Dergah Dergisi | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Dergah Dergisi

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42



Muhammet Cemal Ünal’ın kapak şiiriyle başlıyor dergi. Kısa Metraj adındaki şiir iyi mısralar bırakıyor okuyucuya. Ayhan Emir Yolcu, Elif Nuray, Ersin Özarslan, Serdar Arslan, Mehmet Uğurlu, Hüseyin Konak, Mustafa Uçurum ve Selma Ayerdem diğer şairler.
Şiirlerde bu sayı kalite daha iyi. Sanırız şairler doğum sancılarını bitirmek üzre.
Ali Görkem Userin derkenar sütunlarının kalemi. Hikayesi olanlar ise Görkem Evci ile Yılmaz Yılmaz. Yılmaz Yılmaz’ın bu sene başında ilk kitabı yayınlanmıştı.
Emir Ali Çevirme, İskender Pala’nın son kitabı Şah&İstanbul kitabını kritize etmiş. Bizce o kitap kritize edilmeyi hak etmiyor.
Hümeyra Yuva’nın A. Hamdi Tanpınar eşelemeleri de devam ediyor.
Dergah güzel bir sayı olmuş. Almak lazım, okumak lazım. Bir de saklamak…




İzdiham
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


BU SAYI

Dünya yeni bir denge arıyor. Ya da yeni bir paylaşım. Paylaşım için artık birinci ve ikinci cihan harpleri gibi büyük savaşlar istenmiyor. Sudan sebeplerle mahalli bölgelerde çatışmalar, işgaller vuku buluyor. Türkiye bu yeni denge sürecinde doğu ile batı arasında milli menfaatlerine uygun bir yerde durmak istiyor. Tıpkı Abdülhamit; Yurtta sulh-cihanda sulh; Komşularımızla sıfır problem gibi. Dik duracağımızı umuyoruz.
Muhammed Cemal Ünal, Ayhan Emir Yolcu, Elif Nuray, Ersin Özarslan, Serdar Arslan, Mehmet Uğurlu, Hüseyin Konak, Mustafa Uçurum ve Selma Ayerdem bu sayının şairleri.
Ali Görkem Userin ve M. K. ‘derkenar’ sütunlarında yazdı. Görkem Evci ve Yılmaz Yılmaz hikâyeleri ile bu sayımıza katkıda bulundu.
Hakkı Özdemir Türk modernleşmesi ve edebiyatımız konusundaki derin ve özenli incelemesine devam ediyor.
Emir Ali Çevirme, İskender Pala’nın son kitabı “Şah & Sultan” üzerine yazdı.
Bu sayının ‘orta sayfa sohbeti’ni Ömer Faruk Hamurcu ile yaptık. Taşrada bir televizyonun nereden nereye ulaştığı konusunda fevkalade aydınlatıcı bir konuşma oldu. Hamurcu’nun verdiği bilgiler merkez karşısında, taşrada yeni merkezler oluştuğunu, bunların televizyonların, radyo ve gazeteyle desteklendiğini, ihmal edilmeyecek bir tesir gücü kazandıklarını anlattı.
İbrahim Kalın “Mevlana akıl ve felsefe” çerçevesinde, Mevlavna’nın eserlerinden hareketle hayatı ve dünyayı nasıl yorumlamamız, nasıl görmemiz ve nasıl anlamamız hususunda çok değerli bir makale yazdı.
Hümeyra Yuva “edebiyatımızda ayna” unsurunu eşelemeye devam ediyor. Bu sayıda A. H. Tanpınar’ın “ayna”ya nasıl yaklaştığını, onu nasıl kullandığını ortaya koyuyor.
Daha güzel sayılarda buluşmak umuduyla.

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
BU KAFESTEKİNİN HİKAYESİ

O derdini hikaye ediyor aslında
Söylem ve ses olarak Mustafa Kutlu’nun sesine, ızdırabına, yakın bir ses Görkem Evci..


Dergâh dergisinin son sayısında bir hikâye dikkatimizi çekti. Konusu itibariyle yeni bir ses olmamakla birlikte bildik modern bir konunun heyecanlı bir dille aktarılması bakımından kendi soluğunu oluşturabilecek bir hikayeci adayı bizleri selamladı. Hikâyeci adayının adı: Görkem Evci. Hikâyesi, “Kafes”.


Herşey yolunda mı?
“Kafes” Erdinç adında 12 yaşında bir çocuğunun “kafes” diye nitelendirdiği mahallesinden kendi özgürlüğüne kaçışını öykü ediniyor. Mahalle gökdelenler arasında kalan bir mahalle. Mahallenin varlığını dayandırdığı temeller yerinde Evci’nin: “Her yerde bir bezginlik… Her şey yorgundu burada… Evlerin ayakta durmak için birbirine dayanması da bundandı.”
Söylem ve ses olarak Mustafa Kutlu’nun sesine, ızdırabına, yakın bir ses Evci: “…Serde gurur var kahrolası gurur… El âlemin merdivenini, tuvaletini temizleten ama köye dönmeyen mani olan gurur. Yere batsındı böylesi.”
Herkes derdini bir şekilde anlatır. Bugün şehir hayatı gettolardan oluşuyor. Mahalleler arasında duvarlar var. Site içinde yaşıyor, aynı mahalleyi paylaşamıyoruz bile. Kaleler içinde yaşam. Herkes bir şekilde kale içinde yer almak istiyor. Erdinç’in hikâyesi de böyle kaleler içinde yer almak isteyen bir çocuğun hikâyesi. Hakkarili bir çocuk Boğaziçi’ni kazanıyor, müthiş de bir çaba gösteriyor bunun için. Büyük bir potansiyel enerji, hedef daralmasından hedefe ulaşınca bitiyor, yerini ümitsizliğe bırakıyor.

Gelecek için iz bırakmalı
Evci’nin hikâyesini okuduğumda bu hikâyede anlatılanlar doğru ama bu hikâyede aşılmalı diye düşündüm. Ahmet Uluçay tarzı hikâyelendirme yani rüyaya/hedefe dayalı anlatım okuru ya da hikâye yazarını bir yere götürür ama bu kalıcılık izini de silen bir unsur olabilir. Çünkü aktüele dayalı anlatım an içinde bir kıymeti haiz olsa da gelecek için iz bırakamaz.
Görkem Evci, Hakkarili bir genç gibi edebiyatın Boğaziçi’si olan Dergah dergisinde hikayesinin gelişimi için bir kapı aralamış. Önemli olan devamı. Devamında bu tarz bir hikayelendirmeyi tercih ederse Görkem, o aynalı kafesler arasına kendini bırakmış olur. Mademki hikaye Erdinç’in baba evinden kovulması ve gece karanlığında yola revan olmasıyla bitiyor, hikaye kaldığı yerden devam etmeli ve Görkem de gencin bakış açısını değiştirmeli. Bu bakış açısı değişikliği aynı zamanda kendisi için de kapılar açacak imkânlar sağlayacaktır. Kısa hikâyelere devam etmeli Görkem. Uzun hikaye kendi mantığı içinde olursa olmalı yoksa, yazılmak için yazılmamalı uzun hikaye. Mustafa Kutlu’nun hangi uzun hikâyesi daha tatlı? “Uzun Hikaye” ya da “Beyhude Ömrüm” dediğini duyuyorum.
Görkem Evci, genç bir hikâyeci edebiyat otağında ulaşılması için önemli bir kapı araladı kendine. Kapılar kapıları aralasın, aralar araları kovalasın, Görkem’in hikâyesi büyüsün, büyüsün, köklensin koca bir çınar olsun.
Sözlerim dua olsun.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5206
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Dergâh Ocak:
İsmail Kara’nın “Kimin Milletindensin? İstiklal Marşı’nın “Millet” Üzerine Bir Deneme” başlıklı yazısıyla başlayan dergide, orta sayfa söyleşisi 9 şiir kitabını birden yayınlayan Mehmet Aycı’ya ayrılmış. Işık Yanar, Hakan Arslanbenzer ve Serdar Arslan “derkenar” sütunlarında yazmış. Muhammed Hüküm’ün kaleme aldığı İhsan Oktay Anar’ın “Kitab-ül Hiyel”inde kurgusal yapı ve ekonomik döngü başlıklı yazı dikkat çekici yazılardan.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Gürültülere Kurban Gidenler..




Bu sayımızla Dergâh’ın 21. cildi tamamlanmış oluyor.

Bizi bunca yıldır destekleyen okurlara ve abonelerimize teşekkür ediyoruz. Dergilerin kaç sayı yayımlandıkları değil, yayım süresinde ne yaptıkları önemlidir. Bundan böyle yine okurların bizi destekleyeceklerine inanıyor, abonelerin kayıtlarını yenilemelerini bekliyoruz.
Cevdet Karal, Gökhan Akçiçek, Serdar Arslan, Hüseyin Akın, Bülent Parlak, Süleyman Unutmaz, Mehmet Narlı ve Alper Gencer bu sayının şairleri.
İbrahim Gökburun ile Ömer Kalafatçı ‘derkenar’ sütunlarında yazdı.
Mukadder Gemici ve Handan Yıldız hikâyeleri ile bu sayımıza katkıda bulundu.
Mustafa Kök, Kahramanmaraş’ta gerçekleşen bir musiki ziyafetini dile getiriyor.
Bu sayının ‘orta sayfa sohbeti’ni yirmi yıl sonra ikinci hikâye kitabını yayımlayan Gökhan Özcan ile yaptık. Özcan az yazan bir hikâyeci, ama yirmi yıl sonra çıkardığı kitap coşkuyla karşılandı. Konuşmasında hikâye türü ve kendi hikâye serüveni üzerine aydınlatıcı bilgiler veriyor.
Nermin Yazıcı “modern anlatılarda lanet olgusu” üzerinde duruyor ve bu çerçevede A. H. Tanpınar’ın “Abdullah Efendi’nin Rüyaları” hikâyesini inceliyor. Yazıcı’nın incelemesi dergimiz için uzun, ancak içeriği kıymetli bir metin. Bunu fırsat bilerek 24 sayfalık dergimize bu kadar uzun yazılar gönderilmemesini rica ediyoruz.
Yunus Emre Tozal, Hasan Öztürk’ün “Yazının İzi” kitabını yetkin bir yaklaşımla ele aldı.
Son yazı M. K. rumuzlu bir deneme.
Daha güzel sayılarda buluşmak umuduyla.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Bir Derdi Olan İnsanları Yazmayı Yeğliyorum



Dergimiz bu sayıda XXII. cildin yayımına başlamış bulunuyor. Bunca yıl bizleri destekleyen okur ve abonelerimize teşekkür ediyoruz. Okurlarımızdan kendi kayıtlarını yenilemelerini, ayrıca dergiye yeni abone kaydetmelerini bekliyoruz.
Mustafa Köneçoğlu, Fatma Şengil Süzer, Salih Bektaş Kevserkul, Cevdet Karal, Muhammed Cemal Ünal, Nadir Aşçı, Mustafa Pınarbaşı, Tuğba Çelik ve Yusuf Zinnur Keskin bu sayının şairleri.
Süavi Kemal Yazgıç, Hamit Omeri ve Nurşah Karaca ‘derkenar’ sütunlarında yazdı.
Sibel Eraslan ile Vagıf Sultanlı hikâyeleri ile bu sayımıza katkıda bulundu.
Yakup Altıyaprak şiirimizin önemli simalarından Mevlâna İdris’in “Rüzgâr Kesen Makas” adlı şiirini tahlil ediyor.
Bu sayımızın ‘orta sayfa sohbeti’ni hikâyeci Nermin Tenekeci’yle yaptık. Tenekeci az ve öz yazan biri. Henüz ilk kitabını çıkardı. Bu ilk kitap okunduğunda yazarın nasıl bir olgunluğa ulaştığı görülecektir. Konuşma, Tenekeci hikâyesinin nirengi noktalarına işaret ediyor.
Tahsin Yılmaz insanın “dünya serüveni”ni irdeleyen metafizik yönü zengin bir yazıyla aramızda.
Recep Seyhan kültürümüzde geniş yer tutan “Kerbelâ Mersiyeleri” üzerinde duruyor.
Doç. Dr. Fatma Açık, Nazım Hikmet Polat’ın yayıma hazırladığı Dr. Şerafettin Mağmumi’nin “Anadolu ve Suriye Hatıraları”nı tanıtıyor.
Hasan Öztürk her yıl olduğu gibi bu yıl da Dergâh’ta yayımlanan hikâyelerin dökümünü, içeriğini ve değerlendirmesini veriyor.
Bu sayının son yazısı yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun “Altın Ayı” ödülünü alan “Bal” filmi üzerine. Yazıyı Metin Tonbul kaleme aldı.
Daha güzel sayılarda buluşmak üzere.

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42

Sokağın Derdi, Sokağın Sesine Yansır


Dergimize çok sayıda şiir-hikâye-deneme-inceleme türü ürün geliyor. Okuyucumuzun ilgisine teşekkür ederiz. Bu ilgiyi taçlandırmak için bir teklifimiz olacak: Dergiye ürün gönderen arkadaşlar aynı zamanda abone olsalar. Güç birliğine ihtiyacımız var.

Ömer Erdem, Emel Özkan, Fatih Çodur, Bülent Parlak, Mehmet Narlı, Duygu Küçüker, Koray Feyiz ve Onur Bayrak bu sayının şairleri.
Yıldız Ramazanoğlu ve Suavi Kemal Yazgıç ‘derkenar’ sütunlarında yazdı.
Nurşah Karaca ve Görkem Evci hikâyeleri ile bu sayımıza katkıda bulundu.
Prof. Dr. Orhan Okay’ın “Edebiyatın üstünlüğü” yazısı bir eserinden alınma. Bu çerçevede iki yazı daha yayımlanacak. Bu tür yazılar önemine binaen ne kadar yayımlansa ne kadar okunsa o kadar iyidir.
Selman Bayer, Reşit Güngör Kalkan’ın “Ben İsmet Özel Şair…” adlı kitabını inceliyor.
Bu sayının ‘orta sayfa sohbeti’ni hikâyeci Kâmil Yeşil ile yaptık. Yeşil, konuşmasında hikâye türü üzerine fikirlerini ve kendi hikâyesinin özelliklerini dile getiriyor. Konuşmayı Yılmaz Yılmaz gerçekleştirdi.
Fulya İbanoğlu Mehmet Âkif’in Mısır’dan İstanbul’a döndüğünde matbuatın bu dönüşü nasıl karşıladığını ele aldı.
Turan Karataş, Ali Ayçil’in “Kovulmuşların Evi” adlı deneme kitabını değerlendirdi.
Emel Koşar, Levent Mete’nin “Rika’nın Beyninde” adlı romanında görülen “bilinç yolculuğunu” inceliyor.
Güldane Çolak Osmanlı döneminde yurt dışında öğrenim gören ilk kız öğrencilerin serüvenine dair bir yazı yazdı.
Aziz Mahmut Öncel, Ahmet Sarı şiirini inceliyor.
Esra Polat ilk Türk romanlarından ikisini ele alarak “tip dağılımını” ve “karakter kurgusunu” ortaya koydu.
Daha güzel sayılarda buluşmak üzere.

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Şiir Nedir, Ne Değildir?



Seçim yaparız, önemli değil. Önemli olan “Yeni ve sivil bir anayasa” yapmak. Milletin ve zamanın ruhuna uygun. Zor olacak. Zaman alacak. Çok tartışılacak. Ama eğer önemli bir ülke olmak istiyorsak “anayasa” yapmalıyız. Beceremez isek yazık koca tarihimize ayıp.
Ali Ayçil, İdris Ekinci, Hatice Er, Mustafa Könençoğlu, Mustafa Akar, Yusuf Zinnur Keskin, Mikail Söylemez, Tuğba Çelik ve Fatih Yavuz Çiçek bu sayının şairleri.
Atakan Yavuz, Suavi Kemal Yazgıç ve M.K. “derkenar” sütünlarında yazdı.
Bahadır Cüneyt Yalçın ile Yakup Özkaraalp hikâyeleriyle bu sayımıza katkıda bulundular.
Geçen sayıda belirtmiş olduğumuz gibi Prof. Orhan Okay’ ın ikinci yazısını yayımlıyoruz. Bir yazı daha çıkacak.
Sezai Coşkun Fatma Barbarosoğlu ’ nun son romanı “Son on beş dakika” üzerine yazdı.
Bu sayının “orta sayfa sohbeti” ni Fatma Barbarosoğlu ile Nazife şişman kendi aralarında yaptılar. Ülke için fevkâlade önemli bulduğumuz “hayat tarzı” nı tartıştılar. Kendilerine teşekkür ediyoruz.
Ercan Yıldırım oldukça uzun bir makale ile aramızda. Konu belli bir bağlam içinde “Akif’ in İslâmcılığı”. Yazının ikinci bölümü önümüzdeki sayıda yayımlanacak.
Gönül Türüt kadim bir konuyu yeniden tartışıyor: “Şiir nedir, ne değildir?”
Hikaye gazete yazılarından tanıdığımız Gökhan Özcan aynı zamanda fotoğraf da çekiyor. Gökhan’ ın fotoğraflarını zaman zaman yayımlayacağız.
Geçen sayı, okurlarımıza dergimize abone olmaları için bir çağrıda bulunmuştuk. Bu çağrı karşılıksız kalmadı. İlgisini esirgemeyenlere teşekkür ederiz.
Daha Güzel sayılarda buluşmak umudu ile.

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Uzun süredir şiir yazmayan Ali Ayçil, bu ayki Dergah Dergisi’nde kapakta “Orta Sınıf” şiiri ile yer alıyor. Geleneksel kültür anlayışımızı yansıtan kelimeler ile artık günümüz teknoloji dünyasındaki kelimelerin harmanlandığı bir şiir Orta Sınıf.

İdris Ekinci Bey, Hıçkırık Otu adlı şiirinde yalnızlık trenine bindiği günleri anlatıyor. Hatice Er, Mustafa Köneçoğlu, Mustafa Akar, Yusuf Zinnur Keskin ve Mikail Söylemez ile Tuğba Çelik ve Fatih Yavuz Çiçek dergide şiirleri olan diğer şair ve şaireler.


Geçen sayıda da Derkenar köşesinde kalemi olan Suavi Kemal Yazgıç adlı şair ve eleştirmen ile sesi soluğu çok çıkmasa da iyi şiirler yazan Atakan Yavuz ile M.K. derkenarın bu sayıdaki yazarları.

Bahadır Cüneyt Yalçın Vasiyet adlı uzun bir hikaye ile dergide karşımıza çıkıyor. Güzel mi? derseniz henüz okumadığımız için bir şey deme imkanımız yok henüz. Orhan Okay’ın Edebiyatın Gücü adlı makalesi tekrar tekrar okunmaya değer bir metin olmuş.


Dergide Fatma Barbarosoğlu ile Nazife Şişman Hanımefendi ise karşılıklı muhabbet ederek edebi değerlendirmelerde bulunmuşlar. Kentler, siyaset, imkanları dile doladıkları söyleşi dolu dolu olmuş.


Gönül Türüt ise Şiir Nedir, Ne Değildir? adlı yazısında çok eski bir konuyu yeniden kaleme almış.


Yapılacak şey dergiyi gidip satın almak artık.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
UZUN ENTARİLİ DEVRİM

F. Barbarosoğlu ve Nazife Şişman
Bizim kavramlarımızla yaşamamızın vakti geldi de geçiyor bile. Neden Gazali’ye bir Batılı gibi bakıyoruz? İki dertli insan cevaplıyor.


Dergah dergisinin Mayıs sayısında bir orta sayfa diyalogu dikkatimiz çekmişti. “Bütün meseleleri hayat tarzı üzerinden tartışıyoruz” üst başlıklı diyalogda Fatma Barbarosoğlu ile Nazife Şişman “dünyanın gündeminde ne olursa olsun bütün tartışmaları hayat tarzı üzerinden tartışıyoruz” diyerek olana yeni bir bakış kazandırmayı amaçlamışlar. Ülkenin etrafında bunca olay varken “günlük konuşma söylemi” bir ilahiyat profesörü ile bir aile danışmanı bir bayanın beyanatları üzerinden işliyor. Fatma Hanım’a göre bizde hayat tarzı üzerinden tartışmak, özellikle 2000’li yıllarda ivme kazandı.
Entarililer devrim yapamaz
Nazife Şişman, Arapların “Arap Baharı” diye nitelendirdiği isyanların Türk medyası tarafından ya da Türk kamuoyu tarafından nasıl algılandığı üzerinde duruyor. Nazife Şişman diyor ki: Türkler Arapların isyan edebileceklerini hiç düşünmediler ve isyanların arka planını ABD’ye bağladılar. Çünkü “Çöldeki Arap” ya da “uzun entarili Arap” imajı bizim Arapların isyan edebileceği varsayımını ortadan kaldırıyor. Ona göre hayat tarzı üzerinden tartışma o kadar yoğun ki toplumsal travmalarda bile ahlakilik ıskalanabiliyor.




Kimlik varsa ahlak yoktur
Barbarosoğlu kimlikçi yaklaşımın ahlaki duyarlılıkları öldürdüğünü belirtiyor. Ölüm ve öldürme birilerine yakıştırılan bir eylem oluyor. Seçim sürecinde Türkiye’de etnik temelli siyaset amacı güden anlayışların “öldürme, vurma, hesap sorma, kan” gibi olumsuzluğu imleyen ifadeler kimlikçi yaklaşımın getirdiği bir netice. İfadenin varlığı kadar bu ifadelerin okumuş beyaz yakalılar tarafından bile taraftar bulması hazin bir sonuç. Denebilir ki okumakla bizleri istedikleri standarta getirebiliyorlar.

Ya buraya gelirseler…
Şişman hayat tarzını ya da kişiliği belirleyen unsurları şöyle açıklıyor: Beden giysileri, boş zaman kullanımı, yiyecek- içecek tercihleri, ev-otomobil ve tatil seçimleri. Barbarosoğlu bu ilintilerin sınıfsal bir yaklaşımla ortaya konduğunu söylüyor. Ortak görüşleri şu: Sınıfsal farkların varlığı biri diğerine taşınınca başlıyor ve “ya o buraya gelirse” tehlikesi ile karşı karşıya bırakılıyor insan. ABD’deki siyasal iktidar, halkına Afganistan, Irak ya da başka bir yerde neden var olduğunu bu cümleyle anlatıyor: “Biz gitmezsek onlar gelirler…”

Uydurma bir kavram: Endişeli Modernler
Daha önce Nilüfer Göle’ye ilgili bir yazıda da denildiği gibi Göle’nin toplum literatürüne kazandırdığı kavramlardan biri de “endişeli modernler” kavramı. Diyalogun belli bir yeri bu kavrama ayrılmış. Hem Nazife Şişman hem de Barbarosoğlu bu kavramı kabullenerek bu kavramın ifade ettiği topluluğu Cumhuriyet elitleri ile irtibatlandırıyorlar.

Estetik incinme
Şehirleşme yeni kavram alanlarını da beraberinde getiriyor. Bugün “endişeli modernler”in “ötekiler”ini beğenmeme(!) sebebi, estetik kaygı(!) Buna mukabil “ötekiler”de estetik kaygı(!) yı gidermek için Başakşehir modelleri pazarlıyor.
Devlet memuru isen dini ibadet olmaz
Olay, Barbarosoğlu’nun anlatımıyla, Güneri Civaoğlu ile Bakan Ali Babacan arasında geçiyor. Civaoğlu Ali Babacan’a beş vakit namaz kılıp kılmadığını soruyor. O da bir an tereddütle “evet” diyor ama Civaoğlu ekliyor:
-Hâlâ?
-Hâlâ derken…?
- Bu yoğunlukta nasıl vakit ayırıyorsunuz?
-Namaza her zaman vakit bulurum.
Barbarosoğlu konuşmadaki “hâlâ” sözcüğünü bir direnme olarak görüyor. Seküler olanlar direniyorlar, diyor. Ona göre bugün kamusal alanda hayat tarzı kavgasının sebebi aslında sekülerlerin bu bakış tarzı ve dindarların ibadet zamanına tahammülsüzlükleri.

Kendini üreten fikriyat lazım
Son cümleler Nazife Şişman’ın olsun: “İslami camiada pek çok kişi, kendisine mahrumiyetten imkâna açılan bir hayat hikâyesi inşa etmeye çalışıyor haklı olarak. Fakat bu esnada farklı politikalarının caiz gördüğü “hayat tarzı” ile “sünnet-i seniyye” arasındaki makasın açıldığını pek farkına varamıyor.”
Ahmet Topçu, olana bakar ve ah eder



 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Âkif’in İslâmcılığı



Seçim önemli. Ancak Anayasa ondan çok çok önemli. Seçimin sonucu nasıl olursa olsun, Türkiye bu dönemde “Yeni ve Sivil bir Anayasa” yapmak zorundadır. Delik deşik olmuş On İki Eylül Anayasası artık bu ülkeyi taşıyamaz. “Yeni ve Sivil bir Anayasa” yapamaz isek ciddi bir ülke olma şansını kaybederiz. Anayasası olmayanın hukuku olmaz.
Bu sayıya Hasan Öztürk’ün “edebiyatın mahiyeti” konusunda kaleme aldığı önemli bir makale ile başlıyoruz.
Umut Bulut, Adem Can, Atakan Yavuz, Mustafa Burak Sezer, Emrah Gizem, Emre Polat ve Cevdet Karal bu sayının şairleri.
Hakan Arslanbenzer ile Mustafa Kara ‘derkenar’ sütunlarında yazdı.
İrem Ertuğrul ve Semra Saraç hikâyeleri ile bu sayımıza katkıda bulundular.
Prof. Dr. Orhan Okay’ın üç sayı süren yazı dizisi bu sayıda sona eriyor. Son yazının başlığı “Edebiyatın zaafı”.
İdris Ekinci edebiyatımızın önemli eleştirmenlerinden Memet Fuat’ın eleştiri anlayışına eğiliyor.
Bu sayının ‘orta sayfa sohbeti’ni şair Ercan Yılmaz ile yaptık. Yılmaz, konuşmasında kendi şiir serüvenini ve Türk şiiri hakkındaki düşüncelerini anlatıyor.
Bu sayının son yazısı geçen sayıda ilk bölümünü yayımladığımız Ercan Yıldırım’ın “Batı karşıtlığı, vatan, millet bağlamında Âkif’in İslâmcılığı”.
Uzun yazılar yirmi dört sayfalık dergimize uygun değil ama bazen “önemine binaen” yayımlamak zorunda kalıyoruz.
Daha güzel sayılarda buluşmak umuduyla.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Kapıları Kapat



Çok tekrar ettik, yine aynı şeyi söylüyoruz. Bu yazıyı seçimden bir gün önce yazıyorum. Seçim önemli ama “Yeni-Sivil ve Demokrat bir Anayasa” yapmak daha önemli. Türkiye bu defa da seçileni-seçilmeyeni, bütün sağduyulu güç odakları ile günlerce-aylarca-yıllarca da tartışsa vazgeçmeksizin mutlaka bir “Anayasa” yapmalı-dır. Yoksa eski tas eski hamam.
İbrahim Yolalan, Koray Feyiz , Hasan Ediboğlu, Ayhan Emir Yolcu, Muammer Güngör, Hüseyin Kural, Hıdır Toraman ve Tuğba Çelik bu sayının şairleri.
Aysun Aslaner ile Atakan Yavuz “derkenar” sütunlarında yazdı.
Uzun süre yazmayan Aslı Togay’dan güzel bir hikâye okuyacaksınız. Ayşegül Gülsüm Tuna’nın umut veren hikâyesi bu sayının sürprizi.
Nihal Anar ünlü hikâyeci Tomris Uyar üzerine yazdı.
Bu sayının “orta sayfa sohbeti’ni ilk kitabı ile geniş ilgi uyandıran Mukadder Gemici ile yaptık. Gemici, konuşmasında kendi hikâyesi ile hikâye türü üzerindeki düşüncelerini dile getiriyor.
Berat Demirci kültürümüzün kenar-köşe unsurlarını büyük bir vukufla ele alıyor. Sanatkârane üslubu ile yazdığını okutuyor. Demirci’nin yazıları sosyolojiyi aşan bir yerlilik taşıyor.
Mehmet Nuri Karakeçi, Tanpınar’ın ünlü “ Selam Olsun” şiiri üzerine bir tahlil denemesi yaptı. Tanpınar sürekli geri dönüp bir daha, bir daha okunacak bir yazar-düşünür. Bu sebeple olsa gerek, son yıllarda hakkında çok yazılıyor.
Hasan Öztürk, Dergâh’ın 250 sayısında Tanpınar üzerine yazılanların bir dökümünü sergiliyor. Daha Güzel sayılarda buluşmak umuduyla.

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42

Bir Demet Işık İçin



Mübarek Ramazan ayına kavuştuk. Ülkemize ve bütün İslâm âlemine kutlu olsun. Cenab-ı Hak bu mübarek ay hürmetine tüm dünyayı sulh ve sükuna kavuştursun, yapacağımız ibadetleri kabul etsin.
Tuğba Çelik, Fatih Bedir Köker, Ali Emre, İbrahim Gökburun, Mehmet Baş ve Bülent Parlak bu sayının şairleri.
Ali K. Metin ve Işık Yanar ‘derkenar’ sütunlarında yazdılar.
Ayşe Aldemir ile Reyhane Gümüş genç yazarlarımız.
Prof. Dr. Mustafa Kara tekke ve zaviyelerin kapalı olduğu son yüzyılda tasavvufun sosyal hayatımıza etkisini inceliyor.
İsmail Süphandağı dinî ve felsefî anlamda mühim olan “dil ile hakikat ilişkisi” üzerine geniş bir makale yazdı.
Bu sayımızın ‘orta sayfa sohbeti’ni Prof. Dr. H. Kâmil Yılmaz ile yaptık. Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı olan Yılmaz, Diyanet’in bu yıl gündeme getirdiği “merhamet” üzerinde duruyor.
“Merhamet”, hizmet ve hürmet ile beraber ahlakımızın temel direklerindendir. Konuşmanın ilgi ile okunacağına inanıyoruz.
İdiris Demirel hocamız Nurettin Topçu’nun “Hareket Felsefesi”nin temel dinamiklerine, hakikat ile ikişkisine değiniyor.
Emel Koşar Mine Söğüt’ün “Beş Sevim Apartmanı”ndaki cin-peri unsurlarının nasıl ele alındığını inceledi.
Bu sayının son yazısı Ali Emre’nin bir denemesi.
Daha güzel sayılarda buluşmak umudu ile.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42



Şantiye Modern



Milletimizin, tüm İslâm âleminin ve okurlarımızın Ramazan Bayramı’nı tebrik ediyoruz. Mübarek Ramazan hürmetine Cenab-ı Hak’tan ülkemize, İslâm âlemine ve tüm dünyaya huzur, sulh ve sükun ihsan etmesini niyaz ediyoruz.
Yavuz Altınışık, Kutluhan Arslantürk, Cevdet Karal, Duygu Küçüker, Hünkar Dağlı, Mehmet Ali Özkan ve Fatih Yavuz Çiçek bu sayının şairleri.
Mehmet Nuri Yardım ile Tuna Tukay ‘derkenar’ sütunlarında yazdılar.
İlk kitabı ile dikkati çeken Mukadder Gemici ve Mesut Koçak hikâyeleri ile bu sayımıza katkıda bulundular.
İsmail Kara aramızdan vakitsiz ayrılan hocası Selçuk Eraydın’ı anlatıyor.
Abdullah Harmancı ilk hikâyesi dergimizde çıkmış olan Mehmet Harmancı’nın “Muhtemel Menkıbeler” adlı ilk hikâye kitabını tanıtıyor.
Bu sayının ‘orta sayfa sohbeti’ni Ercan Yıldırım ile yaptık. Yıldırım son devir Türk düşüncesi, Türk roman ve hikâyesi üzerinde çalışıyor. Bu yolda “Modern Türk’ün Hikâyesi” adlı bir eser yayınladı. Konuşma bu eser bağlamında Yıldırım’ın Türkiye’nin modernleşmesi ile hikâyemizin kesişmesi üzerine odaklanıyor.
Mehmet Naci Önal’ın sinema üzerine bir denemesini okuyacaksınız.
Son yazı Hilal Kazan’ın Medine’de düzenlenen “Uluslararası Kadın Hattatlar Sempozyumu ve Sergisi”nden izlenimleri aktarıyor.
Daha güzel sayılarda buluşmak umuduyla.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Dergah Dergisi’nin 263. sayısı bayilerde.


Futbol maçlarında futbolcular eğer sizden gençse yaşlanıyorsunuz demektir. Bir dergide artık bütün şiirler yeni isimler tarafından kaleme alınmışsa yine yaşlanıyorsunuz demektir.



Yukarıdaki cümlede hüznü anlatan kelime hangisidir?



Böyle güzel bir dergi tanıtım giriş yazısı hakikaten yeryüzünde henüz görülmemiştir. Ne dergi tanıtacağım diye kendini parçalayanlar, ne önümüzdeki 1 yılını poetikaya ayıranlar, ne de asker kaçakları böyle bir giriş yazısı yazamaz. Çünkü asker kaçağı olmak için akla, parçalanmak için gövdeye, 1 yılı poetikaya ayırmak için de derin bir duygusuzluğa ihtiyaç vardır.



Dergi elimize geçmesine rağmen teknolojiden zırnık anlamadığımız için yazının başlık kısmına koyduğumuz Mustafa Kutlu fotoğrafı aslında birçok şeyi anlatıyor. Ömrünü bir dergiye adamak ve adadığı masayı hâlâ tertemiz tutmak gerçekten zor zanaaat. Bir zamanlar kardeşi yaşındakilerin şiirlerini basıyordu, sonra oğulları yaşındakilerin şiirlerini, şimdi belki de torunları yaşındaki şairlerin kahrını çekmenin Japonca’da bir karşılığı var mı bilmiyoruz ama Türkçe’de karşılığı karşılıksız sevgi olsa gerek.



İzdiham’da, Dergah Dergisi’nin bu kaçıncı tanıtım yazısı açıkça onu da unuttuk. İlk dört yıl önce tanıtılmış Dergah, en son olarak da iki ay evvel. Dört yılda 3 kez askerlik bitti, bir arabanın motor bakımı iki kez yapıldı, okullar 4 kez tatil oldu, adliyeler de öyle. Ama Dergah hiç tatile girmiyor. Sadece Dergah değil tabi. Varlık, Kitap-lık ve daha bir çok dergi zamanın yükünü çektiği gibi bütün zorluklara da göğüs geriyorlar. Bazen çok iyi sayılar çıkıyor, bazen gerçekten yüzüne bakılmaz sayılara tanıklık ediyoruz. İnsan da öyle değil mi zaten? Bazen yüzü nur gibi hareketlerimiz oluyor; bazen karaya kesiliyor bütün bakışlar.



Burak Uzun’un şiiri var ön kapakta. Ritmini kaybetse de bazen, iyi mısralara var şiirde. Ben sonra ölürüm, acelesi mi var? diyor mesela. “Nem kalbime iyi gelmiyor ” diyor. Bazen aksıyor şiiri Burak Uzun’un. Var olan şiirlerin içinde ön kapakta olmayı hak etmiş ama.



Oktay Aksu var ikinci sayfada. Fatma Betül Tağral da ikinci sayfa şairi olmuş. Özgürlül ölüme, cesaret deliliğe çıkıyor mısrası gözümüze çarpıyor. Son bir yılda üç – dört şiirine denk geldiğimiz Tuğba Çelik, Nasıl Bilirdiniz ismiyle şiirini yayınlatmış üçüncü sayfada. Mehmet Narlı bilinen isimlerden, Serdar Arslan da şiirlerine denk geldiğimiz isimlerden. Arka kapakta yer alan şiir ise Onur Bayrak’a ait. Muhtemelen tez zamanda çıldıracak kişilerden biri Onur Bayrak. Şiirinda çıldırma hali seziliyor. Bize ulaşıp “haklısınız” derse seviniriz. Hiç haksız olmadık ki gerçi.



Zeynep Yörük, Emel Özkan’ın şiir kitabını inceleyip Derkenar köşesinde kaleme almış. Mukadder Gemici ise yeni bir öyküyle dergide yerini alan isimlerden. Selçuk Küpçük’ün şiir anlayışı uzun uzun değerlendirilmiş dergide. Sonra iki genç sinemacının röportajı var. Tuba Deniz ve Mustafa Emin Büyükcoşkun… Sinema anlayışlarından bahsetmişler, sinemadan… Öyle işte.





Sözün özü şu aslında: Köylüleri niçin öldürmeliyiz?

A. Koyunlarına el koymak için

B. Taze süt elde etmek için

C. Hapse girelim diye..





İzdiham
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Gölpınarlı köprüsünün garip kalışı

Dergâh dergisinin Nisan sayısında vefatının otuzuncu yılında Abdülbaki Gölpınarlı hakkında kısa fakat önemli bir yazı yayımlandı





Asım Öz/ Kültür Servisi
Dergâh dergisini hem düşünce hem de edebiyat dergisi olma hüviyetini süreklilik haline getirmesi bakımından istisnai bir konuma yerleştirmek mümkün. Bu istisnailik hâli sadece bu dergide yayımlanan kültür/düşünce tarihine dair yazılarla pekişir. Bunu niye söylüyorum?
Dergâh'ın 266. sayısında Mustafa Kara tarafından kaleme alınan önemli bir yazı var. Yazı vefatının otuzuncu yılında Abdülbaki Gölpınarlı'yı hatırlatmaya dönük bir yazı olması bakımından dikkate değer. Kara'nın ilgi alanlarını kavramayı da mümkün kılan yazıdan önce şunu belirtmekte fayda görüyorum: Kültürel dünyada edebiyat ve tasavvuf araştırmaları bakımından önemli bir miras bırakan Gölpınarlı'ya dönük herhangi bir ilginin olmayışı üzerinde ne kadar düşünülse azdır. Gölpınarlı ve yapıtları hakkında 2007'de düzenlenen sempozyumu da dikkate alarak söylüyorum bunları. Gölpınarlı'nın irili ufaklı 140 telifi ve çevirisi, çeşitli ansiklopedi, dergi ve gazetelerde yayınlanmış dört yüz kadar da yazısının bulunduğunu hatırlandığında bu ilgisizliğin ne kadar yürek burkucu olduğu daha iyi anlaşılır. Acaba kitaplaşamayan yazılarında neler var Gölpınarlı'nın? İzi sürülse mutlaka önemli metinler çıkacaktır karşımıza.
ARTIK GARİBİZ
Daha doğru dürüst bir biyografisi bile yazılmış değil Gölpınarlı'nın ve yakın zamanda da yazılacak gibi görünmüyor. Ali Alparslan'ın seksenli yıllarda kaleme aldığı Abdulbaki Gölpınarlı adlı küçümen biyografinin genişletilmiş basımı yapılsa ufak bir ilgi uyanması olur sanırım. Belki de olmaz, kim bilir. Akademik dünya için de geçerli bu katmerli ilgisizlik. Sanırım onun hakkında yapılan sadece bir tez var. Üstelik o da oldukça sınırlı bir konuya hasredilmiş yüzeysel bir çalışma. Gölpınarlı'nın ömrünün son günlerinde kaleme aldığı yazının son satırındaki " Ve biz bu ülkede artık garibiz" vurgusunda belirginleşen hâlin iyiden iyiye ortalığı sarmış olduğunu düşünmemek elde değil. Sanki yalnızlığı ve terk edilmişliği yaşarken başlamıştır onun.
Mustafa Kara, yazısının omurgasını temelde iki metin üzerine kuruyor: İlki İbnülemin Mahmut Kemal'in Son Asır Türk Şairleri kitabında yer alan Gölpınarlı maddesi. İkincisi ise Gölpınarlı'nın 1945 yılında İleri Gençler Derneği'ne üye olduğu iddiasıyla kovuşturmaya uğraması ve tutuklanması sonrasında askerî mahkemede yapmış olduğu savunma. Gölpınarlı tutuklanmasının ardından komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla askeri mahkemeye sevk edilir.
Fuat Köprülü danışmanlığında hazırladığı Melâmilik ve Melâmiler adını taşıyan mezuniyet tezi ile akademik dünyaya adım atan Gölpınarlı'nın biyografisi hakkında ilk metni kaleme alan İbnülemin onun Edebiyat Fakültesine dahil oluncaya kadar hayatının zaruret ve mihnet ile geçtiğinden söz eder.
Kara, 1945 yılının Gölpınarlı'nın hayatı bakımından iki mühim tecelliyi barındırdığını belirtir. Bunlardan ilki sadece dostlarını şaşırtan Divan Edebiyatı Beyanındadır kitabıdır. Gölpınarlı bu kitabında Divan edebiyatını her yönüyle kusurlu ve kötü göstermek gayesini gü*der, bu edebiyatın hayattan kopuk olduğunu belirtir. Büyük tartışmalara sebep olan bu kitap bağlamında Nurullah Ataç'ın Ulus gazetesinde, 16 Nisan 1945'te "Abdülbaki Gölpınarlı'ya Mektup'"başlığıyla yazdığı yazı hatırlanır. Ataç, yazısında, Gölpınarlı'yı, Divan şiirini kötüleyecek, batıracak bir şeyler bulayım diye didinmekle suçlar ve "Ayıp derler bu senin ettiğine, Abdülbaki!" der. Orhan Şaik Gökyay'ın, Yücel'de yayımlanan "Bu da Divan Edebiyatı Beyânmdadır" yazısı da tartışma sürecinde kaleme alınan bir başka önemli yazıdır. Böyle bir eseri kaleme almaktan duyduğu piş*manlığı sonraları sıklıkla ifade eden Gölpınarlı'nın divan şiirini örnek*leriyle tanıtma yolunda çalışmalara ve metin neşirlerine yönelmesi de dikkate değerdir. Belki ortalığı hareketlendiren görüşlerinden vazgeçtiğinin göstergesidir bu neşirler. Zaten Tanpınar'ın Batılılaşma devrindeki edebiyat tarihini ortaya koyan kitabı yayımlandığında Namık Kemal ve onun süreğindeki yorumlar önemli ölçüde itibar kaybına uğramaya başlar.
1945'te meydana gelen diğer olay ise hem onu hem de dostlarını şaşırtır. Bu olaya biraz daha yakından bakmak için onun akademik dünyaya girişinden yola çıkmalıyız: Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanı olduğu 1939'da önce Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde görevlendirilir. Burada ilkin okutman, ardından do*çent olarak tayin edilir. Söylenene bakı*lırsa akademik kariyere geçişi, Yunus Emre Hayatı(1936) adlı eseri doktora tezi sa*yılmak suretiyle gerçekleşmiştir. Bu fa*kültede Farsça ve metinler şerhi hocalı*ğı yapmakta iken 1942'de mezun olduğu fakülteye İslam Türk Tasavvuf Tarihi ve Edebiyatı dersinin hocası olarak tayin edilen Gölpınarlı büyük bir şevkle araştırmalarına devam eder. Fakat hiç beklemediği bir zamanda hiç tahmin etmediği bir suçlamadan dolayı tutuklanır. Yukarıda andığımız suçlamalardan dolayı 13 Nisan 1945'te tutuklanan Gölpınarlı mahkemede yapmış olduğu yirmi dört sayfalık savunma ile kendisinden bahsederek suçlamaları reddeder. Kara, Gölpınarlı'nın savunmasını, onun sahip olduğu Melâmiliğin zıttı olması bakımından anmayı uygun görür. Zira, Melâmilikte kişinin kendisinin olumlu yönlerinden bahsetmesi gösteriş olarak algılandığından hoş görülmez. Ne var ki, Gölpınarlı kendisine yöneltilen ve kendisini yaralayan komünist olmak ve maddeci felsefeyi benimsemek suçlarını reddetmek için kendinden bahsetmek zorunda kalır. Kanaatimce, Gölpınarlı'nın "çabuk parlar, bir görüşten onun tam karşıtı bir görüşe geçebilen mizacının" bu suçlamada payı olsa da devrin uluslar arası konjonktürünün Türkiye'ye yansıması da etkili olmuştur. Bence, Gölpınarlı'nın tutuklanması sürecinden söz edilirken uluslar arası konjonktürden bahsedilmemesi bu anma yazısının en önemli eksiğidir.
"YARAM YOK, GOCUNAMIYORUM"
Feryatla dolu olan savunmadan birkaç bölüm aktarmak en iyisi: "Şimdiye kadar neşrettiğim eserlerin ve neşre hazır eserlerimin hangisinde velev cüz'î bir surette olsun komünizme temayül vardır? Hangisinde böyle bir fikrin propagandasını yapmışım? Hatta şunu da sorayım: Gerek mevzu, gerek maksad bakımından hangisi böyle bir kasda alet olabilir? Buna imkân var mıdır? Kendim de yıllardan beri tasarladığım veçhile üslûp hususiyetini gözetmek üzere Kur'ân-ı Azîmu'ş-şân'ın bir tercemesini yapmak, mezahib ve tasavvuf tarihi yazmak ve daha birçok eserler yazmak isterim. Görülüyor ki ben sahasında çalışan, başka sahaya tecavüz etmeyen, ihtisası dahilinde müsmir olan ve ilmî meşgalesi yüzünden başını bile kaşımağa vakit bulamayan bir ilim adamıyım. Ben nerede, içtimaî fikirleri benimseyip çoluk-çocuğun cemiyetine girmek, yahut bu çeşit fikirleri yaymak nerede? Ben öyle bir deryaya dalmışım ki, verdiğim bu kadar kitaba ve ömrüm olursa vereceğim kitaplara rağmen irfan âlemine denizden bir katre ihda edebilirsem ne mutlu! Tevkifimden sonra müdüriyetde ve ceza evinde çalışmam ve tarz-ı hareketim de meydandadır.Hâlâ da İslam ve İnönü Ansiklopedileri'ne maddeler yazmakta, Mesnevî ile ve diğer eserler ile meşgul olmakdayım" Gölpınarlı savunmasında bahsettiği meali 1955 yılında tamamlar. Kur'an-ı Kerim Meali adını taşıyan bu eser iki cilt halindedir ve Remzi Kitapevinden yayımlanmıştır.
Materyalizm suçlaması hakkında ise şunları söyler: "Mütedeyyin bir adam, materyalizm esasına dayanan komünizmi kabul etmesi şöyle dursun, böyle bir maddiye mesleğine meyil dahi edemez. Bütün insanları bir gören, rüçhanı ancak takvâ ile kabul eden, bedevî bir kütleyi medeniyete ulaşdıran, çölden mamureler izhar eyleyen, bugünün diyarının da saadet ve selâmetini kâfil olan, insanlara insanlığı bildiren ve manevî huzuru iman, bir selâmet-i vicdan veren dîn-i celîl-i İslâm varken, Fırka-i Nâciye-i Muhammediyye dururken, böyle bir maddeci felsefeye tarafdar olmaya ne lüzum var? Bu bakımdan alnı açık, yüzü pak, vicdanı müsterih bir halde, huzûr-ı tam içinde tevzî'-i adaletde hakk ve hakkaniyetden ayrılmayacağınıza inanarak beaatimi telep eder, hey'et-i celîlenizden ancak ve ancak bunu beklerim.
ASKERÎ CEZAEVİNDE TUTUK ABDÜLBAKİ GÖLPINARLI"
Gölpınarlı, üç yüz on sekiz gün süren tutukluluğun sonucunda beraat ederek 26 Şu*bat 1946'da görevine döner. 1949'da ken*di isteğiyle emekliye ayrılan Gölpınarlı, bundan sonra kendini tamamıyla Mevlânâ, Mevlevî*lik ve tarikatlarla ilgili araştırmalarına verdi ve 25 Ağustos 1982'de ve*fat eder.
Ne olursa olsun hemen her şeyin unutulduğu akışkan modern dünyada önemli bir hatırlatma Mustafa Kara'nın yazısı. Kim bilir belki bu yıl önemli bir eser yayımlanır Gölpınarlı hakkında. Malum sene-i devriyeler önemlidir.





 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Bürokrasiyi merkeze alan roman

Dergâh dergisi 267. Sayısı yayınlandı. Bu sayının orta sayfa sohbeti Kendi İçine Düşenler Ansiklopedisi romanının yazarı Selman Bayer’le gerçekleştirilmiş.





Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Yavuz Altınışık, Mehmet Narlı, Mehmet Baş, Fatma Şengil Süzer, Muhammed Mücahit Yılmaz, Ayşegül Genç, Serdar Arslan, Fatma Esti ve Duygu Küçüker bu sayının şairleri. Atakan Yavuz ve Zeynep Yörük ‘derkenar’ sütunlarında.
Melek Paşalı ile Mustafa Başpınar hikâyeleriyle bu sayıya katkıda bulunuyor. Ömer Yalçınova edebiyatın bugünü üzerine dikkate değer bir yazı ile katılıyor bu sayıya.
Bilal Kemikli Mevlana’nın oğlu Sultan Veled’in yetiştiği muhiti anlatıyor. Bu sayının ‘orta sayfa sohbeti’ni Yavuz Altınışık hazırlamış. İlk romanını çıkaran Selman Bayer ile konuştu.
Bayer bürokrasiyi merkeze alan bu ilk romanında belli bir olgunluğa ulaşmış. Hasan Öztürk Mehmet Rauf’un “Genç Kız Kalbi” adlı çok bilinmeyen bir romanını irdeliyor. İdiris Demirel “Türklük meseleleri” üzerine ilginç bir makale yazmış. Mustafa Kadir Atasoy’un yazısı “kültür-politik” konusunda.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Görünenin ötesi

Dergâh dergisinin 271. sayısında Mehmet Erdoğan’la yapılan söyleşide gündeme getirilen konular oldukça önemli. Söyleşinin başlığı ve içeriği ramazanla ilgili sınırlı okumalar ve gözlemlere dayanıyor olsa da sınırlı olmayı aşan boyutları var




Asım Öz/ Kültür Servisi
Şekli boyutu olan ibadetlerde önemli olanın az ve devamlılık olduğunun unutulduğu bir ay olması bakımından önemlidir Ramazan. Bilgiye ve bilince dönük çabaları arttırma gayesi ile yapılan 'ağır yüklemelerin' ne kadar tesirli olduğu, 'ramazan Müslümanlığı' olarak tasvir edilen olumsuzlukları ne kadar giderdiği başlı başına bir araştırma konusu.
Dergâh dergisinin 271. sayısında Mehmet Erdoğan'la yapılan söyleşide gündeme getirilen konular oldukça önemli. "Eski ve Yeni Ramazanlar Arasında" başlığını taşıyan söyleşinin içeriğinden önce şunu belirtmeliyim: Mehmet Erdoğan'la Dergâh'ın 231. sayısında yayımlanan söyleşinin girişinde yer alan biyografi bilgilerinin bir kısmının 'fuzuli' addedilerek çıkarılmış olması yersiz sayılamayacak bir şüphenin doğmasına neden oluyor.
Söyleşinin başlığı ve içeriği ramazanla ilgili sınırlı okumalar ve gözlemlere dayanıyor olsa da sınırlı olmayı aşan boyutları var. Sanırım bundan dolayı söyleşinin ramazandan sonra yayımlanmasında bir sakınca görülmemiş. Okuyanlar Erdoğan'ın çoğu tespitine hak vereceklerdir. Bazen meselenin aslının onun aksettirmeye çalıştığından tamamen bambaşka olduğu da düşünülecektir. Bu söyleşi Dergâh'ın önceki sayısında yayımlanan kardeşlik ahlakı ve hukuku konulu Raşit Küçük söyleşisi ile birlikte düşünüldüğünde Yordam dergisinin 15. sayısında İbrahim Halil Altan adıyla çıkan " Kutlu Doğum: Devlet Eliyle Kardeşlik" değinisinin tümüyle haksız olmadığı izlenimi edinilebilecektir. Çünkü Küçük'e yöneltilen sorularda ve onun verdiği cevaplarda ortaya çıkan kardeşlik vurgusu Kürt sorunu anılmasa da bu konuya ilişkin göndermeler içermekte Balkanlar, Orta Asya, Kafkaslar üzerinden "millet varlığı" öne çıkarılmaktadır. Raşit Küçük'le söyleşi yapan isimlerden birinin Mehmet Erdoğan olduğunu da belirtelim. Fakat Erdoğan'la söyleşiyi kimin yaptığı belirtilmemiş. Muhtemelen bu söyleşiyi bir önceki söyleşinin ikinci ismi Kâmil Büyüker yapmış.
Tekrar Mehmet Erdoğan'la yapılan söyleşiye dönecek olursak; Erdoğan, İslami hayatın değişimi söz konusu olduğunda korkuları haklı çıkaran görünümler kadar yersiz korkulara da değiniyor. "Herkes bizim gibidir; biraz yoğun, biraz gevşek!" diyor.
Parçası olduğu değişim sürecini bir dış gözlemci gibi dışarıdan izleyebilme yetisine sahip bir yazar Mehmet Erdoğan. Söyleşide ifade ettiği değişim sürecini adeta bir başkası olarak izlemektedir. Erdoğan, Müslüman toplumların ramazanı anlama ve yaşama noktasında yaşadığı değişimleri dikkate almanın aynı zamanda ruh dünyasındaki değişiklikleri fark ettireceği kanaatinde. Ramazandaki farklılaşmayı eski ve yeni iftarlar üzerinden ele alıyor önce. İş görüşmelerinin iftar sofralarında gerçekleştirilmesinden iftar sofralarının diplomatik bir nitelik kazanışına kadar uzanan yeni hallerine değiniyor. Eğilimleri gözlemek bakımından şu tespitler dikkat çekici: " Görebildiğim kadarıyla eski ve yeni iftarlar arasında şekil, amaç, etki, hayattaki karşılık vb. açılardan benzer ve farklı yönler var. Bir kere iftarlar, devlet açısından her zaman bir sosyal proje olmuştur. Gücün gösterişi, ihtiyaç sahiplerini gözetme, isyan duygularını törpüleme vs. Varlıklı Müslümanlar Ramazanda toplumsal meşruiyetlerini tazeliyorlar; cüzdanlarını açıyorlar vicdanlarını rahatlatıyorlar ve itibarlarını arttırıyorlar. Gariban, yoksul ve alt tabaka Müslümanlar için değişen bir şey yok. Bulunca şükrediyorlar, bulamayınca sabrediyorlar. Durumu ve statüsü içinde istisna olanlar yok mu? Elbette vardır. İstisnalar dünden bugüne nasıl bir eğim gösteriyor? Görebildiğim kadarıyla kalitede, samimiyette, ihlâsta düne göre bir artış var; ancak oranlar az.Dünyevîleşme eleştiriliyor, sorgulanıyor, manevi değerlere, dine bir yönelme söz konusu; ancak derinlerde Müslümanlar kapitalistleşiyor. İş görüşmeleri iftar sofralarında daha bir uhrevi bir hava içinde gerçekleştiriliyor!"
Erdoğan'ın zenginleşen iftar sofralarında fakir fukaranın, garip gurabanın ağırlığına değinirken Emek ve Adalet iftarlarına değinmemiş ve fark etmemiş olması bir eksiklik. Müslümanların kapitalistleşmesinden söz ederkenki rahatlık nedense sınıf kavramının kullanılmasına imkân tanımıyor. Demek istediğim şu; kapitalizm kavramını çekince duymadan kullanmak buna karşın sınıf kavramından kaçınarak alt tabaka kavramını kullanmak ciddi bir usul hatası bence.
Erdoğan Türkiye'de baskın olan kültür dünyasında müminlerin biraz Bektaşî meşrep olduğunu, İslam hukukunun ve ibadet yükümlülüklerinin sert taraflarını yumuşatan bir geleneğin var olduğuna temas ediyor. Hile-i şer'iyyeyi en yaygın biçimde 'bizim' toplumun uygulamış olmasını da bunun bir göstergesi olarak anıyor. Dinin kültürleşmesine bakışı noktasında flu kalan noktalar var. Bir yandan 'Türk-İslam kültürü" üzerinden sosyolojik bir tespit yapıyor diğer yandan ise ibadetlerin eğlenceye dönüşmüş olmasından duyduğu hoşnutsuzluk seziliyor ifadelerinde.
Evliya kültürü ve kültü etrafında oluşturulan 'inanç turizmi" konusundaki kanaatlerinin ortaya konulduğu satırlar bu açıdan dikkat çekici. Yunus Emre, Mevlana, Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş Veli gibi isimler etrafında oluşan evliya kültü konusunda söyledikleri Ahmet Yaşar Ocak'ı çağrıştırdı bana. Bu isimler etrafında son çeyrek yüzyıldır oluşturulan kültün İslam'ın değil hümanizmin işini kolaylaştırdığını belirtirken kültürel unsurları muhkem kılma noktasında kültürel unsurların işe yararlığının amaç dindarlık olmadığında nostaljiden öteye geçemeyeceğine değinmesi çok önemli.
Bektaşi meşrepliği bir kültürel öge olarak zikreden Erdoğan'ın sekülerleşme kavramını da bu çerçevede düşünerek ehli dünya veya eyyamcı olmak gibi yeni kavramlarla bunu ifade etmesini bekledim ama bu kavramsallaştırma söyleşide yer almıyor. İbadet ve eğlence ilişkisine değinirken Türk-İslam kültürü gibi bir kavramdan hareket etmesi demek istediklerinin çoğuna gölge düşürecek nitelikte.
Medya dönemindeki ramazanların matbuat ve basın döneminden ayrı olduğunu herkes bilir. Televizyonlarda sahura kadar süren ramazan programları için de uyarıcı yanları var söyleşinin: "(...) televizyonlarda Ramazan eğlenceleri, televizyonun cazip olduğu zamanlarda önemliydi.(Tıpkı yılbaşı programları gibi.) Televizyonun miadını doldurmaya başlamasıyla eğlence sektörü kulvar değiştirmek zorunda kaldı. Ramazanın yaz mevsimine tekabül etmesiyle de eğlenceler piknik panayıra dönüştü. Oysa Ramazan eğlence ayı değil, ibadet ayıdır. Toplumumuzun hayatı kolaylaştıran ve kolaylaştırırken değiştiren özelliği Ramazan ve eğlenceyi birbirini tamamlayan unsurlar hâline getirdi."
Dini grup ve yapıları uzaktan da olsa izlediğini belirten Mehmet Erdoğan derneklerin, STK'ların yurt içinde ve yurt dışında kurumsallaştırdıkları yardımlaşma meselesine yaklaşımı genel olarak eleştirel: "(...) çağımızda yardımlaşma ihtiyacının kurumsallaşmasına temel paradigmalar açısından yaklaşıldığında sanıldığı kadar masum olmadığını görüyoruz. Ulaşılamayan noktalara insanların ihtiyaçları üzerinden ulaşılıyor. Hangi yardım kuruluşu muhatap kitlesine karşı salt ihtiyaç listesinin ötesinde stratejik, siyasal, hatta ekonomik bir araştırma yapmıyor? Bence hepsi yapıyor. Toplumları daha gerçekçi keşfetmenin en uygun araçları ulusal ve uluslar arası yardım kuruluşlarıdır. Beş kuruş veriyorlar, beş yüz kuruş nasıl alabiliriz diye hesap yapıyor, strateji belirlemeye çalışıyorlar.(...) Bizdeki yerel çaplı yardım kuruluşlarının, bazen belediyelerimizin, bazen devlet kurumlarımızın yardımının her zaman görünen amacının ötesinde bir asıl amacı vardır. Bu da işin ruhunu öldürüyor; verende ve alanda yardımlaşmanın bir etkisi, bir faydası olmuyor."
Erdoğan'ın bu tespitleri Muhafazakâr Düşünce dergisinin sekizinci sayısında yer alan İslam Can tarafından yazılan "İslam'ın Yeni Sivil Toplum Söylemi ve İnsani Yardım Vakfı İHH" başlıklı makalesi ile birlikte düşünüldüğünde ne kadar önemli olduğu görülecektir. Can'ın şu ifadeleri önemli: " Bir küresel sivil toplum kuruluşu olan İHH'nın dünyanın farklı bölgelerinde yaptığı faaliyetler iyiliğin ve yardımlaşmanın dünya üzerinde tesisine katkı sağladığı gibi(...) Türkiye'nin son yıllarda dış politikada hedeflediği dünyayla entegrasyon amacına da büyük katkı sağlamaktadır. Özellikle Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin dışişlerinde son yıllarda benimsediği dünyayla daha fazla entegrasyon ve kriz bölgelerine müdahil olma yaklaşımı, aynı hassasiyetleri bir sivil oluşum olarak gözeten ve o yönde faaliyetler yapan İHH'nın hükümetin dış politikasıyla yolunun kesişmesini zorunlu kılmaktadır."
Televizyonun, telefonun, internetin yok ettiği düşünülen sohbet kültürünün yarenlik ve hasbihal tarafıyla hayata yeniden dönüşünden de söz ediyor Erdoğan. İnsanların sahtesi mümkün olmayan güzel bir sohbet için maddi ve manevi fedakarlık yapabildiklerini belirtmesi de yeni olanın sadece korkulası hususlar olmadığını göstermesinden dolayı dikkate değer.
Alan araştırmalarıyla veya bazı somut nesneler üzerinden dindarlaşmayı ölçmenin mümkün olmadığını düşünen Erdoğan, dindarlaşmanın görece ölçütlerle anlaşılamayacağını söyleyerek şöyle devam ediyor: " Dindarlaşmayı görece alanların dışında ölçebilecek kadar bir donanıma da sahip değiliz henüz. Anketler, camilerin dolup boşalması ve dinsel söylemler yanıltmasın bizi. Dindarlaşmayı ahlâk, adalet, merhamet, edep gibi en temel değerlerin kendi hayatımızdaki karşılığıyla, aile ve iş hayatımızdaki ağırlığıyla, toplum hayatımızdaki yankısıyla ölçmeliyiz. Öyle neşriyata, televizyonlara, gündelik dile bakarak dindarlaşmayı ölçemeyiz."
Türkiye dindarlığının, derinlikten yoksun Türk modernleşmesi gibi yüzeysel dindarlığın hedefleri ile modernliğin hedeflerin söylediği noktaların aynı olduğu şeklindeki yorumları epey tartışma yaratacak nitelikte. Din üzerinden verilen kavgaları sadece siyasi veya pastadan pay kapma savaşı olarak değerlendirmesi de yine aynı şekilde tartışılması gereken noktalar.
Türkiye Diyanet Vakfı'nın otuz yıldan fazla bir zamandan beri düzenlediği kitap fuarlarını değerlendirdiği ifadelerindeki eleştiri azlığı hemen fark ediliyor. Sanırım bu azlığın sebebi; Erdoğan'ın ticari kaygının ağır bastığını söylediği fuarlarda yayıncı ile okur arasında aracı konumda bulunan kurumun bir personeli olması.
Zor zamanlarda İslam adına yapılan faaliyetlerin daha nitelikli olduğunu açıklarken Türkiye'deki askeri darbelerle İslami düşünce ve yayıncılık arasında kurduğu bağların tümü İsmail Kara'nın yaklaşımlarının tekrarı. Mevcut dindarlığın derinliğinin olmadığı şeklindeki yargılar ise derinliğin keşfini unutacak kadar modern. Siyasal ve ekonomik rahatlamanın olduğu yıllarda İslami hayatın ve düşüncenin kan kaybettiği şeklindeki yargılar Erdoğan'ın ortaya koyduğu ölçüt açısından sorunlu. "Gerçek dindarlık" gibi kolay ölçülemeyen bir şeyi kolayca ölçmeye çalıştığı için.
Bütün bunlara rağmen, insanın, dünyanın, hayatın, çevrenin, algıların, düşüncelerin, duyguların ve zihniyetlerin değişimine ilişkin çıkarımları bakımından mutlaka okunması gereken bir söyleşi.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42



Dergâh’ın 272. sayısı çıktı

Farklı türlerde metinlerin yer aldığı Dergâh’ın bu sayısında yer alan inceleme yazıları dikkat çekiyor.



Dünya Bülteni / Kültür Servisi

Dergâh’ın bu sayısında yer alan yazı, şiir, hikayelerden bazıları şöyle: Mehmet Tekin “Hikayenin Unutulmaz Efendisi: Borges (I)”, Berat Demirci “Kuş Diliyle Kayalara Ağıt” , Cafer Keklikçi “Eski Defter (şiir)” Hüseyin Yorulmaz “Bir Mektuplaşmanın Öyküsü (hikaye)” Hakkı Özdemir “Bir Tarih Yaratmak.”
Ercan Yıldırım "Millet"i Oluşturan Değerler, Mehmet Narlı “Karşılaştırmalı Dil Dersleri”. Derginin orta sayfa konuşması ise Cihan Aktaş’ın son romanı üzerine. Söyleşinin başlığı şöyle: "Sınıra Yakın" İçin Bir "Eşik Tedirginliği" Diyebiliriz”
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Dergah Yayınları 276. Sayı






Dergah Dergisi 276. sayı: Şiir ayakta dinlenir!



Mustafa Kutlu’nun yayın yönetmenliğinde devam eden Dergah Dergisi’nin 276. sayısı okuyucularıyla buluştu.​

Şiir, eleştri, deneme ve hikayelerin yer aldığı Dergah Dergisi’nin 276. sayısının kapağında Tuba Kaplan’a ait bir şiir var. “Desem ki aylardan eylül” diyor. Şiirin ismi “Sana alınacak en güzel hediye”… Dergide ayrıca Yağız Gönüler’in “Mektup”, İlhan Kayhan’ın “Melodika”, Hatice Çay’ın “Vahim Durumda Akıl Efendi”, Nadir Aşçı’nın Kuç Uçumu adlı şiirleri yer alıyor.
Derginin değişmeyen bölümlerinden Derkenar’da Atakan Yavuz ve Murat Kutlu eser değerlendirmelerinde bulunmakta. Mukadder Gemici ile Ayşe Aldemir Dergah’ın bu ayki sayısına hikayeleriyle katkıda bulunmuşlar.
DergahDergisi bu sayısında şair Bülent Parlak ile röportaj yapmış orta sayfasında. Son kitabı Yalnızlığın İcadı (1984)’e ve şiire dair soruları cevaplayan Parlak “Şiir ayakta dinlenir.” diyor. Adem E. Yılmaz tarafından yapılan röportajda kendisine yöneltilen ”Tekrar yeni kitabına gelelim. Kitabının kapağında soğan var ve kitap kapakları için pek alışık olduğumuz bir fotoğraf değil soğan. Yalnızlık icad edilebilir bir durum mudur? Ve soğanlar çuvalda toplu halde bulunmazlar mı?”sorusuna şöyle cevap veriyor.
Kapağa çıkan her soğan yalnızdır… Ayrıca şiire dair şöyle bir tespitte bulunuyor:​
Şiirin önemine dair şunu da söylemeden geçmeyeceğim. Dünyanın her köşesinde bütün milletlerin ve bütün orduların, bütün insanların ayakta dinlediği tek şey varsa o da şiirdir. İstiklal Marşı’nı bir düşünsene. Ayakta dinletir kendini bize, çünkü ayakta kalma imkânını işaretler. Ve biz bütün dünyalılar marş dahi olsa şiiri ayakta dinleriz.


Mehmet Tekin kitap eleştirisinde Sodom ve Gomore’yi inceliyor. Ayrıca İsmail Kara, Mustafa Ruhi Şirin, Serdar Arslan’ın da dergide metinleri yer alıyor. Arka kapaktaki şiirin imzası ise Adem Yazıcı’ya ait.



İzdiham
 
Üst