Deyimler sözlüğü

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
Başımız sağ olsun:

Bir vefat haberi alındığında “başımız sağ olsun!” demek âdet olmuş. Bu duâyı ederken sağ olmasını istediğimizin kim olduğunu hiç düşündük mü acaba?

Başımız sağ olsun! Ya’ni vefât eden etmiş, büyük hüzün; ama BAŞIMIZ sağsa, bu acı tahammül edilemeyecek bir acı değildir. Yeter ki başımızda bir BAŞ olsun!

Vefat eden her müslümanın ardından bu dua ediliyorsa, bunda bir hikmet var diyerek biraz araştırdığımızda buradaki BAŞ'ımızın HALÎFEMİZ olduğu anlaşılıyor.

HALÎFEMİZ bizim BAŞIMIZDI. Bizim dünya ve âhiretde saadetimiz için çalışan, çabalayın, Allâh’ın rızâsına muvâfık bir devlet idâresi mes’ûliyyeti altına girmiş, kendisini fedâ etmiş bir BAŞ!

Bu BAŞIMIZI kestiler. Bugün BAŞSIZ kaldık. Ne yazık ki olmayan BAŞIMIZIN sağolması için duâ etmeye halen devam ediyoruz!

Ne acı…

Başı kesik bir hâlde şu dünyâda Allâh’ın rızasını arıyor ve her birimiz ayrı ayrı, birbirinden bîhaber İSLÂM’ı yaşamaya çalışıyoruz.

Selam ve dua ile...
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
İpe Un Sermek:



Komşuları, Nasrettin Hoca'dan devamlı olarak öte beri istedikleri için, Nasrettin Hoca, komşularından bıkmış. İstenen şeyleri vermemek için, bir bahane öne sürüyormuş.


Yine bir gün komşularından biri, Nasrettin Hoca'nın kapısını çalmış.

- Hoca, demiş, karım çamaşır yıkadı. Çamaşırı asmak için, çamaşır ipi verir misin?.. Nasrettin Hoca, komşudan bir şey istemenin böylesine rastlamadığı için, kızgınlıkla:

- İp boş değil, üzerine un serdim, demiş.

Komşu, hayretle sormuş:

- Amma yaptın Hoca? İpe un serilir mi?

Nasrettin Hoca dayanamamış:

- İnsanın vermeye gönlü olmayınca, ipe un da serer...
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
Pabucu Dama Atılmak:



Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu. Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı.

Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim. Ama kusurlu çıktı. Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor. Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu.

Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu. Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu. Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu.

 

Verda

Gales
İhvan Üyesi
Katılım
9 Nis 2010
Mesajlar
10,916
Puanları
113
Güzel bi konu, teşekkürler sn Eba =)
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
İnsanoğlu Kuş Misali

Zamanında Üsküdar’da bir “Miskinler Tekkesi” bulunurmuş. Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış. İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış. Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış. Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok.

Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım.

İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım.

Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider. Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır.

Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: “Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali. Dün neredeydim, bugün neredeyim”
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
Ağzından Baklayı Çıkarmak

Vaktiyle çok küfürbaz bir adam yaşarmış. Zamanla kendine yakıştırılan küfür bazlık şöhretine tahammül edemez olmuş. Soluğu bir tekkede almış ve durumu tekkenin şeyhine anlatıp sırf bu huyundan vazgeçmek için dervişliğe soyunmaya geldiğini söylemiş. Şeyh efendi bakmış, adamın niyeti halis, geri çevirmek olmaz, matbahtan bir avuç bakla tanesi getirtmiş. Bunlara okuyup üfledikten sonra yeni dervişe dönüp tembih etmiş:

-Şimdi bu bakla tanelerini al. Birini dilinin altına, diğerlerini cebine koy. Konuşmak istediğin vakit bakla diline takılacak, sende küfür etmeme isteğini hatırlayıp o an da söyleyeceğin küfürden geçeceksin. Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir baklayı dilinin altına yerleştirirsin.

Adamcık şeyhinin dediği gibi tekkede kalıp kendini kontrol etmeye başlar. Bu arada şeyh efendi de bir yere gidince onu yanından ayırmamaktadır. Yağmurlu bir günde şeyh ile derviş bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılır ve gençten bir kız çocuğu başını uzatarak,

- Şeyh efendi, biraz durur musun?

Deyip pencereyi kapatır. Şeyh efendi söyleneni yapar, illa yağmur sicim gibi yağmaktadır. Sığınacak bir saçak altı da yoktur. Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur. Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçer içinden ve tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünür ve,

- Şeyh efendi, der, birkaç dakika daha bekleseniz...

Şeyh içinden "lahavle" çekse de denileni yapmamak tarikat adabına mugayir olduğundan biraz daha beklemeyi göze alır. O sıra da küfürbaz derviş kendi kendine söylenmeye başlamıştır. Yağmurun şiddeti gittikçe artmakta, bizimkiler de iliklerine kadar ıslanmaktadırlar. Nihayet pencere üçüncü kez açılır ve kız seslenir:

- Gidebilirsiniz artık!..

Şeyh efendi merak eder ve sorar:

- İyi de evladım bir şey yok ise bizi niçin beklettin?

- Efendim, der kız, elbette bir şey var, sizi sebepsiz bekletmiş değiliz. Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk. Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış. Annem sizi geçerken gördü de yumurtaları kuluçkaya koydu.

Münasebetsizliğin bu derecesi üzerine şeyh efendi,

- Ulan derviş, der, çıkar ağzından baklayı..
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
Eli Kulağında:

Gerçekleşmesi pek yakın olan işler hakkında “(Henüz olmadı ama) eli kulağında” deriz. Bu deyimin kaynağı Asr-ı Saadet’te Bilal-i Habeşi’ye kadar uzanır.

İslamiyet yayılmaya başlayıp da müslümanların sayısı artınca, namaz için onları bir araya toplamak üzere ezan okunması kararlaştırılmış ve sesi güzel olduğu için Habeşistanlı eski köle Hz. Bilal, bu vazifeye seçilmişti.

Ne var ki Medine’de müşrikler ve diğer dinlere mensup olanlardan bazı tahammülsüz insanlar, ezan okunurken sesi duyulmasın diye gürültü yapmaya, çocukları toplayıp Bilal-i Habeşi ile alay etmeye başlamışlardı.

Bunun üzerine Hz. Bilal, ellerini kulaklarına tıkayarak ezan okumaya başladı bilahare müezzinler ellerini kulaklarına tıkamayı bir tür Bilal-i Habeşi sünneti gibi gördüler ve ezanı öyle okudular.

Eskiden birisi yakındakine,

- Ezan okundu mu, dediğinde, eğer vakit çok yakın ise,

- Okunmadı ama (müezzinin) eli kulağında; dermiş.
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
Balık kavağa çıkınca:

Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehriymiş.

Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış.

Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise, Tophane’den Rumeli Kavağına ve Üsküdar’dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış.

Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerine de balıkçılar,

-Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız biz... derlermiş.

Not: Eskiden bu deyimdeki mananın ciddi ciddi balığın kavak ağacına çıkması sanırdım. Oysaki balık bollaştıkça ucuzladıkça kenar semtlere uzak semtlere ulaşırmış. Yani kısacası Anadolu Kavağına ve Rumeli Kavağına balığın ulaşması balığın ucuz ve bol olmasına işaret.

Sizde balıkçıdan ucuza balık isteyince cevap hazır: - O fiyata balığı balık kavağa çıktığında...

Selam ve dua ile...
 

Ebu Computer

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
11 Haz 2013
Mesajlar
22,183
Puanları
83
Geçti Bor’un Pazarı Sür Eşeği Niğde’ye...



Anlamı; Bu deyim, “bir fırsat kaçınca, hiç olmazsa bundan sonraki fırsatı değerlendirmek gerekir” mânâsında kullanılır.

Hikayesi; Bor, Niğde’ye on üç kilometre uzaklıkta bulunan bir ilçedir. Eskiden beri, pazarı ile meşhurdur. Bu pazar çok kalabalık olur, herkes, her türlü malını satar ve her aradığını bulabilir. Bu meşhur pazar, salı günü kurulur. Evvelce, ondan bir gün sonra da Niğde’nin pazarı gelirdi.Vaktiyle, bir salı günü pazara gelmekte olan bir köylü, kasabaya yaklaşırken, bir su başında biraz dinlenip, eşeğini de otlatmak ister. Eşeği, uzunca bir iple ağaca bağlar. Kendisi de başka bir ağacın altına oturur. Sabahleyin erken kalktığı için, oracıkta sızar ve uyuya kalır. Uyandığı zaman, güneşin epeyce tepeye dikildiğini görüp, hemen eşeğine atlar ve yola çıkar. Fakat pazar dağılmıştır. İşini bitirip köye dönmekte olan köylüler bu hâli görünce:Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” derler.
 
Üst