Boyun bağımız | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Boyun bağımız

mostar

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
6 Ara 2009
Mesajlar
1,011
Puanları
0
Boyun bağımız Günahı boynuna olmak, boynuna borç olmak, boynu burulu, (bir işi) boynuna almak/atmak, boynu kıldan ince olmak, boynu armut sapına dönmek, boyun eğmek, boyun uzatmak, boynu altında kalmak vs. vs...

Boyun kelimesinden mecaz yoluyla türetilmiş pek çok deyimden birkaçı. Bir de "boyun bağı" var elbette. Sevgilinin kolu âşıkın boynuna bağ olmak gerek. Bu boyun, nigâr bir güzelliğin tasviri yapılırken daha ziyade uzun ve ince, kuğu misali, başı omuzlar arasında ihtişamına uygun şekilde gösteren boyun şeklinde methedilir. Şairlerin billur veya gümüş sürahi olarak tanımladıkları bu teşbihlerden yola çıkarak eskilerin kullandıkları boyun bağları çok mânâlar ifade ede gelmiştir.

Boyun bağı deyince bugün gözümüzün önünde bir aksesuar canlanıyor. Bunu ilk kullananlar XVIII. yüzyıl sonunda İstanbul'un tozlu yollarında koşuşturarak ekmeklerini kazanan ameleler, ırgatlar, kayıkçı veya gemi ateşçileri olmuştur. Yaz aylarında yüzlerinden şakır şakır ter akarken tiril mintanın yakasını korumak, temiz tutabilmek arzusundan doğan bu alışkanlık zamanla şehrin delikanlılarınca moda haline getirilmiş, Hollywood yapımı Amerikan filmlerindeki kovboylardan evvel İstanbul delikanlılarınca kullanılmıştır. Bunlar daha ziyade külhanilik ve bıçkınlık olsun diye boyunlarına bir mendil veya çevre bağlar, bunların renklerini de özel olarak seçerler, böylece belli kişilere çeşitli mânâlar ifade eden mesajlar yollamış olurlardı. Hayal edin bir kez, şöyle Beyoğlu'nu boy boy, yaş yaş, kırçıl kıranta, genç mürahik, fiyakalar ve cakalar arasında sırf bir nişan ve alamet-i farika olsun diye kıyafetlerine aksesuar yapan adamlar doldurmuş.

Boyun bağı bu adamlar için alelade bir şey değil, bilhassa afili yürüyüşleri, fes altından sarkan yağlı perçemler ve zülüfleri, bir topuk vuruşta diğer sesleri bastıran ökçe seslerini tamamlayan bir renk, bir desen, bir kimlik gibidir. Zaten bu yüzden en iyi boyun bağı göze derhal çarpan renkte olmalı, şöyle ateş kırmızısı veya çiğ yeşil bir mendil elbette moda olacaktır. Biraz daha beyefendiler beyazı tercih ederler. Elbette bu tüketim modasının bir de arzını sağlayan ticari yönü vardır. Bundan da Köprü üstündeki işportacılar yararlanır. Çuvalla getirdikleri yemenileri, çevreleri, mendilleri aseslerden ve zabıtadan kaçıra kaçıra satıp bitirmeden evlerine gidecek değiller ya!.. 1940'lı yıllara kadar bu moda hiç sönmeden sürmüş ve İstanbul'un beyzadeleri dahil bütün gençleri ve hatta genç kızları bu modaya takılıp gitmiştir. Altmışlı yıllarda ise kırmızı mendiller bir komünizm göstergesi olarak algılanmıştır.

Türk giyim kuşamına kravat diye bir aksesuar girince halk buna "boyun bağı" dediler. Keşke böyle kalsaydı ve kravat yerine boyun bağı demeye devam etseydik. Kravat ilk defa Tanzimat yıllarında yurdumuza girdi ve elde baston dilde pardon şık beyefendilerin alafrangalık göstergesi oldu. Nitekim daha sonra, tıpkı şapka gibi bir Frenk âdetidir diye uzun yıllar kravata karşı çıkan, kullanmayan, bunu kullanmayı Frenklik olarak gören bir kitle hep var ola geldi. Üstelik esnaf tabakası arasında hiç yaygınlaşmadı ve babayanî esnaf efendileri bayramlarda, özel günlerde, hatta düğünlerde bile kravat bağlamayı içlerinden geçirmediler. Esnafın bu tavrında bir taassup yoktu. Bilakis onlar kravatı ilk takan Jön Türk takımından şımarık ve hafif bir beyzade görüntüsü vermemek için kravatı reddettiler. İşin ilginç yanı, daha önce boyunbağı modasını harfiyen takip eden haneberduş, külhanbeyi ve kabadayı sınıfı da kravata ilgi göstermediler. Onların red sebebi ise hanım evladı, muhallebi çocuğu görüntüsü vermemek idi. Daha sonra ortaöğretimde kravat mecburi tutuldu ve sonrasında hayatımızın bir parçası oldu. O kadar ki kravat ile kendini asanların haberleri gazetelere yansıdı.

O vakitler bir de kravatı bağlama meselesi vardır. Modaya göre bazen tavşan kuyruğu kadar kısa, bazen göbek altına sarkacak kadar uzun olmuştur. Keza kravatın kalın veya incelik modasına göre kalın veya ince bağlamanın da ne olduğunu erbabı bilir. Erbabı olmayanlara gelince, onlar kravatı aldıkları gün bir dostlarına rica, minnet bağlatırlar ve bağı çözülmesin diye gevşetip başlarından çıkarıp takarak kullanırlar. Benim öğrenciliğimde bu türden hiç çözülmeyen bir kravatı, düğüm kısmının üzerindeki kir ve yağırından anlayabilirdiniz. Üstelik bunun altta kalan ince ucu da gömlek altından koyuna sokulurdu. Yokluk zamanında veya yoksulluk icabı böyle bir kravatın yıllarca kullanılmaktan dolayı sünmüş, incelmiş, solmuş bir numunesini pantolon kemeri olarak görmek de mümkündü. İç donlara uçkur yapanlar da var mıydı bilmiyorum.


Bizim gençliğimizde boyunbağının iyisi İtalya'dan getirilirdi; şimdi ben yurtdışına giderken kravat hediye götürüyorum.


İskender Pala

i.pala@zaman.com.tr

25 Ocak 2011, Salı​
 
Üst