Dİne KarŞi ÜÇ Tarz-i Sİyaset

hasandemir

Asistan
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Birinci dünyevî tarz-ı siyaset:

Dünyayı âhirete tercih etmek

TEK PARTİ DÖNEMİ, özellike 20’li ve 30’lu yıllar, ‘dünyayı dine tercih’in rejim haline dönüştüğü ve dünyevîliğin bir devlet ideolojisi haline getirildiği yıllardı. Bu rejim, bir kısım Müslümanların eliyle, çoğunluğun da rızasıyla kurulmuş ve ayakta kalmıştı. Bu durum, ehl-i İslâm’ın ‘bilerek ve isteyerek’ dünyayı dine tercih ettiğinin işaretiydi. Aslında asırlar öncesinden tezahür eden sürecin acı bir meyvesiydi bu.

Son dönemdeki en dindar padişahların devrinde bile, dinî ilimlerin okutulduğu medreselerin, yitirdiği kâinatı da yeniden çalışarak ihya edilmesine değil, ülkenin her tarafında Avrupa kökenli laik bilimlerin okutulduğu ‘modern okullar’ın açılmasına gayret edildiği bir vakıaydı. Bu çelişkinin sebebi ‘geri kalmışlık’ duygusuydu. Ama, geri kalmışlık, rıza-yı ilâhîyi veya bâki âlemleri kazanma noktasında hissedilmiyordu. Peygamberler ve salihler silsilesinin bir kervan gibi dünyadan geçip asıl vatan olan âhiretin nurlu âlemlerine akması karşısında hissedilen ve Yunus’a “Göçtü kervan, kaldık dağlar başında” dedirten bir geç ve geri kalmışlık duygusu değildi bu. Müslümanlar, kaç yüzyıldır ‘bilim,’ ‘teknoloji,’ ‘medeniyet,’ vs. gibi dinden ve âhiretten bağımsız düşünülen, kendi başına amaç haline getirilerek dünyevîleşen sahalarda geri kaldıklarına hayıflanıyorlardı.

Dünyevî hedeflere ilerlerken, âhiret yolunda ister istemez gerileniyordu. Çünkü, insanlar gibi, toplumlar ve ümmetler de aynı anda iki yolda birden yürüyemiyordu. Bu yıllarda ilmî yeterliliği kuşkusuz olan, ama bu ilmi ‘dünyevî’ bir sürece râm eden birçok ‘İslâm âlimi’nin ‘zaruret var’ diyerek nice lâdinî icraata fetva verdikleri de mâlûmdu. Ehl-i İslâm, İbrahim sûresinin 3. âyetinin de mucizane bir biçimde işaret ettiği gibi, bilerek ve isteyerek dünyevîlik yolunu tercih etmişti. İstibdada başvurarak dünyevîliği dayatan rejim ise, hem ferdî dünyalardaki dünyevîliğin dış dünyadaki umumî yansıması ve bir diğer açıdan da kader canibinden bir uyarı hükmündeydi.

Artık revaçta olan kelime ve kavramlar ‘ilâ-yı kelimetullah, cihad, hamiyet-i diniye vs.’ değildi. ‘Bilim’di, ‘sanat’tı, ‘medeniyet’ti, ‘terakki’ydi. Toplumu bir arada tutacak bağ, din değil, milliyetti. Dönemin reisicumhurunun eliyle yazdırılan bir kitabın başlığından da anlaşıldığı gibi “Din Yok, Milliyet Var”dı artık. Bu aynı zamanda şu demekti: “Âhiret yok; sadece dünya var.” “Yaratıcı yok; tabiat, sebebler ve tesadüf var.” “İlâhî emirler yok, beşerî kanunlar var.” “Alemlerin Rabbine kulluk yok, cebbar bir devlete boyun eğme tarzında bir vatandaşlık var.”

1929’da, dönemin dünyevîlik siyasetinin mimarı, “‘Kanaat tükenmez bir hazinedir’ devri artık kapanmıştır arkadaşlar” diyordu. Bu sözün söylendiği yer ise Millî İktisat Kongresiydi. Kanaatin tükenmez bir hazine olduğu sözü ise, herşeyi mutlak ilmi ve hikmetiyle bilen Âlemlerin Rabbinin rahmet elçisi zâta (a.s.m.) aitti. Aynı zât, kendisini şu dünyada ‘bir ağacın gölgesinde dinlenen bir yolcu’ olarak tanımlıyordu. Dünya ise ‘âhiretin tarlası’ydı. En mükemmel insan olarak, o, bir âhiret yolcusuydu. Ve dünyaya baktığı zaman da âhiret için bakıyordu. Bu aynı zamanda, ebedden başkasına razı olmayan insan yaratılışının ifadesi ve insanın gerçek mutluluğunun anahtarıydı. Onun içindir ki, kendilerini âhiret yolcusu, dünyayı da âhirete hazırlık yeri olarak gören insanların zamanına ‘Asr-ı Saadet’ denmişti.

Şimdilerde ise, insanlar, o ağacın altını ve tarlayı bir ‘eğlence ve oyun parkı’ olarak görme meylindeydi. Yeni dönemin ‘dünya yolcusu,’ insanı ‘sıfırdan gelip sıfıra giden’ bir varlık olarak görüyordu. “Ben, saadet-i dünyayı ve lezzet-i hayatı ve terakkiyât-ı medeniyeti ve kemâl-i san’atı” diyordu, “kendimce, âhireti düşünmemekte ve Allah’ı tanımamakta ve hubb-u dünyada [dünyayı sevmekte] ve hürriyette ve kendine güvenmekte görüyorum.”

Ama, din ve dünya karşıtlığı ayan-beyan görüldüğü için, sistem fertlerin vicdanına giremedi. Okullarda, meydanlarda ve devlet binalarında kaldı.


İkinci dünyevî tarz-ı siyaset:

Âhireti dünyayla telif etmek

1980’lere dek, sistem din karşısında açık ve net bir ‘muhalif’ siyaset izledi, tercihini doğrudan doğruya ‘din ve âhiretin rağmına dünya’ şeklinde ifade etti. Taraflar ve çizgiler netti. Bu açıdan, imtihan bir derece hafifti.

Ama 80’lerle birlikte, çizgiler bulanıklaştı. İmtihan da zorlaştı. Bu dönemin tek cümlelik özeti, devletin en yüksek ricalinin biraraya gelip, devletin yeni tarz-ı siyasetini ifade eden şu kararıydı: “Sekülarizasyon [yani dünyevîleşme] süreci içinde laikliği zedelemeden dini sisteme dahil etmeliyiz.”

Bu, ikinci dünyevî siyasetin başlangıcına işaret ediyordu. Yani, dine ve âhirete açıkça cephe alınmadan, onu dünya yoluna engel olmaktan çıkarmaya, bilakis o yola çekmeye çalışılması siyasetine... Yukarıdaki ‘resmî’ ifadeler, doğrudan ve bizzat âhirete bakan din hakikatlerine doğrudan ve açıktan hücum edilmesinin fayda vermediği, o yüzden din hakikatlerinin artık dolaylı şekilde bertaraf edilmeye çalışılacağı anlamına geliyordu. Çünkü asıl yol, dünyevîleşme yoluydu. Dine uygulanacak siyaset de ‘sisteme dahil etme’ şeklindeydi. Ama esas olan yine laiklikti, laikliğin zedelenmemesiydi.

Derd-i maişet, hırs-ı dünya, kanaatsizlik, makam ve mevki zaafı, siyaset eksenli düşünme, niceliğin niteliğe tercihi... Kalben ve vicdanen İslâm’a taraftar oldukları halde, fiiliyatta dünyaya meyilli ehl-i İslâm’ın ‘sisteme dahil edilişi’ yukarıda sayılan zayıf noktalardan sağlandı. Gerçekten de, ehl-i din özellikle ekonomik açıdan sisteme dahil edildi. ‘Pasta’dan pay verildi. Onların da sistemin ‘nimet’lerinden faydalanmasına izin verildi. Onlara ekonomik, idarî ve siyasî bazı mevkiler sunuldu. Ama bunun karşılığında, meselâ ekonomi sahasında, dünyevîleşmenin tâ kendisi olan ‘homo economicus,’ yani herşeyi ekonomik açıdan düşünen insan modelinin inşasına onların da iştirak etmesine çalışıldı.

“Kanaat tükenmez bir hazinedir” hadis-i şerifine 20’lerde daha çok lafzen hücum edilmişti. Fakat 80’lerde doğrudan hadis-i şerife değil, ama o hadis-i şerifin ifade ettiği hakikata hücum edildi. İmanî bir haslet olan ‘kanaat’ duygusu devlet ricalinin gayretleriyle tahrip edildi, hırslar tahrik edildi, insanlar ‘tüketim’ yoluyla dünyaya teşvik edildi. Bütün toplumun hedefi ‘daha fazla şeye sahip olmak ve daha fazla tüketmek’ şeklinde belirlendi. Toplum katında, herşeyin ölçüsü ekonomi haline geldi ve/veya getirildi. Belki de o yüzden, 80’lerin dünyevîlik siyasetini yürüten zât, 20’lerin dünyevîlik siyasetinin mimarı için “Bugün yaşıyor olsaydı, o da benim yaptıklarımı yapardı” demişti.

Bu sürecin etkisiyle ‘dine hizmet’in tanımı bile değişti. İnsan ruhuna, kalbine, aklına ve nefsine iman hakikatlerinin nüfuz etmesi, şahsî teşebbüsü gerektiren ‘sa’y’ yerine, maddî sebeblere bağlandı. Ne kadar çok binaya, makineye sahip olunursa, rakamlar ne kadar büyük olursa, o kadar ‘hizmet’ edileceği düşünüldü.

Bu arada, yüksek düzeydeki idarecilerin çizdiği iki dünyayı da ‘idare eden’ hayat tarzı topluma telkin edildi. Hem dansedip hem namaz kılan; hem içki içen hem de hacca giden; hem tekkeye gidip zikreden hem de daha fazla zengin olmak için kapitalist kurallara uyan, üstelik bu iki hayat tarzı ve anlayışı arasında çelişki görmeyen bir garip insan tipiydi bu. Dünyevîlik ile uhrevîliği telif etmeye, yani barıştırmaya ve uzlaştırmaya çalışan; dünyayı âhiretin tarlası olarak değil, başlıbaşına yaşanacak bağımsız bir alan olarak gören; hayatında âhirete de bir ‘bölme’ ayıran; ebedî olandan başkasına razı olmayan vicdan ve ruhunu böylelikle ‘susturmaya’ çalışan esasen dünyevî/seküler bir hayat tarzıydı bu. Yükselen değerler dünyevî değerlerdi. Asıl tutulan dünyaydı, din ve âhiret ise dünyanın yolunda engel olmadığı sürece meşruydu.

Dönemin idarecilerine yakınlığıyla bilinen kimi sosyologların ‘din ile modern hayatın nasıl eklemlenebileceğini’ dert edinmeleri de yaşananların tesadüfî değil, plânlı-programlı bir sosyal mühendislik ürünü olduğunu gösteriyordu. Din ile modern hayatın birbirine eklemlenmesi, din ile dünyevîliğin barıştırılması demekti. Bu barışma, dünyayı dine tâbi kılarak, yani onu âhiretin bir aracı olarak kullanmak suretiyle gerçekleştirilmiyordu. Aksine, din dünyaya feda ediliyor, dünyevîleşmeye engel olduğu yerde ise, kendisine tavizler verdirilmek isteniyordu. Kolayca kırılabilen cam parçaları için, elmastan vazgeçiliyordu.

Bu arada toplum katında ilginç gelişmeler yaşandı: Bir tarafta, imanî zayıflığa işaret eden dünyevîlikle malûl olunuyorken, diğer tarafta İslâmiyet’e taraftarlık artıyordu. Zahiren bir çelişki gibiydi bu, ama bu sayımızın kapak konusunu oluşturan iman-İslâm ayrımı ile birlikte düşünüldüğünde, pek de çelişki sayılmazdı.


Üçüncü dünyevî tarz-ı siyaset:

Âhireti dünyaya âlet etmek

1990’larda sistemin ‘birlik ve beraberlik’ sancıları daha da arttı. Çünkü, dinin rağmına millî ve kavmî bir esas üzerine kurulu olan resmî ideoloji farklı ırklardan gelen insanları birarada tutmaya yetmiyordu. Bu yüzden, ‘sistemin bekası’ için özellikle Doğuda dine ve dinî nitelikli oluşumlara göz yumuldu.

Ülkenin batı kısmında da, halkın büyük bir kısmı, dinî görünüm arzeden bir siyasî partiye teveccüh gösterdi. Bu partiye oy verenlerin hepsinin hedefi ve amacı acaba doğrudan ve bizzat din miydi? Yapılan araştırmalardan da anlaşıldığı üzere, sözkonusu partiye oy verenlerin çoğunluğu aslında daha düzgün yollar, daha etkin bir ulaşım, daha iyi bir temizlik sistemi, daha etkin çalışan bir devlet, adaletli gelir dağılımı, ve millî birlik ve beraberliğin korunması gibi şeyler istiyorlardı. Bunlar ise, ancak dindarlar gibi ‘çalmayan, rüşvet almayan, dürüst ve çalışkan’ insanlar sayesinde gerçekleşebilirdi. Diğer bir deyişle, din bizzat kendisi için değil, dünyaya bakan neticeleri için isteniyordu. İstenen şeyler, elbette ki bizzat kötü değildi. Burada sorgulanması gereken, bu şeyleri asıl amaç edinen; dini de bu amaca ulaşmanın aracı olarak gören dünyevî zihniyetti.

Şahsî ve ailevî dünyasında farzlara, sünnet-i seniyyeye uyarak yaşamaya dikkat etmeyen insanların, ‘ülkenin menfaati için’ dini savunuyor oluşu belki dinin hakkaniyetine delil olması bakımından olumlu görülebilirdi. Ama, bir bakımdan da, üzerinde düşünülmesi gereken bir çelişkiydi bu. Din önce nefislerde, sonra aile hayatında, sonra mahalle ve şehirde... içten dışa doğru daireler şeklinde yaşanmalı ve tezahür etmeli iken, Türkiye’de durum tersine işliyordu. Türkiye’de din daha çok sonuçları ve fonksiyonları itibariyle kabul veya reddedilen ‘toplumsal bir gerçeklik’ olarak tezahür ediyordu.

Bugün için yeni olan şey, sistemin kendi bekası için böyle dinî nitelikli oluşumların iktidara gelmesine göz yumuyor oluşuydu. Çünkü sistem öncelikle ve bizzat kendisini, bekasını ve yararını düşünüyor; bunun için gerekirse dini de kullanabileceğini ihsas ediyordu.* Sistemin bekasına araç yapılmaya çalışılan ve ilginçtir kendisi de bu rolü severek ve isteyerek üstlenen dindar bir partinin, 20’lerin dünyevîleştirme siyasetinin mimarı için “Yaşasaydı, o da bizim partimize girerdi” demiş olması da, bu açıdan manidardı. Bundan sonra modernleşme sürecini—yani tüketicilik, milliyetçilik, devletçilik, dünyevîlik akımlarını—Müslümanların yürüteceği şeklinde, yarı tahmin, yarı temenni mahiyeti taşıyan tesbitlerin üzerinde çokça düşünmek gerekiyordu.

Bu hengâmda, herkesin ve özellikle dindar kesimin sorması gereken sorular herhalde şunlar olmalı: Din ne içindir? Ve din neye öncelik verir? Dünya ne içindir? Dünyanın âhiretten bağımsız bir alan olarak meşruiyeti mümkün müdür? Yani, dünyevîlik, İslâm’la bağdaşır mı? İslâmiyet’in hakimiyeti, Müslüman ünvanı taşıyan insanların hakimiyeti mi, yoksa İslâmîliğin hakimiyeti midir? Biz kimiz? ‘Biz’ derken kastettiğimiz nedir? İslâmiyet, dünyevî iktidarlar ve hakimiyetler için bir araç olarak kullanılabilir mi? Din böyle birşeyi öngörür mü?

Şimdilerde, bu sorular üzerinde ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. Tâ ki, dine karşı yürütülen ‘üç tarz-ı siyaset’e âlet ve yem olunmasın.


* Sistemin dini kendisine mümkün olan her şekilde âlet etmeye çalışmasının örneklerinden birini, eğitim sisteminde yaşanan değişimlerde görmek mümkün. Bilindiği gibi, artık dindarlar da kendi özel ilk ve orta dereceli okullarını kurabiliyorlar ve başta başörtüsü ve kıyafet olmak üzere daha önce tanınmayan bazı alanları da —dinî gün ve gecelerin idrak edilmesi gibi— kazanmış görünüyorlar.

Ama başta fen ve sosyal bilgiler gibi derslerin içeriği açısından bakıldığında, özel okul-devlet okulu ayrımı pek anlam ifade etmiyor. Dindar okullarda da fen derslerinde yaratılış âyetleri olan mevcudata sebeb-sonuç ilişkileri, kendi kendinelik vs. noktasında bakılabiliyor. İnsanı, ‘baş, gövde, kol ve bacaklardan oluşan bir canlı’ olarak tanımlayan 20’lerin, 30’ların din-dışı ideolojisinin, eğitim müfredatı kanalıyla körpe zihinlere işlenmesine devam ediliyor. İmanın altı esasına rakip olarak çıkarılan ‘altı ok’tan biri olan milliyetçilik, dindar okullarda da benimsenerek telkin edilebiliyor. Üstelik, eskiden cebbar devletin okuluna ve eğitimine karşı uyanık ve uzak duran dindarlar, artık bir rehavete kapılmış görünüyorlar. Başörtüsü mücadelesini kazanmanın verdiği rahatlıkla, tevhid-şirk mücadelesinin yaşandığı fen ve sosyal bilgiler konularında aynı cihad ruhunu devam ettirmeleri gerekirken, kayıtsızlık gösteriyorlar. Kimbilir, asıl problemin burada yattığını çokları hissetmiyor bile! Sonuçta, sistem kendi ideolojisinin en önemli esaslarını —tabiatçılık ve milliyetçilik— bu defa dindarların kendi kurumları aracılığıyla dayatabiliyor.

Dindar kurumlar aracılığıyla sistemin etkisini icra etmesinin bir diğer örneği, gerek tüketiciliği teşvik ve gerekse ulus-devlet ideolojisini telkin noktasında diğer kanallardan farksız kalan dindar radyo ve TV kanalları olsa gerek.


[Önemli Pasajlar] Dünyevî hedeflere ilerlerken, âhiret yolunda ister istemez gerileniyordu. Ehl-i İslâm, bilerek ve isteyerek dünyevîlik yolunu tercih etmişti. İstibdada başvurarak dünyevîliği dayatan rejim ise, ferdî dünyalardaki dünyevîliğin dış dünyadaki umumî yansıması hükmündeydi.

80’lerle birlikte, çizgiler bulanıklaştı. İmtihan da zorlaştı. Bu dönemin tek cümlelik özeti, devletin en yüksek ricalinin şu kararıydı: “Sekülarizasyon süreci içinde laikliği zedelemeden dini sisteme dahil etmeliyiz.”

Bugün için yeni olan şey, sistemin kendi bekası için böyle dinî nitelikli oluşumların iktidara gelmesine göz yumuyor oluşuydu. Bu noktada, modernleşme sürecini Müslümanların yürüteceği şeklinde, yarı tahmin, yarı temenni mahiyeti taşıyan tesbitlerin üzerinde çokça düşünmek gerekiyor.

Sormamız gereken sorular şunlar: İslâmiyet’in hakimiyeti, Müslüman ünvanı taşıyan insanların hakimiyeti mi, yoksa İslâmîliğin hakimiyeti midir? İslâmiyet, dünyevî iktidarlar ve hakimiyetler için bir araç olarak kullanılabilir mi? Din böyle birşeyi öngörür mü?

10.05.2004


Murat Çiftkaya
www.karakalem.net
 

hasandemir

Asistan
Katılım
7 Eki 2006
Mesajlar
624
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Bu yazılardan çekindiler

Şu yazıları okuyun ondan sonra tartışalım dedik.Yanaşan olmadı.Türkiye'de fikir namusu yok diyenlere gelde hak verme.
 
Üst