Dinî musîbetler | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Dinî musîbetler

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Şanlıurfa/Birecik’ten okuyucumuz: “Bedîüzzaman, Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâmın başına gelen hastalığı işlerken, asıl musîbetin dîne gelen musîbet olduğunu ifâde ediyor. Bu hususu açıklar mısınız?”

Bedîüzzaman Hazretleri, Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâmın hastalığını tahlil ettiği İkinci Lem’ada insanoğlunun başına gelen musîbet ve hastalıkları, belâ ve sıkıntıları, acı ve yaraları ele alır ve bunların altında yatan hikmetlere ışık tutar. Bilindiği gibi Eyyûb Aleyhisselâm pek çok yara bere içinde epey müddet kaldığı halde, o hastalığın büyük mükâfâtını düşünerek, tam bir sabır çağlayanı olmuştu. Yaralarından doğan kurtlar zikir yeri olan diline ve Allah’ı bilme mahalli olan kalbine iliştiği zaman kulluğuna zarar geleceği düşüncesiyle, kendi istirahatı için değil; Allah’a kulluğunun selâmeti için, “Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Lisanen zikrime ve kalben ubûdiyetime halel veriyor” diye duâ ediyor. Cenâb-ı Hak da onun hâlis, sâfî, garazsız ve sırf Allah için yaptığı duâsını hârika bir sûrette kabul ediyor, ona şifâ veriyor ve âfiyet ihsan ediyor.

Hazret-i Eyyûb Aleyhisselâm’ın tüm insanlık için örnek bir sabır kahramanı oluşu ve sabrı hayatıyla tebliğ edişi üzerinde elbette durmamız, dersler çıkarmamız ve ibretler almamız gerekir. İşte Üstad Hazretleri, Eyyûb Aleyhisselâmın duâsını konu alan Enbiyâ Sûresinin 83. âyetini böyle bir ihtiyaca cevap olarak tefsir ediyor ve insanlığın yaşadığı musîbetler, hastalıklar ve dertler hakkında, beş nükte içinde muhtelif ve orijinal değerlendirmelerde bulunuyor. Nükteleri kısaca hatırlayalım:

Birinci Nükte, bütün yoğunluğunu içimizde ve ruhumuzda hissettiğimiz mânevî yaralarımıza tahsis eder. Burada, Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâmın bedenî yaralarının karşılığında, bizim de rûhî yaralarımızın olduğuna dikkat çekilir; bedenî yaraların nihayet yüz yıllık bir hayatı tehdit ettiği, fakat bizim mânevî yaralarımızın pek uzun olan ebedî hayatımızı sıkıp mahvetmeye çalıştığı kaydedilir. Öyle ki, tevbe ve istiğfarla çabuk imha edilmeyen her bir günah kalbi siyahlandırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır. Günah eğer istiğfarla imha edilmez ise, kurt değil; küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor. Meselâ günahlarının başkası tarafından bilinmesini istemeyen insanoğlu, tevbeye muvaffak olamayınca meleklerin varlığını ağır görmeye başlıyor, hattâ Allah’ın varlığına karşı inkâr meyli içine giriyor ve bu yönde içine girdiği küçük bir zanna büyük bir delil gibi yapışıyor. Bu durum ise, kendisini inkâra götürmeye yetiyor.

Saîd Nursî Hazretleri dînî musîbetin fert bazında en ağırını böylece nazara verdikten ve bundan sakındırdıktan sonra İkinci Nükte’ye geçiyor.

İkinci Nükte, maddî hastalıkları konu alıyor ve insanın hastalıklara karşı şikâyet etmesinin hakkı olmadığını, çünkü insanın vücut elbîsesinin tamâmen Mâlikü’l-Mülke ait olduğunu hatırlatıyor. Bununla berâber maddî musîbetler insana sevap ve feyiz kaynağı teşkil etmektedirler. Nitekim, musîbete uğrayan kişi zaafını ve aczini tam hissederek Rabb-i Rahîm’ine tam sığınmakta, yalnız O’nu düşünmekte, yalnız O’na yalvarmakta ve böylece hâlis bir ibâdet haline ulaşmış olmaktadır. Öyle ki, riyâsız bir ibâdet hükmünde olan böyle maddî musîbetler, bu noktadan, aslında bir Rahmânî hediye olarak karşımıza çıkmaktadır.

Üçüncü Nükte, yine sevap nedeni olan maddî musîbetlerin insanı Allah’a daha çok yaklaştıracağını ve duâya zemin hazırlayacağını nazara verir.

Dördüncü Nükte, maddî musîbetlere karşı sabır kuvvetini kullanma âdâbını konu alır ve bize Hazreti Eyyüb Aleyhisselâmın sabrını öğretir.

Beşinci Nükte’de, asıl musîbetin dîne gelen musîbet olduğu, dînî olmayan musîbetlerin bir kısmının birer Rahmânî ihtar, birer Rabbânî iltifat ve birer arındırma ameliyesi, bir kısmının günahlara kefâret, bir kısmının da aczi ve zaafı tam hissettirip Allah’a sığınmayı netîce verdiğinden tam bir huzur kaynağı teşkil ettiğini beyan eder. Dînî musîbetlerden ise her zaman Allah’ın dergâhına ilticâ edip feryat etmek gerektiği hatırlatılır.

Dînî musîbet nedir? “Hak dîn” ile aramızdaki her türlü “uyuşmazlığı”, “anlaşmazlığı” ve “sürtüşmeyi” birer dînî musîbet saymamız gerektiği gibi, hak dîne karşı olan kabalığımızı, küstahlığımızı, inadımızı, anlayışsızlığımızı ve kulak tıkayışımızı da birer “dînî musîbet” görmemiz mümkündür. Nitekim Üstad Hazretleri, Hastalar Risâlesinin sekizinci devâsında da “dînî musîbete” kısmen temas eder ve şöyle der: “Eğer sen, günahları düşünmüyorsan, yâhut âhireti bilmiyorsan, veya Allah’ı tanımıyorsan sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryat et. Çünkü bütün dünyanın mevcûdâtıyla kalbin, ruhun ve nefsin alakadardır. Mütemadiyen ayrılık ve yokluk ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır. Bâhusus âhireti bilmediğin için, ölümü ebedî yok oluş olarak düşündüğünden, yara bere içinde dünya kadar hastalıklı bir vücudun var.”1

Dînî musîbete karşı Cenâb-ı Hakk’ın yardım ve inâyetine sığınmalıdır. Cenâb-ı Hak cümle ehl-i îmânı dînî musîbetlere karşı muhafaza buyursun.

Dipnotlar: 1- Lem’alar, s. 268

23.12.2006
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Bediüzzaman'ın talebelerinden Hakkı Yavuztürk'ün hatıraları-2



Risâle-i Nur’u dinlemeyi iple çekerdik



Risâle-i Nur’u tek başıma okumakla pek bir şeyler anlayamamıştım, âdeta her Nur Talebesiyle tanışmak, o eserleri anlamama bir anahtar oluyordu. İşte tam bu sıralar Ahmed Aytimur, Mehmed Fırıncı, Mehmed Emin Birinci, Marangoz Hüseyin gibi ağabey ve kardeşlerle de tanışıyor ve onlarla alâkamı daha da sıklaştırıyordum... Artık haftanın muayyen günlerinde toplanıp ders okumayı ve dinlemeyi kâfî görmüyor, her sabah oturduğumuz Aksaray Yenikapı’daki evimize yakın olan Valide Camiine sabah namazlarında gidiyor, orada o zaman Aksaray parkı denilen yerde arkadaşlarla sabah namazlarından sonra bir-iki saat, broşür büyüklüğündeki (daktilo ile yazılmış) bir kısım Nur Risâlelerini hayretle ve merakla okuyup dinliyorduk. Çok defa Muhsin Alev Ağabeyimiz okur, izah eder, biz de dinlerdik.

Meselâ, bir gün Onuncu Söz adlı Haşir bahsine âit bir meseleyi okuyorduk. O teşbihli ve fevkalâde mantıklı ve güzel izahlı Risâleyi okurken, o kadar tesiri altında kalarak dinliyorduk ki, âdeta Roma’yı istilâ ederek, Arşimed’i çalışma yerinde yakalayıp öldürmek veya tevkif etmek isteyen askerlere, onun, ‘Dairemi bozmayın’ dediği meşhur tarihî olay misâli, etrafımızda olup bitenlerden habersiz, bütün benliğimizi veriyorduk desem mübalâğa etmiş sayılmam.

Evet, o Haşir bahsinin o zaman o Aksaray parkında, âdeta tefrika edilen bir heyecanlı eserin, ‘devamı yarın’ der gibi, her gün parça parça okunması artık her sabahı iple çeker gibi beklememize sebep oluyordu. O zaman daktilo ile yazılmış broşür halindeki Onuncu Söz risâlesinden sadece bir nüsha olduğu için mecburî bekliyorduk. Mecburi bekliyorduk, Muhsin Ağabeyimiz gelsin ve o Risâleyi getirsin, okusunlar dinleyelim diye. (...) İslâmiyeti artık bambaşka görmeye, onun sadece namaz kılıp, oruç tutmaktan ibaret olmayıp, yepyeni bir hayat görüşü olduğunu anlamaya başlıyordum.

O tarihlerde Büyük Doğu ve Serdengeçti gibi dinî ve millî mecmualar çıkıyordu. Çok defa alır okurdum. Bilhassa, Bediüzzaman, Risâle-i Nur ve Nurculuk bahislerini her gördüğümde heyecanla bir nefeste içer gibi okurdum. Ancak o mecmualar, Risâle-i Nur’dan az bahsetmekle beraber, lehte yazılar olduğundan son derece memnuniyetle karşılıyor; benim gizli gizli daktilo sayfaları halinde ve acaip şekildeki broşürvârî okuduğum risâleciklerin başkaları tarafından da takdir edilmesine, makaleler halinde gazetelerde çıkmasına çok seviniyordum.

Hiç unutmadığım bir hâdise

Risâle-i Nurları vermeyi çekindiğimiz kimselere veya mübtedi olanlara, önce bu gazete ve mecmuâları verirdik. Şayet iyi karşılarlarsa, sonra Nurları vermek cihetine giderdik. Ama yukarıda da dediğim gibi, bu mecmualar Risâle-i Nurlardan çok az bahsediyorlardı. Ayrıca yine o tarihlerde Milliyetçiler Derneği, Millet Partisi gibi İslâmiyetten bahseden dernek ve teşkilâtların sempati duyanlarıyla da tanıştıklarım oluyordu. Onlardan birini burada anlatmadan geçemeyeceğim:

Hiç unutmam, Milliyetçiler Derneğine üye, sık sık toplantılarına giden okul arkadaşım Orhan’la Çemberlitaş yakınlarında karşılaştığımız, aynen kendisi gibi derneğe üye, üniversiteli bir arkadaşına beni, “Bu arkadaş Said Nursi’ni kitaplarını okuyor ve onların okunduğu toplantılara gidiyor” diyerek takdim etmişti. Benden beş-altı yaş büyük, üstelik İktisat Fakülteli bir kişinin kanaatlerinin ne olacağı ve bu takdim edilmemi nasıl bir mukabele ile karşılayacağı hususunda merak ederek, onu dikkatle takip etmeye ve dinlemeye başlamıştım. O şahıs, “Said Nursî, çok kıymetli ve büyük bir İslâm âlimidir. Çeşitli mücadeleleri vardır. Takdir ederim, fakat o tamamen ilmî ve âdeta hedefine bir kaplumbağa gibi yavaş yavaş giden bir ıslahatçı. İlmî toplantılar, kitap okutmalar sûretiyle, fertlerin imanını kurtarmakla, cemiyetin değişmesine çaba göstermek istiyor. Biz ise, (Milliyetçiler Derneğini kasdederek) çok hızlı gitmek, bir tavşan hızı ile hedefimize varmak istiyoruz. (Yüzüme bakıp, kelimelere bastırarak) Bak, bir kaç ay içinde, her hafta yüzden fazla dernek şubelerimiz oldu. Neşriyat ve mecmuâlarımız var. Çok kısa zamanda bilmem şu kadar olduk...” gibi izahlarla kendi görüşünü anlatıyor, ben de bu vesile ile, Risâle-i Nur ve Said Nursî hakkında ‘aydın kesim’ dediklerimizin mütalaâlarını o tarihlerde ilk olarak dinliyordum. Sonra bu çeşit kimseleri çok görecek ve dinleyecektim. Hattâ günümüzde dahi, büyüklü küçüklü, partili dernekli, pek çok misallerini, hep birlikte ibretle görecektik. Risâle-i Nur’un devamlı parlaklığı, artan ışığına rağmen, bu gibiler bir an parlayıp gözlere görünecek, sonra da sönüp gideceklerdi.

(Son Şahitler, 4. Cild, s. 429-30)

12.01.2007
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Bediüzzaman'ın talebelerinden Hakkı Yavuztürk'ün hatıraları-1



Büyük bir lütf-u İlâhî

Rahmet-i İlâhî’nin bir inayeti olarak Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin seksen yıllık mübarek ömür yıllarının son yedi senesine yetişebilmenin bizim için büyük bir lütf-u İlâhî olduğunu anlamak ve yüce İslâm kahramanlarının yaptıklarından ve yapmak istediklerinden idrakimiz nisbetinde görüp müşahede ettiklerimizi anlatabilmekle, az da olsa, o nimete bir şükür olacağı düşüncesindeyim. Yoksa, onu anlatabilmek, karıncanın dağı delmesi misâli, benim gibilerin çok fevkinde ve tâkâti dışındadır. Çünkü, Büyük Üstad, gerek şahsî yaşayışı ve gerekse Risâle-i Nur adlı eserleriyle ve hattâ en küçük tavır ve hareketleriyle İslâmı bütünüyle yaşamış, kendisini dinleyen ve eserlerini anlamış olanları İslâma bağlamış, Kur’ân’a ve Hazret-i Peygamber Efendimiz’e (asm) rapteylemiştir.

Böyle mütefekkir ve her söylediğini yaşamış ve seksen küsur yıllık hareketli ve bereketli ömrüyle ve eserleriyle, değil yalnız şanlı Türkiye’mize ve mukaddes âlem-i İslâma; belki bütün âlem-i insaniyete ders vermiş, hizmet etmiş bir büyük zât, her akşamdan sonra bir sabah olacağı kat’iyyetinde inanmaktayım ki; her cephe ve yönleriyle anlatılacaktır. Bu, onu anlayanların en büyük gayelerinden biridir kanaatindeyim.

Müsbet ilimlerle imanı

birleştiren yeni bir bakış açısı

Risâle-i Nur Külliyatından Küçük Sözler, Gençlik Rehberi ve Onuncu Söz denilen Haşir Risâlesi’ni Bediüzzaman Hazretlerini tanımadan önce, 1952 yılı sonbaharında okumuştum. Önceleri pek bir şey anlayamamıştım, diyebilirim... Zira onları bir ilmihal ve duâ kitabı gibi ortaokuldan arkadaşım olan Özer’den (Üzeyir Şenler) almıştım. O nazarla, yani duâ kitabı telakkisiyle okuyordum. Daha sonra aynı arkadaşlar o zaman oturmakta olduğumuz Yenikapı’daki evimize yakın olan eski Aksaray Parkına, sabah namazlarından sonra yapılan Risâle-i Nur okuma toplantılarına gider, bilhassa o tarihlerde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümü talebesi olan Muhsin Alev Ağabeyimizin okuma ve izahlarını dikkatle dinlerdik. Hiç unutmam, onların toplantılarını ve Risâle-i Nurlar’dan haftanın muayyen günlerinde muhtelif bahisler okumalarını ve anlatmalarını gördükten sonra, bu eserlerin tefekkürle okunması, bir duâ kitabı gibi okunmaması lâzım geldiğini anlamaya başlıyor, âdeta kendimde her geçen gün bir başkalık hissediyordum. Bunlar benim için o zamana kadar duymadığım izah tarzı, hâdiselere ve meselelere bakış şekilleriydi. Gerçi dinine bağlı bir ailenin çocuğuydum. Babam, annem namaz kılarlardı. Ben o zamanlar daha namazımı (on sekiz yaşında olmama rağmen) tam olarak kılamıyordum. Ama çok içtimâî ve dinî kitaplar okumuştum. Sağlık Okulu ikinci sınıfına, yani Lise 2’ye gitmekle beraber, merak saikasıyla çeşitli mütalâalarım vardı. Fakat, Risâle-i Nur bahisleri onların hiç birine benzemiyordu. Meselâ, Gençlik Rehberi’nin bir bölümünde, şöyle deniliyordu:

“Kastamonu’daki lise taleberinden bir kısmı yanıma geldiler. ‘Bize Hâlıkımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar’ dediler. Ben dedim: ‘Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlık’ı tanıttırıyorlar, muallimleri değil, onları dinleyiniz.’”

Bunlar bambaşka bir izah şekliydi. Fenlerin, ilim derslerinin kendi hususî dilleriyle Allah’tan bahsetmesi hakikatı, müsbet ilimlerle, imanı birleştiren yeni bir bakış açısı getiriyordu. Hazret-i Üstad, her Risâlesinde ayrı ayrı mevzulara temas ederek, bu zamana kadar yazılagelen dinî eserlerden çok farklı izahlar yapıyordu. Bütün bunlar, bizim üzerimizde bambaşka manevî bir bomba gibi tesirler yapıyor, mektepte fikrimize yerleştirilmek istenen materyalist fikirleri parça parça ediyordu, diyebilirim. Bu sebeplerle de, haftanın o muayyen toplantı günlerini, âdeta büyük bir iştiyakla bekliyorduk. Evet, bekliyorduk ki, yanlış bir lâiklik anlayışı neticesi, ‘Allah’tan bahsetmeyi’ ilericilik ve medeniyetçiliğe zıt sayan öğretmenlerimizin bize devamlı maddecilik telkin eden bunaltıcı havasından kurtulabilelim. Nasıl her fen, her ders, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedermiş, öğrenelim.

Son Şahitler, 4. Cild, s. 427-28

11.01.2007
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com

Bediüzzaman'ın talebelerinden Hakkı Yavuztürk'ün hatıraları- 3
Üstadı ilk ziyaretim

Risâle-i Nurları daha çok okuma yollarını arıyordum. O tarihlerde Süleymaniye’de Hacı Nazif Çelebi Beyin evinde haftanın tatil günlerinde dinî ve içtimaî konularda—daha ziyade talebelerin iştirak ettiği—toplantılar olurdu. Bilhassa Risâle-i Nurların okunduğu günlere denk gelecek şekilde—on beş günde veya ayda bir okunuyordu—o toplantılara bir kısım talebe arkadaşlarla birlikte giderdik. Çeşitli dernek ve cereyanların, Risâle-i Nur’daki yepyeni izahlarla İslâm’ı insanlara sunma metoduna aykırı hareket ettiklerini ve o cereyanlarla alâka kurmanın, bana en azından gaflet vererek Nurları anlamama perde olacağını hissediyor, ama yine de zaman zaman kendimi kurtaramıyordum. Halbuki Risâle-i Nurlarla tam meşgul olmak, okumak ve tam anlamak arzu ediyordum. Muhsin Alev Abinin bize okuduğu daktilo ile yazılmış kitapları nasıl temin edebilir, nasıl daha çok okuruz diye Özer Şenler arkadaşıma söylemiştim. O da bu defa Süleymaniye’de Kirazlı Mescit’teki 50 numaralı eve götürmüştü.

Muhsin Alev ve Ahmed Aytimur Beyler burada kalıyorlardı. Burayı öğrenmiş ve artık buraya sık sık gitmeye başlamıştım. Risale-i Nurları buradan alıyor, müstakilen okuyor, ayrıca toplu derslere iştirak ediyordum. Sanki aylar gün gibi geçiyordu. Ve ben içten içe Bediüzzaman Hazretlerini görmeyi ve elini öpmeyi çok arzuluyordum. O kadar ki, rüyalarıma girdiği oluyordu.

Üstadı ilk ziyaretim

1953 yılı İstanbul’un 500. Fetih yıldönümüne yakın günlerde idi. Arkadaşlardan Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul’a geldiğini duydum. Bayezit Marmara Otelinde kaldığını söylediler. Onun ilk ziyaretine gittiğimde, Marmara Otelinin en üst katında kaldıklarını öğrendim. İkindi vakti sıraları idi, odalarında yoktular. O anda, hizmetlerinde bulunan Ziya Beye ziyarete geldiğimi bildirince, beni daha önce tanıdığından, Üstad’ın otelin taraçasında (damında) olduğundan bahisle kendisine duyuracaklarını, müsaade ederlerse görüşebileceğimi söyledi.

Bekledim. Müsaade almış olsa gerek ki, biraz sonra beraberce taraçaya çıktık. Hiç unutmam, Bediüzzaman Hazretlerini elinde bir dürbün, Marmara Denizinin Adalar istikametine baktıklarını gördüm. Dama daha önce kurulmuş sandalyeler vardı. Beni orada kabul ettiler. Ellerini öptüm. Oturmamı söylediler.

Beraberce oturduktan sonra, ne iş yaptığım, nereli olduğum hakkında sordular. Talebe ve Erzincan’ın Kemaliye kazasından olduğumu söyledim. Hitap ederlerken, ‘Kardeşim’ demeleri ve davranışlarındaki sâdelikleriyle mi yoksa, bilmiyorum, ama bendeki ilk heyecanlı hâl gitmiş, yerini dikkatle dinlemek almıştı. Belki Şark tarafından olduğumu söylememden olsa gerek ki; hangi aşiretten olduğumu da sordular. Aşiretin o anda tam mânâsını bilmiyordum. ‘Türküm’ diye cevap vermiştim. Bana iltifat ettiler. Risâle-i Nur’u anlayarak okuyan talebelerinin dalâlet fırkaları da hucüm etse, sarsılmayacaklarından, Risale-i Nur’dan aldıkları iman kuvvetiyle onlara karşı koyacaklarından, Risâle-i Nur’un Kur’ân’a dayandığından bahsettiler.

Ayrıca, eskiden insanları dalâlete sevk edenlerin memleketimizde az olduğunu, ancak binde bir kişinin o zaman insanını kötü yola sevk edebildiğini, şimdi ise, tersine bir durum bulunduğunu, hak yola teşvik eden bir kişi bile zor bulunabildiğini söylediler. Bu durumdan ye’se ve üzüntüye kapılmamak gerektiğini de, şöyle bir misâlle izah ettiler:

“Nasıl ki, bin tane badem çekirdeği bulunan bir kimse, onları toprağa dikmesi neticesinde, o bin çekirdekten, sekiz-onu badem ağacı olarak meyve verse ve diğerleri de çürüse, o adamın ‘Ben bu işten zarar ettim, çünkü çekirdeklerim çürüdü’ demeye hakkı yoktur. Zira o sekiz-on fidanın ağaç olmaları sonucu, her birinin binler meyve vermesiyle, o çürüyen dokuz yüz doksan çekirdeğin verdiği zarar fazlasıyla telafi edilmiş olmaktadır. Aynen böyle de, binler adamın batıla giderek çürümesine mukabil, bir kısmının hakkı görerek, doğru yolu bulmaları neticesi, bunların cemiyete, insanlığa vereceği fayda, o çürüyenleri kat kat fazlasıyla telâfi edecektir.”

Ben o zaman ağdalı üslûp ve şivelerine alışık olmadığım için, anlamakta müşkilat çekiyor, ancak pür dikkat can u gönülden dinliyordum. Beni ‘talebeliklerine kabul ettiklerini ve Risale-i Nur’u okumamı’ söylediler.

Üstad Hazretlerinin elini öperek Marmara Otelinden ayrılırken, ben, âdeta bir kuş gibi hafiflemiş olarak uçarcasına ayrılmıştım. Bu benim, o İslâm kahramanı ve çok şefkatli Üstad’ımı ilk ziyaretimdi.

Son Şahitler, 4. cild, s. 431-32
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Bediüzzaman'ın talebelerinden Hakkı Yavuztürk'ün hatıraları-4



‘Eskimez yazı’ ecdatla bağlarımızı kurdu

Süleymaniye'deki 50 numaralı evden ayrılıyoruz

1954 yılına çok değişiklerle giriyorduk. Süleymaniye Kirazlı Mescit'teki 50 numaralı evde bazı değişiklikler oluyordu...

Muhsin Ağabeyimiz çeşitli sebeplerle Almanya'ya gideceğini beyanla teksir edilmeye hazır mumlu kâğıtlara daktilo edilmiş, Pencereler-Bediüzzaman Said Nursî adlı risâlecikleri bize bırakarak, 'Bunları siz Üstad'tan müsaade alarak teksir edersiniz. Okul biterse Üstad'a gidersiniz, hizmetinde bir süre kalırsınız' gibi tavsiye ve temennilerle Almanya'ya gitmişlerdi.

50 numaralı ev boşaltılmış sayılırdı. Ahmed Aytimur Ağabeyin hemşehrisi olan ev sahibi, evi kiraya vermek ve tamir ettirmek isteğiyle, bizi çıkardıktan bir müddet sonra, evin tamamen çökerek yıkıldığını duymuş ve giderek bizzat da görmüştük. Duymuştuk diyorum, çünkü o semte pek gitmiyorduk.

Cerrahpaşa ile Aksaray arasında bir yerde Aytimur Ağabeyimiz bir dokuma atölyesi açmıştı. Hüseyin isimli bir kardeşle ortak çalıştırıyorlardı. Oraya gider, oturur, Kur'ân hattına çalışır, Risâle-i Nur okurduk. Gerçi Horhor taraflarında bir iş hanının odası da vardı. Oraya giderdik, ama ekseri ders ve Risâle-i Nur çalışma yerimiz bu havlu dokuma atölyesi idi.

Mehmed Emin, Özer ve ben Kur'ân yazısını artık seri şekilde hem okur, hem de yazar bir hale gelmiştik.

Kur'ân harfleriyle Risâle yazar,

Üstada gönderirdik

Risâleleri asıllarına bakarak veya şeffaf kâğıtlar üzerine koyarak yazıp bitirdikten, yani asıl Risâlelerden bir nüsha bu sûretle elde ettikten sonra, bu artık bizim olan Risâleyi ciltçiye gönderir, ciltlendirir, sonra da Bediüzzaman Hazretlerine gönderirdik. Üstad Hazretleri bunları tashih eder, arkasına ismimizle duâ yazar ve iade ederlerdi. Biz de bu el yazımızla yazılmış ve Bediüzzaman Hazretleri tarafından ekseriyâ tashih edilerek iade edilmiş ve kendi el yazılarıyla duâ yazılmış Risâleleri, büyük bir hatıra olarak hıfzeder, saklardık.

Öyle oluyordu ki, bazı günler mektep tatili ve müsait zamanlarımızda günde sekiz-on sayfa (Daktilo sayfası büyüklüğünde) yazdığımız oluyordu.

Biz bunlara Kur'ân harfleriyle yazılmış olduğu için, Kur'ân harflerine izafeten 'eskimez yazı' ismini takmış 'eskimez yazıyla çoğaltılmış Risâle-i Nurlar' diyorduk. Kâinatın kurulmasıyla var olan, bizi ve dünyamızı aydınlatan Güneş 'Şu kadar milyon yıl evvel yaratılmıştır. O halde eskidir' demek hiç kimsenin hatırına gelmediği gibi...

Maddî ve manevî âlemimizi nurlandıran ve ışıklandıran Kur'ân'ın da harfleri dahil hiç bir parçasına eski demek gönlümüze sığmıyordu. Onun için 'eskimez' diyorduk.

Evet, bu Kur'ân harflerini öğrenmemiz, ecdadımızla bağlarımızı, köprülerimizi kurmaya büyük bir vasıta olduğunu veya olacağını, o zamanlar pek takdir edemiyorduk ama, yine de şevkle yazıyorduk.

Hiç unutmam, okulumuzda Yunanistan mı, Bulgaristan mı, birisinden gelme bir göçmen Türk öğrenci arkadaşımla, bir de benden başka eskimez yazıyı bilen hiç kimse yoktu. Okul öğrencilerini tarihî yerlere götürmek, tarihî eserleri göstermek hususunda sınıfta yapılan bir sohbet anında, benim bu harfleri mektup yazacak kadar öğrenmiş olmamı gören yaşlı edebiyat hocamız, çok hayret etmişti.

(Son Şahitler, 4. cild, s. 433-34)

14.01.2007
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
Bediüzzaman'ın talebelerinden Hakkı Yavuztürk'ün hatıraları – 5



Üstadı son görüşüm

Son yıllar çok çalkantılı geçiyordu. O zamanlar, Üstad Hazretlerini gazetelerden ve diğer vasıtalardan âdeta gün be gün takip ediyorduk. Nihayet 1959 Aralık’ın son günleriydi ki Bediüzzaman Hazretlerinin İstanbul’a gelecekleri hususunda telgraf geldiğini ve daha sonra da Çemberlitaş-Piyerloti Oteline indiklerini öğrenmiştik.

Başta kahraman Zübeyir Ağabey olmak üzere birçok Nur talebeleri oteldeydiler. Bir kısmı da daha sonra geldiler. Üstad Hazretleri çok yorgun olmasına, oteldeki odalarında istirahat halinde olmalarına rağmen, ilk gün akşam vakti odalarında bizlere topluca ders mahiyetinde eski Divan-ı Harp Mahkemesinde yaptıkları mahkeme müdafaasından bahisle, Divan-ı Harp Mahkemesinde beraat ettikten sonra Beyazıt’tan tâ Sultanahmet, Divanyolu’na kadar ‘Yaşasın zalimler için Cehennem’ diyerek kendilerini takip eden kalabalıkla topluca geldiklerini, Risâle-i Nur’da geçen bazı mevzuları da ders olarak anlattıklarını, ayrıca kendilerini birçok vilâyetten şimdi dâvet ettiklerini, ancak Ankara, Konya ve İstanbul gibi birkaçına gidebildiklerini, ayrıca menfi milliyetçiliğin zararlarından bahsettiklerini hâlâ unutamam.

Ertesi günü 1960 yılının yanlış hatırlamıyorsam ilk günüydü, sabahleyin erkenden yine gelmiştim. Otelde birçok Nur talebesi kardeş ve ağabeylerimiz vardı. Ayrıca, Emniyetten memurlar, bir kısım gazeteci muhabir ve bilhassa foto muhabirleri de vardı. Hususen bir ara İstanbul Yenikapı Ortaokulundan tanıdığım Rüçhan adındaki foto muhabirini, Üstad Hazretlerinin otelin üçüncü katındaki odaları karşısında, bitişik komşu evin dam kiremitleri üzerinde fotoğraf makinesiyle birlikte görmüştüm. Nasıl o dama çıkmıştı bilemem. Gerçi hemen mâni olmuştuk, ancak ertesi günü gazetelerde Üstad Hazretlerinin namaz kılarken çekilmiş fotoğraflarını görünce, bizler görmeden, belki rahmetli Zübeyir Ağabeyin müsaadesiyle o veya arkadaşları tarafından çekilmiş olduğunu tahmin etmekteyim.

Üstad Hazretlerinin bir müddet İstanbul’da kalacağını tahmin ettiğimiz için, nasıl olsa sonradan söyleriz, gelir ziyaret ederler düşüncesiyle en yakınlarımıza dahi söylememiştik. Halbuki aniden rahmetli Zübeyir Ağabey; “Üstadımız İstanbul’dan gidiyor” demişti. Hepimiz çok üzülmüştük. Ama çaresizdik. Üstadın çok kısa bir süre kalmaları, hepimizi de âdeta şaşkına çevirmişti. Zira, ben dahil oradaki bazılarımızın dünya gözüyle bir daha göremeyeceğimiz gidişleriydi bu.

Üstad İstanbul’dan ayrılıyor

Evet, hazırlıklar yapılmıştı. Artık İstanbul’dan gidiyorlardı. Topluca odalarındaydık. Av. Bekir Ağabey, hepimizi ayrı ayrı Üstad Hazretlerinin cenahlarına göre bizleri düzenli şekilde vazifelendirmişti. ‘Sen sağında, sen solunda, bu ön, o arka taraflarında vesâir gibi’ dizilmiştik. O sıra Üstad baktım, takdirle Bekir Ağabeyi izliyordu. “Maşaallah kardeşim, sen tam Abdurrahman’ım gibisin...” (rahmetli biraderzadesini kastederek) şeklinde, takdirli tabirler kullanıyorlardı. Düzenli bir halde otel odasından çıkmıştık. Yukarıda da belirttiğim gibi, otel; gazeteciler, emniyet mensupları ve diğer meraklılar tarafından hınca hınç bir şekilde doldurulmuştu... Hele otelin önü.. Üstad Hazretlerini kapı önündeki Hüsnü kardeşin kullandığı otomobile âdeta bindirmemize imkân yok gibiydi. Üstadı, başta rahmetli Zübeyir Ağabey, Bekir Bey, Fırıncı, Birinci, Zübeyir, Abdünnur, Abdülkafi... gibi şimdi hatırlayabildiğim birçok kardeşler ve ağabeylerle bir çember içine alarak zorla otomobile bindirebilmiş ve Kabataş araba vapuruna kadar takip etmiştik.

Nereden bilebilirdik ki; ‘bu helâket ve felâket asrının güneşi’ İstanbul ufuklarından ufule gidiyordu. Âdeta güneş doğuda batmak üzere batıdan gidiyordu. Onu, ta Kabataş vapur iskelesine kadar uğurlamıştık. Evet, ne bilirdik ki o tarihten sonra geçecek her gün bir saniye gibi tez geçecek ve bir daha görmeden üç dört ay gibi kısa bir süre sonra; doğuda, nebîler, evliyalar yurdu Urfa’da ebede uful edecek. Nur içinde yatsın.
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
' AYRILANLAR ' Kim ? / İHLAS Risalesini, doğru anlayabilmek, isabetli yorumlayıp, istikametli hareket edebilmek için; fevkalade hakikatli bulduğum bu yazının OKUNMASINI zaruri görüyorum


RİSALE-İ NUR’U TANIDIĞIM günden bugüne, çok hikmetlerini sonradan farkettiğim birden fazla ihtilafa şahit oldum. Geri dönüp baktığımda, satıh altındaki saikini esasen içtihad çatışması yahut meşrep ve mizaç farkı olarak gördüğüm bu ihtilafların her birinde, ruhumu inciten ama izahını bulamadığım bir yorumla karşılaştım. Her bir ihtilaf hengâmında, sair zamanlar ihmal ettiğimiz İhlas Risaleleri daha yoğun bir biçimde okunuyor; ama ekseriya, maalesef, muhalif tarafın ‘ihlas’ını yargılama bâbında okunuyordu. Muhalif tarafın da yaptığı, farklı olmuyordu. Sonuçta, birbirinin ihlasını yargılayarak kendi ihlasını yitirenler hanesine dahil oluyorduk beraberce…

Ruhumu inciten bu genel tablo dahilinde kalbimin özellikle kabullenemediği, aklen izahını da bulamadığım bir husus, İhlas Risalesi’nden—o hengâmda—sıklıkla okunan bir pasaj idi:

“… Samimi ihlası kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.

“Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var…”

Bir sonraki cümle ‘Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın daire-i kudsiyesine girenler’e dair bir ümit ve beşaret üslubu taşısa da, ihtilaf zamanının ruh hali içinde, burada iktibas ettiğim bahsin yorumu, şu şekilde oluyordu:

Bu ihtilafta bizim tarafta yer alanlar kurtulur. Karşı tarafta olanlar ise, ‘ortada tutunacak yer’ bulamadıkları gayet derin bir çukura düşüyorlar. Mesleğimizden ayrılarak, dinsizlik kuvvetine yardımcı olur hale geliyorlar!

Sözkonusu ihtilaflarda ruhumu ziyadesiyle inciten, ama izahını bulamadığım hal işte bu yorum ve bu tavır olmuştur. Ki, taraflar yekdiğerini İhlas Risalesi’nin bu bahsine yerleştirerek, yani her bir taraf karşı tarafı ‘hılletin gayet yüksek kulesinden sukut eden,’ ‘gayet derin bir çukura düşen,’ ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye’den ayrılan’ ve de ‘dinsizlik kuvvetine yardım eden’ zümre diye görerek yargıladığı için de, sonuçta kalbler karşılıklı olarak gelen bu feci ithamlarla o derece kırılmıştır ki, Risale-i Nur dairesinde, gereğinde bir ehl-i dünya ile, hatta bir lâdinî ile kurduğu teşrik-i mesaiyi Risale-i Nur’a kendi meşrebince muhatap olan ‘ihtilaflı’ kardeşinden esirgeyen niceleri vardır. Maalesef, bu durumun örnekleri rakama vurulacak olsa bir değil, bin değil, belki yüzbin, hatta bir milyon bile az kalır.

Ruhumu inciten budur; izahını bulamadığım husus ise, ilgili bahsi böyle okuyup yorumlamanın feci sonuçları ortada olduğuna göre, bu bahsin doğru okuma biçiminin ne olduğu olmuştur.

Buradaki ‘ayrılanlar’ı meşrep, mizaç veya içtihad farkından kaynaklanan ihtilaflara uyarlamak çok hatarlı ve feci sonuçlara kapı açabildiğine; üstelik, bu yorumun haksızlığı her bir tarafın ihtilafın akabinde kendi anlayışınca Risale-i Nur dairesindeki hizmetine devam etmesinden de anlaşılabileceğine göre, bu ‘ayrılanlar’ kim?

Geçmiş bazı ihtilaflarda farklı taraflara düşmüş bazı iman kardeşlerimle yapageldiğim bir ders müzakeresi esnasında, “Yirmidördüncü Mektup” gibi doğrudan bu hususla hiçbir münasebeti gözükmeyen bir bahsi anlama yönündeki ortak gayretimizin uyandırdığı çağrışımla, bu ‘bulamadığım’ izaha veya onun bir ipucuna kavuştuğumu sanıyorum. İhlas Risalesi’nin ilgili pasajındaki ‘cadde-i kübra-yı Kur’âniye’ ve de ‘şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar’ ifadeleri de, bu kanaatimi kuvvetlendiriyor.

Dikkat edilirse, ‘samimi ihlası kıran adam’ ifadesi, en yoğun biçimde, ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar’a bakıyor; ve özellikle dikkat edersek, mesleğimizden ayrılanlar sözkonusu ediliyor—meşrebimizden, mizacımızdan yahut içtihadımızdan ayrılanlar değil! Yani, ilgili bahisteki sert ifadelerin muhatabı, bizim meşrebimizden ayrılanlar, bizim görüş ve anlayışımızdan uzaklaşanlar değil. Bilakis, ancak ‘cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye’den ayrılanlar, ana vasfı bu olan ‘mesleğimizden’ ayrılanlar sınıfında anılmayı hak ediyor. Bu meslek içre kalan; ama ilgili meslek içinde yorum farklılığına düşen, meşrep ve mizaç ihtilafıyla birbirinden ayrılanlar değil. İkinci grubun, ‘meslek’ten ayrılmadığı için, hem yarın tekrar hakkıyla beraber olma imkânı saklı kalıyor, hem de ‘cadde’den ayrılmadığı için dinsizlik kuvvetine yardım gibi tehlikeli uçurumlardan uzak kalıyor.

Kısacası, ilgili bahis, Risale-i Nur dairesi dahilinde vuku bulan meşrep, mizaç veya içtihad eksenli ihtilaflara bakmıyor. Risale-i Nur’a muhatap olan, ama sonra Risale-i Nur mesleğinden ayrılarak doğrudan bu mesleğe ilişen, eleştiren ve ona karşı bayrak ve çığır açanlara bakıyor. Ki böyleleri, ‘en güzel’i bile beğenmeyip attıkları için ‘güzel’i zaten elinin tersiyle itiyor; sonuçta düşmanımız olan dinsizlik kuvvetinin elinde, bize karşı kullanılan bir silaha yahut piyona dönüşüyor.

Ve bu bahsi böyle anlayınca, ‘cadde-i kübra’yı ancak bizim gibi düşünenlerin yürüyebildiği bir patikaya dönüştürme riski kalkıyor.
 

&Ta-Ha&

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
18 Ağu 2006
Mesajlar
1,044
Puanları
0
Yaş
36
Web sitesi
hayattanizler.spaces.live.com
Allah razı olsun hepsini okuyamadım ama ilk konu çok ehemmiyetli...asıl musibet dinimize gelen musibet...dini musibetten her zaman Allah'a sığınmak lazım

muhabbetle....
 

ArZu

GülenAy
İhvan Üyesi
Katılım
7 Haz 2006
Mesajlar
30,610
Puanları
0
Web sitesi
www.arzuzum.blogcu.com
BEDİÜZZAMAN'IN VÂRİSLERİ (2)

BURHANA serfürü etmek, yani delile, bilgiye, mantık ve muhakemeye boyun eğmek... Bu her zaman herkesten değil, ancak nefsin esaretinden kurtularak belli bir irfan seviyesine erişmiş kâmil ruhlardan beklenebilecek bir davranıştır. Risale-i Nur gibi bir hizmetin ise temelinde böyle bir anlayışın yatması beklenmelidir; çünkü bu hizmetin açtığı çığır, bütünüyle “burhan” üzerine kurulu bir çığırdır. Bir bakış açısını samimî bir prensip olarak benimseyen insanlar, onu hayatlarının bütününe yayar ve her aşamasında titizlikle uygularlar. Böyle bir uygulama, bir ideal adamının içtenlik derecesini gösteren ve onu başka insanlardan ayıran önemli bir ölçüttür. Ve bu ölçüt, Risale-i Nur hizmetinin başladığı noktadan itibaren, gerek teorik olarak, gerekse talebeleriyle karşılıklı uygulama suretiyle, Bediüzzaman tarafından, bir hizmet prensibi olarak sağlam bir şekilde yerleştirilmiş olmaktadır. Yine Barla yıllarında yazdığı bir başka mektubunda, Risale-i Nur Müellifi, bir yandan talebelerini “ders arkadaşı, yardımcı, danışman” gibi sıfatlarla anarken, bir yandan da, Nur hizmeti içinde fikir özgürlüğünün ve istişarenin önemini ve âdâbını ders vermektedir:



Kardeşim Hüsrev, Lütfi, Rüştü,

Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fayda verecek bir fikrimi beyan edeceğim. Şöyle ki:

Sizler—haddimin fevkinde—bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşla*rım*sınız ve bir cihette muîn ve müşavirlerimsiniz.

Aziz kardeşlerim, Üstâdınız lâyuhtî [hatâsız] değil... Onu hatâsız zannetmek hatâ*dır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin [sevabın] on sayılmasıyla, seyyie*nin [günahın] bir sayılmak sırrıyla, insaf odur ki: Bir seyyie, bir hatâ görünse de, sair hasenata karşı kalbi bulandırıp itiraz etmemektir. . . . Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım, benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur ola*cağım. Hattâ başıma vursanız, Allah razı olsun diyeceğim. . . . Biliniz ki, şu zamanda şu vazife-i imaniye çok mühimdir. Benim gibi zayıf, fikri çok
cihetlerle inkısam etmiş bir biçareye yükletmemeli, elden geldiği kadar yardım
etmeli.[1]

“Vazife-i imaniye,” “iman hizmeti,” “Kur’ân hizmeti,” yahut “iman ve Kur’ân hizmeti,” Bediüzzaman’ın Risale-i Nur hizmeti için kullandığı sıfatlardır. Bu ise, genel kanının tersine, hizmete bütünüyle ilmî bir nitelik kazandırmaktadır. Her ne kadar bir iman ile ilgili konular, pek çok kimsenin nazarında bir Âmentü ile başlayıp biten birkaç cümlelik bir takrirden ibaret zannediliyor ve daha başka şeylerin bir basamağı olarak muamele görüyorsa da, bu görüş, hiçbir şekilde, Bediüzzaman’ın bakış açısını yansıtmaz. Ona göre, bütün ilimlerin üzerinde iman ilimleri, herşeyin üzerinde de iman vardır ve iman ile ilgili hiçbir şeyin, başka hiçbir şeye âlet veya basamak olması düşünülemez. Onun için, bir iman hizmetinden söz edildiği zaman, sadece bir sosyal faaliyet akla gelmemeli, bu faaliyetler, bütünüyle bir ilmî muhtevâ içinde dikkate alınmalıdır.

İşte bu tespit, Risale-i Nur’un gerek derslerinde, gerekse hizmet esaslarında bilginin, belgenin ve kesin bilgi ve belgeye dayanan kanaatlerin egemen olduğu, yahut olması gerektiği sonucunu da beraberinde getirir. Bediüzzaman gibi bir zat, kendisini Risale-i Nur’un sahipliğinden çekerken, ilmin değerini bilen ve burhanı herşeyin üstünde tutan kimseleri talebeleri içinde görmenin rahatlığı içinde bunu yapmıştır. Nitekim, Hulûsi Bey ve Sabri Efendi modelinin birinci özelliğini anlatırken kullandığı son cümlede geçen “hakikî manevî verese [vârisler]” tabiri, bu konuya açıklık getirmektedir. Bediüzzaman’ın satırlarında miras ile ilgili bir söz geçtiğinde, bunun ilimden ibaret olduğu anlaşılmalıdır. Çünkü, onun gözünde miras, “veraset-i Nübüvvet” sırrıyla Hz. Peygamberden bize kadar aktarılıp gelen ilim mirasıdır; nitekim hadis-i şerifte “Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler dinar ve dirhem miras bırakmazlar; onlar ilim miras bırakırlar”[2] buyurulmuştur.

Yine Hulûsi Beye hitaben yazdığı bir mektubunda, Bediüzzaman, insanlara Risale-i Nur’daki iman hakikatlerini okurken, talebesinin de bizzat Risale-i Nur Müellifinin yerine geçtiğini ve Peygamber varisliğinden gelen nurlara mazhar olduğunu söylemektedir.[3] Böylece, kendisini Risale-i Nur’un sahibi olarak gören ve yazılmış olan eserleri bizzat telif etmişçesine onların sevincini yaşayan insanları, arkasında vâris olarak bırakmak ve Risale-i Nur talebelerini böyle bir verasete ehil olacak şekilde yetiştirmek, Barla yıllarından itibaren Bediüzzaman’ın prensibi olmuştur. Bediüzzaman’ın bir de “hakikî” sıfatıyla vurguladığı böyle bir veraset, hiç kuşkusuz, birtakım referanslarla veya noterden tasdikli vekâletnamelerle kazanılacak bir veraset değildir. Büyük ihtimalle, bu, kişi ile Rabbi arasında kalacak ve eserlerini de ancak kişinin ilmi, ahlâkı, fazileti ve hizmeti ile gösterecek bir vekâlettir; kapı herkese açık tutulmuş ve herhangi bir sayı, zaman veya mekân sınırlaması getirilmemiştir.

Barla mektubunda talebelerine böyle bir modeli hedef gösteren Bediüzzaman, aradan yıllar ve nice çileler geçtikten sonra, hayatının sonuna doğru kendisiyle yapılan bir mülâkatta, “Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir ve benim maddî ve manevî herşeyden feragat mesleğimden asla ayrılmayacaklardır; yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır”[4] şeklindeki sözleriyle, büyük bir rüyasının gerçekleşmiş olduğunu anlatacaktı.Birinci maddede atıfta bulunulan “hakikî manevî vârisler,” ayrıca “cesetleri muhtelif, ruhları bir” şeklinde tasvir edilmiştir. Aynı ideali paylaşan, aynı terbiyeyi alan, aynı ilmi okuyan ve yayan insanların arasındaki birlik ve bütünlüğü vurgulamak için bundan daha canlı bir benzetme düşünebilmek zordur. Burada, “tesanüt” başlıklı bir başka konu karşımıza açılmaktadır ki, ileriki bölümlerde bu konuyu ele alacağımız için, şimdilik sadece temas etmekle yetiniyoruz.
 
Üst