Bediüzzaman neden manevi makam kabul etmezdi? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Bediüzzaman neden manevi makam kabul etmezdi?

Levent bağ

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2006
Mesajlar
184
Puanları
0
Aziz, sıddık, sebatkar, muhlis kardeşlerim,

Hem maddi, hem manevi, hem nefsim, hem benimle, temas edenler gayet ehemmiyetli benden sual ediyorlar ki: "Neden herkese muhalif olarak, hiç kimsenin yapmadığı gibi, sana yardım edecek çok ehemmiyetli kuvvetlere bakmıyorsun, istiğna gösteriyorsun? Ve herkes müştak ve talip olduğu ve Risale-i Nur'un intişarına, fütuhatına çok hizmet edeceğine o Risale-i Nur şakirtlerinin hasları müttefik oldukları ve senden kabul ettikleri büyük makamları kabul etmiyorsun, şiddetle çekiniyorsun?"

Elcevap: Bu zamanda ehl-i iman öyle bir hakikate muhtaçtırlar ki, kainatta hiçbirşeye alet ve tabi ve basamak olamaz; ve hiçbir garaz ve maksat onu kirletemez; ve hiçbir şüphe ve felsefe onu mağlup edemez bir tarzda iman hakikatlerini ders versin. Umum ehl-i imanın bin seneden beri teraküm etmiş dalaletlerin hücumuna karşı imanları muhafaza edilsin.. İşte bu nokta içindir ki, dahili ve harici yardımcılara ve ehemmiyetli kuvvetlerine, Risale-i Nur ehemmiyet vermiyor, onları arayıp tabi olmuyor ta avam-ı ehl-i imanın nazarında, hayat-ı dünyeviyenin bazı gayelerine basamak olmasın; ve doğrudan doğruya hayat-ı bakiyeden başka hiçbir şeye alet olmadığından, fevkalade kuvveti ve hakikatı, hücum eden şüpheleri ve tereddütleri izale eylesin..

Amma, "Manevi ve makbul ve zararsız ve bütün ehl-i İmân ve hakikatın istedikleri nurani makamlar ve uhrevi rütbelerden, halis kardeşlerimizden hüsn-ü zanla verilen ve ihlasınıza zarar gelmediği halde, eğer kabul etsen, reddedilmeyecek derecede senetler, hüccetler bulunduğu halde; sen, değil tevazu ve mahviyetle, belki şiddet ve hiddetle ve o makamı sana veren kardeşlerinin hatırını kırmakla o rütbelerden ve makamlardan kaçıyorsun."

Elcevap: Nasıl ki ehl-i hamiyet bir insan, dostların hayatını kurtarmak için kendini feda eder. Öyle de, ehl-i imanın hayat-ı ebediyelerini tehlikeli düşmanlardan muhafaza etmek için, lüzum olsa -hem lüzum var- kendim, değil yalnız layık olmadığım o makamları, belki hakiki hayat-ı ebediyenin makamlarını dahi feda etmeye, Risale-i Nur dan aldığım ders-i şefkat cihetiyle terk ederim..

Evet, her vakit, hususan bu zamanda ve bilhassa dalaletten gelen gaflet-i umumiyede, siyaset ve felsefenin galebesinde ve enaniyet ve hodfuruşluğun heyecanlı asrında büyük makamlar herşeyi kendine tabi ve basamak yapar. Hatta dünyevi makamlar için dahi mukaddesatını alet eder. Manevi makamlar olsa, daha ziyade alet eder. Umumun nazarında kendini muhafaza etmek ve o makamlara kendini yakıştırmak için bazı kudsi hizmetlerini ve hakikatleri basamak ve vesile yapıyor diye itham altında kalıp, neşrettiği hakikatler dahi tereddütlerle revacı zedelenir. Şahsa, makama faydası bir ise, revaçsızlıkla umuma zararı bindir..

Elhasıl: Hakikat-i ihlas, benim için şan ve şerefe ve maddi ve manevi rütbelere vesile olabilen şeylerden beni men ediyor. Hizmet-i Nuriyeye, gerçi büyük zarar olur; fakat, kemiyet keyfiyete nisbeten ehemmiyetsiz olduğundan, halis bir hadim olarak, hakikat-i ihlas ile, herşeyin fevkinde hakaik-i imaniyeyi on adama ders vermek, büyük bir kutbiyetle binler adamı irşad etmekten daha ehemmiyetli görüyorum..

Çünkü o on adam, tam o hakikati herşeyin fevkinde gördüklerinden, sebat edip, o çekirdekler hükmünde olan kalbleri birer ağaç olabilirler. Fakat o binler adam, dünyadan ve felsefeden gelen şüpheler ve vesveselerle, o kutbun derslerini, "Hususi makamından ve hususi hissiyatından geliyor" nazarıyla bakıp, mağlup olarak dağıtılabilirler. Bu mana için hizmetkarlığı, makamatlara tercih ediyorum.

Hatta bu defa bana, beş vecihle kanunsuz, bayramda, düşmanlarımın planıyla bana ihanet eden o malum adama şimdilik bir bela gelmesin diye telaş ettim. Çünkü, mesele şaşalandığı için, doğrudan doğruya avam-ı nas bana makam verip harika bir keramet sayabilirler diye, dedim: "Ya Rabbi, bunu ıslah et veya cezasını ver. Fakat böyle kerametvari bir surette olmasın.."

Evet Üstadım bir kısım insanların zannettiği gibi tevazuundan sen de bir şey yok zannetmişler, büyük makamları sana yakıştıramamışlar.. İhlasla öyle muvaffak olmuşsun ki, eserlerini ve icraatını gözleriyle gördükleri halde inkar ederler inanmazlar.. Zaten dersin " ..Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; ta ki Risaletü'n-Nur'u bulandırmasın, tesirini kırmasın.."

Hem o derece imana Kur'ana hasrı nazar etmişsin ki, manevi makamat düşünmeye halin ve vaktin müsaade etmemiş.. Bin barekallah..

Hürmetten, teveccüh-ü nastan kaçmak için, halklarla görüşmemek için zaruret olmadan kendine düstur yapmış. Ve bütün dostların medihlerini kendi şahsına almayarak, ya Nurcuların heyetine, ya Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsine havale etmiş. Ve dermiş: "Ben lâyık değilim. Haddim de değil. Ben bir hizmetkârım; çekirdek gibi çürüdüm, gittim. Risale-i Nur ise, Kur'ân-ı Hakîmin tefsiridir, mânâsıdır."

Said kendini feda etmek zorunda mıydı? Ne olurdu insanlar seni tanısalardı?..


Herkesin hoşlandığı mânevî makamatı ve uhrevî saadetleri a'mâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben men ediliyordum. Rıza-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi..

Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat'î kanaat verecek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur'ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat'î kanaat verebilsin.. Bu kanaat de bu zamanda bu şerait dahilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.
Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: "O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kandırdı." Böyle der ve içinde şüphesi kalır..

Allah'a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ithamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; "Sakın" diyor, "iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma-tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun."

İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değildir. Risale-i Nur'un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said'in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir. Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun
..

Ondandır ki kendilerini gizlerler.. Hem ondandır ki manevi makamlarını herkes anlamaz idrak edemez.. Zira onlar yalnız ve yalnız Allah için çalışırlar..

Umum kardeşlerime selam..
 

serdengeçtı

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
14 Eki 2006
Mesajlar
1,777
Puanları
0
Allah razı olsun abi. Sorun o değil.Kardeşler bizim üstadı fazla yücelttiğimizi onu adete peygamberleştirdiğimizi düşünüyor.Haşa ve kella.. Böyle düşünen kardeşlerimizin derslerimize katılmalarını tavsiye ederim.Ama risale-i nur derslerine!!Gerçeği ancak orada öğrenirler böyle ortamlarda değil!!!
 

ORHANCAN

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
2,536
Puanları
0
O kişilerin amellerinde sadece Rızay-ı İlahi bulunmaktadır....

Onlar çok iyi bilirler ki O (CC) razı olsan bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur..


*Onu (CC) bulan herşeyi bulur. *Onu (CC) kaybeden neyi kazanır.

*Onu (CC) bulamayan hiçbir şeyi bulamaz, bulsa da başına bela bulur.

*Onu (CC) tanıyan ve itaat eden, zindanda dahi olsa bahtiyardır.


*Onu (CC) unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.

,,
 

Levent bağ

Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Ağu 2006
Mesajlar
184
Puanları
0
Hakikat haktır..

Kardeşler bizim üstadı fazla yücelttiğimizi onu adete peygamberleştirdiğimizi düşünüyor.Haşa ve kella..
Böyle düşünenler varsa Peygamber ASM ın son ve ekmel ür resul olduğuna dair Risale i Nur'dan parçaları okusa, hatta onlardan hiç olmazsa 19.Mektubu, 19.Sözü ve Mirac ı Nebeviye dair 31.Sözlere dikkatle baksa, Üstadın ve yolundan gidenlerin nokta i nazarları nasılmış anlarlar..

Böyle düşünen kardeşlerimizin derslerimize katılmalarını tavsiye ederim.Ama risale-i nur derslerine!!Gerçeği ancak orada öğrenirler böyle ortamlarda değil!!!
Evet kardeşim doğru söylemişsin.. Üstadı ve Nur talebelerini anlamak için Risale i Nur'dan ders almak lazımdır. Ta ki kulaktan dolma değil belki hakiki hikmetle kendilerini techiz etsinler..

Umuma selam..
 
Üst