*.Bosna'da Yeşeren Ümitler.* | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

*.Bosna'da Yeşeren Ümitler.*

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
Bosna'da Yeşeren Ümitler --- Safvet Senîh

Sesli Dinle


Eğitim gönüllülerinden ve Bosna'ya ilk gidenlerden İbrahim Bayram Bey, hatıralarını ve şu ân içinde bulunduğu duygularını şöyle dile getiriyor: Mezun olunca Orta Asya'ya gitmeyi arzu ediyordum; fakat olmadı. Bu sefer, Afrika ülkelerinden sıcak bir yer olur beklentisine girdim; ancak Bosna oldu. Bosna o zaman sıcak bir savaş ortamındaydı. Bu şartlarda okul açılabilir miydi bilmiyordum; yine de sevinçle kabul ettim. O zaman rahmetli annem hayatta idi. Bosna-Hersek'i duyunca biraz endişelendi; fakat 'Eğitim hizmeti için gideceğim.' deyince hoş karşıladı.

Zagrep'e vardığımızda, diğer Müslüman ülkelerden gelen gençler gibi savaşmak maksadıyla geldiğimizi düşündüklerinden bizlere şüpheli gözlerle bakıyorlardı. Gazeteci olmamıza veya okul açmak için geldik dememize inanmıyorlardı. Hırvatlar bizi içeri aldılar. Türkiye'den beş kişi gelmiştik, yanımızda bir de Boşnak Emin Şırakyiç Amca vardı. Emin Amca, Türkiye'ye gazetemiz Zaman'ı ziyarete gelmiş, onunla bu vesileyle tanışmıştık. Onun gayretleriyle Hırvat polisinden yakayı kurtardık. Zagrep'teki Boşnak göçmenlerle görüşmeler yaptık. Hem onları tanıdık hem biraz Boşnakça öğrendik.

Yardım getiren kamyonlar Bosna-Hersek'e geçmek istemiyordu. Meselâ, Macaristan'dan dört beş kamyon un gelmişti. Biz bu kamyonlardaki unları, diğer kamyonlara yüklüyorduk. Ayrıca gelen malzemeleri -bilhassa elbiseleri- tasnif ediyor ve temizliyorduk. Gelen malzemelerin birçoğu kullanılmış eşyaydı. Boşnaklar hassas insanlar. Biz onların bu hassasiyetini Zagrep'te öğrendiğimiz için, özellikle temiz ve güzel eşyaları seçiyorduk.

Bir müddet sonra Zagrep'ten Bosna'ya doğru yola çıktık. Hırvat polisi pasaport kontrolü yaptı. Bizi arabadan indirip polis karakoluna götürdü. Oradaki bir memur eşyalarımızı teker teker inceledikten sonra kızgın bir şekilde "Niçin geldiniz, eşyalarınızı toplayın gidin!..' dedi. Orada saatlerce Boşnakların otobüsü bizi bekledi. Otobüs dağlardan geçiyordu. Bazı yerler Sırpların elinde, bazı yerler Boşnakların elinde. Şimdi olduğu gibi kestirme yerlerden geçme imkânı yok. Yani ana yoldan geçemiyoruz. Bazı yerlerde otobüs farlarını yakıyor, bazı yerlerde ise söndürüyordu. Şoför, akşama doğru Serentzika'ya varacak şekilde gidişi ayarlıyor. İgman dağlarının bir yerinden sonra tünele kadar yürümek gerekiyordu. Çünkü Saray Bosna'ya giriş, o zaman sadece tünelden yapılabiliyordu. Bu biraz da şoförün bilgisine ve durumuna bağlıydı. Yani o gün çok bombalanmamışsa yolcuları otobüsle tünele kadar yaklaştırıyor, çok bombalama olmuşsa, otobüsü tünelden uzak tutuyordu.

Ramazan ayının yaklaştığı günlerdi. Bizi tünelin biraz daha yakınına indirdi. İnip binerken ve yürürken askerleri takip etmek gerekiyor. Yolu şaşırdığımızda, Sırp bölgesine girme ve düşman eline düşme ihtimalimiz var. Kar yağıyor, hava soğuk. Hava şartlarına hazırlıklı gelmemişiz. Kulaklarımıza bomba ve silâh sesleri geliyor. Sesler uzaklardan gelmesine rağmen tedirginiz. Askerlerde herhangi bir endişe yok. Normal bir şeymiş gibi sakin sakin yürüyorlar. Tünele geliyoruz. Tünel her zaman açık değil. Açık olduğunda da izinle geçiliyor. Sabaha doğru içinde bulunduğumuz gruba müsaade edilmesine rağmen, Türkiye'den gelen bizleri iznimiz olmadığından içeri almadılar. Saray Bosna'ya geçemedik. Tünel kapatıldı ve o soğukta beklemeye başladık. Her tarafımız çamur içerisinde. O hâlimizle kahvehanelere bile giremedik. Akşam olduğunda bir isim vererek "Bu komutandan izin alacaksınız." dediler.

Komutanın evine gittik. Annesi babası yaşlı kimseler. Bizi çamur içerisinde ıslanmış, yorgun ve perişan görünce içeriye aldılar. Çorba ve yiyecek ikram ettiler. Yorgunluktan yığılıp kalmışız. Kalktığımızda teyzenin elbiselerimizi yıkamış, pantolon ve ayakkabılarımızı temizlemiş olduğunu gördük. Ertesi gün sabahleyin teyzeye komutanın nerede olduğunu sorduk. Camide olduğunu söyledi. Hırasas'ın bir camisinde mukabele okuyormuş. Camiyi tarifle bulduk. Mukabeleden sonra selâmlaştık. "Biz buralara okul açmaya geldik. Saray Bosna'ya geçmek istiyoruz." dedik. Komutan çok sevindi. Ramazanın birinci günüydü. "Siz mücahit misiniz?" dedi. "Evet ama biz kalem mücahidiyiz. Sizin çocuklarınıza sahip çıkmaya, inşallah okullar açmaya geldik." dedik. Komutan bu sözleri duyunca gülümsedi. Bize "Tamam, sizi bizzat tünel komutanının yanına ben götüreceğim, orada iftar ettirip karşıya geçireceğim." dedi.

Akşam iftardan sonra "Sizi askerler geçirsin... Eşyalarınızı da göndeririz." teklifine, "Buna gerek yok. Biz geçeriz. Müsade edin, yeter." şeklinde cevap verdik. Tünele girdik, burası bize bitmez tükenmez bir yol gibi göründü. Elimizde ve sırtımızda eşyalar vardı. Nefesimiz kesiliyor, durmak zorunda kalıyorduk. Tünelin ortalarına doğru dermanım kesildi. Nefesim iyice daraldı. Önümde yaşlı bir kadın vardı. Yürüyemiyordu. Ona yardım etmek istiyorum; fakat kadıncağız ben yardım edemeden düştü. Arkamızdan gelen genç askerler yardımcı oldular ve bizi tünelin öbür tarafına geçirdiler. Gecenin karanlığında tünelden çıkıp sessizce yürüyoruz. Binlerce bombanın düştüğü bir şehirdeyiz. Karşıdan karşıya geçerken dikkat etmemiz lâzım. Duvarlarda "Pazi sniper!.." (Keskin nişancıya dikkat et!) yazıları var. Uzaktan dürbünlü tüfekle vurulma ihtimali var. Onun için her otuz metrede bir böyle ikazlar gördük. Sürekli bomba sesleri duyuyoruz. Boşnaklar yakından atılmış bir bombanın sesinı duyduklarında sağa sola kaçıyorlar. Biz de onları takip ediyoruz.
...

Aileler çocuklarının Türkçe öğrenmesini istiyor. Dersler bodrumlarda veriliyor. Sonra çocuklar evlerimize gelmeye başladı. Komşular bizi hemen uyardılar: "Çocukların bodrumun dışında bir arada olması yasak. Çünkü herhangi bir bomba atıldığında, çocuk ölümlerine sebebiyet verirsiniz." Bunun üzerine çocuklara teker teker gelmelerini söyledik. Mahallenin bütün çocukları bizim eve gelmek istiyordu. Bazıları bizden Türkçe, bazıları da Kur'ân öğreniyordu.

Savaşın ilk çıktığı dönemde Boşnaklar, bodrumlarda yaşamış. Bakmışlar olacak gibi değil, hayat devam ediyor. Bombalar düşmesine rağmen, bodrumda kara kara düşünmektense, günlük hayatlarına devam etmişler: "Sokakta yürürüm, işimi görürüm. Biraz dikkat ederim. Ölürsem, ölürüm." demişler. Herkes çarşıya, pazara çıkıyor. Biz de çıkıyorduk. Bir gün taş atılır gibi bir ses sonrası, bahçemize bir demir kütlesinin düştüğünü gördük. Bunun bir bomba olduğunu fark ettik ve hemen polisi çağırdık.

Evimizin yakınında kapalı bir pazaryeri vardı. Sabah erken saatlerde çok kalabalık oluyordu. Biz de o vakitlerde gidip alış-veriş edeceğiz. Amerika'dan yeni Müslüman olmuş İsmail isminde birisi gelmiş. Arkadaşlar tanışıp eve getirmişler. Onunla koyu bir sohbete dalmışız. Geç kaldık ve o pazaryerine gidemedik. O gün Sırplar orayı bombaladılar ve altmış altı kişinin ölümüne sebep oldular. Tam bir katliamdı. Her taraftan bomba sesleri geliyordu. Arabalar, ambülanslar koşuşturuyordu. İnsan sesleri, çığlıklar, feryatlar geliyordu. Dışarı çıktık. 'Ne olduğunu sorduk: "Sırplar bize on, onbeş gün müsade ettiler, ardından bugün tam yoğun zamanda bombalayıp katliam yaptılar!" cevabını aldık.
...

Bugün televizyonlarda Türkçe Olimpiyatları için dünyanın dört bir yanından gelerek dilimizi şakıyan çocukları seyrederken, aklıma Bosna'da yaşadığımız o günler geldi. Biz Bosna'da bu tür zorluklarla karşılaşmıştık. Acaba bugün Türkçe Olimpiyatları'nın sekizincisine katılan 120 ülkeye yolu düşenler, ne tür zorlu şartlarla karşılaşmıştı? Anladım ki; Allah kendi rızasını kazanma yolunda dökülen terle sulanan çorak toprakları fidesiz bırakmıyor.

http://www.sizinti.com.tr/konular/ayrinti/bosnada-yeseren-umitler-kasim-2010.html
 
Üst