Cuma Azıklarımız Hayr Olsun | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Cuma Azıklarımız Hayr Olsun

mü'HÜR

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
19 Eki 2010
Mesajlar
2,563
Puanları
83
Yaş
35
Rabbini hamd ile an, secde edenlerden ol ve sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.

[Hicr, 98-99]



Gel bu aşkın kadehinden bir kadeh nûş eylegil
Gel bu aşk ile başını tâ ebed hoş eylegil

Ta başından söyleyelim bu hafta bir garip haller geldi başımıza, haliyle mektupta bu hallerden vâreste değil…

Kulu ol kim olasın âzâd!

Bir lâtifeyle başlayalım söze, şöyle ki geçtiğimiz günlerde bu satırların yazarı basit bir cerrahi müdahaleye maruz kaldı. Gözümüzün içine bakmayı bıraktığımızda yanıbaşımızda anestezi uzmanı doktor hanım gülümsüyordu, yahu bunca zamandır uyutup uyandırırız sizin gibi uyanına rastlamadık.. ameliyat masasından kaldıracağız uyanın artık diye sarsıyoruz hafifçe, ne deseniz beğenirsiniz:

“Gerek narkoz, gerek aşk ile âlemde serhoş olmak gerek vesselam”

….

Şu garip insanın hayatında, her ne sevinç ve mutluluk varsa hepsi zuhuru, görünüşü farklı da olsa kavuşmaktan kaynaklanır ve her ne gam ve keder var ise ayrılıktandır. İnsanoğlu nimetlerin kıymetini elindekini kaybedince anlar. İşte ufak tefek gurbetler, ayrılıklar da ona ufak tefek hatırlatmalardır.

Dikkat buyurun; bir kimse bir belaya duçar olduğunda, asıl bela o belaya neden uğradığını bilmemesidir. [Hz. Aşkî]

Kulu ol kim olasın âzâd!

Mevlam her cuma kurduğumuz bu gönül bağından, âşıklar bezminden ayırmasın bizleri, bu meclisimizi bir ucu cennete dek uzanan, şükrü eda edilmiş huzur pınarlarından eylesin.

Vâlide sultanı da yanımıza alıp haremi pakine, hicaz illerine avdet eylerken uçakta nazarımız karşımızdaki yazıya ilişti kaldı.
Fasten Seat Belt While Seated

“Oturduğunuz sürece kemerlerinizi bağlayınız” şeklinde tercüme edilebilecek bu ikâzın neresi garip?Şu garip kardeşiniz uçak inene dek nerelere bağladı bu hitabı bir bilseniz. Önce oruç geldi aklımıza, İngilizcesi “fast” “fasten” çağrışımıyla. Kemer belimizi dolayısıyla bizi tutup bağlar, oruç da bizi tutar, bağlar değil mi?

Kulu ol kim olasın âzâd!

Madem “yolcu, yolda temkin üzere gerektir” şu hayat seyr ü seferinde kendimizi sağlam bağlamalı değil miyiz?Ve asırlar öncesinden İmâm-ı Bûsirî seslenmez mi? Kasîde-i Bürde’siyle

Serkeş atlar zapt olunur dizginleri çekilerek
Benim bu azgın nefsim, kimler yola getirecek

Ve günahlar geldi aklımıza dizginlerini koparan atları duyunca…

Bir günah eden kişiye bin gün âh etmek düşer
Bin günah ettim İlâhî, bir gün âhım yok benim

Kulu ol kim olasın âzâd!

Ve günahın ucunun dokundu yerler, makamlar…

Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme.
Günahkâr olma fahr-i âlem-i zîşânı incitme

Ey Allahım, biz dünyada günâh işledik. Bu duruma Habibin Hz. Muhammed (sav) üzüldü, düşmanımız İblis ise sevindi. Ey Allahım, Eğer yarın kıyamette cezâ verirsen, dostun Hz. Muhammed (sav) yine kederli ve düşman İblis yine sevinçli olur. Ey Allahım, iki sevinci düşmana verme, iki üzüntüyü Hak Dost’un gönlüne koyma.

Ey Allahım, eğer sebebini sorarsan hiçbir bahânemiz yoktur. Eğer tartacak olursan malımız yoktur. Eğer yakarsan tâkatimiz yoktur. Serveti olmayan müflisler, sermayesi olmayan muhtaçlar ve tâat ve ihlas süsünden yoksun olanlar bizleriz.

Kulu ol kim olasın âzâd!

Ey Allahım, eğer bir kez olsun bana “Kulum” dersen sevincim arşı geçer. Ey Allahım, iyilerin istiğfar etmeleri gerekiyorsa, ya iyi olmayanlar ne yapsınlar? Ey Allahım, eğer iblis Hz Adem’e kötülüğü öğretmişse ya buğdayı Adem’e kim rızık olarak verdi?

Ey Allahım, yükselttiğin bayrağı indirme. Sonunda affedeceksen başında utandırma. Ey Allahım, bedava yarattın, bedava rızık verdin, aynı şekilde bedava bağışlamanı umarız ve dileriz. Zira sen Hudâ’sın tüccâr değil…

Eğer bize cenneti tâat karşılığında bahşedeceksen bu bir satış olur ya senin ihsan ve bağışın nerdedir? Ey Allahım, ben, ucub ve kibre sevkeden tâatten bizârım, beni özre sevkeden günahtan da…

Ey Allahım, bu yanan çırayı söndürme, bu yanmış gönlü yakma, bu dikilmiş perdeyi yırtma ve bu bendeni kovma.

Kulu ol kim olasın âzâd!

Gel ey aşk, soğumuş gönlümüzde ateş yak. Sönmüş çıramızı nurunla tutuştur, aydınlat…

Ey Allahım gariplere acıyan sensin. Ben de bir garibim. Derdime devâ ver. Çünkü sensin tabibim, ey cümle kaybolmuşların yol göstericisi. Ey Allahım taşıdığın esma ve sıfatların hürmetine feryadıma yetiş. Zira buna gücü yeten de ancak sensin.

Aaah azizim haldaşım, olanlar oldu ve her ne ki O’nun muradı oldu, halimiz pek bir garipse de hayr oldu erenlerim…

Kulu ol kim olasın âzâd!

Kulu ol kim olasın azâd! İkide bir satır arasına giren bu seste neyin nesi, ne olacak mektubun hitamı erişti, mestmp3 olacak bir seda sunmadın canlara…


Be hey bülbül nedir feryâd
Var eyle Hak’dan istimdâd
Hüdayı yâd etme olma yâd
Kulu ol kim olasın azâd [260.mestmp3]




Yolunu şaşırmışlara rehber olan Hâlık! Cânımıza safâ, gönlümüze aşk, gözümüze nur ver. Ve bize iyi olan her ne var ise fazl u kereminden onu ver, Yâ Rab, gönlümüze rahmet-i cân ver, Herkesin derdine basîretler dermânı ver. Bu kulun neyin olması gerektiğini nereden bilsin? Bilen sensin, her neyi biliyorsan onu ver.

[Hz. Pir Mevlana]

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,

ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,

zahir ve batınlarımız hayrola,
Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,

sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim


Ümit akdemir

 

mü'HÜR

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
19 Eki 2010
Mesajlar
2,563
Puanları
83
Yaş
35
Yalnız cana,
Kendi özünüzde de nice âyetler var; hâlâ görmeyecek misiniz? [Zâriyât, 21]

Nere baksa gözümüz vech-i dilârâda kalır
Kande olsak arzumuz sâki-i sahbâda kalır
Ey garip halini bil var vatan-ı asla eriş
Bu serâba güvenen teşne bu sahrada kalır
Er geç bir gün bu cemiyyet-i âlem dağılır
Yâr ile sürdüceğin dem içtiğin bâde kalır

Aşkı bülbül gibi beyân edelim
Hâlimiz gül gibi ayân edelim

“Dünyada kendimi cennete sansam” diye başladığımız bir kutlu seferden döndük erenlerim, Arafat vadisinden, Aşk meydanından geçip geldik huzurlarınıza, o demden ayrı düşmenin tatlı hüznüyle, bir Cuma daha canları bir edene, dîlde dîlberi bir edene binler şükürler olsun efendim…

Vakfe vakti öyle âzim bir ilahi nur tecelli ediyor ki Arafat’a çıkınca, Cenab-ı Hak rahmetiyle birinci kat semaya tecelli eder ve meleklerine şöyle buyurur: Şu tozlara-toprağa bulanmış kullarıma bakın ey meleklerim! Ve şahidim olun ki, onların günahları göklerdeki damlaları yeryüzündeki mevcudat kadar bile olsa ben onları afv eyledim. Onlar evlerine annelerinden doğdukları gibi pırıl pırıl olarak döneceklerdir. [Müslim-Sahih, Hac-48]

Öyle ya Arafat ki Cenab-ı Mevlanın, davete icabet eden kullarına nazar edip meleklerine karşı iftihar vakti: Halbuki siz: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediğim vakit “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” [Bakara, 30] demiştiniz.

O demden ayrı düşmenin sızısı bize garipler sema’ını hatırlatıyor…
Mevlevihanenin kapıları sırlanıp mumlar dinlendirildiğinde,
Asırlardır ziyaretçisi olmayan bir sema başlar meydan-ı şerifte,
Tıpkı vaktiyle Hz. Pir’in yaptığı gibi, eller niyaz vaziyetinde
Bütün bir beden, kainatın ahengiyle hem-aheng olup tevhid eyler

Dilsiz dudaksız: Allah, Allah, Allah… der

Bülbülleri hâr ağlatır, aşıkları yâr ağlatır…

Aah neyleyeyim şu gönlüme hasret kaldım sevdiğime;
Bülbülüm altın kafeste öter aheste aheste [263. mestmp3]



[Nev-Niyâz ve Dedesi]

- Hoş Safalar getirmişsiniz, haccınız mebrur ola
- Aslımızdan koparılıp geldik amma bir yanımız oralarda kaldı dedem
- Öyle ya bir gönle girdin ki erenlerim, bin kâbeden evlâdır.

Kâbe’ye gitmek için ihrama büründün sen yani cümle esvaplarından soyundun, gönül kabesine teveccüh eden aşıklar ise iki cihandan soyunurlar, onların ihramı dünya ve ukba gamından uzak olmaktır.

- Ama Kâbe Hakkın rızası mahalli değil midir? Çünkü oraya Allah’ın rızası için gidilir.

- Gönül ise Rahman’ın müşâhade edildiği yerdir. Bir gönül, yerler ve göklerden, dünya ve kainattan, Kâbe-i âlîşân’dan daha yücedir. Ne mutlu o kimseye ki hakiki Arafat olan ârif-i billâhı bulur ve onda Hakk’ın cemâlini seyreyler.

Yürü “İnsanı en güzel şekilde yarattık” ayetini oku! Ey dost! En değerli inci cândır. İnsan gerçi beden olarak bir hamur teknesi boyundadır ancak en güzel şekil olan insan şekli, Arş’tan da üstündür, düşünceye de sığmaz. Hem gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan kaybolur gider. Bu paha biçilmez şeyin değerini söylesem, ben de yanarım duyan da yanar. [Hz. Pir Mevlana]

- Sonra kitabın öyle bir yerini açtın ki [Bakara, 30] Orada, ilahi hikmetin melekte ve insanda tecellileri, orada bin alem saklı…
- Sedefi araladınız madem inciyi de çıkarasınız…
- İş Hazreti Pir Mevlana’nın buyurduğu gibidir:

Her kim aslından uzak düşerse hasret kaldığı o visâli özleyici olur, asla dönmek için bir uygun yol, gün arar…

- Asıldan maksat nedir?

- Âyan-ı sâbitesidir; Allah’ın isimlerinin türlü tecellileri, görünüşleridir… Küllî ve cüz’î oluşlardan her bir şey, Hakkın isimlerinden bir veya birkaçına mazhardır. Nasıl ki melekler selbî isimlerin mazharıdır ve Cenab-ı Hakkı: “Nahnu nusebbihu bihamdike…” [Bakara, 30] diye tesbih ederler.

Şeytan da Mudill, Mutekebbir isimlerinin mazharıdır. Cenab-ı Hakka: “Febi izztike…” [Sad, 82] diye yemin ettikleri için haklarında “Ben Adem’e secde edin deyince baş çektiler ve kibrettiler…” [Bakara, 34] ayeti nazil oldu.

Bu babdan anlatılır: Resûlullah Efendimiz şeytanı görüp nereye gittiğini sordu. Şeytan, birisini dalâlete düşürmeye, yoldan çıkarmaya gidiyorum, dedi. Bunun üzerine Efendimiz: Ben Allah’ın emir ve hükümlerini tebliğ için gönderildim. Fakat bende hidâyetten bir şey yoktur. Şeytan da dalâlete düşürücü, günah işletici olarak halkoldu; fakat onda da dalâletten bir şey yoktur, buyurdular.

- Cenab-ı Hak Hz. Adem’e bütün esmayı öğretti ve onları meydana çıkar dedi. Melekler ise ancak bir iki ismin mazharı idiler. Hz. Adem deki bu zenginliği görünce hayrette kaldılar ve “Ya Rabbi, senin öğrettiğin kadarını bilebiliriz” [Bakara, 32] diye acziyetlerini ortaya koydular…

İşte böyle insanın hakikatı bütün isimlere birden mazhar olmuştur. Bunun için kâh Mudill kâh Hâdî kâh Selâm … isimleriyle tecelli eder. Her mevcut, mazhar olduğu isme tabi ve onun hükmüne mahkumdur. O isim ona der ki: Hele birkaç gün istediğin yere git… Dönüp dolaşacağın yer gene benim!

- Madem, insan kopup geldiği makam itibariyle -ki siz buna “ayan-ı sabite” buyurdunuz- bir ismin mazharıdır, onun o isme ulaşabilmesi, aslına kavuşması mıdır?

- Eyvallah… Aslını bulmak demek bir kimsenin zuhur ettiği mertebeye kavuşabilmesi demektir.

- Buna ermek ya nice mümkündür?

- Geçici olan bilcümle alakalardan uzaklaşıp ilimde hakikat mertebesine ulaşmak gerek… Buna ermek ancak “yakîn” ile yani gönül bilgisi ile olur. İnsan, kesret gecesinin karanlığının sonu ve vahdet günü nurunun başlangıcı olması dolayısıyla garip bir noktadadır.

- Af buyrun burasını pek anlayamadık?

- İnsaniyet mertebesini bulmadan evvelki maddi sıfatlar, nebatî ve hayvanî mertebeler dahi hep gecenin karanlığı demektir. Ancak “Hazreti insan”a erişince vahdet gününün nuru ışıldamaya başlar. İşte o vakit insan aslına vuslat için kabiliyet kazanır.

- Hangi yoldan gitmeli?

- Aslına erişmek iki seyirle olur bunun biri “ıztırârî” yani elinde olmayan, diğeri “ihtiyârî” yani arzusuyla yaptığı seyirdir. Iztırâri seyirde mesela “Hâdî” isminin tesiriyle nefsinin icapları üzere ölüm gelecek ve kendini kendinden alacak olursa hakikati göremez. Yalnız bu dünyada hayır ve şerden ne işlediyse onu bulur, ona kavuşur, aslına kavuşamaz. Aslına vusûle kâbiliyet mertebesi olan “insan vücudunu” giymişken burada o insanlığa yakışmayan tutumundan dolayı ıztırârî mevt gelip de ölünce aslına kavuşamaz.

- Bir de “ikinci seyri” seyretsek?

- Bu ihtiyârî olanıdır. Cenab-ı Hak ezelden o kimsenin kalbine muhabbet meylini vermiş olduğundan aslını arama şevkini tattırmakla: “Ben bir gizli hazineydim, istedim ki bilineyim” sırrı zahir olarak o kimsede “aslını aramak iştiyakı” uyanıyor ve arayıcı oluyor.

- Arayan neyi bulmaz, yeter ki “neyi kaybettiğini” hatırlasın, dünya ile avunmasın…

- Mevlasını da bulur, belasını da… Cenab-ı Hak’ta bu arayıcı kuluna mürşid suretinde tecelli ederek onu madde, nebat ve hayvan mertebesinden geçirir. İçini arıtıp temizletir. Bu suretle dünyada iken aslı ile aşinalık eder. Bulacağını bulur, göreceğini görür. Yani kendi arzusuyla ölerek nefsinin esaretinden kurtulup Hakk’ın esrârı, mahremi, yârı olur ve doğrudan doğruya aslını bulur.

… Biz Allah’a âidiz ve vakti geldiğinde elbette O’na döneceğiz… [Bakara, 156]

- Aah erenlerim, dünyada iki büyük âmil vardır: Biri mârifet biri aşktır. Aşka mazhar olmayan bir insan yeryüzünde daimi surette vücudu zindanında mahpus kalmaya mahkumdur.

- Bir niyaz vardı eski zaman tekkelerinde asılı duran: İlahî ente maksudî ve rizake matlubî; âtini muhabbetike ve marifetike… Ya Rabbi maksudum sensin senin hoşnutluğunu taleb ederim, bize aşkını ve marifeti ikram eyle mealinde…



Ârife eşyâda esmâ görünür,
Cümle esmâda müsemmâ görünür,
Bu Niyâzi’den de Mevlâ görünür,
Âdem isen “semme vechu’llâh”ı bul,
Kande baksan ol güzel Allâhı gör.

…Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır… [Bakara, 115]



- Eyvallah, işte böylece aslını bulmak, bir kamil rehber bulmakla olur. Onu burada hayatta iken bulursan maksat hasıl olur, veyahut bulmak ve aramak yolunda o şevk ve o taleple ölürsen orada da bulursun inşallah.
Ya Rabbi, Ademzede olan bizler için babamızın ilim mirâsına konup onun halifeliğini icra edenlerden, aynı suretle esma-i ilahiyeye varis olanlarda eyle, Zaten bizleri “insan” suretinde yaratmışsın meded ü inayet eyleyiver de alem sahnesinde “insan-lık” yapalım.

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler


Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,

sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ümit Akdemir
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
Sen'den eserdir

Bir hayal içindekine,

… Dünya hayatı ise ancak bir aldanıştan başka değildir. [Hadîd, 20]

Âlemin nakşını hayal gördüm
Ol hayal içre, bir cemal gördüm
Her eşya çü mazhar-ı Hak’tır.
Ânın için, kamu kemâl gördüm





Sen ışıksın ben senin pervânenim
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim
Ben senin gölgen değil ya nenim?
Mestinim, meftûnunum, dîvânenim…

Can kulağımıza erişmeseydi hâtiften şol nidâ: “Bülbül â divân-ı aşktan bir varak naklet!” çıkamazdık divana, toplayıp kendimizi cüret edemezdik, kendimizden sızanları yare sunmaya cesaret edemezdik “yüreğimi çoğaltın” emanetine muhatap olmasaydık;

Kâinatın sesi aşk doludur, Hak Dost’tan neşet eden bu aşk, O’nun elinden tutanlara intikal eder. Zaten O (sav) da Veda Hutbesinde kendisini dinleyenlere “Burada bulunanlar, çağrımı bulunmayanlara iletsinler” diye seslenir ve sanki yüreklere “Yüreğimi çoğaltın” makamından bir emanet yükler.

Sûretten sıfâta gel ki yolda sâfiyet neş’esi bulasın…


Davetine icabet edip geldik efendim huzurlarınıza,

aşka olsun can özünden merhaba!

İnsanın ziyadesiyle kendini bulduğu, mest olduğu bir eser ikram ederek sohbeti açalım:

Severim her güzeli, senden eserdir diyerek
Koklarım goncaları sen gibi terdir diyerek

Bestekarı Halid Lem’i Bey’e de sözün sahibi Bedîi Ziya Bey’e de aşk olsun, rahmet olsun, nur içinde yatsınlar… Severim her güzeli diyor, orada cümleye bir virgül koyuyor çün bu laf hovarda meşrep bir adamın lafı gibi gelebilir. Fakat, o virgülden sonra “senden eserdir” dediği cümlede o “sen”i “şarkılar SENİ söyler”deki “sen”i öyle bir belli ediyor ki, işte bestekârlık bu olsa gerek erenlerim…

“Sen’den eserdir” diye bir güzeli sevmek, yaratılmışların hepsinde yaratanı görmek meselesidir. Göz, ruhun penceresi gibidir. Ruh, göz penceresinden bakar ve bütün yaratılmışlarda yaratıcının güzelliğini ve kudretini seyreder. Sonra döner ‘Severim her güzeli senden eserdir.’ sözleriyle eserde müessiri, nakışta nakkaşı görür, bulur.

Kendisinde üç huy bulunan kimse, imanın tadını alır. Allah ve Rasûlü’nü diğer her şeyden fazla sevmesi, sırf Allah için başkalarını sevmesi, ateşe atılmaktan nasıl hoşlanmıyorsa, tekrar(küfre) dönmekten hoşlanmaması! [Hadis-i şerif]

Ve bulduğun zaman da sevmeye zaten mahkum olursun, en güzel O çünkü. Yegane sevilmeye layık O. Tevhid meselesi bu… Meseleyi anladığın zaman bu şarkıyı, ayağa kalkıp ceketini ilikleyip öyle dinlersin, aman işte şarkı diye hafife almazsın… Gerçi başka türlü düşünenler var, şarkı, eğlence, oyun diyorlar. Hayır eğlence ve oyun değildir. Senin gözünde ve gönlünde her şeye eğlence ve oyun gözüyle bakmak, ibadet denilen mükellefiyetleri sade bir seccade üstüne, dar kalıplar arasına sıkıştırmak hevesi var. Senin istidâdın öyle, başkasının istidadına ne karışıyorsun. Gülü koklarken Allah’ını ve Habibini hatırlamayan bir gönül ehli tanımıyorum. Çünkü gül malum Efendimize remizdir. Bir pirinç tanesi yere düştüğünde, Efendimizin terinden yaratılmıştır diye sırf o muhabbetin, o aşkın feyzinden istifade edebilmek için bir pirinç tanesini bile yere düşürmemek…

Tamam bu bir anekdottur, İslam mitolojisidir diyelim (tabir uygun değil ama neyse) Pirinçten güle, bülbülden dağa, aklına gelen her varlığa, bir halının nakşına, şu suyun ışıktaki parlayışına kadar her şeyi “Sen’den eserdir diye” sevebilmek, bu iş başkadır işte erenlerim, işte böylece ten tekke olur, gönül de makam, ta böylece kalpler cemal nuruyla doldu, huuu

Kelâm sahibi olan Allah, bulutun kulağına bir sır söyledi, gözünden su tulumu gibi yaşlar boşandı. Gülün kulağına bir sır söyledi; onu renk ve râyiha saltanatı ile güzelleştirdi. Taşa bir sır söyledi; onu mâden içinde akik etti. Yâni latîf sıfatı ile tecellî edip buluttan su akıttı, gülü güzelleştirdi, taşı da kıymetlendirdi. İnsan vücuduna bir sır verdi. O sırrı muhafaza edenleri sonsuzluğa yüceltti. İlâhî âlemden ilham alan bu vücutlar, cisimden kurtulup Hakka yakınlığın sırrına erdi. [Hz. Pir Mevlana]

[Nev-Niyâz ve Dedesi]

Tecelli cilvesi, cümle gölgeler.
Her zerresi binbir ismin belgeler.
Hay varken hayale kanmaz bilgeler.
Zat-ı Hak’tan gayrı zeval gördüm

- Ser levhaya yazdığın satırların devamı böyle olsa gerek…

- Eyvallah… Binbir ismin görmek için dışarı bakmak kadar kendi içine bakmak da yol değil midir?
- Vaktiyle dervişin biri neşelenip tefekküre dalmak için müzeyyen bir bahçeye gider. Bahçenin rengarenk tezyinatı karşısında mest olur. Gözlerini kapar da murakabe ve tefekküre dalar.

- Murakabeye dalmış ya, ne demektir murakabe?
- Kalbi kötü düşüncelerden muhafaza, zahirde ve batında Hakkı müşahadedir.

- Biz devam edelim… Orada bulunan gafil bir kişi, dervişin uyuduğunu zanneder. Onun bu haline hayret eder, canı sıkılır da: - Ne uyuyorsun? Gözünü aç da üzüm çubuklarını, çiçek açmış ağaçları, yeşermiş çimenleri seyret! Allah’ın (c.c.) rahmet eserlerine nazar et! der. Derviş de ona şöyle cevap verir:

Ey heveskar insan! Şunu iyi bil ki, rahmet-i ilahiyyenin en büyük eseri gönüldür. Onun dışındakiler bu büyük eserin gölgesi mesabesindedir.

- Ağaçlar arasında bir dere akıp gider. Onun berrak suyunda iki tarafın ağaçlarının akislerini görürsün… Su içine aksedip görülenler, hayalî bir bağbahçedir. Asıl bağ ve bahçeler, gönüldedir. Çünkü gönül, nazargâh-ı ilahîdir. Onların zarif ve latîf akisleri, su ve çamurdan olan Dünya alemindedir. Eğer bu alemdekiler, gönül alemindeki o neş’e selvisinin aksi olmasaydı, Cenab-ı Hakk bu hayal alemine “aldanış” mekanı demezdi.” dedi.

- Sûre-i Al-i İmran, 185. ayette: “Her canlı ölümü tadacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı muhakkak kıyamet günü tastamam verilecektir. O vakit, kim ateşten uzaklaştırılıp Cennet’e sokulursa, artık o, muhakkak muradına ermiştir. (Bu) Dünya hayatı aldanma metaından başka bir şey değildir.” buyrulur.

- Gafil olanlar, Dünya’yı cennet zannederek “Cennet budur!” diyenler, bu derenin görüntüsüne kananlardır.

Dünyâya gönül verenler, tıpkı gölge avlayan avcıya benzerler. Gölge nasıl onların malı olabilir? Nitekim budalanın biri, kuşun gölgesini sımsıkı yakalamak istedi. Ama dalın üzerindeki kuş bile buna şaştı kaldı. [Hz. Pir Mevlana]

- Asıl bağ ve bahçelerden, yani Hak dostlarından uzakta kalanlar, o hayale meylederek aldanırlar.

Bu gurbetten “dost” deyip gitmezsen âhirete,
Döner o vuslat günü ikinci bir gurbete!

- Bir gün bu gaflet uykusu nihayet bulur, gözler açılır, hakikat görülür. Fakat son nefeste o manzaranın ne faydası olur?

- Ne mutlu o kimseye ki, ölümden evvel ölmüş, onun ruhu, bu bağın hakikatinden koku almıştır…

Ey akıllı kişi, sevgiliyi tortusuz, hicapsız görmek istiyorsan, ölmeden evvel öl. Böylece kendi isteğinle ölümü seç de, seni sevgiliden ayıran perdeyi, yırt at. Fakat bu ölüm, seni mezara götüren ölüm değildir. Seni değiştiren, seni insanlığa, aşka, nura götüren ölümdür. [Hz. Pir Mevlana]

Yâ Rabbî! Yarın ilâhî huzûrunda hesâba çekilmeden evvel kendimizi hesâba çekerek daha hassas bir kalbî kıvâm ile sana kul olabilmeyi bizlere nasîb eyle! Gelgeç nefsânî sevdâlar ve gafletler sebebiyle şu fânî dünyâda ilâhî hudutları çiğneyerek ebedî saâdet hayâtımızı israf etmekten bizleri muhâfaza buyur!..

Yâ Rabbi!
Alemi “Sen’den eserdir” bilerek Son nefesimizi Cemâl-i İlâhî’ne kavuşma aşk ve iştiyâkıyla verebilmeye medâr olacak feyizli bir ömür yaşamayı cümlemize nasîb eyle!

Âmîn ya Mûin!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .

Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim
 

mü'HÜR

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
19 Eki 2010
Mesajlar
2,563
Puanları
83
Yaş
35
Ey mânâ sofrasının misâfiri can,

…Nihâyet o gün (dünyâda faydalandığınız) nîmetlerden elbette ve elbette hesâba çekileceksiniz. [Tekâsür, 8]

Gül-i gülzâr-ı kelâm-ı kadîm
Bismillâhirrahmânirrahîm


Yâ İlâhi başlayalım İsm-i Bismillâh ile
Bu duaya el açalım İsm-i Bismillâh ile
Sen kabul eyle duamız Besmele hürmetine
Aşkını eyle müyesser yâ İlâhe’l-âlemin

Serlevha olsun deyu nakşettiğimiz ayet-i kerime nâzil olduğunda Zübeyr (r.a) Hz. Peygambere: “Bize hangi nimetler sorulacak: Bütün yiyeceğimiz iki kara şeyden (hurma ve su) ibaret. Kılıçlarımız ise her zaman yanımızda (sürekli tehlike içindeyiz) diye sorunca: “Haberiniz olsun ki ileride, nail olacağınız birçok nimetler olacaktır” buyurmuştun ya: El-hak öyledir nice nimetlere gark olduk da kıymetini bilip şükrünü edadan aciz düştük, senin nimetlerini yiyip sana isyankâr olduk diye affına geldik…

Bilmemki hangi nimetini sayarak başlasak… Daha 14 asır evvelinden, gözünün nuru emanetlerin, Ehl-i Beyt’in ilk nazlı çiçekleri, öpüp kokladığın reyhanları, Fatıma’t-üz Zehrâ’nın körpecik fidanlarına küfranı nimet eyledik, koruyamadık, böyle bir Mâh-ı muharrem-i mâtem’de bahar-ı gülşen-i gâm eyledik…

Gözüm ki kâne boyandı şerâbı neyleyeyim
Ciğer ki odlara yandı, kebâbı neyleyeyim
Ne yâre yaradı cismim ne bana bilmem hiç!
İlâhi ben bu bir avuç turâbı neyleyeyim [265. Mestmp3]


İşte ahval-i perişanımıza Hazreti Saffet’in bu nutku şerifi pek muvâfık düştü.
Bu dünya hayatı bir rüyaya benzer. Rüyada yersin, içersin, zengin olursun, uyanınca bakarsın ki elde bir şey yok, yine açsın, yine züğürt… Rüyadaki oyun ve eğlencelere pek yaman aldandık el-medet… Ten kafesinden ayrılanlar, el-aman nerdesiniz?

Aşkın kime yâr olur dâim işi zâr olur
Dinmez gözünün yaşı yanar içi nâr olur

Kanatları henüz teşekkül etmemiş bir kuş yavrusu, uçmaya kalkışacak olsa düşer ve yırtıcı bir kedinin lokması olur… Kanatları teşekkül edince de yükseklere zahmetsizce uçar. Yükselerek uçmayı öğrenen bir kuş, hedefe ulaşamazsa da topraktan kurtulmayı öğrenmiştir ya. Sen de rûhunu bedenden kurtarıp uçmayı öğren. Gördüğün renkler, şekiller, tattığın lezzetler, zevkler sana kalmaz. Bütün gönül darlıkları dünyaya bağlandığın nisbettedir. Bunları düşünüp anladığın gün, gam ve üzüntün kalmayacaktır!

[Hz. Pir Mevlana]

Bu vesile ile size ufak bir hikâye, bir hikmet levhası arz edeyim: Bir avcı av peşinde koşar, yorulur ve nihayet avını yakalar. O, ben kovaladım, yakaladım, vurdum der durur. Av da ona sesleniyor: “Be hey şaşkın, ben Rabbimden emir aldım da sana gözüktüm. Yani sen beni avlamadan evvel ben seni avladım; senin evinde namazında niyazında bir kadın var onun canı keklik yani beni istedi. Ben de kendimi ona kurban ediyorum.”
Bir kul istediği şeyi kendi aklınca ister amma Cenab-ı Allah verdi mi kendi azameti nispetinde verir. Kulun çok farz ettiği şey Hakkın nazarında ehemmiyetsizdir. Her şeyi bırak O’na teslim ol!

Bilmem bu haftaki şu kadarcık mektubun neresindedir nasibiniz amma kısmet işte bize sözü bu taraftan yazdıran da o taraftan okutan, ihtiyaç sahibine duyuran da ancak O!

Leyla’yı aşkın senin her kimi Mecnun eder
Firkat oduna yanup her gece bimâr olur

Sabah olunca bekçiler sokaklardan çekilirler, Siz azımızı çoğa sayın emi; yüksek müsaadelerinizle…


“Yarın, öbür gün” diye diye şu yankesici nefis, ömürleri aşırır durur. Zavallı insan, senin bütün ömrün ancak bugünkü yaşadığın ömürdür, başka gün degil! Geçip giden dünü de gelmesi şüpheli olan yarını da düşünme! Bugününü iyi kullan, dînî ve insanî vazifelerini bugün yap, yarına bırakma, aklını başına al da hileci nefsin vadesine inanma! Benlikten, varlıktan kemerini çöz, bunlardan kendini kurtar da, hizmet kemerini kuşan, sana yabancı olan nefisten uzaklaş! Göklerdeki, yerlerdeki eserlerde görülen değişmeyi, halden hale girmeyi görmüyor musun? Sen de ibadetle, insanî vazife ile kendini yenile! Bugünün dünkü gününden daha iyi olsun!

[Hz. Pir Mevlana]

Rabbimiz bizleri kendisine yaklaştıracak her vesîleyi lâyıkıyla değerlendirebilen, basîret, firâset ve gayret ehli kullarından kılsın. Üzerimizdeki vakt-i şeriflerin değerini bilip israftan uzak bir ömür sürerek, iç ve dış âlemimizde dengeyi tesis edebilmemizi ve lutfettiği zaman nîmetini hayr u hasenâtla tezyîn edebilmemizi cümlemize nasîb eylesin!


Âmîn bi hakkı Bismillahirrahmanirrahim ve bi hakkı ehl-i beyt ve bi hürmeti nuru cemali seyyidil murselin El-fâtiha

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
Mah-ı matem olan Muharrem-i Haram,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim



Ümit Kandemir

 

mü'HÜR

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
19 Eki 2010
Mesajlar
2,563
Puanları
83
Yaş
35
Dert sahibine,

Ve Meleklerin de Arşın çevresinde dönerek Rablerini övgü ile andıklarını görürsün… [Zümer, 75]


Neler olur neler bize, andığımız zaman seni
Yanar yanar kavruluruz, andığımız zaman seni
Döner döner savruluruz, andığımız zaman seni
Aşkın bizi kör eyledi, yaktı yıktı kül eyledi
Canımızdan geçtik billah aşkın bizi kul eyledi



Bir dertliyim derdim vardır
Ya ben nice dönmeyeyim
Her dem işim âh û zârdır
Ya ben nice dönmeyeyim

Ah efendim, bu gece dertli varlığımızdan öyle bir kan ırmağı akmaktadır ki, onun nereden nereye aktığından benim bile haberim yok. Neyleyelim, ırmağa; “Ey ırmak akma!” mı diyelim? Onunla nasıl başa çıkılır? Haydi, sen deniz kenarına git de, denize; “Ey deniz, coşma, dalgalanma, köpürme!” de; deniz seni dinler mi? Bunda can kulağımıza düşen nefeslerin de payı yok değil hani:

Derdim çoktur hangisine yanayım
Ah yine tazelendi yürek yaresi
Ben bu derde kande derman bulayım
Meğer dost elinden ola çaresi
Benim uzun boylu servi çınarım?
Yüreğime bir od düştü yanarım
Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası
Didâr ile muhabbete doyulmaz
Muhabbetten kaçan insan sayılmaz
Münkir üflemekle çerağ söyünmez
Tutuşunca yanar aşkın çırası
Pir sultan Abdalım yüksek uçarsın
Selamsız sabahsız gelir geçersin
Aşkı muhabbetten niçin kaçarsın
Böyle midir yolumuzun töresi [270. mestmp3]

Yoksa siz işitmediniz mi? Demek sonlarına yaklaşıyorsunuz.. Pencûgah makamından inleyen kemençeyi de duymuşsunuzdur o halde; işte o kemençenin nevasında saklıdır bu haftaki cümle esrarımız…


Merhum Hafız Kani Karaca’yı sırrımızı fâş eder bulduk, işitmez misiniz 1989 Eylül’ünden bir konser kaydında halimize tercüman olmuş da âh u efgan eyliyor:

İlahi senin aşkınla mecnunum ve lakin iştiharım yok,
Günah deryasına daldım, olanları suya saldım
Hevayı nefs ile kaldım elimden hiç tutanım yok.
Bu suzî şöyle nalandır, Cemali yare hayrandır,
Gönül gayet perişandır Amandan gayri kârim yok,
Medet ya İlahel alemin…

Allah, kuluna; “Ey kulum!” diye buyuruyor; “Dön, yine kapımıza gel, kulağından gaflet pamuğunu çıkar da göklerden gelen: “Haydi, artık orada durmayın gelin.” sesini duy!” Ey zavallı, ne zamana kadar, dünya dikenliğinde yalınayak koşup duracaksın? Ey ölüler arasında yaşayan diri oğlu diri! Ölülerin kokusu ile nasılsın? Ne haldesin? Şu yaşayan ölüler, şu pis kokular, senin içini sıkmıyor mu? Seni iğrendirmiyor mu? Biz, öteki alemde, gül bahçelerinin kapılarını senin için açtık. Canı ben yarattım ama ona bir de dert verdim. Derdini veren, elbette onun dermanını da verir. [Hz. Pir Mevlana]


[Nev-Niyaz ve Dedesi]

- Allah derdini arttırsın erenlerim.

- Ne bu şimdi dedem, durup dururken beddua ettin!

- Alınma hemen dervişim, aşığa edilen duadır o. Senin gibi güzelim canların aşk ve cezbeye dair tezahürü görülürse dedegân bu cümleyle dua eder. Dert, aşk ve ihlas, teslim ve vefa, neşe ve iştiyak mânâsındadır.

- İyi bişey söylediniz yani yoksa ehl-i dünya nazarında dert pek makbul değildir de…

- Malum ehl-i dünya için hayat, cefâsı sefâsından çok bir alemdir. Hatta meşhurdur ki dünyayı keçiboynuzuna benzetirler.

- Fesubhanallah bir yaşımıza daha girdik, keçiboynuzu!?

- Keçiboynuzu yemek, yarım dirhem şeker için bir okka odun çiğnemektir. Dünyanın taliplisi üzerinde mihneti, meşakkati çoktur ne biter, ne tükenir… Rahat yurdu değil bu alem…


Rahatiyle istedim vaslını kahr etti bana
Derde düşüp ağlayınca güldü cananım benim

- Ama sen Derd-i Hakka talip ol dermana erem dersen…

- Öyle ya öğrendik artık derdimiz aşk derdi.

- Ve aşk yolunda mihnetlere razı olmak gerektir.

- Ah efendim aşk her şeye hürmetkâr da neden nefs değil?

- Çünkü nefsin vazife ve istidadı, uzaklaşmak kaçmaktır. Onun kabiliyeti çekmek değil, itmek, def eylemektir. Ruhunki ise cazibedir, yaklaşma ve çekmedir. Fakat ruh da nefis de vazife ve kabiliyetleri cihetinden haklıdır. Birinden müspet, diğerinden ise menfi kuvvet zahir olmuştur. Ancak bunlar birleştiği vakitte aşk nuru peydâ olur. Nasıl ki negatif ve pozitif akımlar bir araya gelmeden elektrik şulesi hasıl olmazsa, yalnız müspet ve yalnız menfiden o şule hasıl olmadığı gibi nefis ve ruhun birlik üzere anlaşması olmadıkça da o dediğin hürmet ve muhabbet duyguları uyanmaz. Arif olmak gerek…


- Arifin hali ya nice gerektir?

- Arifin uzleti nefsinden kalbine hicret etmektir. Kalbinden de içeri ruhuna gitmektir ve nihayet ruhundan sırrına, sırrından Mevlasına yetmektir. Uzlet hakikatte hayvani sıfatlardan kurtulmakla olur.

- Kısayoldan söylesen dedem derman nerdedir?


Derman arardım derdime derdim bana derman imiş
Ban taşrada arar idim ol can içinde can imiş

Kendi özünüzde de nice âyetler var; hâlâ görmeyecek misiniz? [Zâriyât, 21]


- Dert de derman da sendedir erenlerim. Tenin diriliği neyledir, canladır. Canın diriliği neyledir, cananladır.

…Nerede olursanız olun, O, sizinle beraberdir… [Hadîd, 4]


- Demek ki bunların hepsi sende mevcut o sana senden yakın.

İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız. [Kaf, 16]


- Göremiyorum dedem, göremiyoruz…

- Ama sen onu zuhurunun kesretinden ve yakınlığının şiddetinden göremiyorsun. Sorarım sana beni ne ile görmektesin? Işık ile Nur ile değil mi? Ya güneşin ya ayın ya da bir çerağın nuru ile… Eğer karanlık olsa burada olduğum halde göremezsin. O halde mevcut olan bu nuru bana göster.

- Aciziz görmekten ve bilmekten…


Münferit vasıta-i rü’yet iken
Göremez kendisini dîde bile

- Seninle her bir uzvun ve her bir zerrenle olduğu halde onu yakınlığının şiddetinden dolayı göremiyor ve Şu Nurdur! diye ayırt edemiyorsun. Beni o nurla gördüğün halde, ruh ve candan her şeyle mukayyet olduğu halde şuradadır diyemiyorsun… Karşısında mürşidi varken, kamil insanı nerde bulalım diye sual edenler vardır. Bu atım nerdedir? yahut güneş nerdedir? Demek gibi değil midir?


- Öyledir dedem, öyledir… Aşk olsun, aşk derdimiz ziyade olsun da kurtulalım.

Aşk efsane vü efsun değildir
Aşk sanatı her dûn değildir
Her aşk davasın eden âşık olmaz
Her muhabbetten dem uran sâdık olmaz
Herkes merd-i aşk olmaz ve değme kalpte derd-i aşk bulunmaz


- Ne diyelim olanlara, bulanlara, yolunda duranlara aşk olsun…

Gerçek âşıklara salâ denildi
Dertli olan gelsin dermânı buldum
Âh ile vâh ile cevlân ederken
Cânımın içinde cânânı buldum
Akar gözlerimden yaş yerine kan
Zerrece görünmez gözüme cihân
Deryalar nûş edip kanmaz iken cân
Âşıklar kandıran ummânı buldum

Kalk âşık! Kalk! Acele et biraz. Bak su sesi geliyor. Sen susuzsun ve uyuyorsun. [Hz. Pir Mevlanâ]


İlahi biliyoruz ki ilaç, iyileştirmek için, hasta ve yaralı kimseler arar. Nerede bir dert varsa, deva oraya gider. Nerede alçak ve çukur yer varsa, su oraya akar. Bizim de halimiz perişandır. Hiç ummadık yerden derdimize dermanı gönder, bizi bizden azad eyleyip kendine kul eyle… Yâ Rabbî! Aşk, vecd ve samîmî gözyaşlarıyla ilâhî rahmet ve mağfiretinden nasîb alabilmemizi lutfeyle!

Muhabbet-i Ehli beyt-i Mustafa üzerlerimize sâyebân,
Vakt-i şerif, sebeb-i gufran, aleme bayram olan Cuma,
ömür ve şahsiyetlerimiz, ahir ve akibet,
zahir ve batınlarımız hayrola,

Aşk ola, aşk ile dola, Aşkullah,
Muhabbettullah, Marifetullah,
Şevkullah ve Zikrullah gönüllere nakşola erenler

Umalım ki Mevlam söylediklerimizi önce bize duyursun,
sonra ihtiyacı olanlara tesir buyursun. . .


Sözü çok olanın, yalanı dahi çok olur imiş;
Yüksek müsaadelerinizle

Mevlam ateş-i aşkınızı ziyâde eylesin
Gam ve telaş sizlerden uzak olsun da
huzur bulasınız efendim

Ümit Kandemir

 
Üst