulullaha inanıp itaat etmenin şart olduğunu bildiriyor:
“Resule itaat eden, Allaha itaat etmiş olur” (Nisa 80)
“Deki, “Allaha ve Peygambere itaat edin! Eğer itaat etmeyip yüz çevirirlerse, (kafir olurlar) Elbette Allah kafirleri sevmez.” (Ali imran 32)
“Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, etmeyen Cehenneme gider” ( Feth 13)
Görülüyor ki, gayri müslimlerle aramızda iddia edildiği gibi bırakın ittifakı, benzerlik bile yok. Hıristiyanlarla aramızdaki inanç farklılıkları çok ise de birkaçını bildirelim:

Amentüde ittifak var mı?

1- Biz bir Allah’a inanırız. Onlar üç ilaha inanırlar. Hz. İsa’ya tanrının oğlu ve tanrı diyorlar. Onlar melekleri kız gibi görüyorlar, biz ise, meleklerde erkeklik dişilik olmadığına inanıyoruz. Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki: “Allah ile birlikte başka ilâh edinen cehenneme atılır. Rabbiniz oğulları size ayırdı da kendisi için kız olarak melekleri mi edindi? Elbette vebali çok büyük söz ediyorsunuz.” (İsra 39, 40)
2- Onlar tanrı gökte derler, biz Allah’ı mekandan münezzeh biliriz.
3- Biz semavi kitapların hepsine inanırız, onlar, Kur’an’a inanmazlar.
4- Biz bütün peygamberlere inanırız, onlar, Muhammed aleyhisselama inanmazlar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki: “Bana iman etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.” (Hakim)
5- Biz hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna inanırız, onlar, (Tanrı kötülükleri takdir etmez) derler.
Görüldüğü gibi, Diyalogçuların ortaya attığı fikirler İslâm dininin genel hükümlerine aykırıdır, İslam dininde yeri yoktur. İncil ve Tevrat’ın hükümleri Kur’an-ı kerimin gelmesiyle nesih olmuş, yürürlükten kalkmıştır. Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin bütün hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Bunların bazılarının tarihsel olduğu için yürürlükten kalktığını iddia etmek, Kur’an-ı kerime ve Allah indinde dinin İslam olduğuna inanmamak olur. Allahü teâlâ, kıyamete kadar değişmemek üzere İslamiyeti bütün insanlara din olarak göndermiştir.
Diyalog ve Hubbu fillâh – Buğdu fillâh
Vatikan’ın en çok korktuğu, Hıristiyanlaştırmada en büyük engel gördüğü, İslamiyetin, “hubbu fillah-buğdu fillah” emridir. Yani, Allah dostlarını Allah için sevmek, Allahın düşmanlarını, (dinimize göre, Müslüman olmayan herkes Allah düşmanıdır) Yahudileri, Hıristiyanları sevmemektir. Hubbu fillah, buğdu fillâh, imanın esasıdır. İmanın altı şartının geçerli olup olmaması bu esasa bağlıdır.
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

“İmanın en sağlam temeli ve en kuvvetli alameti, hubb-i fillah, buğd-ı fillahtır.” (Allah için sevmek ve Allah için bugz etmek (sevmemektir) ) (Ebu Davud)
“İmanın temeli Mümini sevmek ve kâfiri sevmemektir.” (İmamı Ahmed)
“İmanın efdali Allah için sevgi, Allah için buğzdur.” (Taberânî)
Yine Resulullah buyurdu ki:
“Cebrail aleyhisselam gibi ibâdet etseniz, müminleri, Allah için sevmedikçe ve kâfirleri Allah için kötü bilmedikçe, hiç bir ibâdetiniz, hayrat ve hasenatınız kabul olmaz!”
“Benim için ne yaptın?”
Allahü teâlâ, Hz. Musa’ya sordu:
- Ya Musa, benim için ne işledin?
- Ya Rabbi, senin için namaz kıldım, oruç tuttum, zekât verdim, zikrettim.
- Ya Musa, kıldığın namazlar, seni Cennete kavuşturacak yoldur, kulluk vazifendir. Oruçların, seni Cehennemden korur. Verdiğin zekâtlar, kıyamette, sana gölgelik olur. Zikirlerin de, o günün karanlığında, sana ışıktır. Bunların faydası sanadır. Benim için ne yaptın?
- Ya Rabbi, senin için olan ameli bana bildir.
- Dostlarımı benim için sevdin mi, düşmanlarıma benim için düşmanlık ettin mi?
Musa aleyhisselam, Allahü teâlâ’yı sevmenin onun için olan en kıymetli amelin, Hubb-i fillah ve Buğd-ı fillah olduğunu anladı. (İmam-ı Gazali)
Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
“Ey iman edenler, Yahudileri de, Hıristiyanları da dost edinmeyin! Onlar, (İslâma olan düşmanlıklarında) birbirinin dostudur. Onları dost edinen de onlardan olur. Allahü teâlâ, (kâfirleri dost edinip, kendine) zulmedenlere hidayet etmez.” (Maide 51)
“Müminler, müminleri bırakıp da, kâfirleri dost edinmesinler! Onları dost edinenler, Allah’ın dostluğunu bırakmış olurlar.” (Ali İmran 28)
“Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akrabaları olsa bile Allah’a ve Resûlüne düşman olanları sevmezler.” (Mücadele-22)
Hadis-i şerifte de buyuruldu ki: “Bir kavmi sevip de onlarla dostluk kuran, kıyamette onlarla haşrolur” (Taberânî)
Vatikan, bu inanç yıkılmadıkça, Müslümanların Hıristiyan olmayacağını bildiği için, “Diyalog” vasıtasıyla bu inancı yıkmak istiyor.
Diyalog ve emri maruf – nehyi münker
İslâmiyette, iyilikleri yayıp, kötülüklere mani olmanın önemi büyüktür. İslâmiyeti ayakta tutan budur. Din-i islâmın temeli, imânı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, islâmiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, müslimânlara “Emr-i ma’rûf” yapmağı emirediyor. Yani, benim emirlerimi bildiriniz, öğretiniz diyor ve “Nehy-i anilmünker”i emrediyor. Yani, yasak ettiğim haramları bildiriniz ve yapılmasına râzı olmayınız, diyor.
Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
“Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız. Ehl-i kitap da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok iyi olurdu.” (Ali imran-110)
“Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış, başına gelenlere sabret. Doğrusu bunlar, azmedilmeye değer işlerdir.” (Lokman-17)
Peygamberimiz “sallallahü aleyhi ve sellem” buyuruyor ki.
“Büyüğünü saymıyan, küçüğüne merhamet etmiyen, emr-i maruf ve nehy-i münkerde bulunmıyanlar bizden değildir.” (Tirmizî)
“Bütün ibâdetlere verilen sevap, Allah yolunda gazâya verilen sevâba göre, deniz yanında bir damla su gibidir. Gazânın sevâbı da, emr-i ma’rûf ve nehy-i anilmünker sevâbı yanında, denize nazaran bir damla su gibidir” . (Deylemî)
“Allahü teâlâ, bir meleğe, bir kasabanın altını üstüne getirmesini emreder. O melek, bu kasabada hiç günah işlemiyen bir zatın da olduğunu, o zatı kurtarıp kurtarmıyacağını suâl edince, Cenab-ı Hak, “Bütün şehir halkı ile onu da alt üst et! Çünkü o zat, bana isyan edenlere karşı yüzünü ekşitmemiştir” buyurdu.” (Beyhekî)
“Birbirinize müslümânlığı öğretiniz. Emr-i ma’rûfu bırakır iseniz, Allahü teâlâ, en kötünüzü başınıza musallat eder ve düâlarınızı kabûl etmez”. (Bezzar)
İslamiyet günümüze kadar, emri maruf sebebiyle gelmiştir. Bir din öğretilmezse, öğreten bulunmazsa yok olmaya mahkumdur.
Vatikan bunun üzerinde çok duruyor. “Diyolag” vasıtasıyla emr-i marufu yok etmek istiyor. İnsan kendi dinini niçin yaymaya çalışır? Kendi dininin doğru, diğerlerinin yanlış olduğuna inandığı için. Diğer dinler de doğru kabul edilirse, o zaman niçin kendi dinini yaymaya çalışsın?

Vatikan’ın Diyalog ile varmak istediği son nokta
Diyalog ve hoşgörü, Vatikan’ın bir tuzağıdır. Diyalog vasıtasıyla, önce, Müslümanların imanları bozulacak, islami şuurdan, yaşayıştan uzaklaştırılacaklar. Hz. Peygamber ve âlimler devre dışı bırakılarak İslamiyet, emir ve yasağı olmayan, felsefi bir sistem haline getirilecek.
Müslümanlar arasında, Müslüman olsun Hıristiyan olsun fark etmez. Nasıl olsa, iki din mensubu da Cennete gidecek, inancı hakim kılınacak. Bu hale getirilen Müslümanların, Hıristiyanlığa kaymaları kolaylaşmış olacaktır. Çünkü, insan, nefsinin hoşuna giden, kendine kolay gelen şeyleri tercih eder. Hâl böyle olunca, haftada bir gün Kiliseye gitmekten başka hiçbir kuralı olmayan Hıristiyanlığa kayması daha kolay olacaktır. Böylece, nihai birleşme Hıristiyanlıkta olmuş olacak. Çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarda bunu zaten açıkça dile getiriyorlar. Onlara göre gerçek din sadece Hıristiyanlıktır:
“Biz her ne kadar Hıristiyan olmayan dinlerin manevi ve ahlaki değerlerini tanıyor, saygı gösteriyor, onlarla diyaloğa hazırlanıyor ve din hüviyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da dürüstlük bizi gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir; yegane gerçek din vardır. O da Hıristiyanlıktır.” (Leibhard, Wilmington 1978, s. 13 vd.)
Dinler nasıl birleşecek?
Papa II. Jean Paul’un 20 yıllık dostu ve “Papa’nın Düşüncesi” kitabının yazarı Buttiglione bu düşünceleri şöyle açıyor: “Hıristiyanlar İsa’nın Mesih olduğuna ve insanın onun sayesinde kurtulduğuna inanır. Tanrı’ya götüren başka bir yol yoktur..” ( NPQ; Cilt: 1, Yaz 1991.)
Nihai birleşmenin Hıristiyanlık çatısı altında olacağını, Dinlerarası Diyaloğun mimarlarından M.Watt, “dinleri birleştirme” projesi ile bakınız nasıl dile getiriyor: “Uzun vadede bütün dünya için tek bir dinin olacağı ümid edilebilir. Bu din Hıristiyanlığın çatısı altında, Sünni İslam’da dört fıkhi mezhebe müsaade eden anlayışa benzer bir şekilde kendi içinde bazı görüş ayrılıklarına yer verebilir.” (Modern Dünyada İslam Vahyi s.171)
Papa II. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesi’nde, 25.6.2000 günü pazar ayininde, “Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin açık adresini de vermiştir.
Vatikan’ın tarihi İslam düşmanlığı devam ediyor
Vatikan’ın; dinlerarası diyalog, hoşgörü, dostluk, faaliyetlerinde samimi olmadığını, tarihi İslam düşmanlığının devam ettiğini, 27.4.2003 tarihinde düzenlenen ayinde Papa, “barış değil savaş istiyen” papazın mertebesini yükselterek bir kere daha göstermiş oldu:
“PAPA İkinci Jean Paul, 27 Nisan 2003 günü, bundan asırlarca önce yaşamış olan altı kişiyi Hıristiyan inancına göre ‘aziz’liğin bir alt basamağı kabul edilen ‘ermiş’ mertebesine yükseltti.
Vatikan’da 27 Nisan’da bu ‘ermişlik ilánı’ münasebetiyle düzenlenen büyük ayin sırasında, Papa’nın İsviçreli muhafızlarıyla İtalyan güvenlik kuvvetleri alarma geçirilmişlerdi. Zira, ‘ermiş’ yapılanlardan birinin, 17. asırda yaşamış olan Avianolu Marco adındaki papazın bazı çevrelerin, özellikle de Müslümanlar’ın gözünde ‘netameli’ olduğunu düşünüyor, Müslümanlar’ın en azından bir protesto gösterisi yapabileceklerini bekliyorlardı.
Böyle bir şey beklemelerinin sebebi de şuydu: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın 1683′teki Viyana kuşatması Marco’nun cephelerde verdiği, ‘‘Haçın altında toplanın! Meryem adına savaşın! Türkler’i yenin! Hıristiyanlık adına büyük düşman Türkler’e karşı savaşı kazanmak için Allah’a olan imanımızı güçlendirmemiz lázımdır. Bunu yapmadan önce neye kalkışırsak kalkışalım, netice alamayız. Tanrı barış değil, savaş istiyor.” vaazı yüzünden korkunç bir bozgun halini almış ve bu bozgun Avrupa’daki topraklarımızı kaybetmemize öncülük etmişti.
‘‘Avrupalılaşma’’ uğruna ‘‘mozaik’’ ve ‘‘dinlerarası diyalog’’ teraneleriyle kendi kendimize gelin-güvey olduğumuz şu günlerde Hıristiyan dünyasının ve Papa’nın geçmişimiz hakkında ne düşündüğünü Marco’nun “ermişliği” sayesinde bir hatırlatayım dedim.” (Murat Bardakçı – Hürriyet,11.5.2003)
Şimdi sormak lazım: Eski yaraları kaşımakla, eski düşmanlıkları gündeme getirmekle, ödüllendirmekle “Barış” “Hoşgörü” “Diyalog” sağlanması nerede görülmüştür?
Bütün bunlar samimiyeti mi gösterir yoksa, sinsi bir maksadı mı?
DiNLERARASI HOŞGÖRÜ TUZAĞI
Vatikan, Batı’da daha uzun süre ayakta kalamayacağını anlayınca, Müslümanların, dağınıklığından, kimsesizliğinden, fakirliğinden istifade etmek için Doğu’ya yöneldi. Müslüman ülkelerinde Hıristiyanlaştırma çalışmasını başlattı.
Bunu iki safhada yapmayı planlıyorlar. Önce, çeşitli baskılarla, entrikalarla, ithamlarla Müslümanları sindirmek ve saha dışına itmek. Sonra da bu boşluğu doldurmak.
Bu maksatla, soğuk savaşın sona ermesinden “Kızıl tehlike”nin bertaraf edilmesinden sonra, “Yeşil tehlike!”yi ortaya attılar. Ve en büyük stratejilerini “İslam fundamentalizmi” olarak adlandırdıkları ve terörle özdeşleştirerek İslam dünyasını mahkum etmeye karar verdiler.
Daha sonra da, “İslam’ı protestanlaştırmaya”, yani İslamı emir ve yasakları olmayan, felsefi ahlakı bir sistem haline getirerek dünyaya, hayata ilişkin entelektüel, siyasi, ekonomik, kültürel taleplerini iptal etmeye çalışmak. Yani İslamın içini boşaltmak. Bunun için de en etkili yol olan, temel fıkıh kitaplarını; âlimleri, mezhepleri bertaraf etmek.
Hıristiyanlaştırmada takip ettikleri yol da “Diyalog” projesi. Projeyi ortaya atan Vatikan. Asırlardır Müslümanlara karşı en ufak bir müsamahası, hoşgörüsü olmayan Vatikan’ın bu girişiminden iyi niyet beklenebilir mi?
Sözde diyalogla orta yolu bulacaklar. İki ayrı dinde orta yol nasıl bulunacak? Her iki din de %50 taviz verecek, inançlarından feragat edecek böylece ortak noktada buluşulacak! Bir dinin yarısı giderse geri kalana din denir mi? Yok diyalogtan maksadımız, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar deniyorsa o zaten asırlardır var; mesela İstanbul’da asırlardır Müslüman, Hıristiyan, Yahudi yanyana yaşamışlar. Kimse kimsenin ibadetine, yaşayışına karışmamış. Diyalogun âlası uygulanmış. Bunların diyalogtan maksatları başka.
Nitekim, diyalogun mimarlarından olan diyalog toplantılarında hep komisyon başkanlığına getirilen bir ilahiyat profesörü “Ben yurt dışına gittiğim zaman sık sık Kiliselere gidiyorum; çok da lezzet ve zevk alıyorum” diyor. Aynı Prof. diyalog konusunda da, “Efendim, diyalog ve hoşgörü devam edecekse, Hıristiyanlarla konuşurken sizin kitabınız bozulmuş, sonradan değiştirilmiş; en hakiki din benim dinim demeyeceksiniz.” diyor. Yine diyalogçular, “ Sadece,’La ilahe illallah’ demeyi, ‘Muhammederresulullah’ dememeyi telkin ediyorlar.”
Bu sözler diyaloğun gerçek amacını göstermede ip uçları veriyor: Demek ki, diyalog ve hoşgörü uğruna kendi Dinimizin, Kitabımızın ve Peygamberimizin hak ve en son olduğunu söylememeniz gerekiyormuş. İşte diyalog ve hoşgörü dediklerinin en kısa tarifi bu.
Artık görevler de değişti herhalde. Din adamları dini savunmayınca dini savunmak başkalarına kaldı. Nitekim, Türkiye Sağlık-İş Sendikası Başkanı Sayın Mustafa Başoğlu diyalog toplantısında tahammül edemeyip, “Ben burada öyle şeyler dinledim ki, bana öğretilen dine uymuyor. ‘Son hak din İslâm demeyeceksiniz’ ne demek? Son hak din İslâmsa, Kur’an öyle diyorsa, öyledir. Diyalog isteniyorsa öyle konuşmayacaksınız olmaz böyle şey” demek zorunda kalmıştır.
İki dinin temsilcilerinin konuşmaları da, diyalogun maksadının, iyi ilişkiler, iyi komşuluklar olmadığını göstermektedir. Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa’yla görüşmesinden sonra, “ Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür ‘diplomatik ilişkiler’le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da ‘diyalog’ geliştirilecek mi?” sorusuna, “İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar… “ cevabını vermiştir. (T. Akyol – Milliyet- 17.6.2000)
Aynı soruyu, Sayın Yılmaz’dan sonra Başkanlık koltuğuna oturan Sayın Ali Bardakoğlu’na, Armada otelinde düzenlenen, “Türkiye ve Avrupa’da Din, Devlet ve Toplum- Dinlerarası Barışçı bir Ortak Yaşam için Olanaklar ve Engeller” konulu konferansta ayak üstü sordum. Net bir cevap vermedi. Oturumda sormamı istedi. Oturumda, Prof. Dr. Niyazi Öktem bu konu ile ilgili olarak şunları söyledi:
“Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın organizesi ile üç dinin mensupları olarak, I. Harran toplantısını Urfa’da yaptık. II. Harran toplantısını da, Mardin’de yapacağız. Vayh, Tanrı, gibi konular gündeme getirilerek tartışılacak; tabular yıkılacak.”
Toplantıda Sayın Öktem’e sordum: “ Dinlerarası Diyaloğun insani boyutunu anlıyoruz. Bu önce de vardı bundan sonra da olacak. Bunun devamında ve geliştirilmesinde fayda var. Ancak diyaloğun ikinci boyutu net değil; hayli karanlık. Vahiy, Tanrı gibi konuları tartışarak nereye varmak istiyorsunuz; üç dinin dışında yeni bir din mi ortaya çıkartmak istiyorsunuz, yoksa Vatikan’ın sık sık dile getirdiği gibi, nihai birleşme Hıristiyanlıkta mı olacak?”
Tahmin edeceğiniz gibi tatmin edici bir cevap alamadım. “Savaş olmasın, barış olsun…” türünden birşeyler söyledi.
Papa 2. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesinde, 25.6.2000 günü pazar ayininde, ‘’Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin adresini de vermiş oluyor.
Bütün bunlardan sonra, Vatikan’ın başlattığı “Diyalog” projesinin İslamiyet için faydalı olduğunu söyleyene kim inanır? Basiret sahibi herkes bunun Vatikan’ın sinsi bir oyunu olduğunu hemen anlıyor. Cenab-ı Hak bilerek veya bilmeyerek böyle sinsi oyunlara alet olmaktan muhafaza etsin! Alet olanları da kısa zamanda kurtarsın!

 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
AŞAĞIDA ÖYLE SÖZLERİ VARKİ, Bunlara sormak istiyoruz ” Sizler ne yapmaya çalışıyorsunuz ? “
“Üç dinden herhangi bir dine inanmak yeterlidir. Mühim olan kelime-i tevhid inancıdır. Hz. Muhammed’i kabul ve tasdik etmek ise şart olmayıp bir kemal mertebesidir” diyorlar.“Ehli kitap ile amentüde ittifak halindeyiz.” İddiasında bulunuyorlar.
(Ahmet Şahin, Zaman- 17.4.2000)
Fethullah Gülen, “Kur’an-ı kerim, Kitap ehline çağrıda bulunulurken, “Ey kitap ehli! Aramızda müşterek olan bir kelimeyi gelin.” Nedir o kelime? “Allahtan başkasına ibadet yapmayalım”. Allaha kul olan başkasına kul olmaktan kurtulur. İşte gelin, sizinle bu mevzu üzerinde birleşip bütünleşelim. Kur’an devamla, “Allahı bırakıp da, bazılarımız bazılarımızı Rab edinmesin” diyor. Dikkat edin, bu mesajda, “Muhammedün Rasûlüllah” yok.” diyor.
(Hoşgörü ve Diyalog İklimi. S.241)
ALLAH TEALA CENNETTE, ARŞTA, LEVHİ MAHFUZDA isminin yanından ismini ayırmadığı MUHAMMED MUSTAFASINI sallalahu aleyhi vessellem bunlar kalkmış AYIRMAYA ÇALIŞIYOR..
Hassan bin Sabit, Peygamber efendimizden bizzat işittiği hadisi şerifte Efendimiz buyurdu ki (sallalahu aleyhi vessellem) :
“Bir millet, dinlerinde bir bid’at yaparsa, Allahü Teâlâ, buna benzeyen bir sünneti yok eder Kıyamete kadar bir daha geri getirmez”
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
“Eğer onlar Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen Kur’an’a inanmış olsalardı, onları (Yahudi ve Hristiyanları) dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Mâide: 81)
Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın geleneksel iftar yemeğinde her yıl olduğu gibi yine Türkiye mozaiği oluştu. Ruhani liderler, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, sanatçılar, işadamları ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan 300 kişilik topluluk barış ve diyalog mesajları verdi.
Hilton Otel’de düzenlenen iftar yemeğinde söz alan Ermeni Patriği Mesrob Mutafyan, “Kısa süre önceye kadar bu ülkede aynı dine mensup insanlar bile bir araya gelemezken şimdi farklı dinlere mensup insanlar aynı sofrada buluştular.” dedi. Bunun Türkiye için çok önemli bir gelişme olduğunu kaydeden Mutafyan, ancak bu işin adının konulması gerektiğini vurgulayarak, “Türkiye’de farklı dinleri bir sofrada ilk buluşturan kişi Fethullah Gülen ve onun onursal başkanlığını yaptığı vakıftır. Biz şimdi onların açtığı yoldan yürüyoruz.” ifadesini kullandı.
Süryani Kadim Metropoliti Yusuf Çetin de Hocaefendi ve arkadaşlarının insanlığa ve üç semavi dine yaptıkları katkıların büyük olduğunu vurgulayarak, “Türkiye’de daha önce hiç kimse Hıristiyan ve Musevileri iftara davet etmeye cesaret edemezdi, şimdi ise paylaşılamıyoruz.” dedi. >>>>

Rum Patriği Bartholomeos ise konuşmasında, Türkiye’deki barış ve huzur ortamı için Allah’a şükredilmesi gerektiğini belirterek, yine Türkiye’nin demokratikleşme ve Avrupa Birliği yolundaki kararlılığını sürdürmesini dilediğini söyledi.
Musevi cemaati adına söz alan Rav İsak Haleva da vakfın iftarda verdiği tablonun Allah’ın istediği bir tablo olduğunu söyledi.
10 yıldır barış ve diyalog yolunda yürüdüklerini belirten Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak ise salondakilere seslenerek, “Siz olmasaydınız bu yollarda yürüyemezdik, biz bu diyalog denizinin içinde yaşayıp orada ölmek istiyoruz.” sözleri ile salondan büyük alkış aldı. (Zaman, 28.10.2003)
Vatikan’ın Diyalog ile varmak istediği son nokta
Diyalog ve hoşgörü, Vatikan’ın bir tuzağıdır. Diyalog vasıtasıyla, önce, Müslümanların imanları bozulacak, islami şuurdan, yaşayıştan uzaklaştırılacaklar. Hz. Peygamber ve âlimler devre dışı bırakılarak İslamiyet, emir ve yasağı olmayan, felsefi bir sistem haline getirilecek.
Müslümanlar arasında, Müslüman olsun Hıristiyan olsun fark etmez. Nasıl olsa, iki din mensubu da Cennete gidecek, inancı hakim kılınacak. Bu hale getirilen Müslümanların, Hıristiyanlığa kaymaları kolaylaşmış olacaktır. Çünkü, insan, nefsinin hoşuna giden, kendine kolay gelen şeyleri tercih eder. Hâl böyle olunca, haftada bir gün Kiliseye gitmekten başka hiçbir kuralı olmayan Hıristiyanlığa kayması daha kolay olacaktır. Böylece, nihai birleşme Hıristiyanlıkta olmuş olacak. Çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarda bunu zaten açıkça dile getiriyorlar. Onlara göre gerçek din sadece Hıristiyanlıktır:
Biz her ne kadar Hıristiyan olmayan dinlerin manevi ve ahlaki değerlerini tanıyor, saygı gösteriyor, onlarla diyaloğa hazırlanıyor ve din hüviyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da dürüstlük bizi gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir; yegane gerçek din vardır. O da Hıristiyanlıktır.” (Leibhard, Wilmington 1978, s. 13 vd.)
Dinler nasıl birleşecek?
Papa II. Jean Paul’un 20 yıllık dostu ve “Papa’nın Düşüncesi” kitabının yazarı Buttiglione bu düşünceleri şöyle açıyor: “Hıristiyanlar İsa’nın Mesih olduğuna ve insanın onun sayesinde kurtulduğuna inanır. Tanrı’ya götüren başka bir yol yoktur..” ( NPQ; Cilt: 1, Yaz 1991.)
Nihai birleşmenin Hıristiyanlık çatısı altında olacağını, Dinlerarası Diyaloğun mimarlarından M.Watt, “dinleri birleştirme” projesi ile bakınız nasıl dile getiriyor: “Uzun vadede bütün dünya için tek bir dinin olacağı ümid edilebilir. Bu din Hıristiyanlığın çatısı altında, Sünni İslam’da dört fıkhi mezhebe müsaade eden anlayışa benzer bir şekilde kendi içinde bazı görüş ayrılıklarına yer verebilir.” (Modern Dünyada İslam Vahyi s.171)
Papa II. Jean Paul da, Sen Pietro Kilisesi’nde, 25.6.2000 günü pazar ayininde, “Kilise ile diğer dinler arasındaki diyaloga evet. Ama aynı zamanda tek kurtarıcının İsa olduğunu ilan etmek gerekiyor’’ diyerek diyalog sonunda nerede birleşeceğinin açık adresini de vermiştir.
EY MÜSLÜMANLAR DİNİMİZE VE EHL-İ SÜNNET İNANCIMIZA SAHİP ÇIKALIM. ” ONLAR, DİNLERİNE GİRMEDİKCE SİZDEN MEMNUN OLMAZLAR” Diyen Allahımızdan daha iyimi bilecekler haşa da bu haltları yapmaya kalkışmışlar. Eğer amaç kardeşçe yaşamak olsaydı bugün dünyada 1 müslüman kanı dökülmazdi. Bugün bakın dünyanın her yerinde müslüman kanı dökülmeyen yer kalmadı. Dikkat ettinizmi bilmem dünyada şuanda Hristiyan kanı dökülen 1 memleket varmı ? Tabiki yok … BU kafirler birbirlerinin dostudur. Asla Müslümanı kendilerine dost edinmezler.
ASIL AMAÇLARI HRİSTİYANLIĞI YAYMAK, KAFİR ETMEK…. İMANIMIZ KONUSUNDA ALLAH’IMIZA GÜVENİYORUZ C.C
YA RABBİ HİDAYETE ERDİKTEN SONRA BİZLERİ SAPTIRMA. AMİN …
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
DİNLER ARASI DİYALOG SAFSATASINDAKİ ASIL AMAÇLAR :
Söze Afrikalı bir aydının şu sözleriyle başlayalım. “Avrupalılar geldiğinde onların elinde İncil bizim ise zengin topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp Tanrıya dua etmemizi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil onların ise ayaklarının altında bizim zengin topraklarımız vardı.” 20. Yüzyılın başları Jomo Kenyatta.
“Papa 6. Paul cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinler arası diyalog için Papalık konseyi misyonunun (PCID) bir parçası olmak için burada bulunuyoruz. Ve bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz.” 9 Şubat 1998 Rabbin Aciz Kulu Fethullah Gülen
“Kelimeyi tevhidin ikinci bölümünü yani ”Muhammed Allah’ın Resulüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk bölümünü ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet bakışıyla bakılmalıdır.” Fasıldan fasıla kitabı, Fethullah Gülen
“Hıristiyanlık dini ile temasa geçen bütün ırklar, kavimler er geç Hıristiyanlık dinini kabul etmişlerdir. Bu genel kuralın tek istinası Türklerdir. Türkler Hıristiyanlığı kabul etmek şöyle dursun, ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Onun için Türkler ile savaşmak, onları yok etmek zorundayız.” Liverpoll 1854 Kardinal Newman
“Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı İkinci bin yılda ise Amerika ve Afrika Üçüncü bin yılda hedef Asya dır.” 24 Aralık 1999 Papa 2. John Paul, Milenyum mesajı.
“Kilisemiz bütün insanlığın mutluluğu içindir. Dinler arası diyalogun bizim için anlamı bütün insanları kiliseye ve İncile yani Hıristiyanlığa ulaştırma yoludur.” 6 Ağustos 1964 Papa 6. Paul

Vatikan önderliğinde yola çıkan Yahudi-Hıristiyan orduları, tarih boyunca giremediği kaleleri zaptetmek, ülkeleri ele geçirmek, maddi manevi yeni talan haritaları çizmek için bir dünya işgaline çıkmış durumda. Dinler arası diyaloglar, derin ittifaklar, gizli kardinaller ve içerden teslim alma çökertme operasyonları ile hedef Asya, hedef Ortadoğu, hedef Türk coğrafyasıdır. Hedef Türk coğrafyası çünkü Kardinal Newman’ın ta 19. yüzyıldan seslendirdiği gibi yeni haçlı seferinin kilit ülkesi Türkiye’dir. Türkiye teslim alınmadan batının dünyayı işgal planları gerçekleşemez. Büyük tehdit istila ve işgal adını alarak ayak sesleri sınırlarımıza kadar ulaştı. Bu süreç tezkere adı altında, 62.000 kişilik ordu, 255 uçak, 65 helikopter ile burnunu gösterdi!
Osmanlı İmparatorluğunu, İngiliz sömürge bakanlığının geliştirdiği hilelerle mezhepler kurarak, krallar tayin ederek ama ille de devleti ayakta tutan din birliğini bozarak teslim alan batı. Aynı oyunu bugün daha da öteye taşıyarak ve zenginleştirerek Türkiye ye servis ediyor. Dün Abdülvehhab isimli bir genci, gündüz ajan Hamper gece Safiye adlı kadınla ikna edip vehabiliği kurduranlar, bu yolla İslam coğrafyasını ehli sünnet hilafına parçalayarak Osmanlı İmparatorluğunun sonunu hazırlamışlardı. Hz. Peygamber hakikatini “şirk” dir diyerek İslam dininden kopartan bozguncu zihniyet koskoca Osmanlı İmparatorluğunu paramparça etmişti. Bu tarihi arka plan içinde kritik soru şudur: Osmanlı’nın çöküşü için Ortadoğu da ajan Hamper üzerinden, içerden ellerle ve itikadi sapmalarla mezhep kurduranlar, fikir ekolleri oluşturanlar acaba İmparatorluğun ana gövdesi olan Anadolu’yu unutmuş olabilirler mi? Türkiye için 1920’de Sevr’i dayatanlar, aynı içerden teslim alma süreci adına bu topraklar üzerine bir senaryo yazmamıştır diyebilir miyiz?
“Birinci bin yılda Avrupa Hıristiyanlaştırıldı İkinci bin yılda ise Amerika ve Afrika Üçüncü bin yılda hedef Asya dır.” 24 Aralık 1999 Papa 2. John Paul, Milenyum mesajı.
Hıristiyan-Yahudi uygarlığı emperyal emellerini asırlar boyunca misyonerler ve misyonerlik faaliyetleri üzerinden yapa gelmiştir. Gidilen yerlerin işgal ve istilaya açılan öncü rolü misyonerlerin kanatlarında gerçekleştirilmiş daha doğrusu misyonerlik örtüsü altında, askeri, hukuki, siyasi ve dini katliamlarla medeniyetler yok edilerek batının önü açılmıştır. İşte İnka, Maya, Azdek medeniyetleri. İşte neredeyse soyu kurutulan Kızılderililer işte siyah Afrika. Misyonerlik faaliyetleri gerçektende batı ordularının önündeki engelleri temizlemekteki görevini fazlasıyla yapmıştır. Ancak Türk coğrafyasını Hıristiyanlaştıramamıştır.
Tarih boyunca Ortadoğu ve Anadolu’ya yapılan haçlı saldırganlığı, haçlıya karşı verilen cephe savaşının Türkler tarafından üslenilmiş olması, Hıristiyanlığın tahrip edilmiş dini yapısının her sade Müslüman tarafından görülecek çıplaklıkta bulunması buna birde İslamın son ve ekmel din olmasını da eklediğimizde engel olmuştur. Hıristiyan dünyası bu gerçeklerden yola çıkarak, Anadolu coğrafyasının ele geçirilmesi için formül arayışına girmiş ve çözümü şu şekilde bulmuştur. İslamın köklerinden koparılması, İslami en temel kavramların önce kendi özünden saptırılması sonrada Hıristiyan alt yapıyla doldurulması sağlanacak. Yani İslamı yenmenin yolu “İnkültürasyon.” İslamın, Hıristiyani kavramlar ile bozulması, Hıristiyan ilahiyatı ile konuşursak “İsevi Müslümanlık” olarak bulunmuştur. Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz; “İslam dünyası kendisini Müslüman olarak tanımlar, Müslüman olduğunu zannederken Alinin külahı Veliye giydirilecek ve ben Müslüman’ım diyenler Hıristiyanlık limanına bağlanacak.” Bu büyük bozgunun en kritik noktası İslamın esası olan “kelimeyi tevhide” saldırıdır ve “kelimeyi tevhide” saldırı için üretilen kirli kurumun adı da “dinler arası diyalog tur.”
Nurlu Hıristiyanlar…
Dinler arası diyalogun dünyadaki sahibi Vatikan, Türkiye deki limanı yani bu işi üslenen, dinler arası diyalog kavramını Türkiye’nin gündemine oturtan, kurumsallaştıran, kendi ismiyle özdeş hale getiren adresi ise Fethullah Gülendir. Bu anlamda Fethullah Gülen demek, batının misyonerlik faaliyetleriyle gerçekleştiremediğini dinler arası diyalog üzerinden hayata geçirmek, İslamın temel rükularının içini boşaltarak onun yerine Hıristiyanlığın bakış açısını ve mantığını oturtarak icra etmek demektir. Hahamlar, papazlar ve İslam maneviyatına kim düşmansa bu türden insan ve kurumlarla verilen ortak fotoğraflar, iftar yemekleri, o yemeklerde papazlara okutulan iftar duaları, hoşgörü ödülleri hep bu amaca yönelik, deyim yerindeyse halkla ilişkilerdir. Fethullah Gülenin papasız, hahamsız bir tek fotoğrafına rastlamak hiç değilse bu dönemde mümkün değildir. Hatta o kadar ki, Fethullah Gülenin kitaplarına bakın Internet sitesine girin verilen demeçlerin yüzde sekseni papazlı, hahamlı açıklamalardır. Bu sevgi o kadar sayicidir ki patrik Partelemos memnuniyetini açık seçik ifade etmiştir; “Sayın hocamızla birbirimizi çok seviyoruz” Patrik Partelemos. İşte Fethullah Gülenin Patriğe cevabı, patriğe yönelik ifadelere dikkat! “…Patrik hazretleri bu civanmertliği, centilmenliği yaptılar…” Fethullah Gülen.
Fethullah Gülen ile hafızalara çakılan resim papa yada Partelemos ile aynı karede buluşulan dolayısıyla ve bu yolla geniş Müslüman çevrelerde meşruiyet zeminine oturtulmak istenen Hıristiyanlık ve Yahudiliktir. Yani amaç Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin önünü açmaktır. Bu bilinçli süreç sonunda, Hıristiyanlık ve Yahudilik toplumda ama öncelikle Gülen cemaatinin üzerinde yıllarca başka psikolojik atraksiyonlarında katkılarıyla sözde hak zeminine oturtulmuştur. Geldiğimiz noktada gülen cemaatinde yetişen birine papazlar, hahamlar dini ölçüler içinde kötüdür, bu insanlar Hıristiyan yada Yahudi olarak cennete giremez dedirtemezsiniz.
Onlara göre Allah’ın rahmet geniştir(!), Hıristiyan’da Yahudi’de cennete girecektir. Yani Aristo mantığıyla teslim alınmış, haşa Allah’tan da merhametli bir mantık bu. “Edison elektriği üreterek insanlığa en büyük hizmeti yapmıştır. Dolayısıyla Edison cennete giremeyecek midir yani…” tartışmalarıyla alıştıra alıştıra yürütülen strateji bugün yerini haham, papaz sevgisine bırakmıştır. Fethullah Gülen ve teşkilatı bu inanılmaz kur-an ve ölçü dışı noktaya ve bu limanda yaşanan ihanete aklın, hafızanın alamayacağı bir din tahrifatıyla oturmuşlardır. Mesela Fethullah Gülenin sağ kolu olan Zaman Gazetesi yazarı Ahmet Şahinin “Ehl-i kitapla amentüde ittifakımız var.”
Zaten iyice bakıldığında görülecektir ki ehl-i kitapla temel noktalarda birlikteyiz. Daha meşhur ifadesi ile Hıristiyan ve Yahudilerle Amentüde ittifakımız var. Garip olan şudur ki ittifak ettiğimiz Amentüyü öne geçirmeyip de ihtilaf ettiğimiz teferruatı ileri sürüp, mutlak küfre karşı dayanışmamıza engel olarak görüyoruz. Halbuki temelde ittifak varken, teferruattaki ihtilaflara takılıp kalmak makul değildir.” 17 Nisan 2000 Zaman Gazetesi, Ahmet Şahin
Tevhit esasına dayanan Müslümanlık ile Tessis esasına dayanan Hıristiyanlık nasıl olup da bir oluyor? 14 asırlık bir doğru ile Yahudi ve Hıristiyanlık küfür olmaktan çıkarılıyor? Şahin hangi ortak amentüden bahsediyor? Bin yıllık ölürsek şehit kalırsak gazi inancıyla yapılan haç-hilal savaşları, haçlı seferleri, Hz Peygamberin hayatı, Kur-an, sahabe, şahadet, İstanbul’un fethi… Bunlar bir kalemde nasıl silinecek, bunlar için nasıl teferruat diyeceğiz? Bu sorulara 1400 yıllık İslam medeniyeti çerçevesinde cevap vereceğiz. Fakat Ahmet Şahinin bu düşüncelerde yalnız olmadığını belirttikten sonra. Ahmet Şahinin ortaklık ettiği itikadın temelleri dinler arası diyalogdan da önce aldığı kültür ve eğitimdir.
Ağdalı bir üslupla kaleme alınan şu iki yazıyı dilerseniz bir Türkçe’ye çevirelim:
1-Hıristiyanların dindarlarıyla samimiyetle ittifak edelim. Onlarla teferruatta taalluk eden farklılıkları öne çıkarmayalım.
2-Bu ittifakın sebebi ateizme karşı mücadeledir.
Ahmet Şahini de üstadını da cevaplandıracağız. Ancak Fethullah Gülen ile halkayı tamamladıktan sonra.
“İslam’da ve Katolik Hıristiyanlıkta esas olan inanç hükümlerinden başka her iki dindeki ahlaki esaslarda denilebilir ki aynıdır. Teferruat olan tali meseleleri bir tarafa bırakalım.” www.m.fgulen.org, Avusturya melekler hareketi liderine itafen, Fethullah Gülen.
Öncelikle bu büyük çarpıtma karşısında uyanın! Bunlar Allah’a şirk koşan, oğulluk istina eden Yahudiler ve Hıristiyanlarla İslam arasındaki farkın teferruatta olduğunu, amentüde bir olduğumuzu iddia ediyorlar. Oysa cenabı hak onların amentüde biriz dedikleri Yahudiler ve Hıristiyanlar için açık açık ne buyuruyor:
“Ne Allah’ın bir çocuk edindiğini söyleyenlerin ve ne de atalarının, bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Ağızlarından çıkan söz, küfür olarak ne büyüktür. Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar.” Kehf Suresi 5. Ayet
“Yahudiler, “Uzeyr, Allahın oğludur” demişler; Hıristiyanlarda “Mesih Allahın oğludur” demişlerdir. Bu, onların kendi ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir ki, kendilerinden önceki kafirlerin sözlerine benzetiyorlar. Allah, onları katletsin; nasılda uyduruyorlar!.” Tevbe Suresi 30. Ayet
“Mü’minler, mü’minlerin dışında (zaruri bir menfaat olmadıkça ve) kendilerinden sakınmadıkça, kafirleri ( yahudi ve hristiyanları) dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, hiçbir şeyde Allah’tan yardım göremez. (Böylece) Allah, sizi kendisinden sakındırıyor; (nasıl olsa) varış Allah’adır.” Ali- İmran Suresi 28. Ayet
“(Ve yine) de ki: “Allah’a ve Resulüne itaat edin; eğer yüz çevirilerse, şüphesiz Allah kafirleri sevmez.”” Ali- İmran Suresi 32. Ayet
“Onlar, Allah’ı bırakıp hahamlarını, rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesih’i kendilerine Rab edinmişler. Halbuki onlar da tek bir ilaha ibadet etmekten başka bir şeyle emrolunmamışlardı. Zira O’ndan başka ilah yoktur. O, onların şirk koştuklarından münezzehtir.” Tevbe Suresi 31. Ayet
“Allah’ın, Meryem’in oğlu Mesih söyleyenler, muhakkak küfre girmişlerdir. Halbuki Mesih, “ey İsrail oğulları! Rabbım ve Rabbınız olan Allah’a ibadet edin. Zira her kim Allah’a şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılar ve varacağı yer ateş olur. Zalimler için hiçbir yardımcı yoktur.” Demiştir.” Maide Suresi 72. Ayet
“Allah katında asıl din, şüphesiz, İslam’dır. Kendilerine kitap indirilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlık sebebiyle ihtilafa düşmüşlerdir. Her kim Allah’ın ayetlerini inkar ederse, bilsin ki, Allah, hesabı çok çabuk görendir.” Ali-İmran Suresi 19. Ayet
“Şehitliklerimizin üstüne Kilise yapanlar hangi yüzle ve neyin diyalogundan bahsediyorlar.” 20 Aralık 1998 Hüseyin Simayiç Bosna Müftüsü
SAPITANLAR.COM
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Bu planın ucu derinlerdedir. Anadolu coğrafyasının ezeli ve iflah olmaz düşmanları namertliğin bütün versiyonlarını sergilemektedirler.
`Bu planın ucu derinlerdedir. Anadolu coğrafyasının ezeli ve iflah olmaz düşmanları namertliğin bütün versiyonlarını sergilemektedirler.
Tarihin derinliklerine uzandığımızda görürüz ki; bu güzelim coğrafyada Tevhid sancağının dalgalanmasından, Tevhidin bayraktarlığını yapan Müslüman Türk milletinin bu toprakları vatan tutmasından rahatsız olan, bu gerçeği bir türlü hazmedemeyen haçlı dünyası, bu milleti bu coğrafyadan sürebilmek için yakaladıkları tüm fırsatları değerlendirmişler, vahşetin her çeşidini sergilemişlerdir.
Üstümüze geldikleri her seferde, ya geldikleri gibi gitmişler ya da biraz eksilerek gitmişler ama elbette bize de olmadık zararlar vermişler, acılar tattırmışlardır.

Yüce Yaratıcımıza binlerce hamd ediyor ve elçilerine binlerce selam gönderiyoruz ki; bütün saldırılara ve ihanet planlarına rağmen;
`Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli / Ebedi yurdumun üstünde inlemeli` duası kabul olmuş ve nazlı hilal eşliğinde semalarımızı süslemeye devam etmiştir.
Cephelerde mertçe savaştan netice alamayan yaman düşmanlarımız şimdilerde namertliğin her çeşidini denemekte ve sinsi planlar yapmaktadırlar.
Bu topraklarda yaşadığı ve bu milletin birer ferdi oldukları halde zihinleri iğfal edildiği için haç ile hilali, kilise ile camiyi, ezan ile çan sesini bir tutan kitlelerin oluşmuş olması işte o yaman düşmanların hain planlarının neticesidir.
Bu sinsi planın özü; başlangıçta nura davet etmek sonunda nâra (ateşe, cehenneme) düşürmektir.
Ilımlı İslam gibi, dinlerarası diyalog gibi yeni uydurulan kavramlar sözünü ettiğimiz, nura davet edip nara düşürme tuzağının yan elemanlarıdır. İnsanları nurun peşine takıp sonrada narın rıhtımına demirlemeleri için kullanılan oltalardır.
Son seçimlerde alınan neticeler de, yıllardır nura davet edildiği halde sonunda nara düşürülen kitlelerin bir acı görüntüsüdür.
Şu satırlar ve iktibaslar Nisan 2005`te bu sütunda yayınlanmıştı:
`Diyalog meyvelerinin, itikadi ölçüleri, ehli sünnet inancını nasıl alt-üst ettiğini, bulaştığı yeri nasıl zehirlediğini anlamak için Doç. Dr. Mehmet Önal`ın şu satırlarını okumak yeterlidir zannediyorum.
Mezkur şahsiyet, `Diyalog Avrasya`nın yayın organı olan `DA` dergisinin beşinci sayısında `Sergiyev Posat ve Hacı Bayram Veli`nin güvercinleri` başlığı altında şunları yazmıştı. Sevgiyev Posat`ın, Moskova yakınlarında bir kilisenin adı olduğunu hatırlatarak, yazılanları birlikte okuyalım:
`Topkapı ve Kremlin, aynı ortak amacı taşır günümüzde. Büyük Sultanahmet Camii ile, Kurtarıcı İsa Katedrali… benzer fonksiyonu ile gülümseyiverir.
Bir manevi atmosfer yaşanırken, dünya meşgalesi ve karmaşası unutulur. Sergiyev Posat`a ulaştığınız zaman, insanda bir başka duygu zemini başlar.
Mosova`da Sergiyev Posat ile Ankara`da Hacı Bayram Veli Külliyesi… Fonksiyon açısından benzeşir.
Budapeşte`de Gül Baba`nın türbesi, Urfa`da Balıklı Göl, Ankara`da Hacı Bayram Külliyesi ve Moskova`da Sergiyev Posat… Yüce mekanlardır.`
Çanlar çalınır, ezanlar okunur. O güzeller güzeli tecelli, hangi seste bulunmaz ki.`
İşte değerli dostlar, Dinlerarası Diyalog sürecinin insanımızı getirip fırlattığı inanç uçurumu bu.
Şimdi bu zehirlenmeyi nerede, nasıl tedavi edeceksiniz?`
Şimdi zihnen ,fikren ve vicdanen zaafa uğramış, yamyassı olmuş bu kitlenin elinde bulundurduğu bütün basın–yayın organlarında seçim sonuçlarının alkışlandığını, eleştirilere anında cevap yetiştirildiğini düşünürseniz demek istediklerimizi daha kolay anlarsınız.
Ne yani, Sergiyev posat kilisesi ile Hacı Bayram külliyesini, çan sesi ile ezan sesini aynı gören bir zihniyetin, vatan topraklarının satılışından, kiliselerin açılışından, gençlerimizin boyunlarına haç asılışından rahatsız olacağını mı bekliyorsunuz?
Ağustos`ta Adana`da kar aramak gibi bir şey…
Aziz KARACA
http://www.tumgazeteler.com/?a=4279969
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
İstanbul
Yeşilköy’deki Katolik Kilisesi’nde yapılagelen Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu’na ait toplantıların altıncısı bu sene 24-25 Ekim’de icrâ edildi.
Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi ile Roma Gregoryan Üniversitesi öğretim üyelerinin katılımı ve kapüsen rahiplerinin katkılarıyla
düzenlenen toplantının organizetörleri, Roma’dan Prof. Dr. Maurice Borrmans ile MÜ İlahiyat Fakültesi’nden Yrd. Doç. Dr. İsmail Taşpınar.
Bu toplantıların üst başlığı, Müslüman-Hıristiyan Diyaloğu ise de her sene başka konular ele alınıyor. Meselâ bu seneki toplantının başlığı, İslâm ve Hıristiyanlıkta İman-Akıl İlişkisi, idi.

Toplantıya ancak öğleden sonraları katılabildiğim için, sadece Sakarya
Ü. İlâhiyat Fakültesi Dekanı Prof. Ali Erbaş ile Yrd. Doç. İsmail
Taşpınar’ın konuşmalarını dinleyebildim… İki konuşma da güzeldi.
Hıristiyan cenahtan da iki konuşmacı vardı: Çok iyi Arapça bilen
yukarıda ismini verdiğim Prof. Dr. Maurice Borrmans ve bayan Prof.
Ilaria Morali. Önceki seneki toplantılara gelenler de yine bunlardı.
Selçuk Ü. İlâhiyat Fakültesi’nden Prof. Mehmet Aydın da bu
toplantılarda her sene konuşanlardan. İkinci gün Prof. Suat Yıldırım da
geldi. Kısa bir konuşma yaptı. Bu toplantıların faydalı olduğunu
söyledi.
Samsun 19 Mayıs Ü. İlâhiyat Fakültesi’nden Prof. Osman Zümrüt de
oradaydı. İki sene önceki toplantıda da vardı. O seneden şunu
hatırlıyorum: Toplantı salonunun yanında âyin mahalli var.
Hıristiyanlar âyinden çıkmışlardı. Sayın Osman Zümrüt, âyinden çıkan
Hıristiyanlara “Allah kabul etsin” dedikten sonra ilâve etmişti: Siz
Hazreti İsa ile beraber, biz de Hazreti Muhammed’le beraber cennet
gireceğiz.
Sayın Osman Zümrüt’ü Ceviz Kabuğu programından tanıyordum. Hulki
Cevizoğlu kendisine “Rotaryen olup olmadığını” sormuş o da “Rotaryen
olduğunu” söylemişti. Hulki devamla “Mason da olacak mısınız?” demiş
Osman Zümrüt Hoca da “Şimdilik öyle bir şey yok…” meâlinde cevap
vermişti.
Kendisiyle bahsettiğim toplantıda karşılaşınca, o programı hatırladım.
Hulki Cevizoğlu’nun sorduklarını ve kendisinin cevaplarını hatırlattım
ve “Kendisine masonlardan bir teklif gelip gelmediğini ve mason olup
olmadığını” sordum. Hayır, Zümrüt Hoca mason olmamıştı… Hocayla bu
sene de sohbet ettik.
Yukarıda bahsettim ya, bu seneki toplantının konusu İslâm ve
Hıristiyanlıkta İman-Akıl İlişkisi, idi. Ama bu konu gölgede kaldı. Konuşmalar daha çok “Papa’nın, Peygamberimiz’in aleyhinde yaptığı” ve bütün Müslümanları üzen konuşması üzerine oldu. Belli ki, Papa’nın
konuşmasının Müslümanlar tarafından nasıl sert bir tepkiyle karşılandığını biliyor ve buna izah getirme gayreti içinde
bulunuyorlar…
O günlerde Papa’nın konuşmasının arkasından da söylenmişti, bu
konuşmada da tekrarlandı. Efendim, Papa’nın ağzından çıkan
Peygamberimiz’in aleyhindeki o sözler kendisine ait değilmiş, Papa eski
Bizans kralının sözlerini tekrarlamışmış.
Ama bu izah biz Müslümanları o gün de tatmin etmemişti şimdi de tatmin etmedi. Çünkü:
O sözler başkasına aitse, Papa Müslümanları derinden üzen o sözleri söylemeye niçin lüzum görmüştü?
Niçin, “Falan kimse İslâm Peygamberi hakkında böyle söylüyor ama ben o kanaatta değilim” dememişti?
Niçin herkesin rahatça anlayacağı şekilde bir açıklama yapmamış da cılız bir açıklamayla iktifa etmişti?
Toplantıda, bayan Ilaria Morali Hıristiyanlıktaki insan sevgisine vurgu
yaptı. Ama “Haçlı orduları cânîliği?” sorusuna doğru-dürüst cevap
veremedi ve ancak “Onlar eski meseleler, onları aştık” diyebildi.
Unutulmaz ya, haçlı seferlerini unuttuk diyelim. Ya Afganistan ve Irak cinayetleri? Onların cevabı yok..
Üst başlık Dinlerarası Diyalog olduğundan toplantıda ona da vurgu yapıldı. Ona da açıklık getirelim:
Dinlerarası Diyalog yapanlar, “Dinler diyalog yapamaz, Dinlerarası
Diyalog olmaz” diyenlerin tenkidinden kurtulmak için “Efendim, bu din
mensupları arasında diyalogtur. Çatışmaları önlemek için din mensupları
arasında diyalog şart” diyorlar. Madem diyalog din mensupları
arasındadır, öyleyse din mensuplarının yaptıklarına bakalım: İşte din
mensuplarının kan gölünden iki büyük eseri: Irak ve Afganistan…
Meseleye daha geniş çerçeveden bakanlar bunun arkasından bir şeyi daha
görürler: BOP…
Dostlar! Kan döken katliâmcılar ayrı diyalog yaptığımız şahıslar ayrı. Salonlarda diyalog yapılıyor dışarıda katliâm. Birbirlerinden haberleri bile yok. Tersini söyleyenler buyursun akan kanı durdursunlar.
Diyalog yaptıklarımızın gücü çatışmalara ve akan kanı dundurmaya yettiği halde durdurmuyorlarsa, samimi değillerdir. Eğer güçleri yetmiyorsa, o zaman da onlarla diyalog yapmanın manası olmaz.
Öyleyse habire Müslüman kanı akarken, onlarla çay kahve içerek diyalog yapmanın ne manası var?..
Yazının kaynağı : Ali Eren
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Yahudilerle ilgili Kur’an-ı Kerim ayetler ….

*Onlar (yahudiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ahdine ve insanların (müminlerin) himayesine sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası) vurulmuştur; Allah’ın hışmına uğramışlar ve miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır. ALİ İMRAN 112.
* ‘Ey Resulüm! Sen onları (Yahudileri) müctemi’ (derli toplu) ve müttehid (birlik halinde oldukları şekilde) zannedersin, halbuki onların kalbleri darmadağınıktır. (Korkak ve Zelildirler. ).’ buyurulur. (Haşir, 59 / 14)
* Yahudiler Müslümanların en azgın düşmanlarıdır. (Mâide: 82)
* Yahudiler Müslümanların herhangi bir iyiliğe kavuşmalarını istemezler. (Bakara: 125)
* Yahudilerle ne zaman bir anlaşma yapılsa, içlerinden bir kısmı bu anlaşmaları bozar. (Bakara: 100)
* Yahudiler Allah’ın nurunu söndürmek isterler. (Tevbe: 32)
* Yahudi hahamlarından bir çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve onları Allah yolundan uzaklaştırırlar. (Tevbe: 34)
* Yahudiler, kitabın bir kısmına inanır bir kısmını inkar ederler. (Bakara: 85)
* Yahudiler, kendilerine indirilen ve inandıklarını söyledikleri Tevrat’ı bile bozmuşlardır. (Bakara: 75)
* Yahudiler Allah’ın gadabına uğramışlardır. (Bakara: 61)
* Yahudiler Allah’ın lanetine uğramışlardır. (Bakara: 88, Nisâ: 46)
* Yahudiler dilleriyle Müslümanları incitirler. (Âli İmran: 186)
* Yahudiler bilginlerini (hahamlarını) rab edindiler. (Tevbe: 31)
* Yahudiler Allah’ın fakir olduğunu söylerler. (Âli İmran: 181)



YAHUDİLER HAKKINDA ÇIKAN BAZI HABERLER !!!
Yahudi olmayanlar EŞEKLERİYMİŞ …!!!
FHA- Yahudi olmayanları hayvanlara benzeten Şas Partisi manevi lideri ve siyonist haham Avadia Yusuf, yahudi olmayanların dünyada hiç bir konumu olmadığını ve sırf yahudilere hizmet etmeye layık olduklarını ileri sürdü.
Siyonist haham, bu haberin basına yansımasından bile zerrece çekinmeyerek ” Bu bir Yahudi inancıdır ve her Yahudi bunu çok iyi bilir. Artık bu inançlarımızı kimseden gizlememize gerek yok! Dünya bizimdir ve Yahudi olmayan herkes bizim kölemiz olmak zorundadır! Lafı hiç eveleyip gevelemeden ilan ediyorum: Yahudi olmayanlar ırgat gibi üretmeli ve bizler de beyefendiler gibi oturup yemeliyiz, bu bize Tevrat’ın emri ve inancımızın gereğidir” dedi.
Yahudi hahamın, Tevrat’tan alınma bir ananç olduğunu ve her Yahudi’nin inandığı yasalar gereği “İman ettiği” bu saçma inancın nedenini açıklarken ileri sürdüğü mantık ise, dudakları uçuklatacak ve “HİTLER’E RAHMET OKUTACAK” CİNSTEN !!!
İŞTE YAHUDİ HAHAMIN DİNİ İNANCININ SAPIK MANTIĞI
Yahudi Haham Avadia, Yahudi olmayanların yaşama haklarının bile olmamasına ve Yahudiler tarafından öldürülebileceğine, onların uzun yaşamalarının nedeninin ise sırf Yahudi efendilerine daha fazla hizmet etmeleri olduğunu öne sürerek Hırıstıyan ve Müslümanlara inanılmaz bir hakaretle “YAHUDİLER İÇİN YAŞAYAN EŞŞEKLER” yakkıştırmasında bulundu ve şöyle dedi:
“Yahudi olmayanların da herkes gibi ölmesi gerekirken, tanrı onlara bayağı uzun bir ömür veriyor, bunun nedeni ne olabilir? Neden apaçok ortadadır! Eşeği ölen bir adamın durumunu düşünün, bu durumda bu adam, sırtına binmek için para ödediği eşeğini kaybetmekle, parasını kaybetmiş olmaz mı?”
İşte yahudi olmayanların uzun ömrünün sebebi de budur, onlar Yahudilerin eşeğidirler ve Yahudileri sırtlarında taşımak için yaratılmış eşeklerdir, uzun yaşamaları da , yahudiler için iyi çalışmaları içindir ve neticede Yahudiler için Allah’ın bir lütfudur!”
FHA
TEVRAT KİTAPLARINDA YAHUDİ OLMAYANLARIN ÇOLUKLARINI ,ÇOCUKLARINI HATTA HAYVANLARINI DAHİ ÖLDÜRÜN YAZIYOR, DİYALOGCULAR BUNLARI GÖRÜMÜYORLARMI ACABA ???? KURAN-I KERİMDE OLMAYAN YAHUDİ HRİSTİYAN Cennete girecek Fetvasını sallayacaklarına YAHUDİLERE niye sizdeki ayetler insan yazması veya değiştirildi DEMİYORLAR ?
‘Yahudi olmayanların varlık sebebi Yahudilere hizmettir’
İsrail’de Şas partisinin ruhani lideri Haham Ovadya Yosef’in ‘Yahudi olmayanların varlık sebebi Yahudilere hizmettir’ sözü gündeme damgasını vurdu.
İsrail’de hükümetin vatandaşlık için ‘Yahudi devletine sadakat yemini’ şartı getirme kararıyla kopan tartışmalar sürerken bu kez koalisyondaki Şas partisinin ruhani lideri Haham Ovadya Yosef’in “Yahudi olmayanların varlık sebebi Yahudilere hizmettir” sözü gündeme damgasını vurdu.
90′lık haham, cumartesi verdiği vaazda, “Goylar (Yahudi olmayan) bize hizmet için doğar. Yalnızca İsrail halkına hizmet için. Bunu yapmazlarsa dünyada yerleri yoktur” dedi. Yosef, “İsrail’de ölümün hükmü onlara geçmiyor. Yahudi olmayanların da herkes gibi ölmeleri gerek. Ama gelin görün ki, Tanrı onlara uzun ömür veriyor. Neden mi? Düşünün ki, eşeğiniz öldü. Ne olur? Para kaybedersiniz. Çünkü o hizmetkarınızdır. İşte onun için ömürleri uzun. Yahudiler için iyi çalışsınlar diye. Yahudi olmayanlar neden gerekli? Çünkü çalışacaklar, ekip biçecekler. Biz de efendi gibi oturup yiyeceğiz. Goyimlerim yaradılış sebebi budur” ifadelerini kullandı.
ABD’deki Yahudi lobi kuruluşu ‘İnkar ve İftirayla Mücadele Birliği Direktörü Abraham H. Foxman ise, Yosef’i kınayarak “Kürsüyü böylesine nefret dolu, bölücü fikirler vazetmek için kullandıklarını görmek rahatsız edici. Nefreti körüklüyor” dedi. Safed kentinde ise 18 haham, bir duyuru ile Yahudi olmayanlara ev kiralanması ve satılmasından kaçınılmasını istedi.
itibarhaber
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Hıristiyanlıktaki Protestanlık benzeri bir anlayışın İslâm inancı içine yerleştirilmeye çalışıldığını söyleyen Dr. Ebubekir Sifil, ESAM’da verdiği konferansta önemli uyarılarda bulundu. Sifil, Hıristiyanların aynı İncil’e inanmasına rağmen Protestanlık mezhebiyle kilise ve papayı devreden çıkararak herkesin İncil’den ne anlıyorsa onu yaşamasının istendiğini anımsatarak “İslâm’ı dönüştürme çabalarının da varmak istediği nokta burasıdır. Protestan İslâm oluşturmak isteniyor. Müslümanların bunu iyi görmesi gerekiyor” dedi.
Dr. Ebubekir Sifil, İslam’ı dönüştürme çabalarının tehlikeli boyutlara geldiğini belirterek, “asıl tehlike ise dışarıda değil içeriden kaynaklanıyor” dedi. Kanaat önderlerinin İslam’ı dönüştürme çabalarına nasıl katkıda bulunduklarını çarpıcı örnekleri ile anlatan Sifil, bu çabaların asıl hedefinin ise Protestan İslam oluşturmak olduğunun altını çizdi.

Ekonomik ve Sosyal Araştırmalar Merkezi’nin (ESAM) bu haftaki konferansına Dr. Ebubekir Sifil konuşmacı olarak katıldı. ‘İslam’ı Dönüştürme Çabaları’ konulu konferansta çarpıcı değerlendirmelerde bulunan Sifil, İslam üzerindeki dönüştürme faaliyetleri incelendiğinde insanlık tarihinde en önemli kırılmanın modern dönemde yaşandığına dikkat çekti. Modernizm, dünyevilik gibi kavramlarla din de dahil her şeyin değişime tabi olduğu yönündeki anlayışın bu kırılmanın en önemli noktasını oluşturduğunu söyleyen Sifil, Müslümanların da bilinçaltında bu değişimin izlerinin görüldüğünü kaydetti. İşin en tehlikeli tarafının da burası olduğunu ifade eden Sifil, “Sembollerimize karşı yapılan saldırıları hemen red ediyoruz ama bilinçaltımızda bizi biz yapan kodlarımızla oynanmasını ise kabul ediyoruz” dedi.
İnanç değerlerinin kodlarının da kanaat önderleri vasıtasıyla oynandığının altını çizen Sifil, “Dinimize dil uzatanlara hemen refleksimizi ortaya koyarak red ediyoruz ama aynı safta namaz kılanların söylediklerini de ‘esas İslam bu’ diye içselleştiriyoruz” şeklinde konuştu. Bu durumun çok tehlikeli boyutlara geldiğini vurgulayan Sifil, “Din kodlarımızı, çağdaş terminoloji ile çarpıştığı yerde hemen red ediyoruz” dedi.
Modern değerlerin ön plana çıkarılması, hayatın bu çerçevede değerlendirilmesi anlamına gelen dünyeviliğin Protestanlık mezhebinin bir ürünü olduğunu bunun sac ayaklarının da gelişme-ilerleme-kalkınma gibi kavramlardan oluştuğunu ifade eden Ebubekir Sifil, “Gelişme-ilerleme-kalkınma kavramlarının arkasında da sömürge, kölelik ve rasyonalite vardır” dedi. “Bugün sömürgeleşmeden uzak kalarak gelişen bir tane bile Batı ülkesi yoktur. Hepsinin gelişmesi, ilerlemesi ve kalkınması sömürerek ve köleleştirerek mümkün olmuştur” dedi.
(Milli Gazete 18.04.2008)
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Din kitaplarında İbrahimi Dinler diye bir tabir var mıdır ?

Olmadığı gibi, bunlar Hıristiyanlığı ve Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışan Diyalogcuların sinsi bir oyunudur. İbrahimi dinler diye millete Hristiyanları sevimli göstermeye çalışan ve bu amellerinede kesinlikle ulaşamayacak olan nasipsizlerden başka kim olabilir. Allahü teâlânın, İslamiyet’i göndererek yürürlükten kaldırdığı tahrif edilmiş dinleri [Hıristiyanlıkla Yahudiliği] yürürlüğe koymaya ve ehl-i kitap denilen gayri müslimleri müslüman gibi göstermeye gayret ediyorlar.
Allahü teâlâ, o dinler bozulduğu için, son olarak İslam dinini göndermiştir. O dinler bozulmamış bile olsa, sonraki gelen din önceki dini nesh eder, yürürlükten kaldırır. Onun için Hıristiyanlığı, Yahudiliği hak din gibi göstermeye çalışmanın adı art niyet olmayıp başka ne olabilir ?
Kur’an-ı Azimüşşan ‘da mealen buyuruluyor ki:
(İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; o, Allah’ı bir tanıyan doğru bir Müslüman idi; müşriklerden de değildi.) [Al-i İmran 67]

Allah Teala böyle buyuruyor, misyonerlerin uşakları, Hıristiyanlık ve Yahudilik için, İbrahimi din diyor. İbrahim aleyhisselam Hıristiyan veya Yahudi mi idi? Değilse ne diye ona böyle iftira ediliyor?
İbrahimi dinler perdesi altında gayri müslimlere kucak açanlar, şu âyete de aykırı hareket etmiş olur:
(Sen, onların dinine uymadıkça, Hıristiyanlar ve Yahudiler senden hoşnut olmazlar. De ki “Doğru yol, ancak Allah’ın [bildirdiği İslamiyet] yoludur.”) [Bakara 120]
Şimdiki Yahudi ve Hıristiyanlar, Muhammed aleyhisselama inanmadıkça, yani Müslüman olmadıkça ebedi Cehennemliktir.
ONLARIN CENNETE GİDECEĞİNİ SÖYLEYENLERDE CEHENNEMDEDİR ..!!!
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Cennete ancak Müslüman olan girer.) [Buhari, Müslim]
(Beni duyup da Peygamber olduğumu kabul etmeyen Yahudi ve Hıristiyan, mutlaka Cehenneme girecektir.) [Hakim]
Müslüman olan Allah’a inanır. Allahü teâlâ Kur’an-ı kerimde buyuruyor ki:
(Allah indinde hak din ancak İslam’dır.) [Al-i İmran 19] (Yahudilik ve Hıristiyanlık denmiyor)
(Sizin için din olarak İslam’ı beğendim.) [Maide 3] (Yahudilik ve Hıristiyanlık denmiyor)
(İslam’dan başka din arayan, bilsin ki, o din asla kabul edilmez.) [Al-i İmran 85] [Bu âyete rağmen İbrahimi din diye başka bir din nasıl aranır?]
(Allah’a ve onun ümmi nebi olan Resulüne iman edin, ona uyun ki doğru yolu bulasınız.) [Araf 158] (Muhammed aleyhisselama iman etmeyen, Ona uymayan Yahudi ve Hıristiyanlar Cehennemliktir.)
(De ki, “Allah’a ve Peygambere itaat edin! Eğer [uymayıp] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [Al-i İmran 32]
(Allah ile resullerinin arasında farklı bir yol tutmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151]
(Allah’a ve Resulüne inanmayan [kâfir olur] kâfirler için de çılgın bir ateş hazırladık.) [Feth 13]
(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13]
(Kimi, ona [Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56]
(Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.) [Muhammed 33]
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63

Dünyanın En büyük Ehli Sünnet Alimleri Tarafından Zamanın müceddidi ilan edilen Mahmut Ustaosmanoğlu Hz.nin müellifi olduğu Ruhul Furkan Tefsiri’nde geçen ifadedir.
Bu kadar büyük hakikatler ortadayken zamanımızda din konusunda yetkili GEÇİNEN birilerinin çıkıp, “Takribül edyan (Dinler arası diyalog)” dan bahsetmeleri ne kadar ASILSIZ bir iddiadır.
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Müslümanların din öncülerinden ve fikirleri İslam dünyası tarafından tereddütsüz kabul edilen İmam-ı Rabbani Hazretleri “Mektubatı Rabbani” adlı eserinin 163. Mektubunda Kur’anın ve sünnetin Hristiyan ve Yahudilerle alakalı ana fikrini en güzel şekilde ortaya koymuştur. Tesirli olurda belki ayıkırlar ve düştükleri korkunç çukurdan kurtulurlar umuduyla aynen aktarıyorum.
Bu mektup;
İslâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmanlarını sevmemeyi bildirmektedir:

Muhammed aleyhisselâma uymak demek, ahkâm-ı islâmiyyeye yani islâmiyyete uymak ve küfrü ve kâfirliği yok etmeğe çalışmaktır. Çünkü İslam ile küfür birbirinin zıddıdır, tersidir. Birinin bulunduğu yerde, öteki bulunamaz, gider. Bu iki zıd şey bir arada bulunamaz. Birisine kıymet vermek, ötekini aşağılamak olur. Kur’ân-ı kerimde, Tevbe suresinin yetmiş üçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!) buyruldu. Hulk-i azim sahibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, [İslâm dinîne ve Müslümanlara saldıran] kâfirlerle cihad etmeği, onlara karşı sert davranmaYı emir ediyor.
Bundan anlaşılıyor ki, İslam’a saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azimdir. İslâm’a izzet vermek, kıymetini artırmak için, küfrü ve kâfirleri yani İslâm dinîne ve Müslümanlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır. Böyle kâfirlere kıymet vermek, onları yüksek tutmak, İslamiyeti ve Müslümanları kötülemek, aşağılamak olur. Kâfirlere kıymet vermek demek, onları üstün tutmak, karşılarında eğilmek olmakla beraber, onlarla birlikte bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur.

İslâm düşmanlarından, İslamiyet’e saldıranlardan, köpekten kaçar gibi kaçmak, onların pis ve alçak olduklarını bilmek lâzımdır. İslâm dinîne saldıran, bir mevki’, makam sahibi ise ve bir Müslüman’ın bu kimseye bir işi düşerse ve bu işi muhakkak onun yapması icap ederse, abdesthaneye gider gibi, işi bitirinceye kadar yanına gidilir. Fakat yine o alçağa kıymet verecek bir şey söylenmez ve böyle bir hareket yapılmaz.
Olgun bir Müslüman, onun yüzünü görmemek için, o işinden bile vaz geçer. Onun zehirli, zararlı sözlerini işitmekten, Cehennemlik yüzünü görmekten kurtulur.
Allahü teâlâ, Kur’ân-ı kerimde böyle kâfirlerin kendisine ve sevgili Peygamberine düşman olduklarını bildiriyor. Allahü teâlânın ve Onun Resulünün düşmanları ile [Müslümanlara gerici diyenler ile] düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinayet, çok çirkin bir suç olur.
Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşitli zararlara sebep olur. Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emirlerini yapamaz. Küfre sebep olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazifeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyüktür.
Allahü teâlânın dinîne saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” düşman olmağa kadar sürükler.
Bir kimse, kendini Müslüman sanır. Kelime-i tevhit okur. İnanıyorum der. Müslüman olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münafıklarla görüşerek, konuşarak onun Müslümanlığı, imanı saf ve temiz kalmaz. Hatta büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefislerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!” (163. mektup / Mektubat-ı Rabbani)
Varsın diyalog meftunları kendi hallerini İmamı Rabbaninin aynasında seyretsinler; eğer ahiret diye bir kaygıları varsa tabi…


İslâmiyyetin sâhibi Muhammed aleyhisselâma uyanları övmekde ve Onun islâmiyyetine uymak istemiyenleri !!! sevmemek, onları düşmân bilmek lâzım olduğu bildirilmekdedir: ( Diyalogculara ithaf olunur )

Mektuba Geçmeden evvel şunu söylemek isterim. Diyalogcular sitelerinde bu mektubu incelemişler göya.. Çıkan sonuc şu;
ORDA İMAMI RABBANİ, YAHUDİ ve HRİSTİYANLARDAN DEĞİL, ATAİSTLERDEN BAHSEDİYOR !!! İMAM BURDA Ehl-i Kitabdan bahsetmiyor demişler.. Sitenin linkini verdim …
Ama BAKIN ALLAHIMIZ C.C NE BUYURUYOR… “Yahudiler; “Uzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hristiyanlar da: “Mesih (İsa) Allah’ı n oğludur” dediler. Tevbe, 9/ 30).
Yahudi ve hristiyanların bozuk inançları yüzünden imansız durumuna düşmeleri hakkında şöyle buyurulur: “Şüphesiz ki: “Allah ancak Meryemoğlu İsa Mesih’tir”, diyenler kâfir olmuşlardır. Ey Muhammed! Deki: “Allah, Meryemoğlu İsa Mesih’i, anasını ve bütün yeryüzündekileri helâk etmek istese, O’na kim engel olabilir? Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti yalnız Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır. Allah her şeye kadirdir” (el-Mâide, 5/17) “Şüphesiz, Meryemoğlu Mesih (İsâ), Allah’ın kendisidir” diyenler kâfir olmuşlardır. Halbuki bizzat Mesih şöyle demiştir: “Ey İsrailoğulları, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Çünkü kim Allah’a eş koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar” (el-Maide, 5/72).
“Allah, şüphesiz üçün (üç Tanrının) biridir” diyenler kafir olmuştur. Halbuki bir tek ilâhtan başka hiç bir ilâh yoktur” (el-Mâide, 5/73).
ARTIK SÖZE NE HACET ALLAHIMIZIN SÖZÜNÜN ÜSTÜNE SÖZ KİMİN HADDİNE… NEYSE DİYALOGCULARA ÇATAN MEKTUBA GEÇELİM ..

Allahü teâlâ sizi, Kureyş kabîlesinden ve Hâşimî soyundan olan, ümmî ve şerefli Peygamber Muhammed aleyhisselâmın soyundan yapmakla şereflendirdiği gibi, manevî mîrâsına kavuşmakla da şereflendirsin! Bu düâya âmîn diyen kullarını da, kıyâmetde acıyarak karşılasın! Âmîn!
Resûlullahın soyundan olan, o büyük Peygamberin (s.a.v) Âlem-i halkdaki mallarına vâris olur. Manevî mîrâs ise, Âlem-i emrdeki şeylere kavuşmakdır. Onlar da, îmân, marifet, rüşd gibi nimetlerdir. Âlem-i halkdan olup görünen nimetlere şükr etmek, manevî mîrâsa kavuşmakla olur. Manevî mîrâsa kavuşmak ise, o yüce Peygambere (s.a.v) tâm uymakla olabilir. Bunun için, Ona tâbi olmağa çalışınız! Onun emrlerine sarılınız ve yasaklarından kaçınınız!
Muhammed aleyhissalâtü vesselâma tâm ve kusûrsuz tâbi olabilmek için, Onu tâm ve kusûrsuz sevmek lâzımdır. Tâm ve olgun sevginin alâmeti de, Onun düşmânlarını düşmân bilmekdir. İslâmiyyeti beğenmeyenleri sevmemekdir. Muhabbete (Müdâhene), yanî gevşeklik sığmaz. Âşıklar, sevgililerinin dîvânesi olup, onlara aykırı birşey yapamaz. Aykırı gidenlerle uyuşamaz. İki zıd şeyin muhabbeti bir kalbde, bir arada yerleşemez. Cem-i zıddeyn muhâldir. İki zıddan birini sevmek, diğerine düşmânlığı îcâb eder. İşi elden kaçırmadan, iyi düşünmelidir. Elden gitmiş olanları da kurtarılabilir. Yarın iş elden çıkınca, pişmânlıkdan başka ele birşey geçmez.

Fârisî beyt tercemesi:
Ortalık aydınlanınca olur belli,
herkesin geceyi, kimle geçirdiği!
Bu dünyâ malları, mülkleri geçicidir ve aldatıcıdır. Bugün senin ise, yarın başkasınındır. Âhıretde ele girecekler ise sonsuzdur ve dünyâda iken kazanılır. Bu birkaç günlük hayât, eğer dünyâ ve âhıretin en kıymetli insanı olan, Muhammed aleyhisselâma tâbi olarak geçirilirse, seâdet-i ebediyye, sonsuz necât, kurtuluş umulur. Yoksa, Ona tâbi olmadıkca, herşey hiçdir. Ona uymadıkca, her yapılan hayr, iyilik burada kalır, âhıretde ele birşey geçmez.
Fârisî beyt tercemesi:
Muhammed (aleyhisselâm), yüzü suyudur cihânın,
kapısının toprağı olmıyan toprak altında kalsın!
Resûlullaha (s.a.v) uymak şerefine kavuşmak için, dünyâda olan herşeyden yüz çevirmek lâzım olmaz. Böyle yapmak çok zor olur. Eğer, farz olan zekât verilir ise, dünyâ mallarının hepsi terk edilmiş demek olur. Böylece insan dünyânın zararından kurtulmuş olur. Çünki, bir malın zekâtı verilince, o mal zarardan kurtulur. Demek ki, dünyâ malını zarardan korumak için ilâc, o malın zekâtını vermekdir. Malın hepsini Allah yolunda vermek, elbette dahâ iyi ve fâideli ise de, zekâtını ayırıp, yerine vermek de, bu işi görmekdedir.
Fârisî beyt tercemesi:
Gökler, Arşa göre elbet alçakdır,
fekat yer yüzünden pekçok yüksekdir.
Demek ki, aklı olan, her işini islâmiyyete uygun yapmak için çok çalışmalıdır. Âlimler, sâlihler gibi, islâmiyyet adamlarının kıymetlerini bilmeli, onlara saygı göstermeli, edebli davranmalıdır. İslâmiyyetin yayılması için, elinden geleni yapmalıdır. Nefslerinin istekleri ardı sıra koşanları, bidat sâhiblerini adam yerine koymamalı, onları kıymetsiz, aşağı tutmalıdır. Bidat sâhibine kıymet veren, islâmiyyeti yıkmağa yardım etmiş olur. Allahü teâlânın düşmanı ve Onun Resûlünün düşmanı olan kâfirleri, kendine düşman bilmelidir. İslâm düşmanlarını aşağı tutmalı, kıymetsiz, rezîl olmaları için uğraşmalıdır. O alçaklara hiçbir zemân ve hiçbir yerde saygı göstermemelidir. Onlarla görüşmemeli, hiç buluşmamalıdır. O düşmanlara hep sert davranmalı, elden geldiği kadar, yüzlerini görmemeli, işe karışdırmamalıdır. Onlara bir iş düşerse, onlarsız olamıyacak ise, abdesthâneye gider gibi, istemiyerek ve üzülerek iş bitinceye kadar, yardımları istenebilir. O yüce ceddinizin (aleyhi ve alâ âlihissalevât vetteslîmât) sevgisine kavuşduran, kurtuluş yolu işte budur. Eğer bu yoldan ilerlenmezse, o yüksek huzûra kavuşmak pek güç olur. Bize yazıklar olsun!
Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acabâ?
yüksek dağlar ve korkunç tehlükeler var arada!
Dahâ çok yazarak sizi usandırmak istemiyorum.
Fârisî beyt tercemesi:
Az söyledim sana, incitmekden sakındım,
Sözüm çok ise de, anlatmakdan sıkıldım.
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
http://video.yahoo.com/watch/8494550

Allah Teâlâ, Yahûdi ve Hristiyanların îmânının sahih olması için Hz. Muhammed (s.a.v)’e tâbi olmalarını zorunlu kılarak şöyle buyurur: “Onlar ki yanlarında Tevrat ve İncil’de yazılı bulacakları o Rasûle o, ümmî Peygambere ittiba’ ederler” (A’râf, 157) Bu ayette sözü edilen peygamber kimdir? Hz. Mûsâ mıdır? Hz. İsâ veya Hz. Nûh ya da Hz. İbrâhim midir? Hiç şüphesiz, burada zikredilen peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Çünkü ayet-i kerîme o peygamberi ümmîlikle vasfetmiş, Tevrat ve İncil’de adının geçtiğini belirtmiştir. Bu vasıflara sahip olan peygamber de Hz. Muhammed’den başkası değildir. Allah Teâlâ burada peygambere imân etmekten veya risâletini tasdik etmekten değil ona tâbi olmaktan sözediyor. Tâbi olmak ise onun getirdiği şeriatla amel etmek ve dinine sarılmaktır. Yoksa zorunluluk ve ittibâ içermeyen imanın anlamı yoktur. Bu aynı zamanda Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamber’i tasdik etmenin şartlarından değil midir?! Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer onlar da sizin inandığınız gibi inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar” (Bakara, 137). Bu ayette de görüldüğü üzere hidayetin şartı Müslümanların îmân ettiği her şeye îmân etmektir ki Müslümanlar son peygamber Hz. Muhammed’e ve onun getirdiği İslâm dînine tâbi olurlar.


http://rutube.ru/tracks/3707551.html?v=d29ef2abae740afe5e69dfcbd8cd5657&autoStart=true&bmstart=1000

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
Sen onların milletlerine tabi olmadıkça ne yahudiler, ne de hıristiyanlar senden asla hoşnud ve razı olmayacaklar. De ki, gerçekten de Allah’ın hidayeti, hidayetin ta kendisidir. Şânım hakkı için, sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah’dan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.
(Bakara,120)
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
MEVLA BÖYLE BUYURDU;
(İmanlı kadınların kâfirlerle evli kalmaları helal değildir.) [Mümtehine 10]

(İman etmedikçe, müşrik
[dinsiz, putperest] kadınlarla evlenmeyin. İmanlı bir cariye, beğendiğiniz, imrendiğiniz müşrik bir kadından elbette daha üstündür. Kadınlarınızı da, iman edinceye kadar müşrik erkeklerle evlendirmeyin! Mümin bir köle, müşrik bir erkekten elbette daha üstündür.) [Bekara 221]
ALİMLER BÖYLE DEDİ ;
Müslüman kadın, kitapsız kâfirle evlenemediği gibi, ister harbi olsun, ister zimmi olsun hiçbir kitap ehli kâfirle de evlenemez. Evlenmeye karar verdiği zaman kâfir olur. (Redd-ül Muhtar)
imansızları sevmek, onların itikadlarını beğenmek, insanı ebedi Cehenneme sürükler. Ahirette iyilerle beraber olabilmek için, dünyada da onlarla beraber olmak, onları sevmek, onların yolundan gitmek gerekir. (Mektubat-ı Rabbani, Hadika)


DİYALOGCULAR BÖYLE YAPDI ( yorumsuz)


 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Fethullah GÜLEN’in Favorit Mecmuasındaki Mülâkâtı ve Bazı İfâdeleriyle Alâkalı Mülâhazalarımız

“Evet, aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde, asırlarca rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Mûsevîlik arasın-da başlayan, hattâ eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyalog teşebbüslerinin olumlu netice-ler verdiği müşâhede olunmaktadır.”
(F.Gülen, Zaman, 04 Ekim 2004)
“Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum” (F.Gülen, Favorit, Nîsân 2009)
“Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygısızlıktır.” (F.Gülen’le 11 Gün. s. 87)
(Allahu Teala maide 44 yetinde “onlar kafirlerin ta kendileridir” diyor !!! ve bu hoca gecinen kişide üstteki lafı söylüyor…Dikkatinizi çekerim..
Devam edelim >>>

“Biz renk körleriyiz” (F. Gülen’den naklen M. Şener)
“Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” (4. Türkçe Olimpiyad finali)
Malumları, son zamanlarda Türkiye’nin gündemine giren ve üze-rinde harâretli tartışmaların cereyan ettiği mevzûlardan birisi de “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hare-keti olmuştur. Daha evvel pek âşinâ olmadığımız bu nev zuhûr mevzû, bilhâssa 1995’den sonra sür’atli bir inkişâf kaydetmiştir. Bunda, F.Gü len hocaefendinin son derece aktif bir rol oynadığı da herkes tarafından bilinmekte ve kabûl edilmektedir.
“Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hareketi; F. Gülennin; dînî bir cemâatin lideri olup, geniş bir nüfûz sâhasına sâhip olduğu; maddî-mânevî sevk ve idâresinde muhâfazakâr gazete, mecmua, radyo ve televiz¬yon gibi mühim neşir vâsıtalarıyla berâber dershâneler, kolejler ve lerin de bulunduğu; kezâ, sevenlerinin yurt içinde ve yurt dışında bir hayli aktif faaliyetler ifâ ettikleri; mühim bir finans müessesesine sâhip bulunduğu da dikkate alındığında, daha da ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir.
Tabii bu arada “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” hareketi ile alâkalı olarak zihinleri meşgûl eden; vuzûha kavuşmasını arzu ettiğimiz bazı “sisli” ve “mübhem” noktaların varlığı da, te’vil ve inkârı mümkin olmayan bir vâkıa olarak cümlenin mâlumu olsa gerek.
Meselâ, Vatikan’a gidilerek Papa’nın ziyâret edilmesi ve; “Dinlerarası Diyalog İçin Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyo-ruz”; “İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlar-dır.” gibi ifâdeler… On dört asırlık İslâm târihininin hiçbir safhasında emsâline rastla¬nılmayan bir ziyâret olup, son derece hayret ve endişey-le karşılanmışdır..
Bunların, yani bu “sisli” ve “mübhem” noktaların, birtakım “istifhamlara” sebebiyet verdiğini; kezâ bunlara karşı bazı “ithâm” ve “iddiâlar”ın mevcûdiyetini de ifâde etmeliyiz…
Evet, yukarıda işaret ettiğimiz hususlarla alâkalı olarak, Gülen hocanın, Ukrayna’da münteşir Favorit mecmuasıyla Nisân 2009’da yaptığı mülakattaki, iki süâle karşı verdiği cevabı merkeze alıp, sonra da bu cevablarla şöyle veya böyle alâkalı gördüğümüz bazı hususları zikrederek mevzûyla alâkalı mülahazalarımızı arz etmek istiyoruz.
“Süâl: Hz. Îsâ’nın kişiliği İslâm Dini’nde nasıl yorumlan¬maktadır?”
(…)
“Hz. Îsâ’ya ve Hz. Muhammed’e, Kur’an’a ve İncil’e inanmayan bir Musevî yine Musevîdir; Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayan bir Hıristiyan yine Hıristiyan’dır ama, Hz. Îsâ’ya, Hz. Musa’ya, Hz. Davud’a, Hz, Sü-leyman’a, Hz. İbrahim’e, kısaca herhangi bir peygambere, bunun gibi İncil’e, Tevrat’a, Zebur’a inanmayan bir kimse asla Müs-lüman olamaz; bunlardan birine bile inanmamak, kişiyi İslâm dairesinin dışına çıkarır. Bundan dolayıdır ki, İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dış-layıcı olmamış, onları kucakla-mış, birinci sorunun cevabında arz edilmeye çalışıldığı üzere, onların men¬suplarını Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır.”
Ehemmiyetine binân şu ifâdelere dikkatleri çekmek istiyoruz:
“Hz. Îsâ’ya ve Hz. Muham¬med’e, Kur’an’a ve İncil’e inanmayan bir Musevî yine Musevî-dir” ,
“Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayan bir Hıristiyan yine Hıristiyan’dır” cümlelerinin, “hâsıl-ı tahsîl”den başka bir mâna ifâde etmediğini, ancak büyük bir hakikatin ketmedildiğini ifâde etmek isteriz. Hakikati saklamak ve ifâde etmekden imtinâ etmek, takdir edersiniz ki, büyük bir vebâl ve talihsizlikdir.
Şimdi bir de bu ifâdeleri, aşağıdaki süâle karşı verilen şu cevab ile beraber mütâlea edelim:
“Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi ge-rekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum…”
Yani, “onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyor”muş Hocaefendi.
İşte o süâl ve cevabı:
Süâl: “Bütün dünya insanlığı için faydalı gayretlerde bulunan biri olarak, Odessa’lı Hıristiyanlara ne söylemek ve onlardan ne gibi dileklerde bulunmak istersiniz?”
Cevap: “Estağfirullah, bin de-fa estağfirullah. Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnüzannı olarak kabul edebilirim. Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi gerekeni söylemektedirler. Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı olacağını düşünmüyorum. Hz. Îsâ gibi, bizim nazarımızda ülü’l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeylerdendir.”
“Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri ola¬rak…” ifâdesinin oldukça “muğ¬lak” ve “sisli” bir ifâde olduğunu; zihinlerinde “tevhîd-i edyân” takın-tısı olanlara medâr olacak birtakım “vehim” ve “vesvese¬lere” sebebi-yet vereceğini ifâde etmeliyiz. Yani, günümüzdeki muharref Yahudilik ve Hıristiyanlık ile İslam dini arasında bir “temel birliği”nden bahsetme-nin abes olduğunu söylemeye hiç hâcet var mıdır, bilmem ki?
Az-çok tahmin ediyoruz; “Efendim, Hocaefendi, onunla yok şunu kasdetmişdi, yok bunu kasdetmişdi…” diyerek bir takım mazeretlere sığınmak sûretiyle teselli bulmak ve avunmak isteyenler olacakdır. Ancak bunlara, nâfile tesellilerden ibârettir diyebiliriz.
Sormak İstiyoruz:
“Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi ge-rekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliği-ne inanan biri olarak, onla¬rın söylediklerinin bir Müslü¬man’ın söylediğinden ve söyle¬yeceğinden farklı olacağını dü¬şünmüyorum” diyen Hocaefen-di’ye, müsaadeleriyle şu hususu ehemmiyetle sormak iste¬riz:
“Odessalı Hıristiyanların reh-berleri, din büyükleri…” diye işâret ettiğiniz papazların, Odessalı Hıristiyanlara, Hz. Îsâ’nın “ilah” olduğunu, hem de “üç ilah’dan biri” olduğunu bugüne kadar söy-ledikleri gibi, bugün dahi söylemek-te olduklarını, hiç mi duymadınız, hiç mi işitmediniz?!. Duymadığınızı, işitmediğinizi kabul etmek mümkin olmadığına göre, bunu neyle izah edeceksiniz?
İsterseniz, “Odessalı Hıristi¬yanların rehberleri, din büyük¬leri” Hıristiyanlara neler “söylü¬yorlar”mış, bir görelim.
İşte onların imân esasları:
“Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan, Her şeye Kadir Tanrı Baba’ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba’dan doğmuş olan Mesih İsâ’ya inanıyorum: O Tanrı’dan gelen Tanrı, Nur’dan Nur, Gerçek Tanrı’dan Gerçek Tanrı’dır. Yara-tılmış olmayıp, Baba ile aynı öz-dedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır….” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca’dan tercüme eden: Dominik Pamir, s. 64)
“Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri ola¬rak, onların (yani papazların) söyledik-lerinin bir Müslüman’ın söyledi-ğinden ve söyleyeceğin¬den farklı olacağını düşünmüyo¬rum” diyen-lerin, diyebilenlerin, tam bir “küfür” ve “şirk” mani¬festosu olan bu ifâ-delere dikkat ve basîretle nazar buyurmalarını isteriz.
Ve ayrıca şunu sormak isteriz; bu ifâdelerde, zımnen küfrü takrir etmek gibi bir tehlikeyi “îhâm” eden mânâ yok mudur? Bunu sez-mek için dehâ sahibi olmak mı la-zım geliyor acaba?!. Neticesi son derece muhâtaralı bir vartaya düş-me tehlikesinden hiç mi endişe edilmiyor?
Hemen yukarıda görüldüğü üze-re “bir müslümanın söylediği ve söyleyeceği” ile, “onların (papaz-ların) söyledikleri ve söy¬leyecekleri” o kadar farklıdır ki; “müslümanın söylediği ve söy¬leyeceği” “imân” ve “tevhîd” olup, “onların (papazların) söyle¬dikleri ve söyleyecekleri” ise mutlak “küfür” ve “şirk”den ibâretdir. Kur’ân’ın ifâdesiyle birisi “nûr”, diğeri ise “zulümât”dır. Hocaefendi hakkında, “nûr” ile “zulümât” arasındaki o azîm “fark”ın farkına varamamasını tasavvur etmek mümkin olmadı¬ğına göre, bunun izahı ne ve nasıl olabi-lir ki? Cevabının ne olduğunu elbet-te bilmek isteriz.
Evet, “fark” o derece kat’î, o derece sarîhdir ki; “ebyenü mi-ne’ş- şems”. Binaenaleyh böyle bir söze terettüb edecek dinî-şer’î hükümden Allaha sığını¬rız.
Yine şu ifâdedeki vehâmete dik-katleri çekmek isteriz:
“Hz. Îsâ gibi, bizim nazarı¬mızda ülü’l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından git¬mek, onu takip etmek, yapılabi¬lecek en güzel şeylerdendir.”
Demek ne demekdir? Evet, bun-lar bir müslümana karşı söyle¬nebilir. Ancak buradaki muhatablar ise Hıristiyanlardır.
Bu söz, onlara zımnen: “Küf¬rünüze devam edebilirsiniz!.” Manasını tazammun etmez mi?
Bu ifâde de, i’tikâdî cihetten son derece tehlikeli bir ifâdedir. Zira Hıristiyanlar, “ardından git¬tiklerini” vehmettikleri zât’a yani Hz. Îsâ’ya “ülûhiyyet” pâyesi vermek suretiyle O’nu “ilâh” ola¬rak kabul etmektedirler. Bu sebeble mutlak “kafir” oldukları Kur’ân: 5/72,73; 9/30’da sarâhaten beyân buyrulmaktadır:
“Andolsun ki, ‘Allah kesin¬likle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)
“Andolsun ‘Allah üçün üçün¬cüsüdür’ diyenler de kâfir ol¬muşlardır…” (Kur’ân: 5/73)
Vâkıa bu iken:
“Hz. Îsâ gibi (…) bir zatın ar¬dından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeyler¬dendir.” demek ne demekdir? Evet, bunlar bir müslümâna karşı söylenebilir. Ancak buradaki muha-tablar ise Hıristiyanlardır.
Bu söz, onlara zımnen: “Küf¬rünüze devam edebilirsiniz!” mânasını tazammun etmez mi? Ve yahut da, –hafizenallah- “küfre rıza küfürdür” hükmüne girerse?! Böy-le bir felakete nasıl cür’et edi¬lebilir?!. Bunlar hiç kale alınmıyor mu?
Avâmm-ı nâs (aslı yazılacaksa “m” iki defa yazılmayacak mı?))bunu nasıl anlar, neye hük¬mederler? Bunların dikkate alın¬ması icap etmez mi? Ya birilerinin hatalı anlamasına sebebiyet veri¬lirse? Buna terettüb edecek dinî ve şer’î hüküm hiç hesâb edilmiyor mu acaba?
Hasbeten lillah şunu hatırlat¬mak isteriz:
Bu ifâdelerle “kimlere, ne mal-zemeler verildiğinin” farkın¬dalar mı acaba?!.
Yine diyorlar ki:
“İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olma-mış, onları kucaklamış, (…) onla-rın mensuplarını Ehl-i Kitap ola-rak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır.”
Bunun da son derece muğlak bir ifâde olduğunu söylemek iste¬riz. Bu ifâdeye ileride yine dönece¬ğiz. Ancak burada şu kadarını ifâde etmek isteriz:
Daha düne kadar talebelerin ba-rındığı apartman dâirelerinde bütün talebelere okutulup takrir edilen “Çağdaşlık mı İnhirâf mı” isimli kitabın 184. sahifesinde aynen şu ifâdelere yer alıyordu:
“Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygam¬ber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tev-hidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları büyük çoğunlu¬ğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüş¬lerdir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de za¬manla büyük ihtilaflara düşmüş ve neti-cede İncil tahrifata uğra¬dığı, hat-ta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalma¬dığı gibi, tevhîd de teslise dö¬nüştürülmüştür.”
Bu paragrafda geçen iki nok¬taya dikkatleri çekmek isteriz:
Bir; “tevhidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları…”
İki; “tevhîd de teslise dönüş¬türülmüştür.”
Hocaefendinin ““İslâm, ken¬dinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış” derken “İslâm”a kimleri kucaklatmış oluyor; dikkat buyurula:
“Tevhidi şirke dönüştüren” müşrikleri; “tevhîdi teslise dö¬nüştüren” ve “Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’dir” diyen kâfir/müşrikleri…
Kendileri, on dört asırlık İslâm tarihinde bir ilke imza atmak sûre¬tiyle Papaları, patrikleri, haham¬ları… “kucaklamak”da bir beis görmeyebilirler. Kendileri onları “kucakladı” diye, elbette “İs¬lâm”ın da onları kucaklaması icap etmez.
Hocaefendi; “onların men¬suplarını Ehl-i Kitap olarak te¬lâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır” derken de “tevhîdi şirke dönüştüren”, “tevhîd”i “de teslise” “dönüştür”enler için, yani lafın Türkçesi müşrikler için “Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendi-lerine ona göre davranmış¬tır” demek sûretiyle onlara, ol¬duklarından başka bir statü ver¬meye gayret etmiş oluyor ki, bu ifade ile verilmek istenilen mesaj, ne yazık ki, doğru değildir; haki¬katleri hevâ ü hevese fedâ etmekdir. Bununla kimlerin gönlü¬nün alınacağı, kimlerin memnun edileceği, izâhdan vâreste olsa gerek.
Dinî mes’elelerde, hele de bu mes’eleler i’tikâda taallük eden mes’eleler ise, orada bu gibi tavizkâr davranışlar aslâ tecviz edilemez.
Kur’ân’a rağmen Ehl-i Kitab için herhangi bir statü ta’yin ve tesbit etme cür’eti, hiç kimsenin haddine düşmemişdir.
Esasen Hocaefendi ve ondan mülhem olsa gerek, en yakınındaki kadro arasında Ehl-i Kitab ile alâ-kalı olarak Kitab ve Sünnet ile te’lifi mümkin olmayan yepyeni bir telakki ve zihniyetin hâkim oldu¬ğunu görü-yor ve bu sakîm zihniye¬tin kabûlü için olağan üstü gayret¬lerin sahne-lendiğini müşâhede ediyoruz.
Bu cümleden olmak üzere, Hocaefendi’nin mânevî başkanı bulunduğu “Gazeteciler ve Ya¬zarlar Vakfı KADİP” bünyesinde yapılan bir konuşmadan aşağıya nakledeceğimiz hususlar, iddiamızı te’yid eder mahiyettedir. Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Hav-ra mensublarının huzurlarında Prof. Karaman tarafından yapılan konuşma, “Polemik Değil Diya¬log” ismiyle neşredilen kitabdan aynen iktibas ederek naklettiğimiz şu ifadelere lütfen dikkat buyurula:
1)“Bütün insanların Müslü¬man olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
2) “Müslümanların çoğu ‘Pey-gamberin, bütün din sâlikle¬rini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);
3) “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demi¬yor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müs-lüman olsun!’ demiyor.” (Po¬lemik Değil Diyalog, s. 35);
4) “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indir¬gemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
5) “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyet-te bunu söylüyor; yani ‘Pey¬gambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
6) “Ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma mana¬sında- Müslüman olmaya çağır¬mıyor. ‘hanifiyyet’ (Hz. İbrahim çezgisindeki tevhîde ve bu ma¬nada İslâm’a) çağırıyor. (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
7) “Bu arada şu var, hani kor¬kulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bun¬dan endişe ediliyor.
“-E olmazsa olmasın.
“-Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.
“-Acaba? (Polemik Değil Diya¬log, s. 36)
Bir makalemizde bunlardan bahsederek tenkid etmemiz üze¬rine, Prof. Karaman bize cevab vermiş ve konuşmasında üç görüşden bahsettiğini, yukarıdaki ifadelerinin de bu üç görüşden birisi olduğunu söyleyerek aynen şöyle demişdir:
“Kendim üçüncü görüşü be¬nimsediğimi söylemedim ve sa-vunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu gö-rüşün de savunulabileceği kana-atindeyim.” (Yeni Şafak, 22.8.2008)
Prof. Karaman, o konuşma¬sında “Kendim üçüncü görüşü benim-sediğimi söylemedim ve savun-madım” diyor. Ancak ce¬vabî yazı-sında “Ayrıca bu görü¬şün de savunulabileceği kanaa¬tindeyim” diyorlar ki, aradaki tezada dikkatleri çekmek isteriz.
Prof. Karaman’a; yukarıda ge¬çen bilhâssa 2, 3 ve 7. bendlerdeki ifadeleri üzerinde bir def’a daha teemmül ve tezekkür etmelerini tavsiye ediyoruz. Takdir kendile¬rine âiddir.
Sanki Necib Fazıl’ın 1949’da Büyük Doğu’da:
“Heeeeey, heeeeey, heeeeey Müslüman Türk topluluğu!!!” diye haykırarak ifade ettiği “Pey¬gamber ve şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allahın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdası”nın hayata geçi¬rilmeye çalışıldığı hissine kapılmakdan, doğrusu kendimizi alamıyoruz.
Kur’ân Ne Diyor?
Kurucan Ne diyor?
Ahmet Kurucan diyor ki:
“Kur’anî perspektifi esas alarak inanç bağlamında insanların kate¬gorilerine bakalım önce. Genel anlamda Kur’an’a göre insanlar Müslüman, kâfir/müşrik ve ehl–i kitap olmak üzere üçe ayrılır. Sabiiler, münafıklar vb. inançları da hesaba katacak olursak üç rakamı-nı çoğaltabiliriz. Ama biz genel anlamda meseleye bakaca¬ğımız için bunu Müslüman, kâ¬fir/müşrik ve ehli kitapla sınırlandı¬rılmasının daha doğru olacağını düşünüyoruz. (…) Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik te¬mellerden uzakla-şarak karşı tarafı ehli kitap olması-na rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek deği-lim; ama şu kadarını da ifâde etme-den geçe¬meyeceğim: Zannediyo-rum bu adlandırmada dönemin tarihsel şartlarının ciddi rolü var.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 15.5.04)
Bu ifâdeye göre insanlar, “Müs-lüman, kâfir/müşrik ve ehli kitap” olarak tasnif ediliyor ve Ehl-i Kitab küfür dairesinin haricinde kabul ediliyor. Bununla da kalma¬yıp;
“Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik temellerden uzak¬laşarak karşı tarafı ehli kitap ol-masına rağmen kâfir diye ad¬landırmıştır. Bu yanlışlığı müda¬faa edecek değilim” demek cür’etinde bulunuyor.
Galiba Ehl-i Kitab ile diyalog aşkı bu ifâdelerin sahibini o denlû kör ve o denlû sağır hale getirmiş ki, söylediklerinin nereye vardığı¬nın farkında değil.
Halbuki, Ehl-i Kitab’ı bizâtihi Kur’ân’da tekfir eden Allah Teâlâ hazretleridir. Bu sebeble A. Kurucan, “Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim” derken, kimi yan-lışlıkla itham ettiğinin farkında değil. el- Iyâzü billah!..
Oysa, aynı A. Kurucan, apart¬man dâirelerinde barındırılan tale¬beler için tertibedilen seminer ça-lışmalarında ders kitabı olarak itti-haz edilen ve Hocaefendinin te’lifi olduğu söylenilen “Çağdaşlık mı İnhiraf mı” isimli eserde (s. 184) yer alan şu ifadeleri öğretiyordu talebe-lere:
“Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygamber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tevhidi şirke dönüştü¬ren İsrâiloğulları büyük çoğunlu¬ğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüşler¬dir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de zamanla büyük ihtilaflara düşmüş ve neticede İncil tahrifata uğradığı, hatta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalmadığı gibi, tevhîd de teslise dönüştürülmüştür.”
Kur’ân Ne Diyor?
“Andolsun ki, ‘Allah kesin¬likle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)
“Andolsun ‘Allah üçün üçün¬cüsüdür’ diyenler de kâfir ol¬muşlardır…” (Kur’ân: 5/73)
Görüldüğü üzere, Kur’ân’da Ehl-i Kitab sarâhaten tekfir edil¬mektedir. Hatta Râzî gibi bazı mü-fessirlere göre Hıristiyanlar sadece “kâfir” olmayıp, aynı za¬manda “müşrik”dirler. Nitekim Tevbe: 30’un tefsiri sadedinde Faruddîn Râzî diyor ki:
“Bil ki Allah Teâlâ, önceki âyet-te, Yahudi ve hırıstiyanların, kendi-sine iman etmediklerini belir¬tince, bu âyette de bunun sebebini beyan etmişdir. Zira Cenab-ı Hakk, onla-rın, Allah’a bir oğul nisbet ettiklerini nakletmişdir. Binaen aleyh, kim ilâh hakkında böyle bir şeyi tecviz eder-se, o hakikatde ilâhı inkar etmiş demekdir. Yine Cenab-ı Hakk, her ne kadar şirki söyleme yolları farklı ise de onların müşrikler gibi olduk-larını beyan etmişdir. Çünkü, puta tapanlarla, Mesîh’e veya başkasına tapanlar arasında bir fark yokdur. Zira şirk, insanın Allah’ın yanında başka mâbûd veya mâbûdlar edin-mesi demekdir. Binâenaleyh, böyle bir şey tahakkuk edince, şirk de sâbit olur. Hatta biz iyi düşünürsek, puta tapanların küfrünün, Hıristiyan-ların küfründen daha hafif olduğunu anlarız. Çünkü puta tapan, “Bu put âlemin yaratıcısı ve âlemin ilâhıdır” demiyor, aksine onu Allah’a ibade¬tine vâsıta yapıyor. Ama Hıristi¬yanlara gelince, onlar Allah hak¬kında hulûl ve ittihadı kabul edi¬yorlar ki, bu son derece çirkin bir küfürdür. Böylece, hulûle inanan¬larla diğer müşrikler arasında bir farkın bulunmadığı sabit olmuş olur.” (Faruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mafâtîhu’l- Ğayb tercümesi, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve arkadaşları, c. 11, s. 479)
اعلم أنه تعالى لما حكم في الآية المتقدمة على اليهود والنصارى بأنهم لا يؤمنون بالله ، شرح ذلك في هذه الآية وذلك بأن نقل عنهم أنهم أثبتوا لله ابنا ، ومن جوز ذلك في حق الإله فهو في الحقيقة قد أنكر الإله ، وأيضاً بين تعالى أنهم بمنزلة المشركين في الشرك ، وإن كانت طرق القول بالشرك مختلفة ، إذ لا فرق بين من يعبد الصنم وبين من يعبد المسيح وغيره لأنه لا معنى للشرك إلا أن يتخذ الإنسان مع الله معبوداً ، فإذا حصل هذا المعنى فقد حصل الشرك ، بل إنا لو تأملنا لعلمنا أن كفر عابد الوثن أخف من كفر النصارى ، لأن عابد الوثن لا يقول إن هذا الوثن خالق العالم وإله العالم ، بل يجريه مجرى الشيء الذي يتوسل به إلى طاعة الله . أما النصارى فإنهم يثبتون الحلول والاتحاد وذلك كفر قبيح جداً ، فثبت أنه لا فرق بين هؤلاء الحلولية وبين سائر المشركين ، ( تفسير الرازي، ج: 7، ص:499 )
Yine İbn Hazm da “el-Fisal fi’l- Milel…” isimli eserinin C. 3, s. 111’de diyor ki;
اليهود والنصارى وهم كفار بلا خلاف من أحد من الأمة ومن أنكر كفرهم فلا خلاف من أحد من الأمة في كفره وخروجه عن الإسلام
“Yahudi ve Hıristiyanların küf-rü hakkında ulemâ-i ümmetden hiç kimseden hilâf vâkı’ olmadığı gibi, keza onların küfrünü inkar eden kimsenin küfrü ve İslâm dininden çıkmış olması husû-sunda da hiçbir ihtilâf olmamışdır.”
Yani, Yahudi ve Hıristiyanların küfründe hiç ihtilâf olmadığı gibi, keza, onların küfrünü kabul etme-yenlerin küfründe de ihtilâf olmamışdır.
Nitekim “Tehzîb’ü Risâleti’l-Bedri’r- Reşîd”de de
أو لم يكفر من دان بغير الاسلام كالنصارى، أو شك فى كفرهم، أو صحح مذهبهم..
“Yahut kim Nasârâ gibi İs-lâm’dan başka bir dîn üzerinde olanları tekfîr etmezse; yahut onla-rın küfründe şübhe ederse; veya mezhebleri doğrudur, derse… tekfîr olunur” (s.12) deniliyor.
Zaten, Allah Teâlâ Kur’ân’da on-ların küfrünü sarâhaten beyan bu-yururken, onun hilâfına bir iddiâda bulunmak, kimin haddi olabilir ki?. Meğer ki, bazıları gibi “diyalog” aşkıyla mest-i lâ ya’gıl olsun.
Yine Hocaefendi’nin mânevî hi-mâyelerinde faaliyet gösteren Ga-zeteciler ve Yazarlar Vakfı bünye-sinde bulunan KADİP tarafından Türkçe/Rusça olarak neşredilen DA mecmuasında, yukarıda ifâde etmeye çalışdığımız zihniyetin pro-pagandasına şâhid oluyoruz:
“İslâm’a göre inançsızlar ate-istler ve putperestlerdir. Allah’ın kendilerine Kitab verdiği Yahudi-ler ve Hıristiyanlar ise inançlıdır.” (İman Valeriya Porohova, DA diyalog Avrasya, sayı 21)
Yukarıdaki “inançsızlar”ı, her-halde kâfir; “inançlı”ları da mü’min olarak anlamak lazım. Bu takdirde, Ehl-i Kitab, evvela kâfir olmakdan kurtarılıyor; bununla da iktifâ edilmeyip mü’min oldukları iddia ediliyor.
Burada hem A. Kurucan ve hem de DA mecmuasındaki makale sahibi İman Valeriya Porohova’ya şun hatırlatmak isteriz:
“Ebû Hanife rehimehullah şöyle buyurdu:
-Said b. El-Müseyyeb’den ba-na ulaşdığına göre, kâfirleri bu-lundukları mevkie indirmeyen onlar gibidir.” (İmam-ı Â’zam’ın Beş Eseri, tercüme, Prof. Dr. Mustafa Öz, İFAV, 3. baskı 2002, s. 43)
Keza, Mayıs 2004’de, Mar-din’de icrâ edilen milletlerarası “Dinler ve Barış” sempozyumun-da, çan ve ezân refâkatinde Rum, Ermeni ve Süryânî Patrikleriyle, Yahudi Hahamı’nın peşine takılıp, sembolik sırat köprüsünden geçi-lerek, haşr meydanına ve oradan da cennete girme merasimi ve bu merasimin aynı anda, 142 televiz-yondan canlı olarak bütün dünyaya gösterilmesi de aynı zihniyetin bir başka ifâdesi olsa gerek.
Mezkûr sempozyum ile alakalı olarak medyaya intikal eden “DİNLER KARDEŞTİR” haberini okuduğumuz zaman gözlerimize inanamamış idik.
Yine 2004’de FKM’de icrâ edilen “Dinler ve Barış Sempozyu-mu’nda, Papaz Hans Küng’ün şu ifâdesi dile getiriliyordu:
“Dinler arası barış olmadan, dünya barışı gerçekleşemez. Diyalog olmadan, dinler arası barış gerçekleşemez.”
Lütfen söyler misiniz; dinler na-sıl barışacak? Hak dîn İslâm, bâtıl dinlerle nasıl barışmış olacak. İslâm, onların da birer hak din ol-duğunu mu kabul edecek? Bunun bir “Tevhîd-i edyân” projesi oldu-ğunu anlamamak için, ancak ebleh olmak lazım. Sözü uzatmaya lüzûm var mı? Gerisini siz tasavvur ediniz.
Böylece, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü”nün, nasıl bir sevdâ peşinde olduğunu da ayân beyân anlamış oluyoruz. “Dünya barı-şı”ndan bahsedenler, zamirlerinde nelerin gizlendiğini bu ifâdelerle az-çok ortaya koymuş oluyorlar.
Bunun son derece karanlık bir proje olduğunu anlamak için her-halde dâhi olmaya ihtiyaç olmasa gerekdir.
Bir Başka Misâl:
“Mardin, Alon’un da bu utangaç-lıkla söylediği gibi hepimize ‘Bu üç dinin üstünlük taslanmadan nasıl birbirleri ile bağlantılı iç içe geçmiş olduğunu gösterdi.’
“Yeter ki rasyonel ve pragmatik bir model olarak da önümüzde bulunan İbrahim’in ayak izlerini takip edelim; Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hepsi aynı izin peşinde…” (Eyüb Can, Zaman, 14.4.2000)
Şu ifâdedeki vehâmete dikkatleri çekmek isteriz:
“Bu üç dinin üstünlük tas-lanmadan…”
Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ buyuruyor ki:
“O Allahtır ki O, Rasûlü’nü hi-dâyet kânunu (Kur’ân) ve hak (tevhîd) dîni ile bütün dinlerin üzerine geçirmek için gönderdi, müşrikler isterlese hoşlanmasın-lar!” (Kur’ân: 9/33)
“O, odur ki Rasûlünü hidâyet rehberi ve hak diniyle (Hakk’ın diniyle) gönderdi, onu her dînin üstüne çıkarmak için!. Şâhid olarak da Allah yeter! (Kur’ân: 48/28) (Her iki âyet-i celîlenin meâli, Elmalılı Hamdi Efendi tefsirinden ikti-bas edilmişdir.)
“Bu üç dinin üstünlük tas-lanmadan…” ifâdesini kullanan şahsın, kendi dîni hakkında ne denlû cehâlet içinde olduğunu; buna rağmen nâsıh-ı a’zâm rolleri-ne bürünerek âleme akıl verme cür’et ve küstahlığında bulunduğu-nu söylemeye hâcet var mı?!
Ancak, bu şahsa, böylesine va-hîm ve sakîm bu fikrin kimden veya kimlerden mülhem olduğunu da hesaba katmanın lüzûmuna işâret etmek isteriz.
Yani “rakip dinler olarak ya-şamış bulunan İslâm, Hıristiyan-lık ve Musevilik”den dem vuranla-rı…
“Aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde asırlarca rakip dinler olarak yaşa-mış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Musevilik arasında başlayan diya-log çalışmalarının, eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişeceği günler uzak değildir” diyenleri…
(M, Fethullah Gülen’in, Milletlerarası Diyalog Derneği tarafından 29-30 Nisân 2005 tarihlerinde Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde gerçekleştirilen “İslâm ve Diyalog” konulu konferansa gön-derdiği mesaj, Zaman 21 Ağustos 2005, Pazar)
İslâm, Hıristiyanlık ve Musevi-lik’in “Aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukla-rı, aynı kaynaktan beslendikleri” şâyet doğru ise; o halde buna ne diyeceksiniz:
“Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan Her şeye Kadir Tanrı Baba’ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba’dan doğmuş olan Mesih İsâ’ya inanıyorum: O Tanrı’dan gelen Tanrı, Nur’dan Nur, Gerçek Tanrı’dan Gerçek Tanrı’dır. Yara-tılmış olmayıp, Baba ile aynı öz-dedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır….” (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca’dan tercü-me eden: Dominik Pamir, s. 64)
İslâm’ın esası; “Lâilâhe illellah, Muhammedü’r-Rasûlullah” keli-me-i tayyibesinde ifâdesini bulan tevhîd-i İlâhî ve risâlet-i Muham-medî’dir. Yukarıdaki şirk manifesto-sunun bu esas ile ne alâkası var!
E. Can’a göre:
“Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hep-si aynı izin peşinde…” imiş.
“Roma”, yani Vatikan… Nasıl oluyor da, “Küdüs”, ya da “Mekke” ile aynı izin peşinde oluyormuş?!.
Bu sakîm mantığın sahibi E. Can’a; “İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında fark nedir” diye bir süâl vâki olasa, acaba ne cevab verirler ki?
Hatırlatmak isteriz: “Allah nez-dinde hak din İslâm’dır.” (Kur’ân: 3/19)
“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) aslâ kabul edilme-yecek ve o, ahrette ziyân eden-lerden olacakdır.” “ (Kur’ân: 3/85
1453’deki İddiâ:
1453 isimli mecmûada yer alan şu ifâdeye dikkatleri çekmek isteriz:
“Semâvî dinlerin buluştuğu İstanbul’da, şehre mühürlerini vuran Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik. Bu üç ayrı din ne-dir? Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yakla-şımları farklı, ama ayrı pencere-den aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir? İşte İs-tanbul bu farklılıkların tümünü yozlaştırmadan, incitmeden bü-tün görkemi ile bünyesinde bu-luşturan bir şehir. Camiler, kilise-ler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen inanç âbidele-ri” ifâdesi, basîret sâhiblerine her şeyi ayân beyân ortaya koymakta-dır. Allah aşkına lütfen;
“Bu üç ayrı din nedir?”süâline verilen şu cevaba bakı-nız:
“Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yakla-şımları farklı, ama ayrı pencere-den aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir?
Yani İslâm ile Hıristiyanlık ve Musevilik arasındaki fark sadece “aynı bahçeye” “ayrı pencere-den” bakmakdan ibaret miş(!).
Yani “aynı kaynaktan bes-len”me ve “aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü” olma gibi bir yakınlık ve “aynı”lıkdan bahsedil-mek sûretiyle, bunlar arasındaki fark, “var” ile “yok” arası bir nok-taya ircâ edilmiş oluyor ki, imân sahibi bir müslümânın, böyle bir şeyi ne kabûl etmesi, ne de tasav-vur etmesi mümkindir. Ne yazık ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu dalâlete âlet ediliyor.
Sonra; “kiliseler, sinagoglar” nasıl olup da ” inanç âbideleri.” oluyormuş? Bâhusûs “inanç” keli-mesi, “imân” ve “i’tikâd” kelimele-rine mukabil kullanılmaktadır. Dolayısıyle ” kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükse-len inanç âbideleri.” cümlesi; “kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen imân/ i’tikâd âbideleri” mânâsına gelir ki, böyle bir ifâde, -neresinden bakar-sanız bakınız- mahzâ dalâlettir.
Bütün bunlar bir araya getirilip beraberce mütalea edildiği zaman, ortaya çıkan neticeyi tasvib etmek mümkin değildir; zira “takrîb-i edyân”a benzer bir ucûbe çıkıyor ortaya. Ne yazık ki, bu “ucûbe” zihniyetin bir kısım mehâfilde, fev-kalâde itibâr görüp, himâye edildi-ğini görüyoruz.
Ve Hocaefendi Devam Ediyor:
“İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olma-mış, onları kucaklamış…” der-ken, İslâm’ın bugünkü Hıristiyanlık ve Yahudiliği “kucaklamış” oldu-ğunu mu imâ veya işâret edilmeye çalışılıyor acaba?
Şâyet böyle ise bu mantığa gö-re, İslâmiyet’in; kendisine âid imân ve i’tikâd esaslarını tasdik ve ikrar etmeyen Yahudi ve Hıristiyanları “kucaklaması” icap eder ki, o takdirde bunların Kur’ân tarafından hiçbir şübhe ve tereddüde mahal bırakmayacak tarzda (Kur’ân: 5/72,73; 9/30) tekfir edilmeleri ne ile ve nasıl izah edilecekdir?
Ve bu durumda: “İslâm, ken-dinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış…” diye iddiâda bu-lunmak, Kur’ânî hakîkatler karşı-sında ne mânâ ifâde eder?
Sormak isteriz; Peygamberimiz aleyhisselâm, kimlerle harb etmiş-di? O günkülerle bugünküler ara-sında ne gibi bir fark var acaba?
Hulefâ-i Raşidîn, eshab-ı güzîn kimlerle karşı harb etmişlerdi? Hak-larında; “küffâra karşı ğayet şedîd, aralarında ise ğayet mer-hametlidirler” diye medh-i İlâhî vâkı’ olanlar kimler idi? Ve bu “şid-det” kimlere karşı idi?
Unutulmamalıdır ki; İslâm ancak hakkıyle kendi mensublarını “ku-caklar” ve “kucaklayabilir”.
Yine “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygı-sızlıktır” (F.Gülen’le 11 Gün, s. 87) diyenlere;
“De ki: Ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza…” hıtâbı ile başla-yan, Kur’ân-ı Kerîm’in 109. sûre-i celîlesini hatırlatmak isteriz. Ayrıca bu sûre-i celîlenin isminin de “Sûretü’l-Kâfirûn” olduğunun bilinmesini isteriz.
Bu hakikat karşısında; “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insan-lığına saygısızlıktır” ifâdesinin ki me râci olduğunu sormak isteriz.
Temenni ederiz ki, böyle bir ifâ-de Hocaefendi’den sâdır olmamış dır.
Hocaefendi’ye isnâd ve izâfe edilen “Biz renk körleriyiz” ifâde-sinin de son derece “muğlak”, “mübhem” ve her tarafa çekilmeye müsaid bir tabir olduğunu ifâde etmeliyiz. Zira “renk”, “fark”ı ifâde eder. “Fark”a itibar edilmemesi mümkin mi? Elbette hak ve bâtıl din ve mezhebler arasındaki derîn farklar vardır. Buna karşı kim istiğ-na gösterebilir?
Mezkûr mülakat şu cümlelerle sona ermektedir:
“Şahsımla röportaj adına sorduğunuz sorulara cevaplarım aşağıdadır. Saygılarımla arz eder, sağlık ve afiyetler dilerim.”
Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, yukarıdaki cevabî ifâdeler, hemen süâle muhatab olunduğu anda irticâlen ve şifâhî olarak veril-memiş olup daha sonra üzerinde iyice düşünülerek, teemmül edile-rek, tabir câizse anhâsı-minhâsı hesâb edilerek tahrîri/yazılı olarak hazırlanmış bir cevab olmasındaki inceliğe de ayrıca dikkatleri çekmez isteriz.
(Gureba dergisi 12. sayı)
 

agbi

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
2 Kas 2006
Mesajlar
25
Puanları
0
Hazırlanmış

Dakika ara ile üst üste mesajlar

Alıntılar

DİYALOG un ılımlı İSLAM iddianamesini kim yapmış.

Hedef olan F.Gülen mi ?

ILIMLI İSLAM kelimesini kim üretti kim yaygınlaştırdı.

Konuyu açan kişi

nin

NİYETİ de belli

Evet bence aömalı açması gerek BURASI ÖZGÜR DÜŞÜNCE PLATFORUM u bakın samimi söylüyorum Bu tür konular açılmalı fakat cevap verildiğindede YÖNETİCİLERİN irdelemeden araştırmadan KARAR VERMEMELERİ gerekiyor.

Bu konu ile ilgili cevap vermiyorum.

Çünkü Yüzelerce verildi.

Temcid Pilavı gibi bu konu açma sıktı beni.

Lütfen konuyu daha önceler de açılan konu ile birleştirin AYNI KONULAR bari bu üye orda verilen cevapları okur.
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Hayrettin Karaman, Zaruri Açıklama isimli yazısında kendisinin mezhepsiz, vehhabi, müctehid, müctehidlere karşı saygısız, reformcu, İbni Teymiyeci, Efganici ve Abduhcu olmadığını, tavizli fetvalar vermediğini, Diyanetçe neşredilen Mezhepsiz Reşit Rıza’nın Kitabında ehli sünnetin icma ve ittifakına aykırı bir şey bulunmadığını belirtiyor.
İddialarını kendi maddelerine göre sıralıyoruz:
- Mezhepsizlik iddiası: “Biz itikaden Maturidi, amelen Hanefiyiz, Müslümanların bir mezhebe bağlı kalmalarını caiz görürüz” diyor. Halbuki caiz demek, olması da olmaması da dine uygundur demektir.Müslümanların dört mezhepten birine bağlı kalmaları şarttır demeyip de caiz demekle bir mezhebe bağlanmamaya cevaz vermiş oluyor ki bu da mezhepsizlik olur.

Tefsiri Mazheri’de “Dört mezhepten ayrılmak dinden ayrılmak olur” buyurulmaktadır. Oku Dergisinin 152. sayısında bir açıklama başlığı altında Mevdudi’nin “Benim mezhebim yoktur” sözünü açıklarken “Muayyen bir mezhebe bağlı kalmadan islami problemi açıklamak, çözmek ve karara varmaktır. Bu yol ise gerçek âlimlerin takip edecekleri tek yoldur” diyor. Görüldüğü gibi “Mezhebim yok” demenin “gerçek âlimlerin takip edeceği tek yol” olduğunu söylüyor. Karaman’a mezhebi yok diyen Oku Dergisindeki Karaman değil mi?
2- Vehhabilik iddiası: “Elimizdeki deliller, onlara kâfir veya ehli bidat demeye kafi değildir ve benim vehhabi olduğuma dair tek delili olan ortaya çıksın” diyor. Hak mezhep dört tane değil midir? Vehhabiliğin sünni bir mezhep olduğunu hangi Ehli sünnet âlimi söylemiştir, Vehhabiliğin ciltleri dolduran sapıklıkları vardır. Ehli sünnet âlimleri sayısız reddiyeler yazmıştır. “Vehhabi değilim” demek, bazı siyasilerin komünizmi kötülemeyip de sıkışınca “Ben komünist değilim” demelerine benziyor. Kitab-üs-sünne isimli vehhabi Kitabının 35. sayfasında, “Peygamber, Allahı dört meleğin taşıdığı altın bir kürsü üzerinde görmüştür” diyor. Böyle inanmak küfür değil midir?
3- Müctehidlik iddiası: “Hiçbir yerde yazılı veya sözlü olarak ben müctehidim demedim” diyor. Çorum’da kursiyerlere yaptığı konuşmada, Türkiye’de uşurun verilmesi gerektiğini, Ömer Nasuhi Bilmen’in ise verilemez dediğini söylüyor. Bunun üzerine sakallı bir imam: “Sizin ve Ömer Nasuhi Bilmen’in söylediği bir müctehide mi aittir, yoksa kendi görüşünüz mü?” sorusuna: “Verilmez sözü Ömer Nasuhi Bilmen’in ictihadıdır, verilmesi gerekli sözü de benim ictihadımdır. O haram işletiyor, ben ise bir farzı işletiyorum” diye cevap veriyor. Ona müctehid diyen, kursiyerlere konuşan Karaman’dır.
4- Müctehidlere saygısızlık iddiası: Müctehid bulunmadığı için ictihad kapısının kendiliğinden kapandığını söyleyen EI-Kerhi, EI-Kaffal, Kadihan, Abdulkerim-i Rafii, İbni Ebiddem, Eş-Şihaburremli, İbni Haceril Heytemi, Eş-Şemsür-remli, Münavi, Davud bin Süleyman, Yusuf-i Nebhani gibi âlimleri zikrettikten sonra bunların ictihad hareketine karşı çıkmalarına sebep olarak İ.H.İctihad kitabında “Mezhep taassubu, cehalet, menfaat ve ademi basiretin en büyük rolü oynadığını söylemek mümkün” diyor. Bu mübarek âlimlere mutaassıp, cahil, menfaatperest ve basiretsiz demek bir saygı ifadesi mi?
5- Reformculuk iddiası: Mezhepsizlik= reformculuktur. Mezhepsizlik varsa reformculuk da vardır.
6- Tavizli fetvalar iddiası: “Hiçbir yerde nikah dini değildir demedik” diyor. Mukayeseli İslam Hukuku isimli kitabında “Esas ve şartlarını dini nasların ve bunlara müstenid ictihadların tesbit etmiş olması, evliliğin dini bir akit olmasını icap ettirmez” denmektedir. Evet nikah dini değil, dememiş de kitabına yazmış. Demek tavizli fetva verdi diyen kendi eseri oluyor.
7- İbni Teymiyeci, Efgani ve Abduhcu iddiası: “İbni Teymiye’nin kâfir ve sapık olmadığını, ancak bazı ifratları ve ictihad hataları olduğunu” söylüyor. Eğer İbni Teymiye müctehid ise kimse onun hatasını bilemez. İctihadla ictihad nakzolunamaz. Onun ictihadının hatalı olduğunu nasıl bildi ki? İbni Teymiye’nin cihete kail ve arşın kıdemine kani bulunduğu ve mücessimeden olduğu muteber kitaplarda yazılıdır. Bu ise Ehli sünnete aykırıdır. İbni Teymiye, “kâfirler de cehennemde ebedi kalmaz” diyor. Bu ise Kur’ana aykırıdır. Cennet de cehennem de ebedidir. (Bakara 25, 81,82)
Efganici iddiası: “Peygamberlik sanatlardan bir sanattır” diyen, çeşitli sapıklıkları bulunan Efgani hakkında “Efgani masonluğu bıraktı” diye âdeta müdafaa edişi onu sevdiğini göstermez mi?
Abduhcu iddiası: İ. H. İctihad isimli eserde mezhepsiz Abduh’u da müctehidler arasında zikretmiş. Hocası Davudoğlu, Din Tahripçileri isimli eserinde çeşitli mucizeleri tevil ve inkâr eden ve Mısır’da ilk mason locasını kuran Abduh’un “Teselsülün butlanı meselesine muhalif” olduğu ispatlanmıştır. Artık Abduh’un masonluğu bırakıp bırakmaması mühim değil, bu görüşü bile küfür olarak yeter ona.
Mehmet Sofuoğlu,Tefsir Kitabında Abduhu şöyle övüyor: “En mühim fetvaları, Yahudi ve Hıristiyanlar tarafından kesilen hayvanların eti ile, faizin cevazına dair verdiği fetvalardır.” (s. 41)
Faize helal ve Kur’ana mahluk diyen masona nasıl olur da müctehid diyebilir? Zırva tevil götürmez.
8- Diyanetin neşrettiği kitap: Bu kitapta taklidin batıl olduğunu söyleyen mezhepsiz Reşit Rıza, mukallidin ağzından s. 169′da “Adam Muhammedi olmayı bırakıyor da Hanefi veya Şafii oluyor” diyor. Hanefi veya Şafii olmayı Muhammedi olmaktan başka bir şey zannediyor mezhepsiz. Muhammedi olmayan kâfirdir. Bütün Hanefiler, Reşit Rıza’ya göre Muhammedi olmadığı için kâfir olmuş olmuyor mu? Şakkulkamer mucizesini inkâr ettiği, Hz. Musa’ya kâhin dediği Davudoğlu’nun Din Tahripçileri isimli eserinde vesikaları ile bildirilmekte olan Reşit Rıza’nın kitabı nasıl yayınlanabilir?
Karaman’a bazı sorularımız var:
1- Hocanız, Emekli postacı İhsan Oğuz, “Elhamdülillah yarım asra yakın bir zamandan beri cumhuriyet idaresini kurmuş oluyoruz” diyor. Siz ondan farklı mı hamd ediyorsunuz?
2- Dört hak mezhebin dördüne göre de özürsüz kaçırılan namazların kazası da farzdır. Ancak İbni Teymiye ve diğer mezhepsizlere göre, özürsüz kaçırılan namazların kazası farz değildir. Bizdeki bir mektubunuzda, İbni Teymiyenin görüşünü savunuyorsunuz.
Şimdi bu görüşten vazgeçtiniz mi?
3- Mezhepsizler, müctehidlerin Selefiye mezhebinden olduğu iftirasını yayıyorlar. Selefiye’de tevil asla caiz olmadığına göre, tevil edilmesi gerekli birçok âyet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Tevil edilmeyip o şekilde itikad edilirse küfür olur. Mesela A’raf suresi 190, Bekara 10, Feth 2, Enbiya 87, Yusuf 24, Enam 76-77-78, Tevbe suresi 43. gibi âyet-i kerimeler tevil edilmezse insan küfre düşer. Tevili gerekli nasları tevil etmeyerek, Allah yer semasına iner kabul etmek küfür değil mi? Nasları okuyup hikmetini Allah bilir demek başka, o şekilde inanmak başkadır.
4- Selefiyeci emekli postacıya yazdığınız mektubun cevabını arkadaşlarınız, bana okudu. Feth suresindeki zenb kelimesini sormuşsunuz. O da “Oğlum Hayrettin..” diye başlayan mektubunda “Bu kâinatın Efendisinin günahıdır” diyerek tevili caiz görmemiştir. Siz de buna inanarak peygamberlerden ismet sıfatını kaldırdınız mı?
Aradan çeyrek asır geçmesine rağmen Karaman bu suallere cevap vermemiştir.

Karaman – Yavuz münakaşası
İstanbulun eski müftülerinden A. Fikri Yavuz, Hayrettin Karaman tarafından sadeleştirilen mezhepsiz Reşit Rıza’nın “Mezahibin Telfîkı” isimli Kitabına reddiye mahiyetinde bir risale hazırlamış. Karaman durur mu, o da bu risaleye cevap olmak üzere bir broşür hazırlamış. Risaleler danışıklı dövüş gibi hazırlanmış. Aynı matbaada ve aynı yayınevi tarafından basılmış. İşin tuhafı Yavuz’un bazı kitapları, Karaman’ın broşüründe de reklam edilmektedir. Yavuz, şöyle ilmi bir tenkit vücuda getirmiş:
“Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu. Eninde sonunda oyun meydana çıkar ve çıktı işte Karaman” diyor.
Karaman da bir cevap veriyor: “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır.”
Yavuz’un risalesinde mason ve mezhepsiz Abduh’un “Bulunduğumuz asır, bir mezhep üzerine saplanıp kalacak zaman değildir” cümlesini Kitabın kapağından niçin çıkarıldığı soruluyor. Karaman ise, yanlış anlaşılmasın diye kapaktan çıkardığını, fakat Kitabın 21. sayfasında bu cümlenin de yer aldığını belirtmektedir.
21. sayfaya bir göz atalım:
Müslümanların yaşayabilmesi için iki çare gösteriliyor:
1- İnanç itibariyle birbirine muhalif olan Ehli sünnet ile Şia âlimleri arasında tam bir anlaşma vücuda getirmek,
2- Fıkıh mezheplerini birleştirerek.
Yavuz soruyor: “Şia mı Ehli Sünnete taviz verecek, yoksa Ehli Sünnet mi Şiaya taviz verecek?”
Tabii Karaman buna cevap vermez. Çünkü Karaman, hak ile batılın birleşmeyeceğini iyi bilir.
Yavuz, “İslam âleminin kurtuluş çaresi, asırlardır gelen hurafeleri hakikate tebdil edip dini, bir nokta etrafında toplamakla mümkün olacaktır” ibaresindeki hurafe nedir? Diyor. Bizimki susuyor, halbuki herkes bilir ki hurafe, onlara göre dört hak mezheptir. Mezheplere ayrılmak rahmet iken, ne diye bir noktaya toplamaktan bahsedilir? Mezhebin dört olması hurafe mi, rahmet mi? Cevap yok tabii.
21. sayfada, “Bugün fetva makamından çıkan fetvalar, hiç olmazsa dört mezhep üzerinde olmalı değil mi?” deniyor. Ne demek bu? Hanefi olan bir Müslümana dört mezhep haricinde fetva verilmez. Ama bir ihtiyaç varsa, kendi mezhebinde bir çare yoksa, o zaman diğer üç mezhepten birisi taklit edilir. Mezhepler üstü fetva olmaz.
Karaman, “Mezheplerin birleştirilmesinden maksat, mezhepleri ortadan kaldırmak değil, fetva verilirken çeşitli fıkıh mezheplerinin hepsinden istifade etmektir” diyor. Mezhepler yerinde dursun, istediği kadar istifade etsin, kim ne der? Niye mezhepleri birleştirelim deniyor ki?
Karaman, “İslam, bir mezhebin ihata edemeyeceği kadar geniştir. İslam bir derya ise mezhep bir göldür” diyor. Halbuki Zaruri açıklama yazısında bir mezhebe bağlanmak caizdir ve ben Hanefiyim diyordu. Nasıl olur da derya varken bir göl ile iktifa edebilir? Bu iki ifadeden hangisi samimidir?
Karaman, Reşit Rıza’nın Türk düşmanı ve İngiliz taraftarı olmadığını, “Onun düşmanlığı Türk milletine değil, o günkü idareyedir.” O idarenin ne olduğunu da açıklıyor: “Abdülhamid’in istibdadına çatmıştır” diyor. Cennetmekan Ulu Hakan’ın müstebit olduğunu başta Yahudiler olmak üzere yabancılar söylemiştir. Ehli sünnet olan hiç bir din adamı ona müstebit dememiştir. Ulu Hakan, HATIRA DEFTERİ’nde Efgani’nin bir İngiliz ajanı olduğunu söylerken, Karaman, 4. maddede, “Efgani ömrünü İngilizlerle mücadele halinde geçirmiştir” diyor. İsteyen Ulu Hakana inanır, isteyen Karaman’a.
Karaman, Reşit Rıza’nın İmam-ı Gazali’nin İHYA’sını çok okuduğunu, bu ilmi İmam-ı Gazali’ye borçlu olduğunu naklen bildiriyor. Az sonra da, Mason Efgani‘nin yön verdiği ve mason Abduh‘un yazarı bulunduğu bir mecmua Reşit Rıza’nın eline geçiyor. Karaman, “Gazetenin iki nüshasını tesadüfen ele geçiren Reşit Rıza, onları okuyunca adeta sihirlenmiş, din anlayışı değişmiştir” diyebiliyor. Hani derler ya, şecaat arz ederken sirkatini söylemek… Tıpkı böyle. Adam İmam-ı Gazali’nin eserlerinden DİN’i öğreniyor, iki mezhepsizin gazetesini okuyunca din anlayışı değişiyor. Yani İmam-ı Gazali’nin din anlayışından başka bir anlayış. Efgani ve Abduh tipi bir anlayış. Buna intak-ı Hak derler, yani Allah söyletiyor bunu. İkinci bir intak-ı Hak da şöyledir: Reşit Rıza, Egani Kitabı ile Nehcülbelaga’yı çok okurmuş. Halbuki Egani’nin yazarı olan Ebulferec Ali bin Hüseyin İsfehani şiidir. Nehcülbelaga’nın da yine bir rafizi tarafından yazıldığını İmam-ı Askalani ve İmam-ı Zehebi gibi âlimler açıklamışlardır. Karaman, Reşit Rızayı öveceğim derken içinden çıkılmaz, tevili mümkün olmayan hatalara düşüyor. Allahü teâlâya hamd olsun ki Karaman kendi ağzı ile Reşit Rıza’nın hangi kitapları okuduğunu bize bildirdi. Rafizi kitapları okuyan ve din anlayışı İmam-ı Gazali’ninkinden başka olan Reşit Rıza’nın nasıl bir mezhepsiz olduğunu böylece öğrenmiş olduk.
Karaman “Mezhepsizlik Ehli sünnet dışı kimseler için kullanılır. Bu Kitabı okuyan, böyle bir mezhepsizlik yapıldığını iddia edemez, ederse iftira etmiş olur” diyor. Reşit Rıza’nın dört mezhepten birisine mensup olmadığını selefi olduğunu söylüyor, hem dört mezhebin dışında ol, hem de Ehli sünnet ol, olmaz böyle şey…
Karaman, “Tek mezhebe bağlanmak, dördüncü asırdan sonra ortaya çıkmış bir âdettir. Ondan önce bir mezhebe bağlılık yoktu. İmdi tek mezhebe bağlı kalmayanı kötüleyen bu nesilleri de kötülemiş olur” diyor. Bu söz, şarabın henüz haram edilmediği zamanı kastedip “Asr-ı saadetin ilk zamanlarında şarap içen İslamın en faziletli nesilleri vardı. Şarap içeni kötüleyen o faziletli nesilleri de kötülemiş olur” demeye benzer veya “Hz. İsa’nın dininde şarap haram değildi. Büyük Peygamber Hz. İsa’nın haram etmediği şarabı haram saymak, Hz. İsa’yı kötülemek olur” demekten ne farkı var?
Bütün mezhepsizler, “Sahabe ve tabiin devrinde mezhepler yoktu. Biz de mezhepsiz olsak ne çıkar” diyorlar. İmam-ı a’zam gelmeden önce, Hanefi mezhebine tabi olmak olur mu? O zamanlar İmam-ı Sevri’ye, İmam-ı Evzai’ye tabi olanlar olmuştur. Fakat şimdi, bütün hükümleri tedvin edilmemiş olan bu mezheplere tabi olunamayacağını Ehli Sünnet âlimleri beyan etmişlerdir.
Mezhepsiz Reşit Rıza’nın mezhepsizliği teşvik Kitabı için Karaman, “Bu kitap, cehalet ve taassubu izale için yazılmıştır” diyor. Dört mezhepten birine bağlanmak, mezhepten çıkmamak ve beşinci mezhepleri kabul etmemek cehalet ve taassupmuş. Asırlardır dört hak mezhebin birisine bağlanan sünniler, yıllardır bu gericilik çemberini kıramadılar demek ki…
Karaman, “Allah ve Resulü, bizi Hanefi, Şafii, Maliki gibi bir mezhebe bağlanmak, bunları müdafaa etmekle mükellef kılmamıştır, İslam’a bağlanmak onu müdafaa etmekle mükellef kılmıştır” diyor. Yani asırlardır bir mezhebe bağlanan sayısız ulema, evliya ve diğer Müslümanlar, İslama değil mezhebe bağlanmışlar, dolayısıyla bunlar Allahü teâlânın emrinin aksini yapmışlardır. İslamla mezhebi farklı olarak gösteriyor.
Hanefi olduğunu söyleyen Karaman, canı isteyince İmam-ı a’zamı tepebileceğini göstererek ağzından baklayı çıkarıyor: “Ebu Hanife’ye göre bir kimseyi ölümle tehdit edip zorla karısını boşatsalar bu boşanma muteberdir. İmam-ı Şafii’ye göre boş düşmez” diyor. İmam-ı Şafii’nin ictihadının İslamın ruhuna daha uygun olduğunu çekinmeden söylüyor. İmam-ı a’zam, Karaman kadar İslamın ruhuna vakıf değil miydi?
İmam-ı Rabbani hazretleri, Mebde ve mead Risalesinin 30. fıkrasında buyuruyor ki:
“Namazda kıraat farzdır. Hadis-i şerifte de (Fatihasız namaz olmaz) buyurulduğu halde hakiki kıraati bırakıp kıraat-ı hükmiye karar verilişinin sebebini anlayamadım. Mezhebimiz Hanefide imam arkasında kıraata dair açık bir delil bulunmamasına rağmen mezhebe uyarak imam arkasında FATİHA okumazdım. Zira okusam mezhepten çıkmış olurdum, halbuki mezhepten çıkmak ilhaddır.”
Demek oluyor ki, İmam-ı Rabbani gibi müceddid ve müctehid bir veliyyi kamil, delilini bilsin veya bilmesin istisnasız mezhebinin bütün hükümlerine tabi oluyor, bir hükme bile tabi olmamayı mezhepten çıkmak ve ilhad kabul ediyor. Şu halde zahir ve batın ilimlerinde mütehassıs senet âlim, İmam-ı Rabbani hazretlerinin bildirdiğine göre, Hanefi bir Müslüman, Şafiiye uyarak karısını boşamazsa mülhid oluyor, mezhepsiz oluyor.
Karaman, “Mahremi bile olsa kadına dokununca da abdest bozulur” diyerek İmam-ı Şafinin ictihadını İslamın ruhuna uygun bulmuyor. Şafii mezhebinde mahremi olan kadına dokununca abdest bozulmaz. Karaman, niçin bozar diyor? Mezheplerde doğru yanlış aramaktan öğrenmeye acaba vakit bulamadı mı ki? Yoksa mahrem kelimesini mi bilmiyor? Bir insanın hanımı, kendisine mahrem değildir.
Karaman mezheplerde doğruyu yanlışı arayacağına, kendisi nasıl olsa en doğruyu bilebiliyor. En doğru bir mezhep kursun. Buna kim ne diyebilir? Lütfen dört hak mezhebi birbirine karıştırmasın.
“Vehhabilik sünni bir mezhep olmakla beraber, şirkten kaçmak, tevhidi korumak için, bazı ifratlara düşmüştür” diyor. Burada üç büyük hata var:
1- Hiç bir Ehli sünnet âlimi Vehhabiliğe sünni mezhep dememiş, aksine sayısız reddiyeler yazmıştır. “Nimeti İslam” Kitabının nikah bahsinde Vehhabilliğin zındıklık olduğu bildirilmektedir.
2- Vehhabilik sünni bir mezhepmiş de yalnız bazı ifratları varmış, ifrat ne ile bilinir? Kitap ve Sünnete göre bilemeyiz. Bütün sapık mezhepler, kendi mezheplerinin de Kitap ve Sünnete dayandıklarını iddia etmişlerdir. İfrat ve tefrit Ehli Sünnet akidesine göre ölçülür. Vehhabilik eğer sünni bir mezhep ise ifratı olmaz onun. Çünkü farklı ictihad rahmettir, ifrat değildir.
3- Vehhabilerin şirkten kaçmak ve tevhidi korumak gibi iyi niyetleri varmış. 72 sapık mezhebin hepsi de iyi niyetli idi, fakat hepsi de Ehli Sünnetin dışına çıktığı için sapıttı. “Cehennem iyi niyetlilerle doludur” mealindeki hadis-i şerife göre iyi niyetle işlenen günah ve küfürlerin mazeret sayılmaz.
Karaman, Reşit Rıza için “Müellifin selefi oluşunu, Vehhabilikle karıştırmışlardır” diyor. Demek ki, Reşit Rıza’nın mezhebi yokmuş, dört mezhepten birisine mensup değilmiş, selefi imiş. Halbuki selefilik vehhabiliğin diğer adıdır. Vehhabiler selefiyiz diyorlar.
Karaman, Reşit Rıza’nın kitabından şu dört cümleyi seçiyor:
1- Bugün fetva makamından çıkan fetvalar İslam fıkhı, hele hiç olmazsa 4 mezhep üzerine olmalı.
2- Bugün hiç olmazsa 4 mezhep imam ve fakihlerinin görüşlerinden süzülmüş bir kitap telif edilmeli.
3- Müminlerin ibadetler konusunda herhangi bir müctehidi -mezhebi- taklit etmelerinde mahzur yok.
4- Fakat bir kimse müctehid imamların hepsini sever ve sayar da sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde onların her birine tabi olursa davranışı övgüye layık olur.
Bu cümleleri inceleyelim:
1- Birinci cümlede tek mezheple değil, İslam fıkhı ile fetva verilmesi isteniyor ki, tek mezhebe bağlılığın islam fıkhı demek olmadığı açıkça söylenmektedir, İmam-ı a’zam tek mezheple amel etmiştir, Hanefiler, Şafiiler, Malikiler tek mezheple amel etmiştir. Selefi meşreplilere göre bunlar İslam fıkhı ile amel etmiş sayılmıyor. “Hiç olmazsa dört mezhep üzerine fetva verilmeli” demek de, dört mezhepten seçilerek verilmeli demektir. Yine tek mezhebe düşmanlık.
2- “Dört mezhebin hükümlerinden süzülmüş bir kitap telifi” ne demektir? Açık şekilde dört mezhebi tek mezhep halinde birleştirmek değil midir? Bu mezhep böyle diyor, öteki müctehid şöyle diyor, diyerek fıkıh anarşisi çıkarmak değil midir? Dört mezhebin kitaplarını bir kitap halinde, dört yolu bir yol halinde birleştirmek dört mezhebi kaldırmak değil midir?
3- Üçüncü cümle ile de tek mezhebe bağlı kalma mecburiyeti kaldırılmak isteniyor. Bir müctehide bağlanılabilir deniyor. Karaman parantez açmış, müctehidden kasıt mezhep diyor. Halbuki Reşit Rıza’ya göre müctehidlik iddia eden herkes mezhep sahibidir.
4- Dördüncü cümle de çok enteresan… Mükellefin müctehid imamların sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde onların her birine tabi olması övgüye layıkmış. Ne demek bu? Müctehid imamların sünnete uygun olup olmadığını kim tespit edecek? Cevap olarak “bir kimse” deniyor. Yani önüne gelen mezhep imamlarının hatasını araştıracak. Hak olan mezheplerde sünnete aykırı taraf bulunmadığı için hak mezhep denmiştir. “Sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde” tabirini kullanmakla “Sünnete uymayan yerleri de var” denmek istendiği gizli değildir. Bir kimse, sünnete uygun olduğuna kanaat getirdiği yerlerde bazen bu müctehidi, bazen ötekini taklit ederse, yani her mezhepten işine gelen yerleri alırsa, buna mezhepsizlik derler.
Karaman Yavuz’a soruyor: “Kendinizi Ehli Sünnetin mihengi mi zannediyorsunuz? Size böyle bir ehliyet diplomasını veya icazetini kim verdi?”
Mezhepsizlere göre mihenk taşları, mezhep imamları ile müctehidler değildir. Mezhep imamları da insan olduğu için hata ederlermiş, mezhep imamlarının Kitap ve Sünnetten çıkardığı hükümler ölçü olmazmış. ancak mezhepsizlerin Kitap ve Sünnetten çıkardığı hükümler ölçü ve mihenk taşları oluyormuş. Mezhep imamları insan olduğu için yanılıyor, fakat mezhepsizler insan olmadıkları için hata etmezlermiş. Davudoğlu hoca, Mezhepsizler için onlar insan değil, belhüm edal derdi.
Karaman, Yavuz’a soruyor: “İslam davasına bizden fazla sahip çıkma hakkını nereden alıyorsunuz? Size böyle bir ehliyet diplomasını veya icazetini kim verdi?”
Karaman’a mezhepler arasında tercih yapma, bir hükmün İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu, diğerinin uygun olmadığını söyleme icazetini kim vermişse, Yavuz’a da böyle bir işin caiz olmadığını söyleme icazetini o vermiştir.
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63



Hayrettin Karaman'ın dinler arası diyalog hakkındaki düşünceleri ve çürütülmesi...

Bismillâhirrahmânirrahîm

Şükür ALLAH’adır. O’na hamdeder ve O’ndan yardım dileriz. O’na istiğfar ve tevbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden ALLAH’a sığınırız. Yaradılmışların en şereflisi olan, efendimiz Muhammed’e, onun aline salat ve selam olsun.

"Kim ALLAH'ın Rasûlü ne itaat ederse, ALLAH'a itaat etmiş olur." (en-Nisa, 4/80).


Kıymetli aziz kardeşlerimiz, maalesef günümüzde mezhepleri inkar edenimi dersiniz, Kur’an bize yeter sünnet olmasada olur diyenemi dersiniz, ehl-i kitap ile amentümüz birdir diyenimi dersiniz birçok çeşitli sapık görüşler güncellenerek maalesef ki Müslüman toplumumuzun sağlam itikadı olan Ehl-i Sünnet inancımızı bozmak amaçlı sunumlarına şahit oluyoruz.

ALLAH’a hamd olsun ki Ehl-i Sünnet itikadımızın sağlam görüşlü alimlerimizin vesilesiyle yukarıda bahsettiğimiz sapık görüşlerin rüzgarlarından muhafaza oluyoruz. Elhamdulillah.

Bu reddiyemizde Prof.Dr.Hayrettin Karaman’ın ‘’Polemik değil Diyalog’’ adlı kitabındaki ve bazı diyalog hakkındaki ehl-i sünnet dışı görüşlerine reddiyeleriz olacaktır.

Öncelikle Prof.Dr.Hayrettin Karaman ne demiş ona bakalım:

‘’Bütün insanların Müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedefi değildir.’’ (Polemik Değil Diyalog, s.41)

‘’Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din saliklerini İslam’a çağırdığına’ inanırlar’’ (Polemik Değil Diyalog, s.35)

‘’Peygamberimiz, ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.’’ (Polemik Değil Diyalog, s.35)

‘’Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı’’ (Polemik Değil Diyalog, s.36)

‘’Kur’an-ı Kerim’de Ehl-i Kitapla ilgili devamlı vurgulanan şey; ALLAH’a iman, ahrete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân bir çok ayette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.’’ (Polemik Değil Diyalog, s.37)


Biz Bay Karaman’a bu sözlerinden dolayı dinden çıktın ve küfre girdin demiyoruz. Kada ile İfta ayrı ayrı şeylerdir. Kadılık makamında değiliz. O makamda olsaydık belli şahıs için kesin hüküm verirdik. Sadece, bu sözler, dinde olanı dinden çıkarır, küfre sokar deyip ğayr-i muayyen bir şahıs üzerinden ifta ve iktifa ediyoruz. Gerisini biz bilemeyiz; bu kendilerinin bileceği iştir. Çünkü Kur’an’da imanla ve Küfürle alakalı olarak gelen ayetler,


(Bir)

Bazen sırf İman’a veya İman ve Amel-i Salih’e dair ayet ve ayetler gelmiştir. Hiçbir iman esasından bahsedilmemiştir. Kur’an fihristinden neye iman edildiği gösterilmeden, sadece ‘’iman edenler’’ bahsedilen (258) ayet bulacaksınız.

‘’İman edip salih amel işleyenlere gelince onlar için Me’va Cennetleri vardır.’’ (Secde Suresi: 2)

Nelere iman edildiği gösterilmemiş. Tabii ki, iman esaslarının tamamına iman edenler kastedilmektedir. ‘’Bu iman, her hangi bir tasdikdir’’ deyip, İman esasları inkar mı edilsin?


(İki)

Bazen sırf ALLAH’a iman’a dair ayet gelmiştir. ‘’Çünki O, azim olan ALLAH’a iman etmezdi.’’ (Hakkah Suresi: 52)
‘’Kim ALLAH’a iman ederse ALLAH (C.C.) (C.C.) onu kalbine hidayet verir.’’ (Teğabün: 11)
‘’Kim Rabbine iman ederse, artk ne eksilik’den ne de ğadirlikden/haksızlık’dan korkmayacaktır.’’ (Cin: 13)
‘’Artık kim Tağut’u inkar eder ve ALLAH’a iman ederse o sağasağlam bir kulpa sarılmıştır.’’ (Bakara: 256)

Diğer iman esaslarından bahsedilmiyor. Ahiret ve diğer iman edilecek şeyler inkarm mı edilsin?



(Üç)

Bazen sırf ALLAH’a, Peygamber’e veya Peygamberlere, iman’a dair ayet gelmiştir.

‘’Kim ALLAH’a ve Resulüne iman etmezse şüphesiz biz kafirler için alevli bir ateş hazırladık.’’ (Fetih Suresi: 13)

‘’O halde ALLAH’a ve Resulüllerine iman ediniz.’’ (Al-i İmran Suresi: 179 / A’raf Suresi: 158/ Hadid Suresi: 7)
‘’ALLAH’dan korkun ve Resullerine iman ediniz ki, size rahmetinden iki pay versin.’’ (Hadid Suresi: 28)

Ahiret ve diğer iman esasları inkar mı edilsin?


(Dört)

Bazen sırf Kitab’a veya kitablar’a veya ALLAH’dan indirilenler’e iman’a dair ayet gelmiştir.
‘’ALLAH’ın ayetlerine inanmayanları ALLAH (C.C.) (C.C.) hidayet etmeyecektir.’’ (Nahl: 104)
‘’Yalan iftirayı ancak ALLAH’ın ayetlerine inanmayanlar yaparlar.’’ (Nahl: 105)
‘’Ayetlerimizi ancak kafirler topluluğu inkar eder.’’ (Ankebut: 47)
‘’Şüphesiz sana bir takım açık ayetler indirdik. Onları ancak fasıklar (kafirler) inkar eder.’’ (Bakara: 99)
‘’Şüphesiz ki, ALLAH’ın ayetlerini inkar edenler için şiddetli bir azap vardır.’’ (Al-i İmran: 4)
‘’Kim ALLAH’ın ayetlerini inkar ederse, hiç şüphe yok ki, ALLAH (C.C.) (C.C.) azabı çok şiddetli olandır.’’ (Al-i İmran: 19)
‘’Ayetlerimiz, yalanlayanlar ve büyüklenerek onlardan uzak duranlar. Onlar cehennenliklerdir.’’ (A’raf: 36)
‘’Ayetlerimiz hakkında ancak kafir olanlar (inanmamak, inkar etmek, batıl olduklarını ortaya koymaya çalışmak, cennete girebilmek için onlara da iman edilmesinin şart olmadığını iddia etmek gibi yollarlada) mücadele ederler.’’ (Ğafir: 4)
Ayetlerimizi inkar edenlere gelince, onlar amel defterlerini solundan verilecek olanlardır. Üzerlerinde kapatılmış bir ateş vardır.’’ (Beled: 19/20)

Ve daha niceleri… ALLAH (C.C.) (C.C.), Ahiret ve diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin?


(Beş)

Bazen sırf Ahiret Günü’ne, iman’a dair ayet gelmiştir. (Nahl: 22,60, İsra: 10,45)
ALLAH (C.C.) (C.C.) ve diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin?


(Altı)

Bazen sırf Meleklerle alakalı ayet gelmiştir. (Kur’anda sadece ‘’Melaike’’ kalıbının geçtiği (68) ayet vardır ki, diğer kelimeler ayrıdır.) ALLAH (C.C.) (C.C.), Ahiret ve diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin?


(Yedi)

Bazen sırf Kader’e İman’a esas olacak ayet gelmiştir. (Kamer: 49, Ahzab: 38)
ALLAH (C.C.) (C.C.), Ahiret ve diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin?


(Sekiz)

Bazen sırf ALLAH’a, Ahiret’e ve Meleklere iman’a dair ayet gelmiştir. (Bakara: 177)
Diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin?


(Dokuz)

Bazen sırf ALLAH’a ve Ahiret Günü’ne iman’a dair ayet gelmiştir. (Bakara: 232)
Diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin?


(On)

Bazen sırf ALLAH’a, Ahiret Gününe, iman’a ve Salih Amel’e
Yine diğer iman edilecek şeyler inkar mı edilsin? Amel-i Salih iman esası mıdır; ona fırsat bulamayan veya sadece tenbellik icabı amel etmeyen cenette gidemeyecek midir?


(Onbir)

Bazen sırf ALLAH’a, Melekler’e, Kitablar’a ve Peygamberler’e iman’a dair ayet gelmiştir. (Bakara: 285) Ahiret ve Kader inkar mı edilsin?


Dikkatle bakılırsa başka şıklar da bulunabilir.
Bunlardan birine veya bir kaçı’na inanmak veya küfretmek (inkar etmek, hafife almak, olsa da olur, olmasa da olur, görmek) diğerlerine imanı ve küfrü dahi bulundurur.
Başka bir ifadeyle birine sahih bir imanın elde edilebilmesi diğerlerine de imanı buludurmayı, birine küfür diğerlerine küfrü dahi lazım getirir. Mesela iman esaslarından hiçbirini bulundurmayıp sadece ALLAH’a iman etmek makul değildir. ALLAH’a iman diğerlerine iman etmek şartıyla sahih olabilir. Diğerleri de böyledir. Hiçbirisi birbirinden ayrı olarak iman olmaz…. Bunlara dair ayetler yüzlercedir.

Bunca ayetlerini göre göre iman esaslarını altıdan ikiye indirmek, ALLAH’a şirksiz iman Ahiret gününe iman ve salih amel etmeyi cennete girmek için yeterli bulmak birkaç ihtimali bulundurur; diğerleri ya inkar ediliyor, ya mecburi görülmeyip kişiler bunlara imanda muhayyer kabul ediliyor veya te’vil ile ALLAH’a şirksiz iman Ahiret gününe iman ve salih amel çerçevesinde kabul ediliyor. Diğer iman esasları bulunmadan ALLAH’a şirksiz iman, Ahiret gününe iman ve salih amel sahih olmaz, denilmek isteniyor. Bu üç ihtimalden ilk ikisi delili olmayan bir ihtimal olup bir mü’mine göre, imanı olanın imanını yok eder.
Üçüncü ihtimal ise, bilhassa avamı şaşırtmakla aklı kıtları imanlarından mahrum bırakır. Hem, diğerlerinin mecburi iman esası olup olmadığının münakaşa edildiği bir noktada böyle bir yola asla gidilemez; gidilirse ya müthiş bir cahillik ve ğaflet veya kasıtlı bir kafa karıştırma ve saptırma bahis mevzuu olur. Düşüncesi ne olursa olsun böyle bir sözü bu maksadla söyleyen, mü’minlerin imanını soyan, malı ve canı almakla yol kesenden daha büyük bir yol kesici olur.

Ayrıca, beşer tarafından yapılan ayıplı hukukun bile bütünlüğü ve bölünmezliği prensibi olur da iman tecezzi/bölünme kabul eder mi? Bu hususda sadece birkaç ayet getirmekle iktifa edeceğiz. Kadar’e iman da dahil (Hususan Kader’e işaret etmemiz sebepsiz değildir. Zamanımızdaki bir takım zındıklar, Kadere iman Kur’an’da yoktur, hadislerle de iman sabit olmaz, O halde Kader’e iman mecburiyeti yoktur, gibi açık küfür sözlerini sarfedip, kafir inancı sergilemektedirler. Halbuki, Kur’an’da, ‘’Biz her şeyi bir kaderler yarattık.’’ (Kamer: 49), ‘’ALLAH’ın emri/işi, takdir edilen bir kader olmuştur.’’ (Ahzab: 38) gibi birçok ayette Kader isbat edilmektedir.) iman esaslarının tamamı Kur’an’la sabit olmanın yanında Sünnetle de sabittir…

‘’Onlar için ayetlerimizi yalanlamarı yüzünden cehennemde ebedilik yurdu vardır.’’ (Fussilet: 28)

Şu diyalogçular, Kur’an’ı ALLAH’ın ayetlerinden ya kabul ediyorlar ya da etmiyorlar. Etmiyorlarsa canları cehenneme… Ediyorlarsa onu inkar edenlerin cehennemlik olduklarını na inanmaya mecburdurlar. her şeye rağmen yine de, cennete girmek için, ALLAH’a şirksiz iman Ahiret gününe iman ve salih amel yeter demeye devam ediyorlarsa onlara aşağıdaki ayeti bir oku deriz:
‘’Kitab (Kur’an)’ın bir kısmına iman edip de bir kısmını inkar mı edersiniz?’’ (Bakara: 85)

‘’Yemin olsun, şüphesiz ki ALLAH (C.C.) (C.C.) üçün üçüncüsüdür diyenler kafir oldular.’’ (Maide: 73)
Teslis’e inanmayan kaç Hristiyan vardır?
Şu anda, Karaman ve görüşünde olanlar, Teslis inancında olanlar kafirdiler, diyebilecekler midir?


Ahir Zaman Nebisi sallALLAHu aleyhi ve sellem ve Kur’an Ehl-i Kitab’a da Gönderilmedi mi?

‘’Ey Resulüm (sallALLAHu aleyhi ve sellem) biz seni bütün insanlara sadece bir müjdeci ve korkutucu olarak gönderdik.’’ (Sebe: 28)

Yehudiler ve Hristiyanlar eğer insansalar bu ayetin şümulüne girmeleri ve Muhammed sallALLAHu aleyhi ve sellem’in onlara da gönderilmiş olması lazım. Aksini iddia eden ya onların insan olduklarını veya bu ayeti inkar etmektedir.

‘’Ey Resulüm (sallALLAHu aleyhi ve sellem) de ki; ey insanlar! Ben göklerin ve yerlerin mülkü/tasarrufu sadece kendisinin olan ALLAH’ın sizin hepinize gönderilen bir Resulüyüm.’’ (A’raf: 158)

‘’Ey Ehl-i Kitab!... Şüphesiz Resulümüz, size Kitab (İncil ve Tevrat)’tan gizlediklerinizden bir çoğunu açıklayacak, bir çoğunu da affedecek olduğu halde geldi. Şüphesiz ki size ALLAH’dan bir nur ve Kitab-ı Mübin geldi.’’ (Maide: 15)

dair ayet gelmiştir. (Bakara: 62, Maide: 69 vd.) Rabbim, cümlemize hakkı hak, batılı batıl görmeyi ve hidayetini nasip eylesin.amin


Kaynak: ‘’Yahudi ve Hristiyanlar cennete girecek diyenler cennete giremez.’’ Yazarları: Ahmet Mahmut Ünlü, Mehmet Talü, Hüseyin Avni, Ali Eren
Nakleden: Ercan Tekin
 

Ehl-i Sünnet

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
5 Şub 2011
Mesajlar
3,061
Puanları
63
Sayın Karaman, kitabın 37. sahifesinde, “Kur’an… Peygambere iman
edin demiyor” diyor.

Bir insan, hem İslâma davet edilecek hem de Kur’an Peygamberimiz’e iman
etmeyi emretmemiş olacak! Peygamberimiz’e iman etmeksizin Müslüman
olmak mümkün müdür ki, onun bu sözüne ses çıkarmayalım?!.

Sayın Karaman, yazısında üç kişiden bahsediyor. Birincisinin hocası da
kendisi de mason. İsminin sonundaki “Hû” zamirinin kime râcî olduğu da
belli değil. İkincisi bir mezheb düşmanı. Üçüncüsü ise,“Namazda Tevrat ve İncil okunabilir” diyen ve “Kur’an-ı Kerim’e Göre Evrim Teorisi”
yazısını yazan ve bu yazıda şu ifadeleri kullanan kişi:

“Âdem’in de anası ve babası vardır. Ancak bunlar insan değil hayvandır.
Böylece insanlar da hayvandan türemişlerdir.”( İlâhiyat Fakültesi
Dergisi, sayı: 20, sahife: 127-145)

Hayrettin Bey, bu üç kişi için “Bana göre bunlar İslâm âlimleridir”diyor. Bu üç İslâm âlimi(!) “Allah’a ve âhiret gününe inanıp salih amel
işleyen yahudi ve hıristiyanlar, Allah’a şirk koşmazlarsa cennete
girerler” diyorlarmış.

Bu sözlerin sahiplerinin görüşlerini kitapta uzun uzun aktarıyor, sebebini de şöyle açıklıyor:

“Çağdaş görüş daha yeni olduğu için onun delillerini daha geniş olarak açıkladım.”
Böylece yeni görüşlerin daha uzun anlatılma hakkı olduğunu da öğrenmiş
oluyoruz. Eski görüşler ne oluyor? Eskimiş mi oluyor? Onun için mi
onlardan kısaca bahsediliyor? Âyet ve hadisler 14 asırlık. Yani daha eski. Şimdi ne olacak? Çok eski diye onlardan çok daha kısa mı bahsedeceğiz? Ha?..

Hayrettin Bey, malum üç kişinin sözleri hakkında “Kendi görüşüm olarak
söylemedim, sahiplerini zikrederek naklettim” diyor ama, yukarıda
sahife numarası vererek aktardığım ve kendisini bağlayan kendi sözleri
hakkında sadra şifa hiçbir açıklamada bulunamıyor; “iftira” diyor,ortada iftiranın kokusu bile yok…

Hayrettin Bey, Kur’an hakkında da şöyle söylüyor: “ …kendinden önceki
kitapların büyük bir bölümünü yürürlükten kaldırmıştır.” (Sa. 17) Olur
mu hiç öyle şey! Büyük bir bölümünü değil tamamını yürürlükten kaldırmıştır. Kur’an geldi, hepsinin hükmü yürürlükten kalktı, o kadar.

İslâmla beraber hıristiyanlık ve yahudiliği de kastederek, “Tevhid üç dinde de var. Çünkü aynı kökten geliyor” diyor. (Sa. 37) YANLIŞ!!!
Tevhid üç dinde de değil sadece İslâmda var. Hıristiyanlıkta olan,
teslis yani üç ilah inancıdır. İslâmla hıristiyanlığın, tevhid ile teslisin kökü aynı olur mu hiç!

Kökleri aynı demekle eğer Hz. İsa’nın tebliğ ettiği din kastediliyorsa,onun ismi hıristiyanlık değil İslâmdır; teslis değildir… Hıristiyanlık
ise, Hz. İsa’nın tebliğ ettiği dinin bozulmuş halinin ismidir.

Değerli okuyucular, böyle hocalar hancı biz yolcu olduğumuz müddetçe, daha çoook karşılaşacağız…

Bizi takip etmeye devam edin efendim…


Yazının kaynağı : Ali Eren - Vakit


Dinler yokki DİYALOG olsun. Tek Din vardır. Oda En Mükemmel Din Olan İslamdır. إِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ الْإِسْلَامُ

İslâm ve Küfr (Yahudilik ve Hristiyanlık) birbirinin zıddıdır. Birini kabûl etmek, diğerini red manâsına gelir. ( İmam-ı Rabbani Müceddidi Elf-i Sani)
 
Üst