Bediüzzaman'a göre "Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin | Sayfa 2 | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Bediüzzaman'a göre "Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin

nur_Sahra

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
26 Eki 2006
Mesajlar
552
Puanları
0
Bunada dikkat etmek gerekiyor. Bunun arkasına saklanıp neler yapılıyor. Ameller niyetlere göre diyip su niyetine içki içenlerde var.

Selametle...
niyet diyorum kimse kimsenin niyetini tam bilemez ALLAHtan baska, sen hala bunun arkasina saklanip neler yapiliyor diyosun :) merak etme ALLAH herkezin niyetini gayet iyi bilir!!!
 

Bedrin_Aslanı

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
20 Haz 2006
Mesajlar
1,792
Puanları
0
niyet diyorum kimse kimsenin niyetini tam bilemez ALLAHtan baska, sen hala bunun arkasina saklanip neler yapiliyor diyosun :) merak etme ALLAH herkezin niyetini gayet iyi bilir!!!
Kimse kimsenin niyetini bilir dedim mi biraz daha dikkatli oku kardeşim. Yalan söylüyorsam yalan de....Yapılmıyormu? Yukarıda ki olay sallama bir olay değil yaşanmış bir olaydan alıntıdır. Allah C.C İlmiezelisiyle herşeyi bilir. Buna karşı duran kabul etmeyen birilerimi var. Yanlış anlamalara dikkat...
 

nur_Sahra

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
26 Eki 2006
Mesajlar
552
Puanları
0
Kimse kimsenin niyetini bilir dedim mi biraz daha dikkatli oku kardeşim. Yalan söylüyorsam yalan de....Yapılmıyormu? Yukarıda ki olay sallama bir olay değil yaşanmış bir olaydan alıntıdır. Allah C.C İlmiezelisiyle herşeyi bilir. Buna karşı duran kabul etmeyen birilerimi var. Yanlış anlamalara dikkat...
bende diyorumki istedigini desin kisi sadece kendini kandirir!! ALLAH(c.c.) bilmesi yeterli degilmidir? bosverin onun bunun yaptigini kimse kimseyi kandiramaz kandirdigini zanneder fakat herzaman yanilir!! ALLAH herseyi bilendir ;) bu yüzden icimizi ferah tutalim...
 

Bedrin_Aslanı

Profesör
İhvan Üyesi
Katılım
20 Haz 2006
Mesajlar
1,792
Puanları
0
Aslında kimsenin kimseyi kandırmaya çalıştığıda olmuyor o durumlarda. İnsanlar Allah C.C rızası için yapıyorlar, ama yaptıkları işte yanlışlar var ama o yanlışlar önemli değil! niyetleri önemli ;) Neyse...
 

nur_Sahra

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
26 Eki 2006
Mesajlar
552
Puanları
0
benim demek istedigim acik ve net anlamak istemiyor olabilirsin ama anladigindan eminim arkadas canin saolsun israrla anlamamis gibi tavir yapiyosun sorun degil

Vesselam....
 
S

SaLtan

Misafir
Aslında kimsenin kimseyi kandırmaya çalıştığıda olmuyor o durumlarda. İnsanlar Allah C.C rızası için yapıyorlar, ama yaptıkları işte yanlışlar var ama o yanlışlar önemli değil! niyetleri önemli ;) Neyse...
inanç vicdan işidir hatırlarım. niyetlerde öyle. ne sen günahsız değilsin. nede hiç kimse günahsız değildir. bir kişi bir eylemi allah rızası için yaptığını söylüyorsa kendi sorumluluğuyla! başbaşa bırakılması icab eder. sen karar verecek yetkinlikte değilsin. yanlış yada doğru senin açından yanlış ise kesin kanaatler getiriyorsunki. tüm inançların düşünülmesi halinde anlaşılacak zihin ve yürek birlikteliği yok..kendisini kandıran herkesi kandırıyodur.

"...inanç beşeri hayatın ya da beşer hayatının anlamının öğrenilmesidir. o sayede insanın kendi varlığına kastetmeyip yaşamını sürdürdüğü şeydir. inanç, hayatın gücüdür, eğer insan yaşıyorsa imanından kaynaklanıyordur ve bir şeylere karşı mutlaka inancı vardır. eğer inanca inanmasa ya da sonra bir şeylerin yaşamayı emrettiğine inanmasa o zaman yaşayamaz ve hayatta kalamaz."

"...her inancın özelliği ölümün yok etmediği bir anlam vermektir hayata."
TOLSTOY
 

prizma

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
25 Eki 2006
Mesajlar
44
Puanları
0
Nur Sahra kardeş;

Allah razı olsun. Yazınızı biraz geç okudum ama rabbimin izni ve sizinde bu konuda ki aracılığınızla istifade ettik..
 

nur_Sahra

Asistan
İhvan Üyesi
Katılım
26 Eki 2006
Mesajlar
552
Puanları
0
ALLAH cümlemizden razi olsun ayni yolda ilerlemedigim arkadaslardanda razi olsun insallah canlari saolsun.... "yaradilani severim, sayarim YARADANdan ötürü"
 

raptor252

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
30 Eki 2006
Mesajlar
118
Puanları
0
İŞte Cevap

Diyalogu, düşünce sistemleri, örf ve âdetleri, inançları, kültürleri farklı insanların bir araya gelerek ortak bir paydada buluşma, birbirlerini anlama ve huzur içerisinde yaşama gayreti olarak tarif edebiliriz.
Diyalogda birbirini anlama esas gaye olmalıdır. Farklı görüşten insanlar, kimliğini kaybetme korkusuyla bir araya gelip konuşmaktan çekinmemeli, diğer taraftan karşı tarafa fikirlerini zorla kabul ettirme anlayışı içinde de olmamalıdırlar. Fikirlerinden taviz vermeden karşı tarafın düşüncesini anlamaya çalışmak, onu kendi kimliği ile kabul etmek diyalog insanının gayesi olmalıdır. Hz. Âdem’den itibaren yeryüzüne dağılarak toplumlar kuran insanlar, yine şüphesiz kendilerine özgü gelenek, görenek, dinî ve ahlâkî değerlere sahip oldular. Dolayısıyla her toplumu diğerinden ayıran farklı kültürler meydana geldi. Bu kültürler bizim düşüncemiz, dinimiz ve kültürümüzle zıtlık arz etse de, onları yok sayma veya tahkir etme hakkına sahip olmadığımızı bilmemiz gerekir. Toynbee, “Biz olumlu ya da olumsuz değerlendirmeler yapmak istemiyoruz; tersine anlamak istiyoruz” der (Özlem 1996, 162). Onuncu ve on birinci yüzyıllarda yaşamış olan ve diğer çalışmalarının yanında milletlerin kültürleriyle ilgili çalışmalarıyla da dikkatimizi çeken meşhur İslâm âlimi Bîrûnî de, kültürleri tenkit etmekten çok anlama ve anlatma gayreti içerisinde olduğunu ifade etmektedir (Birunî 1923, 99-100). Yine Bîrûnî’den bir asır önce yaşamış olan Mes’ûdî’nin Mürûcü’z-Zeheb adlı eserini aynı anlayış doğrultusunda telif ettiğini, bir çok kültür havzasını bizzat müşahede ederek oluşturduğunu görüyoruz.
Semavî dinlere göre insanların ortak atası Hz. Âdem olmakla beraber, Allah insanları kabilelere ayırmış, onların farklı coğrafyalarda farklı toplumlar oluşturmalarına izin vermiştir. Bu insan grupları arasında farklı diller, inançlar ve kültürler gelişmiştir. Diyalog insanı bu kültürleri yok saymaktan çok anlamaya gayret etmelidir. O bilmelidir ki, kendisi nasıl mensup olduğu ırkını, dinini ve kültürünü seviyorsa karşısındaki insan da kendine özgü değerleri sevmektedir ve onların yok sayılmasından veya tenkit edilmesinden rahatsızlık duymaktadır.
Kur’ân’da ırkı, kültürü ve dini farklı olan insanlarla diyalog kurma yasaklanmamakta, bilâkis Allah’ın kabûl edeceği bir ortak paydada buluşma tavsiye edilmektedir. Bu âyetlerden birinin meali şöyledir: “De ki: Ey Ehl-i Kitap! geliniz aramızda müşterek olan şu kelime üzerinde karar kılalım: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim. O’na hiçbir şeyi şerik koşmayalım, kimimiz kimimizi Allah yanında Rab edinmesin.” (Âl-i İmrân, 3/64).

Bir başka âyette ise, “Ey iman edenler, Yahudileri ve Hıristiyanları veliler edinmeyin! Onlar birbirlerinin velileridirler. Sizden kim onları kendine veli yaparsa, o, onlardandır. Allah zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Mâide, 5/51) buyrulmaktadır. Bu âyette Ehl-i Kitab’ın veli edinilmesi yasaklanmaktadır. Ancak bu âyet iyice düşünülüp yorumlanmalıdır. Çünkü âyette geçen veli’nin çoğulu olarak geçen evliya kelimesine sadece dost anlamı yüklemek bizi yanlış anlam vermeye, dolayısıyla da yanlış bir uygulama içerisine girmeye sevkedebilir. Veliyy/evliya kelimesi, yardımcı, destek veren, arka çıkan, dost, akraba, hâmi, koruyucu, efendi, sahip, malik anlamlarına gelmektedir. Âyete bu anlamlardan sadece dost anlamını yüklersek mânâ, “Ey iman edenler, Yahudi ve Hıristiyanları dostlar edinmeyin!” şeklinde olur. Bu anlam ise, diğer dinlerle/kültürlerle, özellikle Ehl-i Kitap’la hiçbir ortak paydada buluşma imkânı bırakmaz. Hâlbuki, başka bir âyette Ehl-i Kitap’tan bir bayanla evlenilebileceğini Kur’ân ifade buyurmaktadır (Mâide, 5/5). Ayrıca Hz. Muhammed’in (s.a.s.) âyeti yanlış anladığı mânâsı çıkar.

Diğer taraftan biz O’nun risâlet görevi boyunca Ehl-i Kitap’la hatta putperestlerle diyalog kurmaya gayret ettiğini görüyoruz.

Bu âyette geçen evliya kelimesine hâmi, koruyucu, efendi, sahip, malik mânâlarını yüklersek anlamdaki sıkıntı kendiliğinden çözülmektedir. Nitekim bu anlamlar sonradan yüklenmiş anlamlar değildir. Evliya kelimesi bu anlamları da ihtiva etmektedir. Bu durumda âyeti, “Ey iman edenler, Yahudi ve Hristiyanları hâmi, (koruyucu, efendi, sahip, malik) edinmeyin!” şeklinde anlarız ki, anlam ortaya çıkar ve peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uygulamalarını kavramış oluruz. Kur’ân bize Ehl-i Kitab’ı kendimize yönetici edinmemizi, dolayısıyla emirleri altına girmemizi yasaklamaktadır. Kendi kişilik ve kimliğimizi korumak kaydıyla onlarla belirli konularda görüş alışverişinde bulunmayı değil.
Âyetteki veliyy kelimesini dost manâsına aldığımızda, bu manâyı hesaba kattığımızda da yasak, Ehl-i Kitabı dinlerinden dolayı, dinlerini benimseyip tercih ederek dost edinmeme hakkındadır.

Yukarıda diyalogu insanların bir araya gelip konuşmaları, birbirlerinin kültürlerine saygılı olmaları ve anlamaya çalışmaları olarak tarif ettik. Kur’ân, bu âyetleri ile bize kendimiz olmayı emretmekte, miskinlikten, ataletten, kimliksizlikten ve bir başkasının egemenliği altına girmekten sakındırmaktadır. Bu arada farklı kültür sahipleriyle bir araya gelip ortak paydada buluşma kapısını açık tutmaktadır. Böyle anladığımızda âyet ve Peygamberimiz’in (s.a.s.) uygulamaları bir bütünlük arz etmektedir.

Bu konuda Mümtehine sûresinin 8. ve 9. âyetini de açıklayıcı olarak zikredebiliriz. “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan menetmez. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. Allah sizi, ancak din hakkında sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım eden kimselerle dost olmaktan men eder. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.”
Bu âyetlerle yukarıdaki âyet tamamlanmakta ve diğer kültürlerden olan insanlarla ilişkilerin ölçüsü verilmektedir. Âyette geçen "birr" kelimesi iyilik etmek, hürmetkâr, nâzik, saygılı, sadık davranmak anlamlarına gelmektedir. Konuyu bu âyetlerin ışığında değerlendirdiğimizde; eğer karşı taraf din konusunda bizimle savaşmıyor, bizi yurdumuzdan çıkarma gayreti içerisine girmiyorsa, Kur’ân bu insanlara karşı nazik, saygılı, hürmetkâr davranma konusunda her hangi bir yasak getirmemektedir. Yani bizimle bir savaş içerisinde olmayan insanlarla bir araya gelip konuşarak, asgarî müştereklerde buluşmanın dinî açıdan herhangi bir sakıncası görülmemektedir.

Tarih boyunca peygamberlerin uygulamalarında bu âyetlerin yansımalarını bulmaktayız. Allah (c.c.), Hz. Musa ve kardeşi Harun’u Firavun’a gönderirken, ona yumuşak sözlerle hitap etmelerini emretmektedir (Tâ-Hâ, 20/44).

Hz. Nuh (a.s.), bütün peygamberliği süresince toplumuna karşı tebliğin her türlü metodunu denemiş ve onları ikaz etmiştir. Nitekim Nuh Sûresi’ndeki şu âyetler onun risalet görevi boyunca toplumla iletişim kurma adına nasıl bir metot izlediğini ortaya koymaktadır: “Nuh, ‘Rabbim, dedi, ben kavmimi gece gündüz davet ettim. Fakat benim davetim onlara, kaçışlarını artırmaktan başka bir katkıda bulunmadı. Günahlarını bağışlaman için onları ne kadar davet ettimse parmaklarını kulaklarına tıkadılar, örtülerini başlarına çektiler, direttiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Sonra ben onları açıkça davet ettim, gizli gizli söyledim. Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayandır dedim.” (Nuh, 71/5-10)
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bir taraftan kendi müşrik kavmi ve Ehl-i Kitap’la, diğer taraftan da çevredeki devletlerle olan ilişkileri onun, Kur’ân’ın yukarıdaki âyetlerini tefsir ediş şeklini ortaya koymaktadır. O, bir taraftan toplumunu ve çevredeki devletleri kurtuluşa davet ederken, diğer taraftan Ehl-i Kitap’la diyalog kurma anlayışı ve gayreti içerisindedir. Kur’ân’ın tavsiyeleri ve O’nun takip ettiği metot arasında herhangi bir çelişki bulunmamakta, aksine bir bütünlük arz etmektedir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Medine hayatındaki uygulamalarında diyaloga verdiği önem daha da belirgin olarak karşımıza çıkmaktadır. O, Medine’ye hicret ettiğinde üç farklı gurupla muhatap olmuştur ki, bunlar henüz İslâm’ı kabul etmemiş müşrik Araplar, Yahudiler ve Müslüman Araplardır. Kendisi, Medine’nin en güçlü kabileleri olan Evs ve Hazreç tarafından davet edilen bir peygamberdir. Dolayısıyla gücü de elinde bulundurmaktadır. Güçlü olmasına rağmen O, ne Müslüman olmayan Araplara, ne de Medine’nin önemli bir nüfusunu teşkil eden Yahudilere baskıcı bir tavır içerisine girmiştir. Medine’de yaşayan her grubu kendi inanç ve kültürleriyle kabul etmiş, onlarla kendi kimlikleriyle muhatap olmuştur. İnsanların dinlerini, kültürlerini zorla değiştirme anlayışında olmadığı gibi, onlara karşı diyalog kapısını da kapatmamıştır. O, bu kapıyı ardına kadar açık tutmuş, isteyen her kesimin yanına kendisi olarak gelmesine izin vermiştir. Korku, kasıt, kin, düşmanlık veya benzer sebeplerle yanına gelmeyenlere bir vesile ile kendisi giderek bu insanlarla diyalog kurmanın ve kendinde olan güzelliği gösterebilmenin yollarını aramıştır (İbn İshak 1991, 271-272; 291-294).

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Medine’ye hicretinin ilk yılında gerçekleştirdiği önemli olaylardan birisi de, şehirdeki gruplarla ortak bir savunma anlaşması yapmasıdır. Bu anlaşma tarihe Medine Vesikası veya Medine Anlaşması gibi isimlerle geçmiştir. Bu anlaşma, şehri, içinde yaşayan gruplardan oluşacak ortak bir güçle savunmayı âmir bulunmakta, sadece Müslümanların değil, İslâm’ı kabul etmemiş Arapların ve Yahudilerin de haklarını güvence altına almaktadır. Anlaşmaya katılan gruplar, anlaşma metnine kendi ırk, din ve kültürleriyle, yani kendi kimlikleriyle imza koymuşlar, herhangi bir zorlama ile de karşılaşmamışlardır (Ebu Ubeyd 1981, 236 vd; İbn Kesir, 3:224-226).
İlk dönem İslâm tarihi kaynaklarında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.), başta kendi kabilesi Kureyş olmak üzere, Benî Kelb, Benî Hanîfe, Benî Âmir ve Kinde gibi kabilelerle iletişim kurma gayretlerinin daha peygamberliğinin ilk yıllarına rastladığını görüyoruz. Yine Mekke’ye dışarıdan gelen insanların toplandığı Akabe ve Zü’l-Mecaz çarşısı O’nun insanlarla oturup konuşmak için fırsat yakalamaya çalıştığı yerler arasında zikredilmektedir (İbn İshak, 294-299; İbn Sa’d, 1:216 vd.).

Hz. Muhammed (s.a.s.), Hicaz bölgesindeki farklı kültür ve inançlara mensup insanlarla bir araya gelip konuşma gayretlerinin yanında komşu ülkelerdeki diğer din sâlikleriyle diyaloga önem vermekteydi. O, müşrikler baskıyı artırdıklarında bi’setin beşinci yılında Müslümanları kafileler hâlinde Necaşî’nin ülkesi olan Habeşistan’a göndermiş, bu arada kendisini de İslâm’a davet eden bir mektup yazmıştı (İbn İshak, 290; Beyhakî, 2:308 vd.). Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, Necaşî’nin huzurunda ülkesine geliş gayelerini anlatıp İslâm hakkında bilgi verdiklerinde o, Müslüman olmuştur (İbn Hişam, 1:248-250). Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ile Necaşî arasındaki bu diyalogun bu hadise ile sınırlı kalmadığını, Necaşî’nin, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) bir takım meseleleri sorup öğrenmek üzere elçiler gönderdiğini müşahede ediyoruz. O, yedi rahip ve beş keşişten oluşan bu elçilik heyetinin aldıkları cevaplar karşısında gözleri yaşarmış ve İslâm’ı kabul etmiştir (İ. İshak, 280). Necaşî vefat ettiğinde ise, Resûlullah (s.a.s.) bir vefa örneği olarak bu hakşinas insanı hayırla yad etmiş ve gıyabında cenaze namazını kıldırmıştır (a.g.e. 281).

Rum kralı Kayser, Fars kralı Kisra, İskenderiye kralı Mukavkıs, Umman’ın kralları Ceyfer ve İyaz, Yemame kralları Hanefi Sümame b. Üsâl Hevze b. Ali, Bahreyn kralı Münzir b. Sava el-Abdî ve Şam bölgesinin kralı Haris b. Ebî Şimr el-Gassânî, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) diyalog kurmak için elçi gönderdiği devlet adamları arasındadır (İbn Sa’d, 1:258; Taberî, 3:237).
Allah Resûlü’nün (s.a.s.) insanlarla diyalog kurmak için elinden gelen gayreti gösterdiğini ve bu kapıyı hep açık tuttuğunu belirtmiştik. O’nun uygulamalarına ait yukarıdaki örnekleri artırmak şüphesiz mümkündür. Ancak konuyu daha fazla uzatmamak için bize rehber olabilecek Necran’lı Hıristiyanlara ibadet etmeleri konusunda gösterdiği hoşgörü ile ilgili bir örnekle bitirelim. Necranlılar, Peygamberimiz Hz Muhammed’in (s.a.s.) gerçekten bir peygamber olup olmadığını araştırmak üzere bir heyetle Medine’ye gelirler. Altmış kişilik bu heyet, Medine’ye gelerek Allah Resûlü ile görüşmek üzere Mescid’e giderler. İbadet vakitleri geldiğinde ise Mescid-i Nebevî’de ibadet etmeyi düşünürler. Sahabeden bazıları bu heyetin mescitte ibadet etmelerine engel olmak isterler. Ancak Allah Resûlü (s.a.s.), ashabına, ibadetlerini serbestçe yapabilmeleri için bu Necran’lı Hıristiyanları rahat bırakmalarını emreder. Neticede Necran heyeti Mescid-i Nebevî’de doğu tarafına yönelerek gönül rahatlığıyla ibadetlerini yaparlar (İbn Hişam, 2:196).

Kur’ân âyetleri ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) uygulamaları ışığında düşündüğümüzde İslâm, farklı din ve kültürlerdeki insanlarla diyalog kurmayı yasaklamamakta, bilâkis teşvik etmektedir. Ancak diyalog, inanç, kültür ve kimlikten taviz vermeden, karşı tarafa da saygı duyularak yapılmalı, asgarî müştereklerde buluşmanın yolları aranmalıdır. Anlaşmazlıkların, savaşların ve terörün dünyayı yaşanmaz hâle getirdiği günümüzde insanlığın buna ne kadar muhtaç olduğu da unutulmamalıdır.
 

rahiban

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Eki 2006
Mesajlar
16
Puanları
0
üstadımızın tavrı bellidir. Mustafa sungur abimizin Hoca Efendimizle alakalı düşünceleride bellidir. aynı kitabı okuduklarınızla bile diyaloğa giremiyorsanız zaten durumunuz ortadadır
 

islamveinsan

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
28 Eyl 2006
Mesajlar
1,360
Puanları
0
S.a

Üstad ın kim ?
Bediüzzaman Said Nur ise; tavrı kafirle hoşgörü ve diyalog mu ?
Diyalog un mimarı diye sunulan Üstad kafir i hoşgörmedi, görmezde...


Mustafa sungur abin ile hocaefendi nin ne farkı var ki ?
aynı dünya görüşlerine sahipler...
ortak paydada buluşuyorlar...
Ama şu kesin; hocaefendi birad daha "nurcu" ticareti iyi biliyor ..

Selametle..
 

"haTTat"

Paylaşımcı
İhvan Üyesi
Katılım
18 Tem 2006
Mesajlar
356
Puanları
0
Diyalog tamam da hangi hususda diyalog? Efendimiz (A.S.M) 'ın yaptığı yalnız ve yalnız tebliğdi. Neye? Kelime-i tevhide. Yani Allah'tan başka bir ilahın olmadığına ve Kendisinin de onun peygamberi, elçisi olduğuna inanmalarını tebliğ etti.

Şu halde Peygamber Efendimiz (A.S.M)'ın yaptığı eğer diyalogsa buyrun aynı şeyi siz de yapın. papaya deyin ki gel müslüman ol. hahambaşına da söyleyin aynı şeyi. Çünkü deyin ona inanmayan ve tabi olmayan cennete giremez.
Diyebiliyorsanız tüm hıristiyan va yahudiye de diyin. Ama eğer ki diyemiyorsanız Peygamberimizin yaptığına da diyalog, ittifak v.s adı altında tebliğ harici birşeyin adını koymayın.
Diyalog yapıyoruz diyip de sizin dininizi de Allah gönderdi, bizimkini de. Dolayısıyla siz de cennetliksiniz v.s deyip haşa sanki müslüman olmalarına gerek yokmuş gibi ifadeler kullanmayın. Bir müslüman alim bir kâfirin önünde ayağa kalkmaz diyen üstadı düşünün.

Hoşgörü, uzlaşı, diyalog v.s ne derseniz diyin din adına hele de İslamiyet adına yapılamaz. Teknoloji adına yapın. Çevre sorunları adına yapın. Suçların önlenmesi v.s insaniyete faideli alanlarda yapın. Gerçi bunların hepsi İslamiyet dairesinde çözülebilecek olan şeyler ama neyse...
Vesselam..
 

yasingül

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
19 Kas 2006
Mesajlar
4
Puanları
0
Çok vahim, çok vebâlli, çok fitne ve fesâda sebebiyet verecek bir durum karşısındayız. Merhum Üstad Bediüzzaman Hazretleri ve Risâle-i Nur, birtakım kimseler tarafından İslâm'ın sınırlarını aşan bir şekilde yorumlanmaktadır. Hangi konuda? "Dinlerarası diyalog ve hoşgörü... İbrahimî dinler... Yahudiler, Hıristiyanlar da Cennete girecektir" konularında. Üstâd Hazretleri dine aykırı şeyler söylememiştir; çünkü o, i'tikad ve füruatta Ehl-i Sünnet dairesi içindeydi. Fıkıh ve Şeriat ahkâmına bağlıydı. Tevhid hususunda en ufak bir taviz bile vermemiştir.
Üstâd Hazretleri, ahirzamanda Bolşevikliğin en büyük belâ olduğunu görmüş ve onunla mücadele hususunda Hıristiyan ruhanîlerle işbirliği yapılacağını söylemiştir. Allah'a şükürler olsun ki; Marksizm, Leninizm ideolojisi çökmüş, Bolşeviklik yıkılmıştır. Şu anda, kapitalist ve siyonist Batı dünyası için en büyük tehlike, komünizm değil, İslâmiyet'tir. Böyle bir durumda, Müslümanların Hıristiyanlarla ittifak etmeleri, ideolojik mânâda diyalog kurmaları düşünülebilir mi? Adamlar seni en büyük tehlike olarak görüyorlar ve sen onları Diyalog ve Hoşgörü kollarını açarak bağrına basıyorsun. Kur'an-ı Kerim apaçık ortadadır. Kitabullah ne diyor? "Allah katında din İslâm'dır. Allah, İslâm'dan başka din kabul etmez. İbrahim Yahudi, Hıristiyan ve müşrik değildi. O, Hanif ve Müslümandı." Hazret-i Muhammed (sav) geldikten ve onun da'veti kendisine ulaştıktan sonra, bu da'veti reddeden hiçbir kimse için necat, felah, selâmet ve kurtuluş yoktur. Bu gerçeği, din kültürü, Mızraklı İlmihal seviyesinde olan Müslümanlar bile bilir. Nerede kaldı ki, Bediüzzaman gibi bir âlim-i Rabbani bilmesin. Gerçek, samimi, ihlâslı, firasetli, Risale-i Nur talebelerini tenzih ederek, onlara en kalbî hürmet ve selâmlarımı sunarak beyan ediyorum: Nurcu gibi görünen birtakım kimseler, kendilerine bir meşruiyet kazandırmak için Üstâd Hazretlerini ve feyizli Risalelerini alet ve istismar etmektedirler. Gerçek Nurculuğun temel prensipleri ve kuralları vardır: 1. İhlâs... Bir kişi hem Nurcuyum diyor, hem de ihlâsa ters düşen işler yapıyorsa; bilin ki, o Nurcu değildir. Nurcu geçinen biridir. 2. Bediüzzaman Hazretleri imânî, İslâmî, Kur'anî hizmetler için asla para toplamamıştır. Kendisi de şahsen, para ve hediye kabul etmemiştir. Para toplamakla Nurculuk bir arada olmaz. Bu cereyanın, bu metodun, bu hizmet ekolünün kurucusunun ahlâkına, yüksek karakterine, sîretine ters düşerek Nurculuk yapılamaz. 3. Bediüzzaman, şahsının ön plâna çıkarılmasından hiçbir zaman memnun ve razı olmamıştır. O, bütün dikkatlerin, himmetlerin, gayretlerin hizmete yönelik olmasını istemiştir. Birtakım cemaat liderlerini, hazretleri "Erbab" haline getirenler, putlaştıranlar Nurcu değildir.
"...Üstad Bediüzzaman (ra), Osmanlı devrinde Sultan Vahidüddin zamanında resmî bir toplantıda Fener Patriğini şöyle hakka dâvet etmiştir:

"’Sen, hıristiyan âleminin dînî lideri olduğun için mes’ulsun! Bu mes’uliyetten kurtulmak için, Hazreti Muhammed (asm)’ın peygamberliğini kabul edeceksin; ‘Benim de peygamberimdir’ diyeceksin ve inancını da i’lân edeceksin.’"

"Fener Patriği de o zaman Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin bu tebliğini kabul etmiş ve ilan edeceğine söz vermiştir. Görüldüğü gibi, Üstad Bediüzzaman hazretleri tebliğ makamında Fener Patriği’ni üç noktada hakka davet etmiştir:

"1) Hazret-i Muhammed (asm)’ın peygamberliğini kabul edeceksin.

"2) Hazreti Muhammed (asm) benim de peygamberimdir’ diyeceksin.

"3) Bu inancını da etba’ına ilan edeceksin. " (Reddü’l Evham-2, s.78)

Bediüzzaman o sırada "Darü’l Hikmeti’l İslâmiye" âzâsı idi, bu Osmanlı Devletinin en üst seviyedeki resmî bir müessesesi idi. Birinci gayesi de İslam hakikatlerini dünyaya ilan etmek ve İslamiyete yapılan hücumları bertaraf etmekti. Mehmed Âkif merhum da dahil olmak üzere devrin en meşhur âlimleri bu müessese çatısı altında hizmet vermekteydi. Bediüzzaman buradan aldığı maaşının büyük ekseriyetini kitap bastırarak halka ücretsiz dağıtmak suretiyle geri millete iâde ediyordu. Çok cüz’i bir kısmını "haccca gitmek için" bir tarafa ayırıyordu. (Sonradan sürgün yıllarında o para ile zaruri ihtiyaçlarını karşılayacaktı)

Buyrun bakalım, Bediüzzaman ne yapmış, onun bu davranışını –ne söylediğine ve ne yaptığına bakmaksızın- öne sürerek bir icraat içerisine girenler ne yapıyor?

Siz bunca senedir, bir papazın İslâmiyeti kabul ettiğini işittiniz mi? Bırakınız İslamiyeti kabul etmeyi, Peygamber efendimizin (asm) peygamber olduğunu, Kur’an’ı Azimüşşan’ın Allah’ın kitabı olduğunu söylediğini duydunuz mu? Bırakınız bunları, vicdanı bütünüyle ölmemiş herkes, İslam beldelerindeki Haçlı vahşetini tel’in eder. Peki siz Papa’nın veya herhangi bir papazın Amerika’yı, İngiltere’yi ve müttefiklerini protesto ettiğini duydunuz mu, bir hahamın İsrail’in yaptıklarını tel’in ettiğini işittiniz mi?

Peki "bizimkilere" ne oluyor?! Neden kendi kendilerine gelin güvey oluyorlar. Neden durmadan Bektaşi mantığı sergiliyorlar. Halbuki dinimizin hükümleri son derece açıktır, nettir, zerre kadar şüpheye yer bırakmayacak berraklıktadır. Bakınız, "Rumûzü’l Kur’an-1" isimli eserde, A’raf Sûresi’nin 157. Âyetinin tefsiri için ne denilmektedir:

"... Bu âyet-i kerime, ehl-i felâh ve ehl-i necât olmayı dört şarta bağlıyor:

"1- Hazret-i Muhammed (asm)’a iman etmek,

"2- Ona ta’zimde bulunmak,

"3- Ona (dinine) yardım etmek,

"4- Ona indirilen Kur’an’a tâbi olmaktır." (a.g.e, s. 13)

Bütün insanlığın "Ümmet-i da’vet olduğu"nun belirtildiği bu eserde daha sonra şöyle denilmektedir:

"...O halde bütün insanlar, --Hz. Muhammed (asm)’ın da’vetine icâbet etse de etmese de—onun ümmetidir. Kabûl etmeyenler, kendi peygamberini, yâni Rasûl-i Ekrem (asm)’ı inkar etmiş, dolayısiyle bütün peygamberleri, kitapları ve hatta Allah’ı inkar etmiş sayılır. Çünkü, îmân bir küldür. Bir cüz’ü inkâr, küllü inkar etmek demektir. Binâenaleyh Müslümanların, ‘Yahudi ve Hıristiyanların hak bir din üzerinde bulundukları ve hakiki ehl-i kitap olduklarını ve bu imanlarıyla beraber Cennet’e gideceklerini’ kabul etmeleri; Kur’an’ı ve Resul-i Ekrem (asm)’ı inkar etmeleri demektir. Çünkü, pek çok âyet ve hadislerin sarahatı, Yahudi ve Hıristiyanların ehl-i necât olmadıklarını, âhiret nokta-i nazarında ehl-i şirk olduklarını ifade etmektedir. İşte ‘Dinlerarası Diyalog’ dedikleri şey, Müslümanların kendi inancını inkar etmeye, Yahudi ve Hıristiyanların bâtıl inançlarını kabul etmeye da’vet etmektir." (aeg, s.20)

Hal böyle iken, hıristiyan ve yahudilerin Allah inancı şirkle dolu iken, âhiret inaçları sakat iken, meleklere iftiralarda bulunurlar iken, Peygamber efendimizi (asm) ve Kur’an-ı Kerimi kabul etmezlerken, niçin "aramızda iman esaslarında birlik var" denilerek kafalar karıştırılmak isteniyor? Bunu yapanlar hazır vakit varken tevbe etsinler, bu gariban Müslümanların kafasını daha fazla karıştırmaktan vazgeçsinler. Bir de yanlış yaptıklarını îtiraf etsinler. Unutmasınlar ki kabirde, mahşer meydanında çok çetin hesap vardır......Ya Rabbi imanımızı muhafaza et!!!!!!!!!

 

DJ MESNEVI

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
17 Haz 2006
Mesajlar
1,462
Puanları
0
Ben galiba iislamveinsan kardesimi sevmeye basladım Cok dogru söylemis eğer gelseydi eminim önce kendi cemaatinden baslardı..
 
Üst