D/okunası Yazılar (Umutsuzluk ölüler içindir) | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

D/okunası Yazılar (Umutsuzluk ölüler içindir)

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
  • D/okunulası Yazılar


ALİ YALNIZLIĞI ÇEKİLİR Mİ?


Hüzün; Ali’dir onun sahibi
Zeki Bulduk, Hz. Ali için şöyle diyor: Kabe’de doğmanın bedeli ne kadar ağırsa o gün o ağırlığı sadece Allahın Aslanı hissetti.


Kabe'de doğan tek ademoğlu.


Fahr-i kâinatın amcasının oğlu, damadı, evladı yerinde, sancaktarı, abasının altındaki aslan.
Davete icap eden ilk erkek.
Zülfikar'ın sahibi.
İlmin kapısı.
Doğumundan 33 yaşına gelene değin Efendimizin yanı başında duran ilmin kapısı ve cesaretin kanlı canlı resmi.
Rivayete göre:“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını arayıp kazanmak amacıyla canını satar.” (Bakara 207) ayeti onu işaret etmiştir.
Cennetle müjdelenen on sahabeden biri.
Cebrail dahi: 'La feta illa ali, la seyfe illa zülfikar' demiştir, dediler Bedir'de 21 kafiri öldürdüğü, Uhud'da 9 müşrik'i talan ettiği vakit.

Ebu Türab!

Ebu Türab dediği vakit efendimiz, yüreği sızladı mı bilinmez ama o toprağa bulanmış olandır.
Musa için Harun kim ise; Hz. Muhammed için de o, Harun nispetindeydi.
Hayber'in kapısını kırk yiğit omuzlayıp açamamıştı da hani o bir omuz atışıyla o kapıyı devirmişti...

Sevdikleri ölen, gurbettedir

O da bir insandı. "sevdikleri ölen, gurbettedir" diyecek kadar insandı.
Önce, velinimeti, adeta babası, ağabeyi, dostu, yoldaşı olan Efendimiz ebedi aleme gidip kalanları gözü yaşlı bırakmış, ardından altıncı ayında ise kızı, Fatıma Anamız da ahirete irtihal ettiğinde; Hz. Ali bir insandı ve kim bilir nice yalnız kaldı?
O, cennetle müjdelense de insandı; Efendimiz öldüğü gün dünyaya karşı yaslandığı nûr sütunu alındı yanından.
Altı ay sonra da öbür yanındaki iffet ve şefkat sütunu gökyüzüne çekildi.
Hz. Ali insanların en yalnızıydı o gün; İbrahim'in İsmail'i alıp gittiği gün kadar. Meryem'in kucağına bebek verildiği vakit, Yusufsuz kardeşlerin Yakuba geldikleri vakit kadar yalnızdı Hz. Ali.
Kabede doğmanın bedeli ne kadar ağırsa o gün o ağırlığı sadece Allahın Aslanı hissetti.
Efendimiz yerine yatağa yatmanın mükâfatı ise hem Fatıma Anamız hem de cennet müjdesiydi; ama diyorum ya dostundan ve yârinden ayrı kalmanın yalnızlığı da ancak Hz. Ali denli yüce bir dağın kaldırabileceği bir ağırlık olsa gerekti.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
D/okunulası Yazılar

http://www.dunyabizim.com/index.php

BAKMA PEJMÜRDELİĞİNE!


Ne meczupları var İstanbul'un

Gönüllerde taht kuran mekânsız sultanlar; eski İstanbul meczupları..

Eskiler “İstanbul’un velisi de, delisi de çoktur” demişler. Tarih boyunca İstanbul’un en ilginç şahsiyetleri meczuplar olmuştur. Alışılmışın dışındaki hareketleriyle ilgi çeken bu insanlara İstanbul’un her semtinde rastlamak mümkündü.

Meczuplar bilhassa hafta tatilinin Cuma günü olduğu dönemlerde, kandil, hıdrellez, bayram gibi kalabalık insan gruplarının gezmeye çıktıkları hususi günlerde Eyüp Sultan’da toplanırlardı. Akgömlek Mehmed Efendi’nin mezarı ile Hacı Beşir Ağa Türbesi’nin civarı meczupların merkezi durumunda idi. Meczuplar kıyafetlerine dikkat etmezler, pejmürde bir hâlde gezinirlerdi. Bazısı paraya önem vermezken bazısı da etraftan para toplamaktan çekinmezdi. Hepsinin ayrı bir sembolü, kıyafeti, parola hâline gelmiş sözleri bulunurdu. Meczuplar tuhaf hâl ve hareketlerinin yanı sıra sarf ettikleri şifreli ve üstü kapalı sözleri ile halkın ilgisini çekmekte idiler. Her konuştuklarında mutlaka bir mânâ gizli idi.
Meczup kelimesi cezbolunmuş, çekilmiş, yüksek mertebeye ulaşmış kişi için kullanılır. Bu ilâhî meczuplar irşâd kudretinden mahrumdurlar. Müritleri, dergâhları, tarikatları yoktur. Kimseden para istemez, kimseden bir şey almazlardı, alırlarsa bu kendileri için değil muhtaç durumda olan ihtiyaç sahibi kimseler için alırlardı. Bazısı hiç konuşmaz, bazısı da konuştuğu zaman söylediği sözün her kelimesinden derin mânâlar çıkardı. Tarih boyunca İstanbul’da pek çok meczup yaşamıştır. Bunlardan en meşhurlarından bazıları şu zatlardır;
Adam ol Mehmed Efendi
İstanbul’un tanınmış meczuplarından biri olan Adam ol Mehmed Efendi yirminci yüzyılın başlarında Beykoz’da yaşamıştır. Önüne gelene “Adam ol, adam ol!” diye seslendiği için Adam ol Mehmed Efendi diye anılmıştır.
Aynalı Baba
Yirminci asırda yaşamış ilâhi meczuplardandır. Rivayete göre göğsüne muhtelif büyüklükte aynalar asar öyle gezermiş. Bu nedenle kendisine Aynalı Baba denilmiştir. Az konuşan ama öz konuşan meczuplardan biri olan Aynalı Baba’nın kabri Topkapı Gezi Parkında olup kayıptır.
Balıkçı Baba
Asıl adı Abdülcelil’dir. Bitlis’te dünyaya geldi. İstanbul’a gelerek Eyüp Sultan semtine yerleşti. Rivâyete göre yaz ve kış üstünde aba, başında keçe külâh, yalınayak tekkeden çıkar, iskeleye iner ve tanıdığı bir balıkçının kayığına binerek bir tek balık tuttuktan sonra karaya çıkarmış. Balıkçı ise, onun ayağındaki bereket sebebiyle o gün kayığını silme balıkla doldururmuş. Balıkçı Baba 1742 senesinde İstanbul’da vefat etmiş olup kabri Eyüp’deki Hâtûniye Dergâhı hazîresinin üst kısmındadır.
Boynuzlu Divâne Ahmed Dede
Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nde bahsedilen ve Kasımpaşa’da yaşamış olan Divâne Ahmed Dede, tanıdığı tanımadığı herkesin ismine bir “Çibo” ekleyerek selâmlarmış insanları. Koynunda ve koltuğunun altında her cinsten boynuz bulunduran Divâne Ahmed Dede’ye “Hani benim boynuzum Ahmed Dede?” diye takılanları tepeden tırnağa süzdükten sonra kişiliğine göre bir boynuz çıkararak “Aha senin boynuzun!” dermiş.
Düğümlü Baba
19.asırda yaşamış ilâhî meczuplardan biri olan Düğümlü Baba, Amasralı olup asıl adı Mustafa’dır. Bir ay kadar İbrahim Paşa Camii’nde imamlık yapmış, Nakşibendiyye yolunda hilâfet aldıktan sonra hacca gitmiş, geldikten sonra kendisine cezbe hâli gelmiştir. Eline geçen ipleri düğümleyip elbisesine ve sarığına hatta asasına bağlar böyle gezermiş. Bu nedenle kendisine Düğümlü Baba denmiş ve bu namla meşhur olmuştur. Düğümlü Baba 1866 senesinde 83 yaşında vefât etmiş olup kabri Sultan I. Ahmed Türbesi yanındaki küçük bahçededir.
Çöp Atlamaz Baba
Eyüp Sultan civarında yaşayan Çöpatlamaz Baba nerede bir çöp görse onu oradan alır, ait olduğu yere koyarmış. 1800’lerde yaşayan Âtıf Efendi bir gün Eyüp Sultan’dan Karagümrük semtine gitmek üzere iskelede kayığa binerken Çöp Atlamaz Baba, Âtıf Efendi’nin bindiği kayığın baş kısmına ayağıyla üç kez basarak: “Hâlimi sana verdim! Hâlimi sana verdim! Hâlimi sana verdim!” demiş ve çekmiş gitmiş. Âtıf Efendi, Balat iskelesinde karaya ayak basar basmaz, önüne gelen çöpleri atlayıp geçememiş. İşte ondan sonra Âtıf Efendi de önüne gelen çöpleri toplamak durumunda kalmış.
Durmuş Dede
Durmuş Dede (vefât:1616), Akkirman’dan gelerek Rûmelihisarı’ndaki tekkeye yerleşmiş ve kerâmetleri ile ün salarak o tarihden itibaren tekkenin kendi adıyla anılmasına sebep olmuştur. Evliyâ Çelebi’nin bizzat tanımış olduğu ilâhî meczuplardan Durmuş Dede özellikle Karadeniz’e doğru sefere çıkan gemiciler tarafından ziyâret edilirdi. Bu kişiler, dergâha zahire ya da Durmuş Dede’ye sadaka verip kendisinin iznini ve hayır duasını alarak yola çıkarlardı. Aksi takdirde bu gemicilerin yolculuklarının başarısızlık hatta felâketle noktalandığı rivayet edilmektedir.
Hasan Dede
Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nde Hasan Dede hakkında şunlar yazmaktadır: “…Fatih Camii’nin Boyacılarkapısı içinde otururdu. Göklere baş çekmiş kat kat, tabaka tabaka kulübeler yaptırırdı. Ancak içinde oturma asla mümkün değil idi. O derece yüksek idi ki Fatih minaresi boyunda olup marangozlar da tepesine bir çivi çakmaya cesaret edemezlerdi. Çeşit çeşit kerametleri görülmüştü…” Hasan Dede’nin kabri Fatih Camii’nin Boyacıkapısı hazîresindedir.
Horoz Mehmed Dede
Horoz Mehmed Dede, Sultân II. Mehmed Hân ve ordusu ile Konstantiniyye şehrine gelirken, her saat başı horoz gibi çırpınarak öter ve “Kalkın…Ey gâfiller!..” dermiş. Bu nedenle askerler kendisine Horoz Baba demişler. İstanbul’un en eski meczuplarındandır. Hoca Ahmed Yesevî’nin mürîdlerinden olup, Hacı Bektaş-ı Velî ile birlikte Horasan’dan gelip, Sultan II. Mehmed ile birlikte Konstantiniyye’nin fethinde bulunmuş ni’me’l-ceyş’dendir (mutlu asker). Kabri, Unkapanı Yavuz Er Sinan Camii hazîresindedir.
Kapânî Deli Sefer Dede
Evliyâ Çelebi’ye göre Kapânî Deli Sefer Dede, Unkapanı’nda Ekmekçi Ali Çelebi’nin fırını, çok şiddetli yandığı zamanlarda; içine girer ve rahat bir uyku çekermiş. Bir gün oradan çıkıp binlerce kişi ile vedalaşarak Unkapanı’ndan kendisini denize bırakıp kayıplara karışmış. Sefer Dede yedi yıldan sonra Cezayir’den Kara Hoca ve Ali Peçenoğlu kalyonları ile İstanbul’a gelerek Unkapanı’na yerleşmiş. Deli Sefer Dede’nin kabri Unkapanı’nda olup kayıptır.
Kapânî Mehmed Dede
Evliyâ Çelebi, Kapânî Mehmed Dede hakkında şöyle bahseder: “Giysüdâr Mehmed Efendi derlerdi, zira yalın ayak ve başı kabak olup kâkülleri büklüm büklüm, salkım saçak ve dağınık şanlı bir derviş olduğundan Giysüdâr lâkabıyla ünlü bir kimse idi. Yaz ve kışta beyaz bir İmroz kabasından başka elinde bir teber ile “Lâ-cübbete velâsivâllâh” diye dolaşır idi… Konya’da Erlizâde hazretlerinden el aldıktan sonra ilâhî cezbeye erişmiş, meczup ve harâbâtî erenlerinden olup Giysüdâr olmuştu…” Bugün kayıp olan kabrinin Unkapanı, Atatürk Köprüsünün köşesinde, Yavûz Er Sinân Câmii karşısındaki çeşmenin yanında olduğu rivayet edilmektedir.
Köpekçi Hasan Baba
İstanbul’un meşhur meczuplarından olan Hasan Baba, Köpekler Babası (Ebû’l-Kilâb) olarak tanınırmış. Yanına en az 5-6 sokak köpeği alır ve öyle gezermiş. Hasan Baba bu köpeklere dilediği gibi hükmedermiş. Hangisini isterse yanına çağırır, köpekler de Hasan Baba’nın emirlerine uyarlarmış. Hasan Baba, o tarihlerde İstanbul’da 12 meczubun reisi imiş. Bunlar arasında en tanınmışları; Şekerci Ahmed Baba, Saka Baba ve Eskici Süleyman Baba imişler. Hasan Baba 1897 senesinde vefat etmiş olup kabri Edirnekapı Mezarlığındadır.
Laleli Baba
İstanbul’un meşhur ilâhi meczuplarından biri olan Laleli Baba ile padişah arasında şu olay yaşanır: Sultan III. Mustafa Han, Laleli Camii’ni yaptırdığı sırada şöhretini duyduğu Laleli Baba’yı saraya davet edip kendisiyle görüşmek ve hayır duasını almak ister. Huzuruna vardığında, hükümdarın şahsı için bir hayır duada bulunmasını rica etmesi üzerine Laleli Baba “Padişahım hayatın müddetince afiyetle ye, iç ve yellen” diye dua eder. Saray teşrifatına pek uygun düşmeyen bu ilginç dua Sultan III.Mustafa’yı sinirlendirir ve Laleli Baba’yı azarlayarak huzurundan kovar. Bu sırada Laleli Baba “Peki öyleyse yiyin, için lâkin asla yellenemeyin” diye ikinci bir niyazda bulunur.
Bu hâdiseden sonra Sultan III.Mustafa’nın karnı her geçen gün biraz daha şişmeye başlar. İstanbul’da güvenilir ne kadar hekim ve hoca varsa sırayla saraya çağrılır ancak hiçbirisi padişahın gazını def etmeye muvaffak olamaz. Sonunda durumun Laleli Baba’nın kalbinin kırılmasından kaynaklandığı anlaşılır ve kendisinden af dilemek üzere ikinci kez saraya davet edilir. Padişah, Laleli Baba’dan kendisini affetmesini ve acilen bu belâdan kurtarmasını rica eder. Laleli Baba’da yaptırılan camiye kendi adının verilmesi şartıyla şifaya kavuşacağını söyler. Sultan şartı kabul ederek Laleli Baba tarafından affedilir ve sağlığına kavuşur. Laleli Baba’nın kabri önceleri Laleli Camii’nin yanında yer almaktayken 1957 senesinde Eminönü ilçesi dâhilindeki Kemalpaşa Camii hazîresine nakledilmiştir.
Nalıncı Memi Dede

Asıl adı Mehmed Memi olup kaynaklarda “Nalînî Memi Dede”, “Nalıncı Memi Dede”, “Yatağan Dede”, “Yatan Dede” gibi isimlerle anılmaktadır. Rivayete göre aslen Bergamalıdır. Geçimini Unkapanı’ndaki (bugün mevcut olmayan) Azepler Camii karşısındaki dükkânda nalıncılık yaparak temin ederdi. Bu sebeple kendisine “Nalıncı Dede” denilmiştir. İstanbul’un eski ve tanınmış meczuplarındandır. 1592 senesinde vefat etmiştir. Türbesi, Unkapanı, Kadir Has Üniversitesi’nin (eski Tekel Sigara Fabrikası) arka tarafındadır.
Nalıncı Sâlih Dede
Nalıncı Sâlih Dede, Eyüp Sultan’da ikâmet eder, gece gündüz devamlı elinde bir fenerle gezermiş. Gür kara sakallı, oldukça iri burunlu, çatık ve gür kara kaşlı bir meczup imiş. Yaz kış her daim nalınla dolaşırmış. Başına bazen tepesi püsküllü uzun bir Mevlevî sikkesi takarmış.
Pazarola Hasan Bey
Yirmici yüzyılda yaşamış meczuplardandır. Adı, önüne gelen esnaf ve görevliye “Pazar ola!” diye seslenmesinden dolayı Pazarola Hasan Bey olarak kalmıştır. Çelimsiz bir vücudu, oldukça büyük bir başı vardı. Zaman zaman kafasına bir fes veya abanî sarıkla örttüğü başında ayrıca üzerine “Maşallah Hasan Bey” yazılı bir şerit bulunurdu. Ayağına yaz kış mes lastik giyer, elinde de siyah şemsiye ya da sopa bulunurdu. Açıktan verilen parayı kabul etmez, gizlice cebine sokulduğu takdirde ses çıkarmaz ve insan içinde o paraya el sürmezdi. Atlamataşı Caddesi’ndeki evinden yürüyerek çıkar, daha çok Bâyezid ve Şehzâdebaşı olmak üzere buralara yakın semtlerde dolaşır, sevdiği insanlarla şakalaşırdı. Bazen de günlerce evinden dışarıya çıkmazdı.
Sümüklü Dede Divâne
Meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin görüp tanıdığı meczuplardan biri olan Sümüklü Dede, vaktiyle Fâtih’te Etmeydanı’nda yaşarmış. Bu civarda kimin üstüne sümkürürse, sümkürdüğü kişinin işi düz gidermiş. Kimin üstünde tükürürse, onunki de ters gidermiş.
Keçeli Dede
Evliyâ Çelebi bu zât hakkında şu bilgileri vermektedir: “…Giysüdâr Mehmed Efendi halifelerindendir. Mevlevî külâhı, bol yenli kebe cübbe ve ayağına nalın giyip elinde nakışlı keçesi ile gelenleri dolaşır, keçesine altın ve kuruş doldururdu. Sonra kırk elli yetim toplar, onlara temiz elbiseler giydirerek çalgıcılar ve hây-hû ile bu masumları sünnet ettirirdi. Daha sonra birer ustaya, hocaya yahut bir vezire ve seçkine hizmete verirdi. Böyle güzel halli bir derviş adam idi. Bağdad fethi haberi geldiği gün Ramazan’da vefat edip Necâtî Bey Mezarlığı’nda toprağa verildi…”
Uşum Dede
Evliyâ Çelebi şunları nakletmektedir: “…Saraçhanebaşı’nda idi. Daima sessiz sakin gezip ara yolda yuvarlanan taşları kaldırıp caddeyi temizler idi…”
Bülbül Divânesi
Evliyâ Çelebi’nin verdiği malûmata göre, yaz ve kış bir kafes ile bülbül gezdirirmiş. Her bülbül bahar günlerinde öterken bunun bülbülü kış vaktinde ötermiş.
Tabak Divânesi
Evliyâ Çelebi’den naklen “…Bütün günlerde çıplak gezerdi. İstanbul’un şiddetli kışında Okmeydanı’nda kar içinde yatar, kırmızı yanakları terlerdi. İki elleri omuzlarında şallak mallak gezerdi…”
Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nde adı geçen diğer meczuplar; Eskici Dede, Armağânî Mehmed Efendi, Divâne Duhankeş Dede, Giysüdâr Seyyîd Abdullah Çelebi, Giysüdâr Molla Mustafâ Çelebi, Elekçi Divânesi, Divâne Burnaz Mehmed Çelebi, Yetmiş Kuruş Dede. İstanbul meczûblarından bahseden bir başka kaynak eser ise “Tezkiretü’l-Müteahhirîn” isimli eserdir. Enfî Hasan Hulûs Halvetî Efendi (vefât:1724) tarafından kaleme alınan kitapta bazı meczûblar kısaca tanıtılmıştır. Bunlar; Muhammed Çelebi, Alakanca, Yemenli, Kulübeli Mehmed Dede, Taşçı Delisi, Kâğıt Delisi, Yumurta Delisi, Hızır Aşak ve Deli Ahmed Çelebi gibi isimlerdir. Bunlardan başka târih boyunca İstanbul’da şu meczûblar yaşamıştır; Şehremini-Mi’mâr Acem Câmii karşısındaki türbede medfûn olan Örümcek Tutmaz Sû’di Dede, Topkapısı sur dibinde gömülü bulunan Ciğerci Baba, Edirnekapısı’nda Mihrimâh Câmii hazîresinde kabri bulunan Zanbak Baba, Galatasaray’da medfûn bulunan Gül Baba, Şehzâdebaşı Câmii hazîresinde medfûn Dervîş Osman Baba, Üsküdar-Karacaahmed’de medfûn Nenesi Dede Sultân.


http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5118
 

ummuhan

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eyl 2007
Mesajlar
12,943
Puanları
113
Çok etkileyiciydi Teşekkürler kardeş...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
sadece deliler anladı bizi
bizde sadece delileri anladık bu dünyada
ne çektiysek akıllılardan çekiyoruz
yaşasın deli kardeşliği
 

saliha kalem

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
3 Kas 2010
Mesajlar
1,705
Puanları
0
gerçekten etkilendim konuyu paylaşan kardeşimden Allah razı olsun
bizim buradaki deliler dediğimiz insanlarımızda bazı konularda vallahi milyonlarca akıllıdan daha ferasetli düşünebiliyorlar.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Masumlar dünyamızı terk mi etti?

GÖRME, DUYMA, KONUŞMA!



Masumlar dünyamızı terk mi etti?
Bazılarına deli deriz; oysa onların bizi delirtecek kadar masum olmalarını hazmedemeyiz. Bu nasıl bir deliliktir?!




Dilini kes, gözünü kör et, elini çek; işte sana huzur!
Bu dünyanın kahrına nasıl direnç gösterebilir insan?
Kahrı görmezden gelen için, derdi görmeyen için bu sorunun cevabı basittir: Dünya güzel bir yer ve kahrı üreten sizin karamsar bakışınızdır!Bu denli gamsız olmayanlar içindir yazım.
Dünyada huzur bir kör gibi bakarak, bir sağır gibi duyarak, bir dilsiz gibi konuşarak, bir elsiz gibi kavga ederek var olsa gerek.
Masmaviydi gözleri. Anasına çekmişti, belli. Boyu posu maşallah yerli yerindeydi. Bakarken gözlerinin içi gülerdi. Çalışmaya bir başladı mı, dur diyene kadar durmaz, bir makine gibi işlerdi.
Ne güzel sigara içerdi öyle!.. Sanki tüm dünyayı içine çekerdi Birinci’nin zehrini her içine alışında. Oysa yaşlanmaya başladığını fark ettiğim yıllarda ne de pis öksürürdü öyle. Ciğeri sökülecek zannederim. İçim yarılırdı. Kendi ciğerimi söküp ona veresim gelirdi. Ömrümden alıp onun ömrüne vermek izni olsaydı verir miydim? Sanmıyorum. Ama diyorum ya, ciğerimi ona vermekten asla beri durmazdım.
Üç ay çıkmış köyünden. Bir inşaatta bekçilik yapmış. Orada tutunamamış. Okuma yok, yazma yok, dil dersen… Halden anlayan yok! İyisi mi köye dönsün, demişler. Köyü ile mezarlık arasında geçti ömrü.


O nasıl bir yürüyüş
Öfkesine hasta olurdum. Sanırsınız ki düşman ordusuna dalar gibi yürürdü birilerine kızdı mı. Karşısında kimseler duramazdı. Karşısında fısır fısır konuşan birilerini gördü mü, el kol hareketi yapan oldu mu o ak teni kıpkırmızı olur kan beynine fırlar, eline ne geçirirse arsız arsız gülenlerin üzerine bir boğa gibi saldırırdı.
Küçükken ona çok kızardık. Öyle ya okulun biricik hademesiydi. Karlı günlerde yolu açar, sobayı yakar, okulun tatil olmasına izin vermezdi. Köyün içinde nerdeyse her evin önünü kürür ki çocuklar okuldan geri kalmasın. Biz homurdana homurdana yola düşer, okula varır, sınıfın kapısını bir açardık ki yanık tezek kokusu sarmış sınıfı. Burnumuza burcu burcu gelen tezek kokusunun ardında onun imalı gülüşü olurdu soba başında. Sınıfın dolduğunu görünce gider öğretmen lojmanın kapısına dayanırdı. Artık okulda işinin bittiğinin, köylülerin damlarındaki karları temizleyeceğinin alametiydi bu.
Babam gibi bakardı. Öyle dalgın, öyle derin, öyle meraklı bir çocuk gibi. Ne çok benzerdi babama. İkisi de çok bağırır, ikisi de yerinde durmaz, ikisi de kadınları gördüler mi yollarını çevirirler; aman ters bir şey yapmasınlar diye daha çok… İkisinin farkları birinin köyden dışarı çıkmaması, diğerinin ise köye az gelmesiydi. Ha, bir de babam ağzını açtı mı susmak bilmez; o ise hiç konuşmazdı.
İlerleyen yaşında komşu köylere ırgatlığa gittiği de olmuş. Üzülürdüm duyduğumda. Huyunu suyunu bilen insanların yanında dursaydı ya; ne işi vardı onun halinden anlamayanların köylerinde. Yine ırgatlığa gittiği köylerden birinden dönerken iki insan azmanı, iki kendini bilmez, iki kuvvet bilir Hakk bilmez yolunu kesmişler. Ağzını bile açmayan amcamı her nedense çok fena dövmüşler. Bir haftadan fazla yorgan döşek yatmış. Zaten o seneden sonra da bir daha toparlayamadı bünyesini. Sanki o iki Allahsız amcamın bedenindeki saatle oynadılar. Eceliyle arasını yakınlaştırdılar. Ben bu haberi ise Eskişehir’de zor bir ameliyattan çıkmış olan ninem onca serum, iğne arasında yatarken dinledim. Kadın anlatırken kanamaları arttı. Ben dişimi sıkmaktan kilitlenip kaldım. Gözlerim kıpkırmızı kesildi.
Sonra, kış aylarında amcamı pek sevemesekte yaz geldiğinde çok severdik. Bize verdiği hediyelerden, o deli gibi, köyü ayağa kaldıran gülmesinden, ata binişinden değil… Ha, ata binişi derken; vicdansız köylüler! Tımarsız, yaban bir at mı var; hemen amcamı arar bulurlar, o yabani ata binsin, atı evcilleştirsin, adama alıştırsın, diye yuları eline verirlerdi. Kaç at evcilleştirdi, kaç evin samanını bedavadan, bir paket Birinci sigarasına attı, kaç bahçeyi bir öğle yemeğine belledi, kaç yıl sığırları güttü sessiz sedasız ve hesabını yapmadan bilmiyorum… Yazları onunla sevdik, demiştim. Evet, o olmasaydı belki de bazı arkadaşlarımız kamyonların altında kalıp ya ölecekler ya da kötürüm olacaklardı.
Ekinler biçilirken, geceleri kamyonlarla ofise buğday taşınırdı. Bizler ise o kamyonların, biçerlerin gelmesini bir yıl beklerdik. Belki de köyde iki şey sıradan hayatımızı elimizden alıyor, içimize ılık bir heyecan veriyordu: Kamyonlardan buğday aşırmak, yakın köylere maç yapmaya gidip kavga etmek!
Amcam bizleri gözlerdi. Neredeyiz, hangi kamyonun peşindeyiz, köyde kaç çocuk yok… Neredeyse ekinlerin biçildiği her gece devriye gibi peşimizdeymiş de haberimiz olmazdı. Hatırladığım, az kalsın Zeynel buğday yüklü kamyonun altında kalacaktı; amcamın o insanın içini acıtan bağırmasını duymasaydık. Zeynel sap destesinin altından bir keklik gibi fırladı… Yıllar sonra amcamın mezarını kazmak için mezarlığa yetişti! Ben köye geldiğimde Zeynel askerliğini çoktan yapmış, çoluk çocuğa karışmış koskoca adam olmuştu ve hayatını kurtaran adamın mezarını kazıyordu ağlayarak. Belki o mezarda borcunu ödemeye çalışıyordu.
Mezar kazılırken varislerini, neredeyse bir baldır kadar olan varislerini gösterirken gözlerimin içine bakıp medet uman, beni doktor zanneden amcamı düşünüyordum. Acaba öldüğünde varislerin verdiği ağrı kesilmiş midir?
Biliyorum, bu bir deli hikâyesi olmadı. Sıra dışı bir yan da yok amcamın hikâyesinde. Onu insanlar hiçbir zaman deli olarak görmediler. Ama, bir akıllıya davrandıkları gibi de davranmadılar. Eline vurup ekmeğini aldılar. Hasta olduğunda doktora götürmediler. Cebine bir paket sigara koyarak her istediklerini yaptırdılar.


Çünkü o ahrazdı!
Doğuştan sağır ve dilsizdi. Yüzüne küfreden insanların yüzlerine bakıp masmavi, dupdur gülecek kadar saftı. Saf insanlık diye bir şey varsa ben onu amcamda gördüm.
Sağırdı ama Allahın hikmeti ezanı duyardı. Sanki ona ezan öğretilmişti. Durur, elini kulağına dayar, bize işaret ederdi…
Onun hikâyesinde birçok kişi Ahraz’a “deli!” diye seslendi. Bildiğim şu ki onda delilik yoktu. İki oğlu, üç kızı vardı. Elleri vardı mesela… Kürek tutan, yaba tutan, sigara tutan, değnek tutup önüne kattığı sığırları dağa götüren ayakları vardı.
Onda deli bir duruş vardı. Deli bir davranışını görmedim. Ama, insanı delirten bir tarafı vardı. Bu yüzden olsa gerek onu sadece amcam olduğu için değil de o insanı dellendiren bakışlarından, öfkesinden, yalnızlığından, ebedi mağdur oluşundan dolayı sevdim. Eğer bir ün delilere karışırsam bir sebebi de bana konuşmayı öğreten dilsiz amcamdır.
O öldüğü gün yine kar vardı köyde. Neredeyse bir metreye yakın bir örtü sarmıştı bozkırı. Okula giden çocuklar mutluydu, akılları ermiyordu, Ahraz artık yoktu; okul yolunu açsın! Biz dirilerin anlayamadığı bir hazırlık vardı sanki göklerde. Dünyaya bulaşmamış, yalan dünyanın seslerini duymamış, iki dünya kelamı etmemiş bir Ahraz için o gün kış güneşi çıktı; yaz güneşinden daha yakıcıydı. Köyümüzün dilsiz duası, evlerimizin görünmez sütunu yıkılmıştı! Belki de o gün rahmet meleklerinin yarısından çoğu köyü terk etti; kalanlarsa sabiler ve duayı kesmeyen yaşlılar hatırına kaldılar kıyıda köşede.
Cenazesinde, onu bir paket sigarayla aldatan yüzlerce insan vardı ve sanırım hesap günü ne halt edeceklerini düşünüyorlardı cenaze namazında.
Dedim ya ciğerimi ona verirdim; ömrümden vermezdim! Buna sebep hayatı çok sevmem değil; onun çektiği dert ona yeterdi, ömrü biraz daha uzasaydı. Bana keyif, ona gam veren dünya sadrına şifa olmazdı.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5144
 

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
Güzel insanlar, yağız atlara binip gittiler.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Yalan dünya sende âhım kaldı!

ÇÖLLO YİTİK DEDEMİZ



Yalan dünya sende âhım kaldı!


Zeki Bulduk müstesna güzellerde Çöllo dedesini anlatıyor, iki yavrusunu kaybedince eriyip giden dedesini..




Ayaz küfürlü adam
Çöllo’nun bacakları çok üşürdü.
Ne pis küfrederdi öyle!.. Ama nedense hiç kimseler kızmazdı. Hatta o sövdükçe gülerlerdi!
Üşüyen bacaklarını minder üzerinde otururken üst üste atıp dizinin üzerinde sigara sarması yok muydu… İşte zenaat buydu! Bakar kalırdım. Kürdan gibi bacaklarını nasıl üst üste atar, o incecik sigaraları dizinin üzerinde nasıl sarar, sonra da o ipince sigaradan odayı dolduracak denli çok dumanı nasıl çıkarırdı, hiçbir zaman anlayamadım…
Kuşgözü kadar küçük, minicik, hani o gözyaşı damlası kadar misketler var ya, işte o denli küçük gözleri vardı. Kalın camlı bir gözlüğü vardı, tam ortasından kırılmış. Kim bilir kime kızıp söverken, hararetinden yere düşürüp kırmıştı da tam orta yerinden yara bandıyla bantlanmış bir gözlüğün arkasından bakardı dünyaya. Burnu yoktu! Evet, burnu bir hastalık sonrası alınmıştı. Burnunun yerinde sanırsınız ki büyük kırmızı bir et beni vardı, parmak ucu kadar. Köyde yaşlılar başlarına takke takarlardı, o ise bir fes takar fesin etrafını da hani o alacalı atkılar vardı bir zamanlar, işte o boyunbağıyla sarık gibi sarar öyle çıkardı ayaza.
Ebem kadın:” Eskiden Çöllo ağam zebellah gibi adamdı yavrum. Aklı şu dokuz köyde yoktu. Uşakları kırıldıktan sonra mum gibi eridi, aklını kaybetti, diline bir sövmedir oturdu.” demişti bir zamanlar.


Yüreğindekini patos gibi savuran dil
O zamanlar tam da bizim çayıra keşif getirdiği zamana denk düşer. Çöllo dedemin çayırı ile diğer dedemin çayır sınırdı. Her sene ırgatlar gelip tırpanı ellerine aldıklarında Çöllo dedem de alır sazı eline “vay benim çayırımı biçiyorsunuz/ sizi sürüm sürüm süründüreceğim/ hakkımı yiyorsunuz; inekler gibi çayırımı yiyin/ ananızdan emdiğiniz sütü çayırıma akıtacağım” diye bir türküye başlardı. Dedem ne dese boştu. O sövdükçe dedem dişini sıkar, “git kimi getireceksen getir!” der, Çöllo, dedemi sövmeleriyle çayırın orta yerinde bırakırdı. Çöllo dedemse peşinden koşar, kolunu yakalar,” gitme gel, erkeksen dövüşelim!” derdi bir delikanlı öfkesinde ama kendi yetmiş yaşlarında!
Keşif gelir, sınır taşlarının sayısını artırır, “hakkını yememişler amca!” diyen kadastro memurlarını paylar, onlara hafif küfürler eder, dedemin kadastro memurlarına koyun kesip, rüşvet verdiğini anlatırdı günlerce. Öfkesi geçince gelir,” Vay babamın oğlu ne yapıyon?! Vay anımın boncuk gözlü guzusu ben senin göynünü yıktım, bağışa beni!” der, hanemize dalar, bağıra bağıra ağlardı. Çöllo, yüreği dilinde adamdı. İçine ne gelirse patos gibi savururdu. Dört bir yanı şevk, coşku, efil efil bozkırdı.


Sofu Çöllo
Camide eğer arka saflardaki çocuklar eniklik yapıyorlarsa ilkin caminin adabına hemen uyan Çöllo dedem paylar, caminin huşu abidesi olurdu. Ama, tahiyyattan sonra sol omuzdaki meleğe de selamı verir vermez gerilere dönüp “sizin diliniz…!” demekten de geri durmazdı. Tam laik adamdı! Allahtan ibadet ederken küfretmezdi. İbadetten sonra dünyanın en can alıcı, en ağzı açılmadık küfürlerini bulur, köyün içindeki her bir evin köşesine bırakırdı.


Aklın kıyameti; evlatların encamı
Çocukları on-on iki yaşlarındaymış. Peş peşe doğmuş iki aslan gibi çocuk… Onlarla övünürmüş. Kardeşi ağa olmasına rağmen az bir tarlayla, beş altı koyun verip ağa evinden salmışlar Çöllo’yu. O da, çocuklarıyla övünürmüş:”Ağalığınız kaç para eder benim aslanlarım yanında hey?!” dediğini çok duymuş eski zaman insanları. Gel zaman git zaman, dünya nimeti namına dayandığı, yaslandığı, gördükçe içini ılgıt ılgıt akıtan oğulları bilinmez bir derdin ateşine düşmüşler. “Cüzzam!” demişler. “Sara!” demişler. “İnce hastalık!” demişler… Her bir şeyi demişler de derman kimde onu dememiş diyenler.
Hekim yetiştirememiş oğullarına. Karlı bir kış günü çocuklar içlerinin yangınından derilerini kaşıya kaşıya kanatmışlar, bir boşluk bulunca da dışarı kaçmışlar. Karların içerisinde acıdan ve ağrıdan “ulur gibi bağırıyorlardı” diye anlatırdı ebem Kadın. Karların içerisinde debelene debelene can vermişler. Kar, kan kesmiş o gün... Kan izlerini takip ederek bulmuşlar Çöllo’nun evinin ışıklarını. O gün iki can sönmüş Çöllo’nun evinde; iki de ışık sönmüş. Çöllo dellenmiş, küfretmiş, kahretmiş. Hatice ebem ise o günden sonra “Deli Hatçe” olmuş görenlerin, duyanların ama asla o acıyı bilmeyenlerin nazarında.


Kürtçe ağıtlar neyi saklar?
Hatice ebem dellendikten sonra bir daha doğurmamış. Bir kızı varmış viran hanesinin. Ama, Çöllo dedem durur mu?! Evlenmiş. Lakin ikinci karısının ömrü vefa etmemiş. Çocuğu da olmamış. Yas gününde fena ağlamış. Kürt hısımları taziyeye geldiğinde ise, kapıya çıkmış, ölen karısının fistanını eline almış, ağıdına Kürtçe bir renk vermiş. Bir yandan ağlıyor bir yandan da ağıdını Kürtçe söylüyormuş. Kapıdan gelen Kürt hısımlar kıs kıs gülüyorlarmış. Bunu gören bizim büyükler:” Ağalar ayıptır! Çöllo delirdi ya, siz de mi dellendiniz?! Niye gülüyorsunuz?” diye sormuşlar. Misafirler de:”O’nun ne dediğini anlasanız siz de gülersiniz… ‘Ağalar, benim karım öldü; sizde şunun içini dolduracak, babayiğit, hayırlı bir dul var mı?’ diye fistanı gösteriyor bize!”
Bir şeye fena yanarım: Çöllo dedem ölmeden önce bir bayram sabahı elini öpmeye gittiğimde el alem güle oynaya bayram ederken, o kavalını çalıyor, ömür hanesindeki kayıplarına ağlıyor, köydeki her eve ölen çocuklarının yaşıtları gurbetten koca koca adam olup dönmüş, bir Çöllo dedemin çocukları gelmemişler işte! Dertli bir ağıt söylüyordu. İçinde, atlar, çocuklar, kadınlar, ölümler ve insanın içine oturan kahırlı sözlerin olduğu bir ağıt. Sesini kaydedemedim, ona yanarım.
Gerisini anlatmayacağım.
(Bir vakitler İbrahim Tenekeci Eşkıya Şiirleri benzeri bir antoloji vermişti. Çöllo sayfasını açıp, ‘bu senin deden olan Çöllo mu?’ diye sormuştu, Çöllo başlıklı bir koşmayı gösterip. Evet, Buzluk Dağı çevresinde imi timi belli olmayan onlarca Çöllo’dan biriydi o… Eşkiyalık bahsi burayı zorlar.)
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
KEMUL’UN KUYUSU

Kemul seni kim delirtti?
'Dünyayı terk ettikçe deliler, çok mu akıllandık biz geride kalanlar?' diye soruyor Zeki Bulduk..



Yollarda deli gibi aramak masumiyeti



Kurban Bayramı’nın ikinci günü varabildim anamın memleketine. Ülkemde, belki de dünyada kurbanların çoğu kesilmişti. Bense, Anam Kadın’ın sesine kulak verdim, koçu kurban etmek için düştüm yollara el âlem bayram eylerken.
Sabahın erken saatleri otobüs işletmesinin bayisinde iki yorgun şoför, bir biletçi bir de ben vardım. Sağ olsun, muhabbetlerine diyecek yoktu. Bir ara, şoförlerden biri dışarı çıktı, geri döndüğünde ise bir çiti kabı vardı elinde. Hemen tanıdım; kavurma vardı içerisinde. Diğer şoför bir koşu fırına gidip sıcak ekmekler getirdi. Kurban etinden yemek bir yorgun yolculuk sonunda, hiç tanımadığım ama selama gönüllerini döken adamların sofrasında oldu. Gün ışımıştı. İnsanlar sokaklara dökülüyorlar, yorgunluklarını bir esnemeyle savuşturmaya çalışıyorlardı. Müsaade istedim çıktım çocukluğumun ve ilk gençliğimin sokaklarına.

Sohbet Kitapevi’ne doğru giderken gördüm onu. İçime hüzünle kapaklanan çocuklar birden yemyeşil çimenlere, gelincikler dolu bahçelere, çiğdem tarlalarına doğru koşmaya başladılar. Yanında iki taksici vardı. Gülümsüyordu. Üzerinde bin yıllık ceketi, yüzünde bin yıllık gülümsemesiyle Çita tam karşımdaydı.
Taksicilere selam verip destursuz sarıldım Çita’ya. Taksiciler gülüştüler. Çita, hem gülüyor hem de merakla yüzüme bakıyordu. Cebimden telefonumu çıkarıp gülen adamlardan birine uzattım: “Abi Çita’yla resmimi çeksene. Üzerimde emeği vardır.” dedim. Ne adam ne de Çita garipsedi. Omzuna elimi attım. O biraz şaşkınca ellerini aşağı saldı. “Çekmiyor bu hocam!” dediğinde, yüreğime bir bıçak atıldı sanki. Telefonun şarjı bitmişti. Yüzüm gülüyor ama içim kan ağlıyordu. Çitayla yan yana resmim olmayacaktı! Nasip, deyip yürümek işime gelmedi o an. Denedim ama aynı karede olamadım. Çita’ya sarılmaktan başka kârım olmadı o an. Lakin içimden havalanan kuşların çığlık çığlığa uçuşlarıyla karşılayan şehre teşekkür ettim.

Gidenlerden geriye ne kaldı?
Ahi Evran, Âşık Paşa, Cacabey çoktan gitmişlerdi bu şehirden. Bölükbaşı, Erol Güngör, Muharrem Ertaş çoktan sırra kadem basmışlardı. Kemul’un bile imi timi belli olmadan bâki âleme bir kuyudan giriş yapmıştı. Yine de Çita vardı. Bir Cacabey Medresesi, bir de Çita vardı. Bir şehri sevmek için yeter de artardı; o şehir almancılara, öğrencilere, tüccarlara kalmış ve mezbahaya dönmüş olsa bile! Çita, Cacabey Medresesi gibi duruyordu bozkır denizinde ve insanlığımızı bir daha hatırlatıyordu işte!


Kemul, yenilmez bir komutan

Kemul… Kemul, hiçbir zaman 33 yaşına basmadı. Hiç evlenmedi. Hiç araba sürmedi. Hatta köyünün dışına bile çıkmadı. Belki komşu köyleri görmüştür; o kadar!
Kemul’da “deli kuvveti” vardı. Aşiret köylerinde Kemul’a kimsenin gücü yetmez, dellendi mi onu kimseler zapt edemezdi. Babası, Hacı Mahammet. Öfkeli bir adamdı. Güldüğünü hiç görmedim. Dimdik yürürdü. Koşar gibi giderdi gideceği yere. Bir tek onun gücü yetermiş Kemul’a. İşte o Hacı Mahammed’in bir atı vardı ki Köroğlu’nda öyle süt beyaz at yoktur! İşte o kadar! Ha, çevre köylerdeki söylenti ise o at çorağın suyundan çıkmış, cinliymiş. O yüzden ata sadece Kemul binebiliyormuş. Hacı Mahammed’i o ata binerken gören olmamış hiç. Bazen biz çocuklar Kemul’u atın üzerinde divan-ı harp komutanları gibi görüp peşine takılırdık. Kemul’un köyünden çocuklar maça gelirlerken yanlarına Kemul’u almadan bizim köye giremezlerdi. Öyle ya, her maçta bize sıkı bir fark atarlar, 80 öncesi İngiltere- Türkiye maçı oynanıyor zannederdi skoru öğrenenler. Kemul, o çocukların hayat sigortasıydı.
Kemul atıyla sahanın etrafında dolanırken, adeta cepheyi denetler, Hashöyüklü çocuklar ise bizim kaleyi bombardımana tutarlardı. Maçtan sonra da Kemul’un çevresine toplanırlar, galibiyetlerini kutlamak için de olsa bir “yendik!” diye bağırmazlar, bizim köyün sınırını geçtiklerindeyse aşiret köylere duyururlardı galibiyet sevinçlerini. Kemul’a dua etsinler, çok ucuz kurtardılar yakalarını bizden…


Korkudan deliye sığınan çocuk

Bir de büyük köy vardı; Dulkadirli. Dulkadirli’ye giderken Hashöyüklülerle ittifak eder, eski hıncımızı unutur, hep birlikte Kemul’un etrafına toplanır Dulkadirli’de Hashöyük’ün sıkı oyuncularıyla bizim köyün Pele, Maradona, Şıltın Mayer namzedi oyuncularını birleştirir yılda bir de olsa galibiyet nedir bilir, yüzde elli sevinirdik; Kemul’un gölgesinde. On bir yaşlarındaydım Kemul yirmi yaşın başlarındayken. Hüviyetine mi baktım, nerden mi biliyorum? Malum, o yaşta asker celbi gelir. Celp geldiğinde şehre götürmüşler, askerlik şubesinde baştan ayağa bir bakmışlar, komutanların canı gitmiş: “Pehlivan gibi çocuk. Doğuştan komando, ah keşke aklı yerinde olaydı dağları inletir, Yunanı bir daha denize dökerdi” demişler. Ben diyenlerin yalancısıyım. Ama Kemul’a bir kere bakan söylenenin az bile olduğunu bilirdi.
Osmanlı zamanında bir fetvadan bahsederler: Bir meczuba üç mızraktan daha yakın duran bir adamın başına bir hal gelirse ne deli ne de devlet suçludur. Bu fetvayı ihlal ettiğim gün dünyanın tüm delilerine karşı müthiş bir yakınlık ve minnet duydum. Dulkadirli’den gelirken Cinderesi vardır. O yer hakkında o kadar hikâye dinlemiştim ki H. P. Lovecraft ya da E. A. Poe hikâyeleri halt etmiş, o hikâyeler yanında komedi gibi duruyordu. Cinderesi’nden geçerken, “Kemul abi elini tutuyum mu?” demiştim. Elini tuttum. Bir delinin elini tutup cinli perili hikâyelerden korundum aklımca. Yıllar sonra aklıma her gelişinde kendime kızdım, bir masumu sırf korktuğum için kullanmışım hissine kapıldım. Ödüm kopaydı da Kemul’u bir paravan gibi kullanmasaydım o gün diye çok hayıflandım.

Bir beyaz ata benzer deliler



Hani o beyaz attan bahsetmiştim ya… İşte o beyaz at Kemul’u alır Buzluk Dağı’nın tepesine götürürmüş sabah ezanına doğru. Fecr-i kazipte Buzluk Dağı’nda ne işi vardır bir meczubun? O dağ ki adından da belli buz gibidir; hele de sabaha karşı… Zirvesinde bir ağaç, bir mağara, bir de minicik pınarı vardır Buzluk dağının. Tam da orada perisine gidermiş Kemul. Kimileri de köyde karabasanlar yakasına yapışınca atına atlar, yıldırım gibi, ardında bembeyaz bir ışık izi bırakır dağa çıkar, pınarın o buz gibi suyundan içince ancak teskin olurmuş, derlerdi.
O hep yirmi yaşındaydı. Hatta ben yirmi yaşında bir fakülte talebesiyken bile o yirmi yaşındaydı. Kunt bir duruşu vardı. Omzunu hiç düşürmedi. Koyun güttü, sığır otlattı, ata bindi, komşuları için rençperlik yaptı, Birinci marka sigara içti.
Sözü uzatmayacağım. Kanserden, trafik kazasından, beyin kanamasından, akıllılar elinde deli olan bir dünyanın kahrından, başkaları gibi olamadığına hayıflandığından ölmedi; her zaman yirmi yaşında ve masum kalan bir çocuğun güzelliğinde, pehlivanlığını her dem başkaları için kullanan bir yiğidin güzelliğinde, daha çok suskun, yakışıklı ve bozkır kadar kavruk bir yürekle öldü.

Deliler de ölürler

Evet, deliler de ölürler. Hem de “Akıllı yapıyor da ben niye yapamayayım.” diye “akıl yürüterek” ölebilirler. Bir kuyu vardı köylerinin yakınlarında, pancar kuyusu. Pancar kuyuları her nedense üzeri açık, üçe üç, dörde dört bir havuz gibi durur insanın karşısında. Ancak üç dört metre derinlikten sonra çamur olur tabanı ki tabana düşen birinin kurtulması Allahın bileceği bir haldir. Bataklık gibi çeker insanı. Bu yüzden “aklı başında olanlar” kuyunun kenarına bir sopa çakar, sopaya ya bir ip ya da kayış bağlayıp öyle girerlerdi kuyulara… Atları, koyunları, sığırları, çocukları ve delileri yutan kuyulara!
“Yusuf giriyor da ben mi giremeyeceğim?!” deyip dalmış kuyuya.
Ramazan ayıymış. Sahur vakti ancak çıkarabilmişler Kemul’u o katil kuyudan. Sanki secdedeydi, diye anlattı anlatırken ağlayanlar.
Adı Kemal miydi yoksa Kamil miydi babası bile bilmezmiş. Biz hep yirmi yaşında ve Kemul diye bildik onu. Yusuf’u geri veren kuyu; dünyanın kederine bulaşmaması için Kemul’u bozkırdan şimşek gibi geçen bir beyaz at gibi aldı gözümüzün önünden.

Yol yanığı, bozkır tesellisi
Kurbanı kestim. İstanbul’a döneceğim vakit şehri bir daha dolaştım belki dönemem, bir daha göremem diye çocukluğumun sokaklarına bir daha baktım. Çita, bir dükkânın önünü süpürüyordu. Bana gülümsedi… Sanırım o sarılışımı unutmamıştı. Sevindim. “Bizi unutmayan deliler de var, şükür!” dedim içimden.
Deliler terk ettikçe dönmekten başka mahareti olmayan dünyayı; bizler daha fazla delireceğiz belki de…
http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5015
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
BİLAL ÖLDÜ DERLER İSE!

Çünkü ben şehid oldum!
Bilal Yaldızcı'yı Grup Gencin o güzel marşından biliyoruz. Bir de 80'lerdeki Gülçocuk dergisindeki minik posterinden.. 29 Ekim 87'de şehid olmuştu Afganistan'da...


Bozdağ’dan parlayan güneş Bilal Yaldızcı



“İnsanların en hayırlısı atının dizginine sıkıca tutunup nerede bir feryad, bir tehlike sesi duysa atını oraya süren kişidir.’’ (Hadis-i Şerif)
Şehadet; ümmetin, tevhid ve özgürlük mücadelesinin en deruni ifadesi... İman, inanç ve ebediyetle ilgili yegâne damarımız… Yok oluşu yok eden kutlu bir nefes… Şehidlik! Şehid olmak, sonu değil sonsuzluğu hatırlatan toplumsal hafızamızdır. Şehidler, yolumuzu aydınlatan meşaleler… Yürekleri kor bir ateşle yanıp tutuşur. Sönmeyen bir aşk ateşidir onların taşıdıkları.




Şehitler kervanı...

Abdulfettah İsmail, Halid El-İslambuli, Abdulaziz Rantisi, Fethi Şikaki, Sedat Yenigün, Fuat Çağlar, Metin Yüksel... Ve Bilal Yaldızcı gözlerinde içindeki yangının izleri olan henüz yirmisinde bir fidan. Şehitlik arzusuyla dolu coşkun bir gönül…
1967’de İzmir’in Ödemiş ilçesinde dünyaya gelen Bilal Yaldızcı ailenin tek erkek çocuğuydu. İki de kız kardeşi vardı. Nihal ve Zuhal. Ailesi tek erkek çocuk olması sebebiyle üzerine çok düşüyordu. Lise yıllarında Afgan cihadıyla yakından ilgilenen her genç gibi Bilal’in de yüreğinde fırtınalar kopuyordu. Ümmetin bağrında yanan ateş kavuruyordu onu. Afganistan’a gidip mücahitlerin yanında Ruslara karşı savaşacaktı. Lise yılları hep mücaele ile geçti. Yaptıklarıyla arkadaş çevresini ve ailesini oldukça şaşırtıyordu. Bu konuda kardeşi Zuhal Yaldızcı’nın söylediklerine kulak verelim:
“Bir gün eve gece yarısı geldi. Hepimiz merak içinde onu bekliyorduk. O ise gayet rahatlıkla içeri girdi. Zaten meraktan iyice yorgun düşen annem ağabeyimi sorularla boğdu. Biz başına bir şey gelmesinden korkuyorduk. Fakat hiç ummadığımız bir cevapla karşılaştık. Diyor ki, ‘Anneciğim şu anda kabristandan geliyorum. Bu yaptığım şeyi altı aydır sürekli yapıyorum. Amacım içimdeki ölüm korkusunu yenebilmekti. Gördüm ki, doktoru, avukatı, zengini, fakiri hepsi orada ses çıkarmadan yatıyor’ Ağabeyimin şehit olduğu haberi geldikten sonra müdürlük yaptığı kuran kursunun masasında küçük bir not bulundu: ‘Allah’a şükür ölüm korkusunu yendim’ diye…”



Ahmet Şah Mesut’un yanında
Bilal arkadaşlarıyla birlikte sürekli Bozdağ’a tırmanır. Bunu yapmasındaki amacı Afganistan’a gittiğinde Hindikuş dağlarında zorluk çekmemek içindi. Liseden sonra Afganistan’a gitmeye karar veren Bilal evden ayrılırken ailesine Pakistan’a okumaya gidiyorum demişti. Afganistan’da mücahitlerle beraber bir yılda kızıl orduya karşı büyük zaferler elde ettiler. Pençşir mücahitlerinin destansı direnişi Türkiyeli Müslümanların da gurur kaynağıydı. Pençşir mücahitlerinin komutanı Ahmet Şah Mesut için Bilal ailesine yazdığı mektupta şunları diyordu: Bunu kelimelerle ifade edemem. Öyle birisi ki, diyorum. İşte öyle birisi. Bir tane daha eşi yok diyor ve çıkıyorum işin içinden. Allah onu Afgan cihadına bağışlasın(Amin). Bir yıldır bulunduğu Afganistan’dan Türkiye’ye geri dönmeye hazırlanıyordu. Öyle bir vedaydı ki bu içini yakıyordu. Ahmet Şah Mesut ona:
- Git!... Gitmelisin. Biz buradayız ve burada varız. Siz de orada olacaksınız. Sizin işiniz bizden kolay değil. Bizi kurbanlık koyunlar gibi görme demişti. Geri dönüş yolculuğunun üçüncü günü mola verdiği yerde bir mücahit birlikten komutan Şah Mesut’un her taraftan mücahit istediğini öğrendi. Aylardır beklenen gecikince bahara kaldığı zannedilen taarruz başlayacaktı. Geri dönemezdi o da katıldı mücahitlerin arasına.


Bilal öldü derler ise sakın inanma!
29 Ekim 1987 sabahı taarruz başlamadan şehadet şerbetini içmeden önce defterine yazdığı son satırlar şunlardı: ‘’Bu savaş bitecek, hem de karanlığa kalmadan, bir iki saat içinde bitecek!’’
Bozdağ’ın parlayan güneşi ailesine yazdığı son mektupta ailesine şu cümleleri kaleme alıyordu:
“Babacığım nasibimde gidip dönmemek gelip de görememek var. Peygamberlikten sonra en büyük mertebe şehitliktir. Sizin yapacağınız Allah’ın takdirine rıza göstermek, boyun eğmek, kesinlikle isyana yönelmemektir. Şimdiye kadar İslam’ın edebiyatını yapan bizler, artık geleceğe yönelmek zorundayız. Gerçek ne kadar acı olsa da.”
Ölüme meydan okumayı, ölümden korkmamayı, ölümü ölümsüzlük bilmeyi yeniden öğretti bize Bozdağ’ın yiğit mücahidi.




Kalıp hedefine bir kuş olup uçtu. Bu onun en büyük arzusuydu. Bilal dimdik durdu, dağ gibi durdu. Bozdağ’ın görkemli duruşu gibiydi.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4816
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
AH O ŞİİRLİ ELLER!



Lise bire gidenlerin şiiri
Değerli öykücümüz Yıldız Ramazanoğlu Dunyabizim.com için yazdığı bu ilk yazısıyla fanzinlerdeki gençlerin şiirlerine dikkat çekiyor.



Birkaç ay önce, Selçuk Üniversitesinde öğrenci olan sevgili Betül Arı Konya’da yayınlanan edebiyat dergilerini ve fanzinleri yolladığında irkilmiştim: Lise çağlarındaki gençlerin yaşamın



temel çelişkilerini derinden kavrayan mısraları karşısında içine düştüğüm hayretten kaynaklanıyordu bu. Sonra kendi lise ruhumu hatırlayınca yatıştım biraz. Kalbin en açık olduğu, her hissiyatın sinir uçlarımız tarafından dile gelmez bir hassasiyetle emilerek yaşandığı zamanlar.
Mesela Siyah Sandalye. Derginin yaz/güz 2009 sayısı Kehf suresi 10. ayetle açılıyor. “Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet ver ve bize şu durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!” Tamamen elle yazılarak hazırlanan dergide Büşra, şiirle nesir arasındaki yazısında, “yazıda duyuyorum/ ölümün sessizliğini/ çok yakınımda ölüm meleği/ elimdeki lokmayı ağzıma götürmeden alıp götürecek” diyor yaşamın içindeki ölümü büyük bir safiyetle çözmüş bir küçük kız olarak.
Akıp giden zamanı kontrol altına almış bu gençler
Perde adlı deli dolu görünümlü derin bir fanzinde (11 Kasım 2009) yazarının ismi olmayan ama “yalan dünya” başlığı sona atılmış bir nesir-şiirde genç zihinlerin akıp giden hayatı ve zamanı nasıl kontrol altına aldıklarına, neleri seçip kaydettiklerine dair ipuçları var:



“Eğitim zayiatı/ güçlenen ekonomi/ kahraman ordumuz/ bitmeyen çile/ yoğun katılımla/ gençler çaresiz/ amansız takip/ tribünler ayakta/ tüyler ürperten cinayet/ amansız takip/ boru sesi/ kaçan boğa/ ayakta alkışlanan/ duygularına hakim olamadı/ kaçan boğa/ hamdolsun rakamlar iyi/ karşılık beklemeden/o zamanın şartları/ top ağlarla buluştu/ merakla beklenen/ televizyonda ilk kez/ etmemek elde değil/ ...itfaiyenin olağanüstü çabalarıyla/ saatlerce beklenen ambulans/ olaya el koydu/ kriz masası.. yok satıyor/ çıkan



kargaşada/ kapalı kapılar ardında/ ..ölen ya da yaralanan/ pes dedirten/ Anadolu’nun cefakar/ muhteşem performans/ seviyeli bir ilişki/ ..tehlikesi sürüyor/ vatandaşları uyaran/ izinsiz gösteri/ imkansızı başardı/ bir genç kızın dramı/ ufo gören köylü/ beklenen oldu/ bir kez daha/ ..çok sayıda/ nesli tükenen/ ...takviye ekip/ iki el ateş/ dehşet saçtı/ görgü tanıkları/ beylik tabancasıyla/ ...salonun dışına çıkarıldı/ görme engelli/ mutlu sona ulaşıldı/ hayati tehlikeyi atlatan/ belirsizliğini koruyan…”

Kavil dergisinin 7. sayısındaki Berceste imzalı şiire ne demeli: “Küskün bakışlar salıyorum maveraya/ içimde bir yerler eziliyor/ uzaklardan gurbet türküleri okşuyor saçlarımı/ avuçlarımda eylülden kalma intiharlarım.Fatma Aktaş’ın “Büyüyorum Hâlâ” şiiri sonra: “Büyüdüm ama çok değil/ ben büyürken insanlar gördüm: çoktular/ iyiler, kötüler, yalancılar, dürüstler/ korkaklar ve cesurlar/ acımasızlar, merhametliler/ insan bu, sığmıyor işte satırlara.”



İçindeki yıldızı keşfedenler

Fransız edebiyatına odaklanmış bir dergi olan La litterature dergisinde ise Ahmet Çapar’ın veda şiiri yine ölüme dair: “Geçmişin karşısında ölümü öperken/ bir peri/ bilmem kaçıncı katındayım/ karanlığın/ tek bildiğim tanrıya daha yakın/ olmak için seçmiş bulundum bu/ tümseği.” Bunlar Konya’dan birkaç örnek.
Geçtiğimiz aylarda İmam Hatip öğrencileriyle edebiyat ve vicdan konulu sohbetler için buluşmalarımızda yine şiir buldu beni. Bakırköy İmam Hatip Lisesi’nde müdür beyin odasından yayılan kitap kokusu şiirlerin esrarıyla yayılıyordu. Taze basılmıştı ve bir tepecik halinde duruyordu odada. İlk Damlalar’dı ilk şiirlerden oluşan kitabın adı. Pınar Demir de siyahtan söz etmiş “En Beklenmeyen” şiirinde: “Yine bir köşe başında bekliyor hayallerim/ simsiyah bir şehirde parlıyor gözlerim/ yürüyorum kimseye haber vermeden/ bir tek hayallerim geliyor peşimden.” Şimdiden kurgu ve gerçeklik, muhayyile ile hakikat arasında ince sınırlarda gezinmeye başlamış bir zihin. Büşra Çakıcı ise içindeki yıldızı keşfetmiş dizelerinde. Aydınlanmanın tam da içimizde yanan bir ışıktan geldiğini, elimizde böyle bir meşale olduğunu bildirmiş büyük bir özgüvenle: “Bu gece ben gökyüzünün sonsuzluğuna daldım/ gökyüzünde bir yıldız oldum/ aydınlattım gecenin karanlığını.



Görmenin çok boyutlu dökümü

Üsküdar İmam Hatip Lisesi’nde Heybe dergisi çıktı karşıma. Abdurrahman Halil Oğuz da görmenin çok boyutlu dökümünü yapmış şiirinde. Liseli bir gencin hızla geçip giden hayattan yakaladığı yaşam parçalarını sıralamış şairane bir üslupla: “Ey gözler/ ne görüyorsanız söyleyin/ bir var bir yoku gözleyen/ katman katman akınlarla gelin/ deniz gözler/ kırılmış çeneler/ takırdayan tahta dişler/ toz olan kemikler/ dökülen mürekkepler/ kırılan kalpler/ ağlayan gözler/ atılan yumruklar/ yazılan yazılar/ okunan kitaplar/ vurulan vücutlar/ olan şeyler/ basılan gazeteler/ edilen telefonlar/ çıkarılan sesler/ konuşulan laflar/ ey gözler/ ne görüyorsanız söyleyin/ martıların çıkardığı laflara karıştırılan küfürler/ Üsküdar sahilinde yürüyen sevgililer/ oynaşan kızlar/ dilenen dilenciler/ âşık çocuklar/ kılınan namazlar/ örtülen başlar/ kesilen saçlar/ ey gözler/ ey mübarek kameralar/ ilahi görevle görevlendirilmiş çekim aletleri/ ne görüyorsanız söyleyin.”
Gençlerin hallerine ve şiirlerine aşina olan Asım Gültekin’in dediği gibi gençler bir şiir yazıp getirdiklerinde ruhlarından bir parçayı değil, varlıklarının tamamını getirip teslim ediyorlar öğretmenlerine. Bu yüzden böylesine mukaddes emanete yaklaşırken, eleştirirken kelimelerin çok titizlikle seçilmesini istiyor. Eleştirilmeli, yol gösterilmeli elbette ama dil çok önemli. Bu noktada Semih Kaplanoğlu’nun “Süt” filminde, şiiri bir İstanbul dergisinde yayınlanan kasabalı Yusuf’un, postanede dergiyi eline alınca bağrına bastığı gibi çılgınca koşmaya başlaması gelir aklıma. Öyle dile gelmez, dolu ve yüreğin kabardığı bir andır bu çünkü.


Her şairin lise bire giden yanı var
Bu ülkenin lise bire giden çocukları, hayatın temel hedefinin ne olabileceğine dair, kendi taptaze deneyimlerinin ve birikimlerinin içinden çekip çıkarabildikleri hayat memat meselesi şiirler yazıyorlar. Thomas Mann’ın genç bir şairi anlattığı Tonio Kröger’ini hatırlattı fanzinler. “Kafamın içi şu tuvalin üstü gibi” diyordu Tonio. “Bir iskelet; soluk, çizile bozula kirlenmiş bir taslak, bir de birkaç renk lekesi.” Yazar şairin katlanmak zorunda olduğu sancıları, sıradan yaşamdaki edilgenliğini, meşru düzgün (!) hayata uyum göstermedeki zorluğunu, benliğinde oluşan iç hesaplaşmaları anlatıyordu kitapta Tonio üzerinden. Önemli olan kendi deneyimimizi sağlam bir yolla ilerletmek. Müslüman bir zihin meşruiyet alanını çok iyi tanımlayabilmeli. Karşı durulacak şey bulanık olmamalı. Şiir yazmak hastalıklı ve bencil bir yere doğru sürüklenmek değil, merkezden dışa doğru insanlığa sahip çıkarak, elini taşın altına koyarak ilerlemektir.
Başlıktaki 'lise bire gitme' bir metafor elbet. “Her şairin lise bire giden yanı mutlaka vardır, en çok o yanıyla yazar her şiir yazan” diye inandığımdan.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4703
 

_Berceste_

bir tutam delilik...
İhvan Üyesi
Katılım
21 Eyl 2010
Mesajlar
6,799
Puanları
0
etkileyici ve düsündürücü paylasim olmus tesekkürler...
 

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
Selam olsun Erenler...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
BOSNALI SAMURAYLAR

Kara Kuğular kıyamdayken
Dün bir rüya gördüm; Saraybosna yanıyordu, dünya sular altındaydı oysa!

Öldürmeden önce bir daha düşün!



Refik Erduran
, geçen yıl bir yazısında Kara Kuğular’ı bir kere daha anmıştı:
‘Bosna savaşı sırasında Kara Kuğular'ın kampındayım. Gece baskınına gidecek takıma katılmak için tutturmuşum. Konuğu tehlikeye atmak istemeyen Sead karşı çıkmış. Israrımın nedenini soruyor.
Benim gözümün önünde sistemli ırza geçişlerden sonra kendilerini ağaç dallarına asmış gencecik kızların görüntüleri var.
"Faşistlerden birinin canını almadan gitmek istemiyorum."
Genç dostum uzun bir sessizlikten sonra, ayıplar gibi konuşuyor: "Hedef can almak değil. Onlar da insan."

Dünya, ne kadar güzel Rabbim!
Dünya, canlıları sayanların ve canlıları katledenlerin yurdu...
Dünya, yaşamak için güzel bir yerdir. Belki de kimi insanlar bu güzelliği başkalarıyla paylaşmak istemedikleri için savaşırlar. Başka ülkeleri talan ederler, doğal kaynaklarını ele geçirir, erkeklerini öldürür, kadınlarını köleleştirir...


Dünya, yaşamak için güzel bir yerdir. Türlü türlü nimetlerin neşet ettiği uçsuz bucaksız vadilerin sonu olsa da insanoğlunun ve insankızlarının arzusunun sınırı yoktur. Tüm güzellikler karşısında canavarca bir iştahla salyaları akan insanlar dünyanın altından girip üstünden çıktıkça hayal kuran fakirler dahi o güzel hayallerini saklarlar.


Dünya, yaşamak için güzel bir yerdir. Her ne kadar bir söğüt gölgesinde dinlenilecek kadar ömrümüz olsa da o dinlenme, o yakaza halinde gördüğümüz bir rüyadır dünya hayatı ve hayatı sevmemiz, hayatı bize bağışladığı için Allah’a şükretmemiz için yeterli bir süredir.
Dünya, yaşamak için güzel bir yerdir. Bu sebepten olsa gerek öldükten sonra da yaşamak isteğimiz vardır. Eserle, evlatla, bir sözle, hayırla ya da şerle...


Dünya’ya ne desek az; Şehitlik başka!




Şehitlik, öyle bir haldir ki şehid olan dirilmek, bir daha, bir daha şehid olmak istermiş. Yaşamak ile ölmek; şehid olmak ile hayatın tadını çıkarmak arasında dağlar kadar fark yok; dünyalar kadar fark var!
Bu sebepten olsa gerek evini, namusunu, canını, malını, imanını korumak için savaşan insanların başka bir yeri vardır gönlümüzde. İçimiz sızlamaz o insanların terk-i dünya ederlerken şehid adıyla gitmelerine. Onların gidişlerindeki vakara gıptayla bakarız, yüzümüz yerlere düşer. 1992’yi gösterdiğinde takvimler; utanırız. Yüzümüz kıpkırmızı olur. Üzerlerine simsiyah, geceyi çeker gibi kara giysilerini çekip son namazlarını kılan Bosnalı Samuraylar gelip dururlar vicdanımızın önüne.



O görüntü karşısında durmak için ya kalpsiz, ya vicdansız ya da kör olmak gerektir. Zira onlar, karşılarındaki “Çetnikler” gibi zalim ve kalleş değillerdi! Öldürmek, yok etmek, talan etmek değildi dertleri. Zalime zalimce cevap vermek değil; “onurlu” bir savaş vermek için yola çıktılar ben uyurken. Bir yerde şartelleri atıyordu: “Hakarete uğramış kadınlar” akıllarına düştüğünde... Kıyamet!

Sırtlarını Allah’a dayayan sarı saçlı çocuklar...
Gözleri maviye çalan, saçları Tuzla ormanı gibi dalgalı, duruşları İgman Dağı kadar vakur o çocuklar öyle gittiler ki savaşa; savaşa giden sarı saçlı çocuktan sonra Boşnak saçlı çocukların ölümleri talan etti kalbimizi. Öyle ya; kalp Allah’ın evidir ve Allah’ı seven çocuklar, bir tek Allah’a dayamışlardı sırtlarını. Allah kalp evimizden çıkıp o çocukların yanına gitmişti! Göğüs kafesimizdeki o boş kalp evi yağma olsundu artık!


Allah’tan korkmayanlar, hayatın bir nimet, dünyanın bir armağan ve sınama olduğunu hiç düşünmeden düğünleri, pazar yerlerini, su kuyruğundaki çocukları tarıyorlardı ve biz “snaypır” kelimesini hecelerken, gecelere çıkamayan çocuklar pır diye uçan mermilerle canlarını teslim ediyor ve pır diye cennete uçuyorlardı. Eyvallah! Tamam, cennet ucuz değildi ama Boşnak canını ucuz zannedenlere Kara Kuğuların verecek bir cevabı vardı: Ekmeğime, namusuma, dinime, ülkeme, evime saldıranın gözlerini oyarım!


İki fotoğraf...

İki görüntü kaldı o günlerden bana; Kara Kuğular Birliği toplu halde namaz kılıyorlar içimde bir yerlerde 18 yıldır. O namazın sevabı kıyamete kadar devam edecek sanırım. Refik Erduran, dünya görüşü hiçbir vakit namaz kılanların yanında olmadı ama insandan yana oldu, faşist ve zorbalara karşı oldu. Gitti, o insanlarla -muhtemelen selam verdiklerinden birçoğu bu güzellikler yurdunu şehid olarak terk ettiler- cephede bulundu. “Müslüman” la barıştı. Dünyanın en mert betiklerinden birini yazıp, cephe günlüğünü koydu önümüze. O kitap hala açık; aynı sayfaları okuyorum: Saraybosna yanıyor!



Dünya, yaşamak için güzel bir yerdir; Saraybosna ise kara kuğuların eşleri ölünce ölümüne dövüştükleri cennetin kapısıdır. Ve bilinir ki eşi ölen Kara Kuğular yaşamanın anlamını pis sorgularlar.
Gördüklerim rüya değilmiş. Kalbim sızladı.
Not: Angelina Jolıe, “iyi niyeti ve katliama duyarlı yönüyle” ilk yönetmenlik denemesinde “tecavüze uğrayan bir Boşnak kadının zanisine aşkını” konu alan bir film çekmek için Bosna’ya gelmiş. Dedim ya; Saraybosna yanıyor! İyi niyetliler dahi bu yangına benzin döküyorlar, kalbimizin üzerinde film çeviriyorlar! Bir daha tecavüze uğrayacağız, bir daha boynumuz bükülecek, bir daha utanacağız insanlık anlayışından “ötekilerin”.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4818
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
BİZİM FUADIMIZ VARDI!

Fuat bir çağrıdır Çağlar'a
Fuat Çağlar ilahiyat bahçelerine sığmadı. Cephelere sığmadı, sığmadı bu dünyaya!

Bizim şehitlerimiz vardır. Bizim şehitlerimiz gül kokarlar. Zalime boyun eğmez, dünyalığı ellerinin tersiyle bir tarafa iterler. İşte o şehitlerimizden biri de Fuat Çağlar.

Grup Genç'in şehit Fuat Çağlar için bestelediği ezgi Daha ömrünün en güzel yıllarını yaşarken, üniversitede tahsilini sürdürürken şehadete erişmişti Fuat Çağlar. Hep şahitlik etmişizdir ki şehit olanlar bir şehit gibi yaşamış ve bu dünyaya o şekilde veda etmişlerdir. İşte Fuat Çağlar'da da bunu görmek mümkün. Gençliğini şehit gibi yaşadı, şehit gibi yürüdü, şehit gibi tebessüm etti, şehit gibi baktı ve şehit oldu. Misak-ı Milli sevdalısı olmadı. Müslümanların yaşadığı her toprak parçası onun için vatan oldu, yurt oldu. İşte bu yüzden Tacikistan'a gitti ve orada şehadete ulaştı.



Daha lise yıllarında farklıydı diğerlerinden

Fuat Çağlar, gelişimini lise yıllarında başlatmıştı. Çoğu konuda bilinç ve sorumluluk sahibi olmayı bu yıllarda öğreniyordu. Ahlakı ve örnek davranışları onu diğer arkadaşlarından farklı kılıyordu. Bu şekilde de etrafında birçok arkadaşı oluyordu. Birçok meseleyi sorgulamaya, araştırmaya da lise yıllarında başlamıştı. Dersine giren hocaları da onun bu sorgulayıcı ve eleştirel yanını farketmişlerdi.
Filistin'e, Afganistan'a ve daha birçok müslümanların zulüm gördükleri, zor durumda oldukları topraklara bu yıllarda ilgi duymaya başlamıştı. Şehit haberlerini takip eden, onların sevdasına ortak olan bir hal almıştı.

Üniversite yıllarında Fuat denince akla ne gelirdi?
İmam Hatip'ten mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazandı Fuat Çağlar. Belki de Marmara İlahiyat, ömrünün en bereketli geçtiği dönemin bir parçasıydı. Bu dönemde öğrenci evlerinde kaldı. Yerinde durmayan, adeta kabına sığamayan, yüreği iman dolu bir yapıya sahipti. "Fuat" denildiğinde, arkadaşlarının aklına şu üç kelime gelirdi: İhlas, samimiyet ve kararlılık...
Bir süre sonra üniversite yaşantısını da sorgulamaya başlamıştı. Üniversitenin insan hayatındaki yerini, okul sıralarını, koridorları, üniversitedeki öğrenci yapısını düşünmeye başlamıştı. Arkadaşlarına her zaman, " Bir şeyler yapmalıyız, bu düzeni değiştirmeliyiz, değiştirmek için de cihad etmeliyiz." gibi sözler söylerdi. Bu dönemde bir süre gözden kayboldu. Hindikuş Dağlarına gitmiş, mücahitlerle aynı safta yer almıştı. Dağlarda arzusuna ulaşamadan Türkiye'ye gazi olarak geri dönmüştü.
Bu cihat, ondaki hırsı, azmi ve bilinci arttırarak çoğaltmıştı. "Afganlı’nın orada verdiği cihadı bizler de buralara taşımalıyız." diyordu öğrenci evlerindeki sohbetlerinde. Yaptıkları, onu okulda tanınan bir kişi haline getirmişti. Sürekli arkadaşlarına müslüman olarak kendilerine düşen görev ve sorumlulukları hatırlatan
konuşmalar yapıyordu.



Okulda yaptığı faaliyetleri arttırarak devam ettiriyordu. Afişler asıyor, konferans veriyor ve tebliğ faaliyetlerine devam ediyordu. Bir yandan da Müslüman Genç dergisine yazılar yazıyordu. Bitmek, tükenmek bilmeyen bir enerjisi vardı. Bosna Savaşı'nın ilk yıllarında Bosna'ya gitmişti. Müslüman kardeşlerinin yanında olmak, onlara yardımcı olmak amacıyla da bu cihada katılmıştı. Daha sonra Sudan'a gidip oradan yaşananlardan ders alıyordu. Zalimin olduğu her yerde Fuat Çağlar gücü yettiğince karşı koymak için yer aldı. Tek derdi ümmet bilinciydi. Zulüm gören kardeşlerinin dertleriyle dertlenmek.

Çok arzuladığı şehadete Tacikistan'da kavuştu
Son seferine çıkmadan önce yargısız infazla şehit edilen Mevlüt Demir'in kabrine gidip dua etti. Yaz başında farkında olmadan son seferine çıkıyordu. Yine Rabb’ine karşı tevekkül içindeydi. Bu kez yolculuk Tacikistan topraklarıydı. Bu yolculuğun bir özelliği de, daha dört ay önce evlenmiş olmasıydı. Ailesini Allah'a emanet ederek şehadet yolculuğuna başlamıştı. Tacikistan'a girerken namert bir şarapnel parçası genç ve iman dolu bedenine isabet edince Hindukuş Dağları'nda, Bosna'da, Sudan'da erişemediği şehadete Tacikistan topraklarında erişecekti. Böylece hayatı boyunca en çok arzuladığı mertebeye ulaşmış bulunmaktaydı.
Metin Yüksel'in, Sedat Yenigün'ün, Selami Yurdan'ın, Bilal Yaldızcı'nın yolunu sürdürmüş oldu. Şehit gibi yaşadı, şehit gibi dünyaya veda etti. Sömürgeci zalimlerle korkmadan mücadele etti, kurşun sıktı, evini ve ailesini terk etmek zorunda kaldı. Böylece bir neslin de bilincine bir şeyler kazımış oldu Fuat Çağlar giderayak. Allah şehadetini kabul etsin. Allah ondan razı olsun.
"Fuat'ım yiğidim
Kurban yoluna
Çok canlar feda ettik
Sevdan uğruna..."

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
RAMAZAN ABİ ORDADIR!



Güllü Yasin satıyor deyip geçme!
Üsküdar'da Çınaraltı'nın hemen orada, Yediiklim Sahaf’ın yanıdır Davet Kitabevi. İçinde de kocaman sakallarıyla Ramazan Abi!



İyi kitap okurlarının hayatlarında tanıdığı bir iki tane ilginç kitapçı vardır. Bazen üniversite zamanlarında haldır haldır yeni kitaplarla tanışma aşkıyla, biraz da ekonomik durumun elverişsizliğiyle, hani nasıl derler biraz daha ucuza kitap temin edebilmek için kitapçı esnafı ile samimiyet kurulur. Bazen de nadide bir kitabın efsununa kapılıp kentin altını üstüne getirerek, dünyada tanınabilecek en nalet sahafla tanışılır, aşkından eriyip bitilen kitabı bin bir azapla elde edebilmek uğruna. Bazı kitapevleri dergâh gibi olur; yayınevi sahipleri hoş sohbetler eşliğinde hikmet dağıtırlar bahası muhabbet alışverişi olan; bazı kitapçılarda sade muhabbet dağıtılır hiçbir bedeli olmadan.

Muhabbetle kitapçılık yapar
İşte Üsküdar'da da var böyle bir kitapçı. Daha doğrusu kitapçı abi. Üsküdar'ın göbeğinde, kitapçılar çarşısında, sıra sıra dükkânların birinde -ki daracık 4 metrekare şirin dükkânlardır bunlar- senelerdir inatla, sabırla ve en önemlisi muhabbetle kitapçılık yapar Ramazan Abi.
En çok sattığı kitap; mübarek hacıannelerin önemli gün ve gecelerde huşu ile mühim surelerin tam tekmilini birden aynı cüzde bulabilmeleri için hazırlanmış "Güllü Yasin"dir. Zamanla yan komşusu "Yedi İklim Sahaf'ın" çılgın tezgâhtarları -Bilal Sert, Samed Karagöz, Zeki Bulduk, Asım Gültekin- sayesinde, Sezai Karakoç'tan Atasoy Müftüoğlu'na, Rilke'den Eagleton'a kadar ürün yelpazesini genişletse de, sadık müşterilerini asla göz ardı etmeden Elif-Ba cüzleri, Tam Dua'lar ve illaki Güllü Yasinlerini tezgâhının başköşesinden eksik etmemiştir.


İsmiyle müsemma
Müşterilerini hürmetle ayakta karşılar Ramazan Abi; elindeki doksandokuzluk tesbihi kasanın üstüne bırakır, içten bir samimiyetle "buyur kardeşim ne istemiştin" der, varsa elinde kitabı temin eder, yoksa 3 gün içinde getireceğini taahhüt ederek muhabbetle uğurlar. Velev ki gelen kitap düşkünü dostlarıysa; yine aynı güler yüzle kucaklar, dükkânına buyur eder, tezgâhının altından çıkardığı su ısıtıcısında yaptığı çayı ikram eder, güleryüzlü hikmetli sohbetine başlar. Esnaf güleryüzü değildir bu, dostane bir samimiyetin yansımasıdır, anlayan anlar.
Son yıllarda bir Medine, Mekke aşkı düşmüş ki içine kimi zaman selam verdiğinizde oralardan yeni geldiğini söyleyiverir. Ne güzel dersiniz.
Üsküdar Davet Kitabevi’nin sahibidir Ramazan Abi.
Tam adıyla Ramazan Gül.
İsmiyle müsemma senelerdir "Güllü Yasin" satar.

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4627
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
DEVLET-İ EBED MÜDDET

Devlet Ana’nın resmi
Zeki Bulduk önemli bir şahsiyeti anlatıyor: Fatma Ragıbe Kanıkuru

29 Aralık 2010 Çarşamba 14:00
Hem gazi kızı hem de gazi torunu. Dedesi Ali Efendi 1. Dünya Savaşı'nda Erzincan'da Ruslara karşı, babası Mehmet Sadık, İstanbul'un işgalinde İngilizlere karşı savaşmış. Türkiye sathında gezici Kuvva-i Milliye başmüfettişi ve raportörü…



17 yıldır payitaht Topkapısında görürüm onu. Başörtüsünün üzerinde bir kara kalpak, kalpağın üzerinde ise ay-yıldız, kolunda “görevli” yazılı bir pazıbent, zaman zaman elinde bir Türk bayrağı… Tiz sesiyle dokunur insanların kulaklarına. İlesam, Türk Ocağı, Rumeli Derneği, Birlik Vakfı, Yahya Kemal Beyatlı Enstitüsü, Kocav, Yazarlar Birliği, Türk Edebiyatı… Beyazıt’ta, ne kadar dernek varsa bir dava için kapılarını insanlara açmış, ocaklarında sadece boğazımızı değil, gönlümüzü de ısıtan çayın kaynadığı; işte tam orada bir yerde Fatma Ablamız da vardır. Toplantı, sempozyum, yazar sohbeti, sergi, muhabbet sofrası mı kuruldu; önce o gelir. Mutlaka bilir derneklerde ne yapılmaktadır. Kimler gelmiş, ne konuşulacak, ne sergilenecek…

Yol ve yoldaşlar
Eskiden fotoğraf makinesi yoktu. Şimdi size nasıl ispat edeyim Horasan’dan kalkıp gelen Hoca Ahmed Yesevi dervişleri arasında Fatma Abla’nın da olduğunu! Edirnekapı’dan Sultan Mehmet o bembeyaz atıyla Suriçi’ne girdiğinde Akşemseddin dua ederken tam da yanında Fatma Ablamız da duruyordu! Ressamlar, hain ressamlar! Akşemseddin’i resmederlerken, bir atın sağ ayağını kaldırışını bile görürken, yeniçerinin kılıcındaki kan izini dahi gösterirken, adeta gözümüze gözümüze o kılıcı sokarlarken; Fatma Abla’yı es geçmişlerdir.



O, bin yıldır bu topraklarda yaşıyor. Daha önceleri Asya’nın o soğuk steplerinde at biniyor, koyunlarını otlatıyor, gün oluyor akınlara katılıyordu yüzünü saklayıp onsekizlik bir oğlan görüntüsü veriyordu bedenine. Aslında Namık Kemal de, Ömer Seyfettin de ondan almışlardı ilhamlarını erkek kılığına giren kadın kahramanlarını anlatırlarken.

İnsan fani, hükümet tümden fani; devlet baki…
Hükümetler, sadrazamlar, padişahlar, hakanlar gördü onun gözü. Ama o hükmedenlere değil; hükmetme yetkisini verenlere çevirdi gözünü; dilini ise hükmedenlerin duymayan kulaklarına çevirdi onca yıl. Hükmetme yetkisi önce Allah tarafından millete, daha sonra da millet tarafından seçilenlere veriliyordu. Fatma Abla bu el değişikliği sırasında elini devlet’in üzerine koydu: Evet, payidar olan devletti. On altı kere kurulup yeniden yeniden sürgün veren devletteydi onun eli. Bir nevi, devlet ana denildi mi Fatma Abla gelir akla. O, devletin kanlı canlı halidir. O yürüdükçe, o konuştukça, o birilerini payladıkça devlet yüzünü gösterir bizlere. Ama onu dinleyenler, söylediklerinin doğruluğunu tasdik edenler, her dem yüzündeki bitimsiz bağlılığı görenler; uyarıcıyı her gün görmenin sıradanlığından olsa gerek, şaşırmazlar. “Sözlerini bin kere duyduk, tamam be abla!” derler sanki o sessiz bakışlarıyla. Oysa Fatma Abla “vatan, millet, mukaddesat” derken, nicelerinin iki sayfa okumadığı kitapları ezberlemiş, o da yetmezmiş gibi inandığı o kitapları kelli ferli adamların yüzüne kaç defa söylemiştir. Hakikat, dillendikçe, tekrar ettikçe bu çağda her nedense taraftar bulmaz. Öyle ya, insanları, kavramları, hayatı ne çabuk tüketiyoruz!

Zannediyoruz; oysa vefalı olan kim?
Onu her gördüğümde aklıma şu hadis gelir: “Eğer ahir zamandaki ümmetim sizi görseydi size deli derdi ve siz de onları görseydiniz; bunlar Müslüman değil derdiniz.” Zira yıllardır sağcı ve solcu ve ümmetçi ve dahi envai çeşit politikacı ve doktrinerin dillerinde dolanan sözcüklerin kanlı canlı halidir Fatma Abla. Bu ülkenin ruhu gibidir. Ama yine de onun sözlerini tekrar eden insanlar ne ona oy vermişler, ne de onunla yan yana yürümüşlerdir. Onunla yan yana yürümüş gibi yapmakla geçiştirmişlerdir. Bu yüzden olsa gerek, Fatma Abla, tartışılan, konuşulan, sunulan konu her ne olursa olsun, toplantı salonunda birden boy gösterir, bu ülkede insana değer verilmediğini, ilerleyemeyeceğimizi, tarihine sahip çıkmayanların rezil olacaklarını, Türklerin vazife ve görevlerini hatırlatır ve kelimelerini birbirine yapıştırıp yüzümüze vurur! Bir Hilmi Oflaz cevvalliği, bir Necip Fazıl keskinliği gelir kurulur salona o sözlerini söylerken.


Bir insan neden nefsinden geçer?

O, kültür merkezlerinde, şehit ve gazi aileleriyle ülkemin başka şehirlerinde yürüyüşlerde boy gösterirken aklıma takılmıştır: Bu kadın ne yer, ne içer, nerede uyur, kimi, kimsesi yok mudur?! Kaç yıldır yollardadır? Hakikaten devlet onun teninde mi gizli ki onun insan tarafını görmedim onca zaman?
Zeytinburnu taraflarında oturduğunu, her akşam 21.45’te Yusufpaşa’dan 93 T’ye binip Şabanağa durağında indiğini işitmiştim. Gazi torunu, gazi kızı bir kadın… 2009 yılından sonra adına Loğoğlu soyadını ekliyor. Sebebi bana kapalı. O bir insan. Sadece dili ve görüntüsüyle yok. Her ne kadar kökü mazide olan bir âti denli dimdik dursa da, kendini yollara vurmuş, -millet için; ki o millet ona tuhaf bir gözle baksa da- kendinden geçmiş, dava sahibi bir kadın. Benazir Butto’ya, Tansu Çiller’e, Rahşan Ecevit’e, Margaret Thatcher’a, -Allahtan- Nur Vergin’e, Nur Serter’e hiç benzemiyor. İktidar delisi, muktedir olunca milletin yarısını kesmeye meyilli kadınlara ise hiç mi hiç benzemiyor. İktidar zaten o! Davası olan bir kadın olarak Rabia Kader’le benzeyen yanları var dersem yalan olmaz. Fakat bizim Fatma Ablamız parayı Hacı Bayram-ı Veli dervişleriyle yol alırken silmiştir defterinden.



Siz her ne kadar başbakanlar, cumhurbaşkanları, meclisler ülkeyi yönetiyor zannetseniz de; koltuk sevdasındaki insanlar piyango parası bitmiş insanlar gibi eski hayatlarına döndüklerinde devlet işleri onlara zûl gelir ya; işte bir kişiye o devlet zûl gelmez. Hoca Ahmed Yesevi’den bu yana bu topraklarda kelimelerini, dilini, ruhunu, canını dolaştıran; Sinan’ın yapılarından Laz müteahhitlerin yaptığı binalara varana kadar sesini çınlatan Fatma Ablaya zül gelmez bu vazifeyi taşımak. Belki de bu yüzden dört dönem belediye başkanlığına serbest aday oldu! Onca diplomalı politikacının aklına gelmeyen projeler üretti; ardında ne danışmanlar ordusu ne de akıl hocaları vardı:
Bacıyan-ı Rum Başkan adayı

“Selçuklu, Osmanlı, Türk kızıyım sözümün eriyim, seçilirsem yapacağım acil, hayati işler;

-Cankurtaranlar için: ambulans araçları, itfaiye araçları, polis araçları, jandarma araçları ve tüm resmi araçlar için trafikte ''acil yol şeridi'' yaptıracağım. Akut araçları da bu yola dâhil.

-Felakete uğrayıp, sokakta yatıp kalkan insanlar için insan barınağı yaptıracağım. Mekânsızlar için mekân yaptıracağım. Hiç kimse aç ve çıplak kalmayacak.

-Tinerci, balici çocukları tedavi ettirip, el sanatları öğretip, meslek sahibi yaptıracağım. Özel okul - atölye ve yurt binası yaptıracağım.

-Homoseksüel, travesti, transseksüel erkekleri hormon tedavisi ettirip, el sanatları öğretip, meslek sahibi yaptıracağım.

-Hem bekârları, dulları, sakatları, evlendirmek; hem de zinayı fuhuşu önlemek için ‘İstanbul Büyükşehir Belediyesi Evlendirme Vakfı' nı kuracağım.”
Hem söyledi hem de hayatı eylem oldu; ya o sözlere can verenler?...
Edebiyat Fakültesini bitirmiş birçok genç onun okuduğu kitapların adlarını bile duymamış. Siyasal Bilgilerde akademik kariyer yapan birçok insan onun bildiği kuramları dahi bilmeden paye alıyorlar. O ise, alaylı bir kuramcı gibi dolanıyor şehrin en güzide yerlerinde. Onun olduğu mekâna uğrayan namlı, payeli, unvanlı niceleri yanından geçip gidiyorlar; İbn-i Sina’nın yanından geçip giden uzmanlık alanı sadece iç kulak olan profesörler gibi…
Onun anlattığı sözleri gençliğinde bir bayrak gibi taşıyan gençler ekmek derdinde, evlad-ı ıyal telaşında; milleti Allah korur, deyip köşelerine çekilmiş olsalar da Fatma Abla uçbeyleri gibi devam ediyor yürüyüşüne…
Bir kadın var, İstanbul’un tam da payitaht bölgesinde sesleniyor insanlara yıllardır, belki de yüzyıllardır... Garipseyerek geçiyoruz yanından. Elinde bir çanta, diğer elinde bir ay-yıldız bayrak… Başında ulu ülküler, huzurlu bir vatan, gözlerinde kızıl elma, yüreğinde sımsıcak ama noktasız virgülsüz deli divane sözler… (Birden aklıma geldi: Sahi, Hızır bir kadın cisminde olamaz mı?) Yanımızdan geçiyor. Sanki Anadolu’nun yıpranmış ama asla pes etmemiş ruhu geçiyor. O, bir toplantıdan bir yürüyüşe giderken, ‘ne olacak bu memleketin hali?’ diye sorulan sorular birden yok oluyor; Horosan’dan Drina’ya, Kırım’dan Yemen’e kadar cümle topraklara güneş donanması hareket ediyor… Zira, Fatma Abla var; Fatma Ablalar var; herkes işine baksın kardeşim!


Zeki Bulduk, “Hızırlarını kovan bir millet mi olduk aceba?” diye sordu kendi kendine…

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5234
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
VİRA VİRA BİSMİLLAH!



O bir gemiden çok fazlasıdır!
Mavi Marmara hak ettiği gibi karşılandı!



Filistin saldırısının yıl dönümü olan 26 Aralık günü Mavi Marmara kutlu şehre geldi. Çanakkale Kepez limanında gazi ve şehit ailelerinin de binmesi beklenirken, art niyeti aklımıza getiren sebeplerle içi boş geldi. Mavi Marmara Sarayburnu’ndan ayrılalı tam 219gün olmuştu.





Gemi Kalktığı Yerde!
Pazar sabahı İstanbul’u heyecan kapladı. Şehir dışında ve İstanbul’un Bağcılardan, Kartal’a büyük coğrafyasında mukim olan halk sabah yağmuruna aldırmadı ve Sarayburnu’nda buluştu.
Gemi Çanakkale’den yine eski kaptanıyla getirilirken, Haliç’te gözükmesiyle Galata Köprüsünün üstünde havai fişekler patlatıldı. Anamur-Girne arasını 26 saat 15 dakika kafessiz yüzerek dünya rekoru kıran milli yüzücü Alper Sunaçoğlu da ekibiyle Sarayburnu'ndan denize atlayarak, Mavi Marmara gemisinin İstanbul'a gelişini yüzerek karşıladı.




Ellerde bayrak, göğüslerde iman ve heyecan akın ettirdi İstanbul’u Sarayburnu’na. Saat 13:00 civarlarında Mavi Marmara Gemisi İstanbul sularında gözükürken gemiye eşlik eden bir çok tekne ve vapurlar dikkat çekti. Aynı zamanda gemiye eşlik eden helikopterle, Sarayburnu’na demir atan Mavi Marmara görenlerini duygu seline boğdu. Aylardır tv, internet ve bilumum medyada resimlerine aşina olunan, vahşet anlarıyla insanlık tarihine geçen gemi artık öz yurdundaydı. Emin ve yetkin ellerde.
Geminin her iki cephesine de büyük brandalarla 9 şehidimizin isim ve resimleri asılmıştı. Şehitlerin şehadet noktalarına bilbordlar yapılmış ve resimleri dikilmişti. Bunları içeriye sokulan kameralarla gördük. Zira gemiye henüz ziyaretçiler sokulmadı. Ziyaret etmek isteyenler bugünden itibaren Cumaya kadar imkan bulabilecekler.





İnsanlık onuru tekrar diriltilebilir
Daha bundan 7 ay önce tüm dünyayı ayağa kaldıracak bir vicdanla yola çıkmıştı Mavi Marmara. Geride 9 yiğidi bırakarak geleceğini kim tahmin edebilirdi? O kanlı 31 Mayıs sabahı hepimizin hafızalarına derin bir acıyla yazıldı. Sabah namazında bir arkadaştan gelen, hala sakladığım mesajla irkilmiştim: "Gemiye ağır müdahale var. Yaralı ve şehitlerin sayısı artıyor. Dua edelim ve bulunduğumuz yerlerdeki eylemimizi sürdürelim." Kelimenin tam anlamıyla çarpılmıştım. Bu kadarını beklemiyordum. Onlarca güzel insan, tanıdığımız abiler, ablalar o gemideydi. İçime ılık ılık bir şeylerin aktığını hissettim. Tam da final sınavları döneminde olduğumuz için İstanbul'daki eylemlere gidebilme şansımız yoktu. Dünyanın artık katliamlarına alıştığı "legal terörist" yine yapmıştı zorbalığını. Ama bu sefer vicdanlı dünyalılar bu işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Mavi Marmara bir başlangıç olmalıydı, insanlık onurunu yeniden diriltmek için bir başlangıç!


Şehitler Gerçekten Ölmez!
Karşılama töreninde havai fişekler, sloganlar, bayraklar ve konuşmalar oldukça yoğundu. Dokuz şehidin ismi sayılarak yapılan yoklamaya şehitler ölmez düsturuyla tüm kalabalık ‘burada’ diyerek cevap verdi. 50 ülkeden bir çok katılımcı olmasına rağmen konuşmalarında aklımızda en fazla iz bırakan Bülent Yıldırım, Ahmet Doğan ve Ömer Karaoğlu oldu.
İHH Genel Başkanı vasfıyla kürsüye çıkan Yıldırım, kâh geldi İsrail’e ve kâh geldi şehit ailelerini üzen sözlerinden sebep ‘inşaallah tövbe etmişlerdir’ cümlesiyle okyanus ötesine mesajlar verdi. Daha büyük bir filonun, daha fazla ülkeden katılımcılarıyla kalkacağının da sinyalini verdi.
Şehit aileleri adına konuşan Furkan Doğan’ın muhterem babası Ahmet Doğan gelenleri ve televizyonları başından dünyanın dört bir yanında izleyenleri duygu seline boğdu. Bir miktar Furkan’dan, bir miktar Mavi Marmara’dan, bir miktar vahşi İsrail’den ve Çanakkale’de saatlerce bekletilmelerinden bahseden Doğan’ın en duygulu konuşması ise ‘az önce bir telefon geldi’ sözleriyle başladı. Az önce bir telefon geldi dedikten sonra şöyle ekledi: Rüyada görmüşler, Furkan’ın teyzesi, Furkan’ın kapalı odasına girmek istemiş. Annesi buna müsaade etmese de ısrarcı olunca içeri girmiş ve Furkan’ı çalışma masasında oturuyor vaziyette görmüş ve sormuş annesine, ‘hani Furkan ölmüştü?’. Annesi ise bu soruyu ‘Bugün Mavi Marmara İstanbul’a, Furkan’da evine döndü’ diye cevaplamış. Ahmet Doğan bir rüya diye başlamıştı ama gözlerinden akan yaşı o saatte telefonla gelen bu haberin bir rüya olma ihtimali düşük gözüktü. Bu hadis-i şerifte ki Şehitler Ölmez sözünün tezahürü olsa gerek d,ye düşünüyoruz ama inanmayın sakın pozitivist modern dindar amcalar, siz inanmayın!



Zalimin şaşırdığı marş!
Konuşmalardan sonra sanatçılar Ömer Karaoğlu, Mikail, Grup Genç, Grup Yürüyüş ve Şehitler Kervanı ezgilerini seslendirdiler. Ardından Ömer Karaoğlu zalimler bizi hapislere tıkarken hep bir ağızdan farklı hücrelerde bu marşı okuyorduk ve onlar çok şaşırıyorlardı dedi ve etkileyici "Esir olmuş bileklerimiz" marşını tüm katılanlarla beraber seslendirdi.
Bu arada törende 9 şehit için yapılacak 9 eserden bahsedildi ve her şehidin memleketine bilgi evi, kütüphane gibi eserlerin şehitlerin ismiyle imar edileceği haberi verildi. Program güzel bir Nisan günü edası ve çizileyen yağmur eşliğiyle nihayet erdi. Katılımcılarla çokça fotoğraflar çektirilirken, geminin 5 gün Sarayburnu’nda olacağı ve isteyenlerin içine girip gezebileceği hatırlatıldı.



http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5230
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
BİR GÜZEL ÖLÜM



Şiirin dua olduğu gece
Bir Hasan Yıldız tanıdık. Üstad’ın “Sevgili… En sevgili… Ey sevgili! Uzatma dünya sürgünümü benim.” sözleriyle göçmüştü bu dünyadan yıllar önce bugün.



Onu hastanenin soğuk koridorlarında bırakıp eve geldiğimizde takvimler yeni bir yıla dönüşüyordu. Bostancı’nın gafil sokaklarında maytaplar patlıyordu. Hasan Abi, bu dünyayı bırakıp başka bir âleme yolculuk yapıyordu. 15 yıl önce bugün kaybettiğimiz Hasan Yıldız’ı M. Lütfi Arslan’ın Genç Dergisindeki ve M. Fatih Çakır’ın Reca Dergisindeki iki yazısıyla hatırlamak istedik.
Abi Namaza Kalkmıyor musun?
Bir Hasan tanıdım. Yirmisinde, daha bıyıkları yeni terlemeye başlamışken bizi bırakıp gitti. Yılın son gününün sabahı “Abi namaza kalkmıyor musun?” dedikten sonra karşımdaki çekyata uzandı ve bir daha kalkmadı. Kalkamadı çünkü. Yılın son günü akşamı, götürüldüğü hastane yolunda son nefesini verene kadar da gözünü açamadı. Bir tek kelime daha edemedi. Ağzından çıkan son sözler bu oldu işte:
“Abi namaza kalkmıyor musun?”
Hasan gitti; son sözü namaza çağrı oldu.
Bir gece önce ne güzel şiirler okumuştuk beraber.
Yüreğimiz “Ey Sevgili… En Sevgili… Uzatma dünya sürgünümü benim…” diye birlikte açılmıştı göklere.
Bilemediğimiz, anlayamadığımız ürpertiler sarmıştı dört bir yanımızı. Salon da bizimle ürpermişti, ev de… Sokak da ürpermişti bizimle semt de… Muhtemeldir ki koca şehir de…
Biz “Ey Sevgili… En Sevgili… Uzatma dünya sürgünümü benim…” diye tekrar ettikçe bilemediğimiz, anlayamadığımız bir şey etrafımızı kuşatıvermişti sanki. O, yüreğimizi sanki gökleri alacak kadar genişleten tuhaf ve fakat huzurlu his neyin nesiydi? Neydi, gece yarılarına kadar hepimizi aynı şiirlerin, ilahilerin ve sözlerin arkasına takıp götüren, bizi sanki göklerde dolaştıran, seyran ettiren o ilginç tecrübe neydi?
Hiç bilemedik.
Bilebildiğimiz kendimize geldiğimizde Hasan’ın yanımızda olmayışıydı. Bir de şu belki: İçimizde bir tek O’nun duası kabul olmuştu. Yüreğimizden şimşek gibi fırlayan niyazlardan, bir tek Hasanınki ulaşmıştı ulaşması gereken yere.


Hasan gitti; son sözü namaz oldu.
Son nefesini verdiği ev, bir öğrenci eviydi. Namaz kılınan, namaza kalkılan bir öğrenci evi… Kaldığı rahat ortamı terk edip, “namaza kalkılsın” diye bu eve yerleşmişti. Kaldığı süre içinde hep namaza kaldırdı. Son gün, giderken yaptığı iş de bu oldu. Bir gece evvel, uzayan şiir meclisinin olduğu salonda misafir ettiği ağabeyinin başına gelip o güleç yüzü ile geldi ve namaza davet etti:
“Abi namaza kalkmıyor musun?”

Hasan bizi bıraktı gitti. Ama aradan geçen 15 senede “Hasan” dediğimizde yüreğimizin kabarışı hiç bitmedi. O gitti ama bize şunu öğretti: Bu dünya bir sürgün yeridir. Biz biliyoruz ki içimizden bazılarının garipliği, içimizde duramayacakları kadar aşikârdır. Yaşadıkları, yaşar gibidir. Söyledikleri, söyler gibidir. Baktıkları, bakar gibidir. Halleri, duruşları, sözleri ve tavırları o kadar sılaya aittir ki buraların havasına hiç alışamamışlardır. Sanki onlar sadece gelmek için gelirler; sadece gözükmek ve görünmek için yaşarlar. Nereden düştüklerini anlamadıkları bir cangılın ortasında garip garip bakarlarken etraflarına, birden yukarıya çağrılıverirler.
Hepimiz bir liyakat kesbetme, bir “layık olma” imtihanı veriyoruz. Hasan bu imtihanı çabuk verdi. Bizler, hayata böyle sımsıkı yapışmış, hiç gitmeyecekmiş gibi yaşayan bizler imtihanımızı nasıl vereceğiz? Şurası gerçek ki hayatımızı sürgünümüz olarak görmemiz gerektiğini anlayacağımız ana kadar imtihanımız devam edecek. O ana kadar “en sevgiliye” layık olamayacağız. Ya bu an hiç gelmeden zamanımız tükenirse ne yapacağız peki? Bizi, heybemizi dolduramadan, layık olamadan, adam olamadan çağırırlarsa ne yapacağız?
Ne kadar yaşarsak yaşayalım, kavuşulacak olana hasret duymadan gidersek yazık edeceğiz. Kalbimizi yoklayalım. Buralarla yetinerek yaşamanın, her şeyi buralardan, bu zamanlardan ve bu insanlardan ibaret görmenin nasipsizliği sermayemiz olmasın.
Hasan gitti ama sesi bende çınlıyor:
“Abi namaza kalkmıyor musun?”
Ah nefsim, kalkmıyor musun, hala uyuyor musun?
Bak namaz geçiyor, ömür geçiyor, “layık olmak” imtihanı bitiyor, sen hala ne diye oyalanıyorsun?
Haydi, namaza kalkmıyor musun?


Mehmet Lütfi Arslan, GENÇ dergisi Temmuz 2010
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
En son deli de mahalleyi terk ettiğinde ...




Her mahallede bir deli yok artık... Ama her sokakta bir kaç katil, bir kaç uyuşturucu taciri, bir kaç eli kanlı çete mensubu göğsünü gere gere caka satabiliyor...

Peşrev: Vefalı ve balık hafızası taşımayan okur yığınlarına sahip olsaydım, "Deli Ziya'yı kaç kişi unutabildi" diye başlardım bu yazıya....

Hasan Kaçan'ın Deli Ziya'sını kaç kişi hatırlıyor? Gırgır Mizah Dergisinde her hafta yeni macerası merakla beklenen ölümsüz çizgi karakterlerden Deli Ziya, Cinderesi havzasında yaşayan gerçek bir deliydi. Tıpkı karikatürlerdeki gibi; yaz-kış aynı paltoyla gezer, sessiz sedasız bulduğu irice taşlardan birinin üstüne "tüner", insanları seyrederdi.
İnsanlarla pek konuşmazdı, uzun beyaz sakallarıyla karizmasını konuşturmakla yetinirdi. Adı Deli Fehmi'ydi. Kendisiyle alay edenlere hiç bir şey olmamış gibi bakar, onları "yok sayar", eğlenmek için taş atan çocuklara ve kendisinden korktuğu için taşa sarılan cahillere gülmekte yetinirdi.
Bir gün sessiz sedasız aramızdan ayrılıp gitti Deli Fehmi. Kimilerine göre vefat etmişti, kimilerine göre, üstü örtülen "bir edepsizliğe" kızdığı için paltosunu alıp gitmiş, başka mahallelerde "tüneyecek taşlar" aramayı tercih etmişti. Deli Ziya'nın "yittiği" günlerde, onun oturduğu taşlara "kurulan", "torbacılar" peydah oldu.
Deli Fehmi'nin öz ağabeyi olan Deli Ziya o öldükten sonra çıkmıştı "sahneye"... Ağabeyine nazaran daha hırçın ve konuşkandı, hiç bir zaman ağabeyi kadar karizmatik olamadı fakat o da "zararsızlığıyla" mahallenin delisi olarak sevilmeyi başardı.
Hasan Kaçan, "karşı mahallenin" çocuğuydu. Her iki mahalle arasında mekik dokuyan Deli Ziya'yı çizerken iki kardeşin hangisinden daha çok etkilenmiştir bilmiyorum ama karaktere birinin adını, diğerinin özelliklerini yansıtmış olmasından dolayı her ikisini de tanıdığını düşünüyorum...
Her mahallede hatta nerdeyse her sokakta bir deli yaşardı eskiden. Aileden biriydi onlar. Aç, biilaç kalmamalarına dikkat edilir, soğuktan donup-donmadıkları önemsenirdi. Bir yere giderken "kapıya pencereye mukayyet olmaları" istenirdi. Hatta işlerin yolunda gitmesi için "o masumların" duaları istenir, çaresiz kalındığında onlara "akıl danışılırdı"... Deliler cennetiydi yurdum. En gözü pek cengaverinden, en radikal dervişlerine kadar gönül verdiği herkesi deli ilan eden halkımın her mahallede en az bir deli barındırmasını garipsememek gerekiyor...
Deli kaynayan o sokaklarda katiller, pezevenkler, ******ler, ib..'ler barınamazdı. Halk içinde yaşatmaz, delisi olmayan sokaklara gitmeye mecbur ederdi onlardı. En fazla Osmanlı devrinden kalma "Ustura Kemal" artığı mahalle bıçkınları barınabilirdi o sokaklarda. Onların "icraatları", "mahalle kızlarının namusunu korumakla" sınırlanır, yan gözle bakanları mahalle sınırlarının dışına kadar dövmelerine izin verilebilirdi...
Eli mahkum olup kirli işlere bulaşanlar da sessiz sedasız "kader kurbanı" damgasıyla başka diyarlara yelken açarak, onurlarını korumayı başarırlardı...
Tırnakçılık ve yankesicilikle geçimini sağlayan Roman ailelerin arasında bile esrar kullananlar dışlanır, eroin işine bulaşana cüzzamlı muamelesi yapılırdı.

Ara Nağme: Vahşet ve kan lekesi o kadar uzaktı ki hayatımızdan; bir gariban, namusu uğruna gözü dönüp, eşini balta ile doğradığında "Kasımpaşa canavarı" şeklinde manşetlere çıkardı. Şimdi ölü sayısı 3'ü aştığı takdirde olay ancak haber değeri taşıyabiliyor... Testere fantezileri bile kesmiyor artık, sinemalarda insan etinin pişirildiği "muhteşem sahneleri" seyretmeye koşan insanlara...
"Bir kabadayı" devlet adına işlenen cinayete erkete olarak bulaşsa dahi "racona ihanet etmiş sayılır" yüzüne bakılmazdı, şimdi devlet adına kurşun sıkan her pislik "Polat Alemdar" namıyla alkışlanıyor...


Artık her mahallede bir deli yok. Olsa da mahalle sakinleri onların farkında değil. Ayaklarına dolaştığını düşünenler itip - kaktığı, psikopatlar sövmek için kullandığından dolayı deliler de "akıllı" taklidi yapmaya mecbur kalıyor artık... Mahalle delileri, bugün, çöp konteynerlerinden bulabildiği kırıntılarla doyabilmek için dahi kağıt toplayan "onurlu çete" mensuplarının işini bitirmesini beklemek zorundalar artık. Dayak yememek için, mecburlar bunu yapmaya...
Deliler yok artık her sokakta ama bir kaç katil, bir kaç uyuşturucu taciri, bir kaç eli kanlı çete mensubu göğsünü gere gere caka satıyor... Halkın onları arasında "yaşatmaması" ne mümkün? Katillerle, mafya baronları ile kapı komşu olanlar, kendilerini daha emniyette hissetmek için zamanla onlarla daha sıkı - fıkı ilişkiler kurmak zorunda hissediyorlar kendilerini.
Koyun koyuna yaşamanın getirdiği mecburiyetler de var. Örneğin bir katil "imajını parlatmaya" ihtiyaç duyduğu zaman; birinden ricada bulunduğunda, o mahalle sakini, "onur", "etik", "adab-ı muaşeret" kavramlarını aklının ucuna dahi getirmeksizin elinizdeki imkanları seferber etmek zorundadır. Pek büyük sorun da teşkil etmez, bu durum. Nasılsa onları koltuklarının altına almış "ağabeyleri/ablaları" "kahramanlık yapmış" gibi pazarlayacak yol ve yöntemler bulmakta mahirdirler... Öyle bir boya çekerler ki hiç kimse onun "kara savaşların" piyonu olduğunu anlamaz. İşin farkında olan "uyanık" ve olayın arka planından habersiz "sazan" cilacılar da bir iki kadife ve fırça darbesi ile parlattılar mı, o "piyon"a "kale" muamelesi dahi yapılır....
Hem diyelim ki "tezgah" anlaşıldı, ne gam! Nasılsa yığınla böyle "olağan icraat" ifa etmiş kişi olduğundan, "onlar daha beterini yapmıştı" diye sırıtır, kendinizi aklarsınız... "Herkesin" en az sizin kadar kirli olduğu bir camiada kimin gıkı çıkar ki? En fazla "onur", ahlak", "etik" diye vızıldanan "sivrisinek" hükmündeki bir deli "peydah olur", "kendi başını yiyene kadar" sizin kulağınızın keyfini kaçırır...

Ara Nağme: Fakir ilk yazılarından birine "kıyas kültürü" adını koymuş ve o yazıda "hayata gözlerini açtıklarında babalarınca pipileri ölçülen, pikniklerde yumurta tokuşturarak eğlenen çocuklar, büyüdüklerinde her icraatını niye bir başka icraatla aklamayı ihmal etsinki" mealinde "deli dolu" fikirler beyan etmişti...
***

Delilerin itibar gördüğü, "fakir" ama "onurlu" insanların yaşadığı mahalle ve sokak yaşamının artık "ütopya" olduğunu anlayacak kadar büyüdüm. Ama Deli Ziya'ya olan sevgi ve saygımı hiç yitirmedim...
Üstünde kirli insanların ağırlandığı taşlara oturmak deliliğin şanına yakışmaz. Temiz taş bulmak umudu olmasa dahi, hiç değilse yüzüne tükürüldüğünde utanacak icraat yaptığını anlayıp, başını öne eğip susacak kadar onurlu bir kaç insanın kaldığı mahalleler arayarak deliliğin onurunu korumaktan yanayım... Sadece "kapıya pencereye mukayyet ol" diye emanet edilen yapıların ev sahiplerinin gelip emanetlerini teslim almalarını bekliyorum...
Okuduğunun özünü değil, şeklini önemseyen bir yığın okur arasından "derdini, sıkıntını, açık açık anlatsana be deli!" diyecek hayli akıllı çıkacaktır, şüphesiz... Delinin derdi kendi sıkıntısını önemsemek olsaydı, elinde imkan varken, her yazısını köşe bucaktan vermek yerine binanın duvarından sergilemez miydi, kimseyi incitmemek adına bir yığın isim verip "ününe ün" katmaz mıydı? Boş verin, her şeyi size izah edenler, bu konuyu da mantıklı şekilde izah edeceklerdir...
Ne diyordu o ünlü kızılderili şefi hatırlayalım; en son deli mahalleyi terk ettiğinde (...) "beyaz adam" anlayacak! Ya da umut delinin ekmeği işte...


Yaşar İliksiz - Haber 7
 
Üst