Çocuklarda Özgüven "Ego"yu Şişirmesin

Meryem

Komplike
İhvan Üyesi
Katılım
6 Tem 2006
Mesajlar
15,309
Puanları
113
Yaş
32
Farkında mısınız artık çocuklar kendilerini dünyanın merkezi gibi görmeye başladılar. Anne babalarına, kendilerine hizmet etmek için var olan fertler muamelesi yapan, onlara isimleriyle hitap eden gençleri artık yalnızca yabancı dizilerde görmüyoruz. İhtiyaçları karşılanmadığında ailesini azarlayan, aile bağlarını alaturka bulan, kendinden büyüklerle arasındaki saygı sınırını tanımayan, utanma ve edep duygusunu önemsemeyen bir nesilden bahsediyoruz şimdilerde.

Doksanlı yıllardan itibaren hayatımıza nüfuz eden ve“kişisel” gelişmemizi her şeyin önüne alan benmerkezci söylemlerin de etkisiyle, iyice sindirdik içimize özgüven kavramını. Ve söz konusu özgüvense, birden bire her şey meşrulaştı gözümüzde. Böylece çocuklarımız özgüven sahibi olsun, dünya nimetlerinin hiç birinden geri kalmasın derken insan olmanın gerektirdiği asıl değerlerden bihaber yetişmeye başladı.

ÖZGÜVEN Mİ, BENCİLLİK Mİ?

Her anne baba çocuğunun “biricik” ve “özel” olduğunu düşünür. Ve bu özel çocuğun dünyada hakkettiği en iyi, en güzel, en mükemmel şartlarda yaşaması için maddi ve manevi büyük bir emek harcanır. Bu da yetmez; o biricik çocuğun özgüvenli olması yani, kendi ayakları üzerinde durabilmesi, kendi varlığını ve mutluluğunu önde tutması için de büyük bir çaba gösterilir. Ancak bu düşünce o çocuğa iyilikten çok kötülük yapacak noktaya gelmişse burada ciddi bir hata var demektir. Bir çocuğun özgüven sahibi olması birey olarak hayatını sürdürmesi için elbette gereklidir. Ama bu duyguda aşırılığa gidilmesi; çocuğun aile, toplum ve manevi değerleri hiçe sayacak kadar kendini önemseyen bir insan haline gelmesine sebep olur. O zaman da böyle bir insana ne ahlaktan bahsedebilirsiniz, ne namustan, ne Allah korkusundan, ne de maneviyattan… Çünkü sahip olduğu özgüven kendi mutluluğu için her şeyi görmezden gelmesi gerektiği duygusunu pekiştirir.

AŞIRI ÖZGÜVENLİ ÇOCUK KENDİNİ DÜNYANIN MERKEZİ SANIR

Hiç özgüveni olmayan bir çocuk da ailesinin sağladığı güvenli ortam dışında nefes alamaz, ailesinin desteğini arkasında hissetmeden adım atamaz, kendi ayakları üzerinde duramaz. Kendisini ifade etmekte, mücadele etmesi gereken bir durumda güçlü olmakta zorlanır. Ömrü boyunca bağımlı bir hayat sürmek zorunda kalır. O halde özgüven ve hayâ arasında bir denge kurmak, özgüvenli ama toplumsal ve manevi değerleri de sahiplenen nesiller yetiştirebilmek gerekir.
“Özgüven kelimesi kişinin ‘ego’ duygusuna vurgu yapar ve bireyselci yaşama ait unsurları barındırır” diyen Uzman Pedagog Adem Güneş, kendine aşırı güvenen çocuklarda toplum için bir şey yapma isteğinin olmadığını, bu çocukların daha çok kendisi için yaşamaya çalıştığını, asosyal davranışlar sergilediğini, agresif ve hırçın olduklarını belirtiyor.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi Başhekim Yardımcısı Fatih Kılıçarslan da benzer uyarılarda bulunarak “Sürekli ebeveynleri tarafından onay görmüş çocuk, kendisini hayatın merkezinde algılayarak sürekli ilgi ve dikkat çekmek için çaba gösterecek ve narsistik eğilimleri güçlenecektir” diyor.

DIŞTAN ÖZGÜVENLİ, İÇİ ZAVALLI

Yapılması gereken ise dengeyi korumak. Pedagog Adem Güneş’e göre anne babalar, ruhen sağlıklı bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa, çocuklarının “sosyal” çocuk olmalarını desteklemeli, buna mukabil çocuklarının “ego” hissinin gelişmesine engel olmalı. Ancak bu şekilde Jean M. Twenge’nin “Ben Nesli” diye adlandırdığı dışarıdan bakıldığında özgüvenli, özgür, kendisini eskisine göre daha rahat ifade edebilen, daha “unvan” sahibi bir yapıda olduğunu iddia eden ama gerçekte hiçbir zaman olmadığı kadar zavallı bir neslin ortaya çıkmasının önüne geçebiliriz. Zira Psikiyatr Mustafa Merter’in dediği gibi acil tedbirler almazsak gittikçe yalnızlaşan, aşırı bencil/narsist, zevkperest/hedonist, kaygılı, öfke ve nefret dolu bir insanlığa doğru doludizgin gidiyoruz. (Jean M. Twenge’in Kaknüs Yayınları’ndan dilimize çevrilen Ben Nesli adlı kitaba Psikiyatr Mustafa Merter’in yazdığı önsözden.)

AŞIRI ÖZGÜVEN BUNALIMIN KAYNAĞI

ADEM GÜNEŞ
UZMAN PEDAGOG ADEM GÜNEŞ

zgüven kelimesi bizim kültürümüze dışarıdan girmiş olan bir kelime. Kelimenin köken olarak daha çok, kilise baskılarından kişinin kendini kurtarması, öze yönelmesi, kendi dışında hiçbir varlığa güvenmemesi, güç ve iradeyi kendi içinde yakalaması gibi anlamlara geldiği söylenebilir. Halbuki bizim Anadolu ve İslam kültüründe, bir kişinin “ego”suna vurgu yapması, ya da bireyselci düşünce tarzını benimsemesi, çok da hoş karşılanmamış. Hatta konuşma dilinde bile “ben” yerine “biz” denilmesi adab-ı muaşeret olarak belirlenmiştir.

İslam literatüründe bireysel düşünce yoktur, kolektif düşünce veya sosyal düşünce vardır.
Hal böyle iken çocuk terbiyesinde “ben” merkezci yaklaşıma neden olan, “kendine güvenen” çocuk yetiştirmek çok da doğru değildir. Tarihteki örnek şahıslara bakıldığında onların “kendine güven” duygusuna küfür olarak baktığını, bunun yerine “Allah’a güvenen” çocuklar ve nesiller yetiştirilmesine özen gösterdiklerini biliyoruz. Böylece çocuklarda strese neden olan faktörler en asgari seviyeye indirilmiştir. Çocuk bir başarının sebebini kendinden bilmemiş, bunu kolektif düşünme yeteneği ile birlikte olduğu arkadaşlara vermiş ve bunun da ötesinde Allah’ın bir lütfu olarak kabul etmiştir. Böylece sosyal hayat birbirine destek veren bireylerle örülmüş olmaktadır.

Bir orkestra düşünün... Orkestra müzik icra ettikten sonra, seyirciler tarafından alkışlanırken, hiçbir sanatçı üzerine bu alkışları almaz, herkes bir başka sanatçıyı eli ile işaret eder... İşte tıpkı bunun gibi başarıların kolektif düşünce ile grup veya ekip çalışmasına havale edilmesi “sosyal” bir insan olmanın gereği olarak görülmüştür.
Çocuklar da bu düşünce ile yetişirse, o zaman “aile” kavramını daha iyi anlar. “Aile bağı” ile “bağlı olma”nın ne anlama geldiğini daha iyi kavrar. Çocuk “ben” ve “özgüven” ile şişirilirse, ailesine bağlanmakta zorluk çekiyor ve yalnızlığa doğru ilerliyor.

Kendinde aşırı özgüven ve başarma hırsı olan kişileri ünlü Psikolog Alice Miller bunalımın kaynağı olarak ifade ediyor. Kendine aşırı güvenen çocuklarda toplum için bir şey yapma isteğinin olmadığını, daha çok kendisi için yaşamaya çalıştığını, asosyal davranışlar sergilediğini, agresif ve hırçın olduklarını belirtiyor. Söz konusu çocukların taşıdıkları aşırı yük ve stresten dolayı aşırı sinirli oldukları gözlenmektedir. Bunun yanında kısa yoldan zengin olmayı ve hayatı kısa yoldan tamamlamayı bir meziyet olarak görmektedirler.
Bu itibarla bakıldığında, bu günkü toplumların üç temel hastalığı olarak kabul edilen, hedonizm (hazcılık), materyalizm ve individüalizmin (bireycilik) ana kaynağının aşırı özgüven hissi ile yetiştirilmiş çocuklar olduğunu görmekteyiz... O yüzden anne babalar, ruhen sağlıklı bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa, çocuklarının “sosyal” çocuk olmalarını desteklemeli, buna mukabil çocuklarının “ego” hissinin gelişmesine engel olmalıdır.

ÖZGÜVEN AİLELER TARAFINDAN DOĞRU ANLAŞILMIYOR

FATİH KILIÇARSLAN
SOSYAL HİZMET UZMANI / BAKIRKÖY RUH VE SİNİR HASTANESİ BAŞHEKİM YARDIMCISI

Özgüvenli yetişmeleri için sürekli en iyi, en başarılı ve “biricik” olduğu söylenen çocukların benmerkezci ve topluma saygısız bireyler olmaması için özgüven ve değerler dengesi nasıl sağlanmalı?

Ebeveynlerin çocuklarına sürekli en iyi, en başarılı ve “biricik” olduklarını vurgulamalarının nedeni, telafi mekanizması yani “kendi eksik duygularını çocukları üzerinden tamamlama çabası” olarak değerlendirilebilir. Bu durum, çocukluğunda yeterince başarılı olamamış ebeveynin, çocuğunu en iyi ve başarılı göstererek eksik duygusunu telafi etme arayışının bir sonucudur. Ebeveynler bu şekilde çocuğuna sürekli müdahale etmekle çocuğun kendi olma, kendini tanıma çabasını da zorlaştırmaktadır. Müdahaleci tutumlarıyla çocukta stres faktörü olmaktadır.

Sürekli ebeveynleri tarafından onay görmüş çocuk kendisini hayatın merkezinde algılayarak sürekli ilgi ve dikkat çekme çabasında kalacaktır. Böylece de narsistik eğilimleri güçlenecektir. Böyle bir çocuk karşısındakini anlamak, tanımak yerine ebeveynleri gibi tanımlama eğilimi içersinde olacaktır.

Özgüven ve değerler dengesi çocuğunun bağımsızlaşma sürecinde ebeveynlerin sağlıklı yaklaşımlarıyla gerçekleşebilir. Ebeveynler çocuklarıyla “bağımlı” ilişki kurma, kendi uzvu gibi davranma, sahiplenme duygusuyla hareket etmek yerine çocuğun farklı bir birey olduğunu hissettirmeli. Yaşına uygun olarak sorumluluklar almasını, bağımsız hareket edebilmesini ve aile içersinde karar sürecine aktif katılımını desteklemelidir. Çocuk hayatın sorumluluğunu aldıkça, sonuçlarını gördükçe kendi değerlerini, hayat kriterlerini oluşturacak ve kendi ayakları üzerinde hayatına yön verecektir. Böylece bağımsızlaşan çocuk yaşanmış hayatın sonuçlarından çıkardığı derslerle kişiliğini ve karakterini oluşturacak, kendini tanıma ve anlama yolculuğunda mesafe kazanacaktır.

Çocukların “özgüvenli” olmasından aileler neyi anlıyor? Çocuklarının özgüvenli olmasını isterken ailelerin karakter gelişimi konusunda düştüğü en temel hatalar neler?

Çocuğun özgüvenli olması yönünde halen birçok ailenin çabası olduğunu düşünmüyorum. Bir çocuk değerlendirilirken halen en önemli kriter derslerinde başarılı olması, ebeveynlerinin sözünden çıkmamasıdır. Kendi farklılığını ortaya koyma çabasındaki çocuk halen aileler için kaygı, endişe hatta tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla “özgüven” aileler tarafından yeterince doğru anlaşılamamıştır. Ebeveynlerin en temel hatası çocuklarının farklılık çabalarını, kimlik arayışını korkuyla, endişeyle karşılamaları ve kendi olumsuz duygularını çocuklarına baskı olarak yansıtmalarıdır.


Hilal Arslan - Semerkand Aile Dergisi
 
Üst