Birinci Meclis tarumar edildi

DENİZKRTL

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
14 Şub 2010
Mesajlar
2,267
Puanları
0

Bediüzzaman diyor ki:

1338’de (Kasım 1922) Ankara’ya gittim. İslâm Ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl–i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. "Eyvah," dedim. "Bu
ejderha imanın erkânına ilişecek!"
(Lem'alar, s. 181)
* * *
Bundan on iki sene evvel (1922) Ankara reisleri, İngilizlere karşı Hutuvat–ı Sitte namındaki mücahedatımı takdir edip, beni oraya istediler. Gittim. Gidişatları, benim ihtiyarlık hissiyatıma uygun gelmedi. "Bizimle çalış" dediler. Dedim: "Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez."
(Tarihçe–i Hayat, s. 194)


İkinci Meclis, entrikacıların
arenasına döndü



Ankara'da 23 Nisan 1920'de teşkil edilen Millet Meclisi'nin başlangıç safhası, Aralık 1919'da yapılan milletvekili genel seçimlerine dayanıyor.
Anadolu, o günlerde olağanüstü şartlar altındaydı. Zira, Mondros Mütareke Antlaşması sebebiyle, Osmanlı ordusu pasifize edilmiş, asker silâhtan arındırılmış, güvenlik gerekçesiyle İstanbul, Trakya ve Anadolu'nun dört bir yanı (İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan kuvvetlerince) işgale başlanmıştı.
Bu ağır şartlar altında, sağlıklı bir seçim yapmak kolay değildi. İş, Türkiye'nin hemen her tarafında kurulan Müdafaa–yı Hukuk–u Milliye Cemiyetlerine düşüyordu. Dolayısıyla, 1919'da seçilen son Osmanlı mebusları, bu cemiyetler tarafından belirlenmiş oldu.


Bununla beraber, şunu da bilmekte ve hatırlamakta fayda var: 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesinin ardından, İttihat ve Terakki iktidarı sonra ermesine, partileri feshedilmesine ve parti ileri gelenlerinin yurdu terk edip gitmesine rağmen, Aralık 1919 seçimleri sonrasında Meclis'e giren mebusların mutlak ekseriyetini, yine eski İttihatçılar teşkil ediyordu.
Dolayısıyla, 16 Mart 1920'de fiilen dağılan, 11 Nisan'da ise resmen feshedildikten sonra 23 Nisan'da Ankara'da yeniden biraraya gelerek Millet Meclisi'ni kuran milletvekillerinin çoğu İttihat ve Terakki Cemiyetinin eski mensuplarıdır.


Şu kadar var ki: İttihatçılar, kendi içinde bir koalisyon cemiyeti gibiydi. Aralarında çok sayıda dindar, milliyetçi, asker, komitacı, mason ve dönme kimseler vardı.


Bununla beraber, 1920–23 yılları arasında İstanbul ve Ankara'da görev yapan milletvekilleri, ekseriyetle dindar olup vatanperver kimselerdi. Yani, Millî Mücadele hizmetinde ciddî bir gayretle çalışıyorlardı.
Öyle ki, bu Meclis'in ilk sene çıkarmış olduğu önemli kànunlardan biri "Men–i Müskirat Kànunu" idi. 14 Eylül 1920'de, sarhoşluk veren maddelerin kullanılması yurt genelinde yasaklanmış oldu.
Ne var ki, Meclis'teki ilk ve en büyük ihtilâf, işte tam da bu kànunun görüşülmesi esnasında ortaya çıktı.


Meclis, neredeyse ortadan ikiye bölündü. Birinci grubun başını M. Kemal, ikinci grubun başını ise Trabzon mebusu Ali Şükrü Bey çekiyordu.
Başta içki olmak üzere sarhoşluk veren maddelerin yasaklanması konusu, Meclis Başkanı M. Kemal ile Meclis Başkan Vekili durumundaki Ali Şükrü Beyi karşı karşıya getirdi. Aralarında çok şiddetli tartışmalar yaşandı. M. Kemal, yasağın aleyhindeydi. Ancak, Meclisin o günkü çoğunluğu Ali Şükrü Beyin tarafını tuttu ve böylelikle "Men–i Müskirat Kànunu" kabul edilerek yürürlüğe kondu.

Açıktan içki tüketilmesini yasaklayan bu kànun, Ali Şükrü Bey cinayetinden kısa bir müddet sonra, "Birinci Grub"un hâkimiyeti altına giren II. Meclis'in mârifetiyle yürürlükten kaldırılmış oldu.


Lozan tartışmaları, II. Grubun sonunu getirdi

Ankara, Millî Mücadelenin merkezi haline geldikten sonra, İstanbul'dan kaçıp kurtulabilen mebusların da toplanma yeri oldu.
Gerek askerî ve gerekse siyasî mücadele, tam bir kararlılıkla sürdürüldü. Neticede zafere ulaşıldı.

1922 yılı sonlarında Ankara'ya dâvet edilen Bediüzzaman Said Nursî için, Meclis'de Hoşâmedî merasimi yapıldı. Kürsüden zafer duâları okundu, mebuslara hitaben konuşmalar yapıldı. 19 Ocak 1923'te ise; TAN matbaasında basılan, Bediüzzaman'ın on maddelik bir beyannâmesi ile milletvekillerine yazılı olarak hitap edildi, önemli bazı noktalara dikkatleri çekilmeye çalışıldı.

***
Bu arada, bilinmesi gereken önemli bir nokta daha var: 23 Nisan'da kurulan ilk Meclis'te belli başlı iki grup vardı. M. Kemal liderliğindeki Birinci Grup ile Ali Şükrü Bey liderliğindeki İkinci Grup arasında, hemen her konuda tartışma çıkıyor, fikir ayrılığı yaşanıyordu.



Bu tartışmalar, bir süre sonra yine bu liderlerin sahibi oldukları gazete sayfalarına yansıyordu. (Hakimiyet–i Milliye'nin sahibi M. Kemal, TAN gazetesinin sahibi ise Ali Şükrü Beydi.)

Bu iki lider, iki grup ve iki gazete cephesinde meydana gelen en hararetli tartışma, Lozan'da yapılan ve ikinci kez yapılacak olan görüşmeler konusunda yaşanıyordu.

Ali Şükrü Bey, ısrarla ve defaatle haykırarak "Mehmetçiğin kanıyla kazanılmış olan büyük zaferin, Lozan'da masa başında ucuza satıldığı"nı söylüyor ve bu meyanda varıldığına kanaat getirdiği bir gizli mutabakata isyan ediyordu.
O, Misâk–ı Millî'den tâviz verilmesini, Musul, Kerkük, Kıbrıs ve 12 Adaların ona–buna peşkeş edilmesini hiçbir şekilde kabul etmiyordu.

Buna mukabil, Birinci Gruptakiler, Lozan heyeti başkanı İsmet Paşa’nın Meclis'e verdiği bilgilere itibar edilmesi, dolayısıyla Lozan'da en kısa zamanda bir anlaşmaya varılması gerektiğini savunuyordu.


İşte, tam da İkinci Lozan Görüşmelerinin başladığı günlerde, II. Grubun lideri olan Ali Şükrü Bey, birdenbire ortadan kayboldu... (27 Mart 1923) Yapılan arama taramadan sonra, cesedi bir bağ evi civarında toprağa gömülü olarak bulundu. Katilin, Çankaya Muhafız Komutanı Topal Osman olduğu anlaşıldı.

Topal Osman'ın üzerine kuvvet sevk edildi. Çatışmada öldürüldü ve her ihtimale karşı kafası kesildi. Meclis'in kararı gereği, Meclis'in kapısı önünde (başsız olduğu için) ayağından asıldı.

Aynı günlerde, büyükçe bir kasaba görünümündeki Ankara'da baş döndürücü hadiseler cereyan ediyordu. Cinayet, idam, gerilim had safhada iken, 1 Nisan 1923'te yeni seçim kararı alındı.

Böylelikle, Birinci Meclis tarihe karışacak, İkinci Meclis yeni bir anlayışla işbaşı yapacaktı. İkinci Meclis'ten beklenen en büyük icraat ise, Lozan'da alınacak kararların kayıtsız şartsız kabul edilmesiydi.

Nitekim öyle oldu. Yeni Meclis için listeler hazırlandı. II. Gruptakilerin hemen tamamı tasfiye edildi. 1923 Temmuz'unda Lozan'da varılan mutabakat, Ağustos'ta da Millet Meclisinde aynen onaylanarak kabul edildi.


Aleyhte oy kullananlar, Kâzım Karabekir ve 15 arkadaşıydı. Onlar da yavaş yavaş dışlanmaya başlanınca, bir sene sonra CHP'den ayrılarak TCF'yi kurdular. 1925'teki Şeyh Said Hadisesinden sonra, bu parti kapatıldı. Parti kadrosunu teşkil eden çoğu Millî Mücadele komutanı olan bu vatanperverler, 1926'da İzmir Sûikastı bahanesiyle İstiklâl Mahkemesinde yargılandılar. İdam olunmaktan kıl payı kurtuldular.
Bu tarihten sonra, İkinci Meclis, Birinci Grup için "dikensiz gül bahçesi"ne dönmüş bir vaziyet aldı.


1950'ye kadar devam edecek olan 27 yıllık tek parti zihniyeti, böylelikle ülkeye hakim oldu. Bu zihniyetin sahipleri, başka hiçbir engelle karşılaşmadan istediğini astı, istediğini kesti, dilediğini sürgüne gönderip hapse attırdı, vesaire...

Hülâsaten denilebilir ki: Türlü entrikalarla, özellikle 1923'ten itibaren Meclis hakimiyetini ele geçiren bir diktacı zihniyet, sadece siyasî muhaliflerini değil, Millî Mücadelenin en tartışmasız kahramanlarını dahi acımasızca harcadı. Her birini bir başka bahane ile diskalifiye ederek, ülkeyi tam bir entrika ve tahakküm zihniyetiyle yönetmeye çalıştı.


Madalyonun öteki yüzü


Bazen anlamaktır hayatı, bazen hayatın içine girip hissetmektir bazı şeyleri. Koklamak hayata dair bilinmezleri, unutulmuş, kenara itilmişleri deşelemektir. Hayalleri bırakıp, insanlığa dönmektir bazen… Gerçekleri görmek gerekir kimi zaman… Hayat onca güzelliğine rağmen, onca zorlukları da içinde barındırıyor şüphesiz.

Anadolu’nun hep dillendirilmiş yerleri vardır ya hani. Doğu batı diye anılır ya… İşte bugün anlatacaklarım, batıda. İç Ege’de bir şehir merkezinde, yaşadığım ilde gerçekleşen bir olay… Olay denemez gerçi, ama olay denilecek cinsten. Türkiye’nin alışılan yüzüdür belki de bilmiyorum. Ben yeni fark ediyorum…


Eğitim öğretim yılı başında, haftada bir gün görevlendirildiğim bir ilköğretim okulunda 5. sınıf öğretmeni bir öğrencisini anlatmıştı. Öğrenci 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu. Lâkin öğrenci erkeksi davranışlarıyla öğretmenin ve çevrenin dikkatini çekmiş. Arkadaş çevresi genelde erkek öğrenciler, saçlarını hep kısa kestiren öğrenci, sürekli pantolon giyiyor. Öğrenciyi o dönem içinde gözlemlemeye çalıştım.

Cinsel kimlik gelişimindeki anormallik beni korkutmuştu. Eve gittiğimde araştırmaya başladım, cinsel kimlik bozukluğuyla ilgili, bütün kaynaklarımı ve interneti taradım. Muhtemel sebepleri öğrendikten sonraki hafta okula gittiğimde aile ile görüşmek istememe rağmen aileden gelen olmadı. Böyle olunca öğrenciyle görüşmekten daha öte bir şey yapamadım.

Birkaç ay geçtikten sonra öğrencinin devamsızlığından dolayı sınıf öğretmeni, okul müdürü ve ben evine gitmeye karar verdik. Ki bu karardan önce, benim olmadığım bir gün, okul müdürü, sınıf öğretmeni polisle birlikte aileye randevulu gittiğinde aileyi evde bulamamıştı. Bu yüzden biz randevu almadan gitmeye karar verdik.
Bir öğle arası öğrencinin evine gitmek için yola çıktık. Evi bilen bir öğrencimiz bize eşlik etti. Eve yaklaştığımızda bir sürü köpekle karşılaştık. Hepsi zincirli olmasına rağmen korkmamak elde değildi.

Zar zor aileye duyurduk sesimizi. Baba, bizi karşılamaya geldi. Köpek havlamalarıyla karışık eve girdik. Ev bir gece- konduydu. İki odadan oluşan evde, bir babaanne, anne, baba, birkaç kardeş birlikte kalıyorlardı. Bu iki oda her şeyiydi evin. Ancak bu iki oda da sağlam değildi.

Evdeki eşyalar neredeyse kullanılamaz durumdaydı. Baba işinin olmadığını, bir ara belediyenin geçici işe aldığını, ancak bu yıl çağrılmadığını, bulabilirse demir topladığını ve onu satarak geçimini sağlamaya çalıştığını söyledi. Çaresiz olan baba, sadece kızına kızıyor ve yapabileceği başka bir şeyi olmadığını ifade ediyordu. Babaanne yaşlılığın etkisiyle olsa gerek sadece dinliyor, bir şey demiyordu… Bir de kızın küçükken düşme sonucu bedensel problemlerin olduğunu öğrendim o gün…


Görüşme sonunda ailenin öğrenciyi psikiyatriye götürmesini istediğimizde, bunun için imkânının olmadığını söyleyen baba, annesinin yaşlılık aylığından dolayı yeşil kartın verilmediğini belirtti. Daha sonra bir yakınının götürebileceğini söyleyen baba, çocuğunu daha yakından takip etmeye çalışacağını belirtti… Ben de bu süreci beklemeye karar verdim. Öğrenciyi takip edip, elimizden geleni yapmaya çalışacağız…


Sorunla ilgili yapılabilecekleri yapmaya çalışacağız, ama nereye kadar. İşte beni üzen şey bundan sonra başlıyor. Kendimi o öğrencinin yerine koyduğumda, olanları tam anlayamıyorum. Zor bir hayat, zor şartlar, imkânların kısıtlılığı… Bin bir sınav olan dünyada, o öğrencinin sınavı da bu belki. Aile, anne, baba, kardeş…

Aile ve hayat, o öğrenci için orası. Hayatı orada öğreniyor. Okullarda yaptıklarımız da, anlattıklarımız da yetersiz kalıyor bazen, anlıyorum ki daha çok çalışmamız ve daha çok gayret göstermemiz gerekiyor… Derdimi anlatabildim mi bilemiyorum, ama babanın söylediği şu söz üzerine yazdım ben bu yazıyı: “Şu an evde yakacak tüp dahi yok, hayat o kadar zor ki”… Umarım amacıma ulaşmışımdır…
Bir de amacım şikâyetçi olmak değil bir şeylerden. Bir şeyleri bilerek yaşamak, ne kadar farklı hayatlar var, hissettirmeye çalışmak…

Yapılabilecekleri yapmaya çalışmak… Önce birey olarak, elimizden geleni yapmak… Onu bunu suçlamak değil… Hayatın gerçekleriyle yaşamak, hissetmek, farkında olmak, öyle yaşamak, bir de şükretmek ve fiilî, kalbî duâ etmek… Selâmetle…

OSMAN KANAT Psikolojik Danışman
 
Üst