Ayine-i İskender "İskender Pala"

AdigeBatur

Profesör
Katılım
19 Eyl 2006
Mesajlar
1,678
Tepkime puanı
6
Puanları
38
Yaş
43
Konum
Ayıntab
Web sitesi
www.blogcu.com
Kadimzaman aşkları

Klasik zamanların aşk u alaka bahsinde bugünden farklı olarak iki husus dikkat çekicidir: İlki, gizlilik; ikincisi de edep.
"Yalnızca bir türlü aşk vardır; ama taklitleri binlercedir." diyen bilgenin sözüne bakılırsa İlahi, tasavvufi, platonik veya beşeri olsun bütün aşkların temeli aynı nurdan beslenir. Aşıkın gözünden başka herkese gizli olan o nurun, aşka adanmış bütün gönüllerde bir saygı ve ihtiram hissi doğuracağı tabiidir.

Aşkın muhtelif boyutlarında ortak olan bu gizlilik ve edep hissi, ister istemez atalarımıza ait beşeri aşka da yansımış ve aşıka özgü bir tavır geliştirilmesine yol açmıştır. Aşkın kayda geçirilmemiş yasası demek olan bu tavır, daha ziyade aşıkı ilgilendirir. Aşık, sevdiği insanın adına halel getirmemek için sevda bahrinin merkezine kendisini koyar ve aşkın bütün acılarına talip olur. Ona göre aşk, her şeyden evvel bir sır -ki bu uğurda ser verilir- olup neticesi de elemdir. Elem çekmeyince -ki o da aşkın yegane gıdasıdır- aşk, yalnızca bir ilgi olarak kalır. Elemin ibtidası, içe yönelmek,başkalarından ayrı bir hayal dünyası kurup orada sevgiliyle birlikte olmaktır. Buna ister melal diyelim, ister melankoli, her hal ü karda aşkın yolu bir özgelikten, ayrıcalıktan ve dolayısıyla gizlilikten geçer. Aşık, sevgilinin haberi olsun yahut olmasın, kendi kozası içinde medd ü cezirler yaşadıkça, aşkı ve dolayısıyla özlemi artacak ve sevgili uğruna can-fedaya kadar gidecektir.
Şimdilerin telefonlu, randevulu ve uluorta aşklarına nazaran kadim zaman aşıklarının yegane vuslat zevkleri, sevdiklerini teşehhüd miktarı görmekten ibarettir. Bazan bir çarşı-pazarda, bazan bir sokakta, bazan bir tanıdığın evinde vs. sevdiği insanı bir kerre görebilmek ve eğer mümkün ise -bir hareket, bir bakış, bir mektup, bir çiçek, bir mendil vs. ile- halini ona anlatabilmek, onun için yaşanabilecek en büyük aşk macerasıdır. Artık saba yeli sevgilinin kokusunu getirmeye, mehtap onun nurunu taşımaya, nağmeler onun sesini taklid etmeye, çiçekler ondan renk çalmaya başlayacak ve aşık, çevresindeki her şeyde onu görmeye, hissetmeye, duymaya başlayacaktır. Gözünün önündeki her şey sevgilinin bir hayalinden, daha doğrusu sevgili bir hayalden ibarettir artık. Zaten istese de hakikatini görmesi, konuşması mümkün değildir. Çünki içinde yaşadıkları İslam toplumunun genel ahlak ölçüleri buna müsaade etmez. Aşık, sevgilisini ancak, "Küçüksu'da gördüm seni / Gözlerinden bildim seni" diyebilecek kadar tanır.
Bir aşık için, değil bir arkadaşına sevgilisinden bahsetmek, sevgili adının başka bir dudaktan duyulması bile tahammül edilmez acıları getirir. Bu da yine aynı toplumsal yapının ahlak ölçüleriyle izah edilebilir. Bu bakımdan eski aşıkların sevgililerine nezaketin son perdesinden "Sana ey canımın canı efendim / Kırıldım küstüm incindim gücendim" diye sitem etmelerini bile cür'etkarlık kabul eden o anlayış ile şimdilerin adına aşk evliliği denilip de bir yıl sonra küfürler, kavgalar, sille-tokat trajedilerle sona eren birlikteliklerini aynı aşkın görüntüleri kabul etmek çok zordur.

Eski aşkları asil yapan, sanırız biraz da aşk u alakanın gizliliği ve daima edep sınırlarında kalmasıymış. Hani senedisahih olmasa da bir hadis-i şerifte buyurulmuştur ya: "Aşık olup da aşkını gizlemekle beraber iffetini muhafaza ederek ölen, şehittir." Bu bakımdan Şark'ın klasik aşıkları, şimdilerin "Nereni nereni.." ile başlayan şarkılarla ilan-ı aşk eden gençlerine göre birer aşk şehididirler.

İskender Pala
.
 

AdigeBatur

Profesör
Katılım
19 Eyl 2006
Mesajlar
1,678
Tepkime puanı
6
Puanları
38
Yaş
43
Konum
Ayıntab
Web sitesi
www.blogcu.com
Sabır (çanağı) taştı
İyi kalpli bir zenginin genç yaşta vefatı üzerine üzüntüden kısa zamanda hanımı da ruhunu teslim etmiş. Tek varis durumundaki kız çocuklarına amcasını vasi tayin etmişler. Kızın amcası zalim çıkmış ve kızın mallarına el koyduktan gayrı bir de kendini hizmetçi gibi kullanmaya başlamış. Yenge bir yandan, yeğenler bir yandan zavallı kızı hem itip kakıyorlar, hem de kendilerine hizmet ettiriyorlarmış. Zamanla çocukcağızı dövmeye de başlamışlar. Bütün ev halkının ayrı ayrı eziyet ve takazalarına, hakaret ve tokatlarına maruz kalan yavrucak her gece yatağına göz yaşları içinde girer olmuş. Öyle sindirmişler ki derdini kimseciklere açamıyormuş. Yavrucak bir gece yine yastığı göz yaşlarıyla ıslanarak uyuya kalmış. O gece rüyasında Eyyüb peygamberi görmüş ve derdini olduğu gibi anlatmış. Sonunda Hz. Eyyüb onun sırtını sıvazlayıp kendisine sabır tavsiye etmiş ve yeşil bir çanak vererek: - Evladım, demiş. Bu çanağı gizli bir yerde sakla. Her gün bildiğin duaları oku ve içinden daima "Ya Sabir" ismini vird edin. Ağlayacağın zaman göz yaşlarını bu çanakta biriktir. Çanak dolup taştığı gün inşallah senin de çilen bitecek! Kızcağız heyecan içinde uyanmış. Bir de ne görsün; yeşil çanak başucunda duruyor. Çanağı saklayıp rüyasından kimseciklere bahsetmemiş. Zaman su gibi akar derler; kızcağız ne zaman odasına çekilip ağlasa göz yaşlarını bu çanağa döker olmuş. Hayatı gittikçe çekilmez oluyor; ama çanak da bir yandan doluyormuş. Sıcak yemek yüzüne hasret, gittikçe eriyerek ergenlik çağına yaklaşmış. Bir gece öyle çok ağlamış ki çanak ha taştı ha taşacak. O sırada Eyyüb aleyhisselamın sözlerini düşünüp ne olacağını merak ediyormuş. Sabaha karşı amcası kendisini çağırmış ve bütün ev halkıyla birlikte denizaşırı bir seyahate gideceklerini söyleyip tehditkar ve azarlar bir eda ile kulağını çekerek eve göz kulak olmasını, aksi halde canını alacağını söylemiş. Kız acı içerisinde kıvranırken içinden "İnşallah senin de bir canını alan bulunur!" diye geçirmiş. Mazlumun ahı yerde kalmazmış; o yolculukta ev halkının bindiği gemi batmış ve hepsi boğularak ölmüşler. Sabırlı kızcağız anasından babasından kalan mirasa sahip olduktan başka amcasının da tek varisi olarak her şeyin sahibi olmuş. Dilimizdeki "sabrımız taşıyor, sabrı taştı, sabrımı taşırma vb." deyimlerin menşei budur. Tahammül sınırlarının zorlandığı anlarda ağzımızdan dökülen bu sözün eskiden ciddi bir yaptırımı varmış ve uluorta değil, nadiren söylenir; ama söylenince de ardında durulurmuş
vesselam!..

.
 

emmargah

Profesör
Katılım
17 Haz 2006
Mesajlar
3,348
Tepkime puanı
6
Puanları
0
aşklarımızı bile yitirdik hocam biz:(
iskender pala doğru diyor
 

Berke

Kıdemli Üye
Katılım
12 Ocak 2007
Mesajlar
3,878
Tepkime puanı
6
Puanları
0
Konum
Masal Aleminde
Aşık, sevdiği insanın adına halel getirmemek için sevda bahrinin merkezine kendisini koyar ve aşkın bütün acılarına talip olur.
Eline sağlık adige hocam. ,İskender Hoca üstadın yazılarının demi bir başkadır..
 

KuTeYBe

Doçent
Katılım
21 Nis 2007
Mesajlar
637
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Konum
Arz mesciddir..
Ben niye beğenemiyorum İskender Pala'nın bir çok yazısını ?:( Neden bana bu kadar popülist geliyor yazıları? :( Oysa severim kendisini Hocanın.
 

emmargah

Profesör
Katılım
17 Haz 2006
Mesajlar
3,348
Tepkime puanı
6
Puanları
0
Ben niye beğenemiyorum İskender Pala'nın bir çok yazısını ?:( Neden bana bu kadar popülist geliyor yazıları? :( Oysa severim kendisini Hocanın.

iskender pala-tavan arası:)
çok güzel bi kitap.önceleri bende böyle biraz kem küm derdim hoca hakkında ama okudukça anladm inşaallah.
Rabbim gayretini arttırsın...
 

Berke

Kıdemli Üye
Katılım
12 Ocak 2007
Mesajlar
3,878
Tepkime puanı
6
Puanları
0
Konum
Masal Aleminde
Ben niye beğenemiyorum İskender Pala'nın bir çok yazısını ?:( Neden bana bu kadar popülist geliyor yazıları? :( Oysa severim kendisini Hocanın.
Hocanın yazılarını sende sevseydin:) Ortak bir noktamız olacaktı(hiç ortak noktamız yok demiyorum yanlış anlaşılmasın):)
 

KuTeYBe

Doçent
Katılım
21 Nis 2007
Mesajlar
637
Tepkime puanı
1
Puanları
0
Konum
Arz mesciddir..
iskender pala-tavan arası:)
çok güzel bi kitap.önceleri bende böyle biraz kem küm derdim hoca hakkında ama okudukça anladm inşaallah.
Rabbim gayretini arttırsın...

Teşekkür ederim tavsiyeniz için lâkin yine de deme gereği hissediyorum; bendenizi akademik yazıları daha mest ediyor. Oysa Nazan Bekiroğlu'nun, Sadık Yalsızuçanlar'ın, Alev Alatlı'nın hem üslûpları hem de duruşları beni mest eder çoğu kez, ama İskender Pala ile bu yazılarında hep popülizm hissediyorum ve yalnız değilim sanırım.:( Ama yine de seviyorum onu. Özellikle "Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü" ve "Akademik Divan Şiiri Araştırmaları" kitaplarını okumak beni daha çok rahatlatıyor bu yazılarına göre.
 

Berke

Kıdemli Üye
Katılım
12 Ocak 2007
Mesajlar
3,878
Tepkime puanı
6
Puanları
0
Konum
Masal Aleminde
Alıntı: Üçüncü hikayeden birkaç satır:
*
(...)Hayal Banu’nun iki eliyle tutup “Buyrunuz efendim!” diye başını yere eğerek sunduğu tepsi küçüktü ve şair, güllerle müzeyyen tepsiyi almak için iki elini birden uzattığında birden böylesi bir sofrayı sıradan bir insanın hazırlamayacağını düşündü ve gayriihtiyari karşısında duran kadının yüzüne baktı. Bakmak değil de daha periye uğramak gibi bir şeydi bu. Gördüğü bürümcük yaşmak arasında parlayan bir çift esmer güzelliğin büyüsü kalbini yerinden oynatmaya yetmişti. Bu heyecan ile elini öyle hevesle uzatmıştı ki işaret parmağı zaten küçük olan tepsiyi tutan parmaklardan birine değmiş, değmesiyle birlikte yanmış ve titreyişler içinde geri çekilip çekilmeme tereddütleri arasında önce beklemiş, sonra kanı çekilmiş ve parmağı, bir mektup mührü gibi diğer parmağın üstünde donakalmıştı.
m_1.jpg

Hayal Banu başını kaldırmadığı için tepsinin elinden çekilip alınmasını, şair ise bu güzelliğin başını kaldırmasını bekliyorlardı. Adı konulamayacak bir an idi. Sanki görünmez bir top kumaş ikisini de sarıp sarmalamada ve her sarışta bir kez daha sıkmada, birbirlerine yaklaştırmadaydı da onlar bundan kurtulmak, dışarı çıkmak istemiyor gibiydiler. İkisinin de ellerini çekme konusunda ilk adımı diğerinin atmasını beklemelerinden belliydi bu. Şair onca yıllar aşkın, sevginin has iklimlerinde dolaşmış, pek çok asil âşıkın hayatını öğrenmiş, bu konuda divanlar tedkik etmiş, kütüphaneler hatmetmişti ama şu anda, bedeninin bütün hissiyatı bir işaret parmağının ucuna toplanmış vaziyette iken, yüreğinin ve ruhunun bütün varlığıyla kıyamete kadar böylece durmaktan gayrı bir arzu hissetmemesinin ne anlama geldiğini hiçbir kitapta okumamıştı.
Şairin diğer elinde tuttuğu kandilin titrek ışığı altında gece yarısına kadar hiç konuşmadan söyleşilen bu zamanın, bu kelamsız ve hecesiz süren derin sohbetin iki taraf için de ne anlama geldiğini pekâla ikisi de biliyor, hissediyor, belki yaşıyor ve sürmesini istiyordu. Üstünde gül yaprakları bulunan bir tepsinin altındaki zarif dokunuşla birbirlerini tanıyan, anlayan ve bütünleşen bu iki insanın sükutları, en hassas sözlerle bir ömür sohbet eden, konuşan, fısıldayan aşıklardan daha zengin bir dünyanın kapısını açtı, bengisu pınarının aktığı kırkıncı bahçenin kapısını…
m_2.jpg
Şair… Çaresiz ve donakalmış… Hayatını şiire adamış, onca gazel yazmış, gazellerde bıkmadan ve usanmadan hep kara gözlü, kara kaşlı, kara saçlı, kara benli, servi boylu, gül yanaklı, yay kaşlı ve ok kirpikli bir güzeli anlatıp durmuş, ama onun bir yerlerde yaşamakta olduğunu hiç düşünmemişti. Yüzyılların içinden yüzlerce, binlerce şair tarafından damıtılarak bulunan bu müstesna güzelliğin, bu yalnızca şiirlerde rastlanan güzelin, bir perizad, bir huri, bir nigar kılığında karşısına çıkacağını nasıl bilebilirdi ki!?.. Nazın koynunda doğmuş, nezaket tarafından emzirilip nazenin beşiklerde berceste ninnilerle büyütülmüş bu güzellik, bu karşısında billur gibi duran güzellik gerçek miydi?!.. Sanki bir dolunay, serv-i sim-endâmın başı ucundan doğmuş da karşısında öylece beklemekteydi. Kandil ışığının kırıldığı tül ferace altındaki gerdanı gümüşten bir sonbahar akşamıydı da sanki, karabiberi andıran beni o dolunay önüne düşmüş şairin kara bahtının yıldızı. Bu güzeli bir şiirinde övmeye kalksa, söylediği her şey, söyleyeceği şeyler kadar eksik kalırdı ve bu şiir bir destan olsa da söz bitmezdi.

Şiiri kağıtlara yazılır sanmakla ne büyük hata ettiğini şimdi anlıyordu; en muhteşem şiiri yüce Yaratıcı’nın levh-i mahfuzda yazdığını ve soınra da onu şairlere örnek olsun diye yeryüzüne gönderdiğini ancak şimdi idrak edebiliyordu. Şüphesiz gördüğü güzelliğin bütün dünya güzellerine bedel olmadığını düşünüyordu, ama yıllar yılı kitaplarda okuduğu güzellikti bu, gazellerde anlatılan güzellikti. Bu güne kadar onu kimse keşfetmemiş ve gizleyip kendisine ayırmamışsa onun güzelliğini bilmediklerinden değil, ona şairane gözle bakmamalarından, belki bakamamalarındandı. Dizinin bağı çözülüp elleri titremeye başlayasıya kadar uzun uzun seyrettiği bu kadını ömrü oldukça yalnızca yüzüne bakarak, yalnızca saçının bir tek teline tutularak, yalnızca gerdanındaki bir tek beni uğruna candan geçerek sevmenin mümkün olduğunu biliyordu. O anda, huzurunda diz çökerek, bildiği bütün şiirleri yüzüne karşı okuyabilir, yeni şiirler inşad edebilir, bercesteler, müfredler, kıtalar ve gazeller yazarak divanlar doldurabilirdi; eğer gözlerini ondan alabilmek ve belki dile gelip bir çift söz söyleyebilmek mümkün olsaydı… Şair olduğu için mi böyle davranıyor, daha doğrusu davranamıyordu; yoksa âşık olmak mı böyle bir şeydi?!..
Hayal Banu’nun başını kaldırıp tepsi sunduğu insanın yüzüne bakması için payitaht minarelerinden yatsı ezanlarının okunmaya başlaması gerekmişti. Karşısında bir şair vardı, esrar içmişçesine şarhoş, kendinden geçmiş ve donakalmış… İçkiden değil de hayretten doğan bir sarhoşluk. Kandilin kömürleşen fitilinden eline damlayan kızgın yağları hissetmeyecek derece sarhoşluk. Yüzüne bakıldığında aklı ile gönlü ayrışıp çelişmeye başlayan, belki aklın ürküp gittiği çılgın bir sarhoşluk. Hayal Banu onun yüzüne baktığı anda içinden bir tatlı rayihanın gönlüne doğru akıp gitmekte olduğunu hissetti. O anda şair onu evine davet etse içeri girer miydi, tereddüt ediyordu. Öte yandan şair, bırakınız içeri davet etmeyi, münasip olmayan bir hareket veya söz yüzünden reddedilmeyi, yüzüne şamarı yiyip bir daha onu görememeyi düşünüp korkuyordu. İkisi de duygularından emin değildiler. Belki biri kovalanmak ve yakalanmak istiyordu, ama diğeri kaçmasını ve saklanmasını istemiyordu. Birinde kavuşmak tehlike, diğerinde ayrılık bela idi. Kulun derdi kulluktan kurtulmak, sultanın endişesi kula kul yazılmak. Köleye bela olan esaret, sultana erişilmez nimet. Hangisi köle, hangisi efendi, hangisi av da hangisi avcı belli değil… Burada sultan kim, kul kimdi artık karışmıştı. Esir gibi kapı eşiğinde bekleyen sultan da, sultana benzer ev sahibi esirdi sanki. Muhteşem bir dilenci, haşmetli bir köle… Zamanın unutulduğu, saatlerin kurulmadığı bir anda, titreyen bir ses dağıttı tılsımı. Şairin bütün cesaretini toplayıp kalbi durma derecesindeyken titreyen sesiydi bu:
- Gülümse bana güzel!.. Gülümse bana!...
 

AdigeBatur

Profesör
Katılım
19 Eyl 2006
Mesajlar
1,678
Tepkime puanı
6
Puanları
38
Yaş
43
Konum
Ayıntab
Web sitesi
www.blogcu.com
Kardeşler, mesajlarınızla ne güzel yapmışsınız bu konuyu... Allah razı olsun.

Kuteybe kardeşim, Nazan hanımı seviyorsan İskender Pala2yı da seversin emin ol... an meselesi :)

İskender Pala'ya devam...
 

AdigeBatur

Profesör
Katılım
19 Eyl 2006
Mesajlar
1,678
Tepkime puanı
6
Puanları
38
Yaş
43
Konum
Ayıntab
Web sitesi
www.blogcu.com
Acılar kum olup esende

ACILAR KUM OLUP ESENDE...

Ne zaman Hz. Hüseyin ve Kerbela söz konusu olsa Kazım Paşa’nın o ünlü mersiyesi hatırıma gelir ve özellikle şu bend dilime dolanıp kalır:

Yârân olup serâpâ mest–i mey–i şehâdet

Meydanda kaldı tenhâ ol mihr–i evc–i hâcet

Bu hâl olup adûya sermâye–i cesâret

Etrafın aldı birden ol kavm–i pür–dalâlet

Yetmiş iki yerinden mecrûh olup nihayet

Bundan ziyade harbe Hak vermeyip icâzet

Düştü Hüseyn atından sahrâ–yı Kerbelâ’ya

Cibrîl var haber ver sultân–ı enbiyâya

Fırat’ın yanı başında... Suyun akış sesini duyup dururken... Kuşatılmışlık içinde susuzluk çeken mazlum bir kafile... Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin ve yakınları... Kadınlar, kızanlar, çocuklar... Bir şiddet günü ki asırlardır yürek kanatır. Kazım Paşa yukarıdaki dizelerinde bu oyunun son sahnesini tasvir ediyor:

“Bütün dostları birer birer şehitlik şerbetiyle kendinden geçmişlerdi. Hacet göğünün güneşi (Hz. Hüseyin) savaş meydanında tek başına mücadele etmedeydi. Hasımları onun bu yalnızlığından cesaret alarak birden etrafına üşüşüp kılıç üşürmeye başladılar. Tam yetmiş iki yerinden yaralanmış, gücü kesilmişti. Allah, daha fazla vuruşmaya müsaade etmedi (ve sevgili kulunu çekti yanına)...

Cebrail!.. Var nebiler sultanına tez haber ulaştır ki Hüseyin, atından düştü, bedeni Kerbela toprağına bulandı...”

Yıllardan 680 idi, aylardan muharrem... Güneş, o gün bağrını yaka yaka karardı. Aylar ve yıllar geçtikçe daha çok yaktı bağırları Hz. Hüseyin’in aşkı. Ve onun kan damlalarıyla sulanan topraklarda insanlar mekan tutmaya başladılar. Çöller hayat buldu, Hüseyin aşkıyla yeşillendi, imar oldu. Çöl ile birlikte gönüllerdeki sevgi de çoğaldı ve Kerbela önce bir kasaba, sonra Hüseyin sevgisiyle ruh ve kültür oldu. O aşk ki Kerbela’nın taşına, tuğlasına şekil verdi, kubbesine yapısına estetik oldu. Meşhedü’l–Hüseyn’in münhanilerine Kanuni Süleyman’ın gür sesi yansıdı, Mimar Sinan ustanın çizgileri ve Matrakçı Nasuh’un da bakışı... Camisini Sultan III. Murat’ın valisi Ali Paşa yaptırdı, türbesini Necip Paşa eliyle Sultan Abdülmecid onarttı. “Kutlu sona erenlerin bahçesi” adıyla kitabını Fuzulî yazdı, ağıtını Kazım Paşa.... Gözyaşını kullar döktü ve kumlar kuruttu... Çarşılarında paraları, bahçelerinde çiçekleri, yollarında izleri ve bilgeler katında medeniyeti hep Türk kimliğiyle yaşadı.

Şimdi yıllardan 2003 ve aylardan yine muharrem... Kerbela’ya düşen bombalar Türk kimliğini yağmalıyor... Hüseyin’in aşkını kurşunluyor. Hille’de Fuzuli’nin torunları topluca katlediliyor... Şehriyar’ın ruhu şad olsun, hani diyordu ya:

Behiştimiz cehennem olmağdadır

Zilhiccemiz meherrem olmağdadır

Bır kıtap okudum

Müfîd ü Muhtasar, “öz ve yararlı” demek. Oğlanlar Şeyhi İbrahim Efendi, mistik düşünce ve sufiyane hayata dair anlattığı öz ve yararlı bilgilerle dolu mesnevisine bu adı vermiş. Dinî tasavvufî altyapı üzerinde gelişen Osmanlı medeniyetinin satır aralarında gezinen bu mesnevi, okuyucuyu insan–ı kâmilin peşinde bir yolculuğa çıkarıyor. Bir Bayramî–Melamî şeyhi olan İbrahim Efendi hakkında geniş bir biyografik araştırmanın da yer aldığı kitap önemli bir boşluğu doldurmakta üstelik. Keşke orijinal metnin günümüz okuyucusuna yönelik çevirisi de verilmiş olsaydı.
 

AdigeBatur

Profesör
Katılım
19 Eyl 2006
Mesajlar
1,678
Tepkime puanı
6
Puanları
38
Yaş
43
Konum
Ayıntab
Web sitesi
www.blogcu.com
Göz kırp bana sitare; bileyim seni!..

Göz kırp bana sitare; bileyim seni!..

Siz ey, evvelce kömür karasında yalan, sonra gönül yarasında parlayan yıldızlar! Siz zambak zambak... Ve sonra bayrak bayrak... Hani siz; kendinizi dostluğa ilikleyerek dolaşırdınız semalarımızda?!..

Siz ey, düşmanlar iken birbirinin ışığında dost olan yıldızlar! Hani siz firuze akşamların reyhan reyhan açan çiçekleriydiniz atlas bahçelerde!?..

Siz ey, noksanları tamamlanınca bir bir parlayan yıldızlar! Hani siz kol kola girdiğinizde saadetin çağıydı asumanlarınızda!?..

Bir yıldız, gökte bir saadetin adıdır yerdeki insan için. Açamayan goncaların karanlık tarlasında bir çolpan; karalığın kudurmuş ağzında bir sitar(e), gökleri ayakta tutan dağlar gibi bir demirkazık, ve umutları hüzünle büyüten bir kervankıran... Münzevi avcılara yorganlar biçen gecelerin ışık ışık yanışıdır yorgun bulutlar arasında her yıldız; ve Adı Güzel Süvari’nin berk urarak koşan Burak’ının nallarından çil çil serpilen kebkebleriyle romantik desenler dokuyan mistik kevkebleridir.

Yıldızlarımız nerede hey!..

Gerçeğin ruhuna üfleye üfleye hayatı sevgiyle yorumlayan yıldızlarımız nerede? Yağmalanmış kuyulara düşüremediğimiz yağmurları, kör sıtmalarımıza serinlik diye yağdıran yıldızlarımız nerede? Kentten kaçışlarımızın ardından avuçlarda yalnızca bir damla gözyaşı olup yanan yıldızlarımızı kim aldı? Yıldızlarımız nerede?

* * *

Yıldızlarımızı yitirdik!.. Aah, ışıklarımızı yitirdik. Işığımız körlük, beyazımız karalık oldu. Güvenlerimiz çorak coğrafyalara ekildi, bereketli başaklarımızı cılız güveler yedi. Yağmur yağmur güzellikler, nefes nefes yakınlıklar göç ettiler yad ellere ve kül yorgunu bulutların tül desenleri arkasında, gül sarhoşu şerareler misali parlayan şafak yıldızlarımız söndü ardı ardına.

Yıldızsız bağırlarımızda kulunçlar ve kılınçlar eskitiliyor şimdi, aydınlıklarımız kara düşüncelerle karanlık dehlizlere kilitleniyor. Bir bir dökülüyor yanılsamalarımız tarihin utanç bellediği seherlere, ve kalbur kalbur eleniyor yorgun, solgun ve küskün zamanlar yerlere. Yangınlar çalınıyor bahtımıza, ışığı olmayan yangınlar... Mağaralardan uzun uyku sesleri geliyor, ve kovasız kuyularda Yusuflar ağlaşıyor. Taze gelinlerimizin köhnemiş çeyizlerine kelep kelep taze lavanta taneli hayaller bükülüyor; dudaklarından, uzak zamanlar hatırası yıldız yıldız parlayan gülüşler sökülüyor ve komşu evlerin akasyaları arasından belki de hiç bestelenemeyecek şiirler dökülüyor. Zulmün ağırlığında sabır taşları çatlatılıyor umarsızca, ve dile getirilememişliğin boğuk sancıları saplanıyor böğrümüze arsızca. Yazık ki sahralara ikiyüzlülük yayan yarelere de, sevincin kalbini kemiren farelere de şiirler yazılıyor artık yıldızsız zamanlarda.

Yıldız alacası bir dünyada yıldız falcılarına çaldırdık son şafak yıldızımızı da. Yerlerde çiçek, göklerde yıldızdı düşlerimiz; ve heyhâât, yıldızların düştüğü yere kilitlendi gülüşlerimiz. Yıldızlarımız kaydı ve her gece avare uykusuzluklarda yıldızlar sayarak poyrazına tutulduk yıldız yelinin. Yıldızlarımızı söndürdüler göklerde, bir türlü barıştıramadılar yıldızlarını yıldızımızla. Sonra tarihlerimiz başkaldırdı coğrafyalarımıza, sonra yağmalanan günlerimizde anlam ile insan el ele tutuşup gittiler yıldızsız semalara, yittiler.

Sen ey!.. Nakaratı unutulmuş müzdeviç şarkıların al al rengiyle dokunan Ayyıldız’ım, bayrağım! Aşkın ve kavganın enkazında yeter şu küskünlüğün! Gülümseyişlerin vursun yüzlerimize, nur içinde nur olsun; gecelerin sesleri ekilsin yüreklerimize, sürur üzre sürur olsun, matemimiz sûr olsun.

Yıldızlar!.. Göğe bakan çocuklarımıza bir kez olsun yüz gösterin ve sabahlara yakın düşsün artık aydınlıklarımız. Nerede bir biçimli güzellik varsa hep sizinle biçsin şirazesini, ve nerede bir ahenkli sanat varsa sizinle ölçsün endazesini. Güzelliğin hakiki sevenleri, sevecekleri hakiki güzelliği sizinle tanısınlar ve sizi ansınlar. Yaşasın sizin için ağlayan bir dize her şiirde; ve sizin için parlayan bir damla her nehirde...

Yıldızlar!.. Acep siz, kefensiz gömülenlerin yerine mi bekliyorsunuz doruklarımızı?

Yıldızlar!.. Bigane körlüğümüze göz kırpmaktan yorulmaz mısınız hiç?

Yıldızlar!.. Samanyolundan gelecek kervanlarınızı bekliyoruz; bir susuzluğu gidermek ve bir vuslata ermek için.
 

Berke

Kıdemli Üye
Katılım
12 Ocak 2007
Mesajlar
3,878
Tepkime puanı
6
Puanları
0
Konum
Masal Aleminde
Sen Gidince

Paz, 06/05/2007 - 12:16 — İskender Pala Sevgili!
zarf_ustu_gul_1.jpg

Sen gitmiştin...
Koyup bir başımıza, bırakıp pak ellerimizi,
gurbetlerine salmıştın bizi.
Yetim kaldık, öksüz kaldık ve ellerimiz
kirlendi yokluğunda...
Sen gitmiştin...
Ayrılıkların dilini hece hece
ağlıyoruz şimdi.
Akşamlar iniyor dağlara ve hasretimiz yankılanıyor
yamaçlarda.
Sevgili!
Nasıl iltica edelim sana ;
huzuruna nasıl
varalım, yalvaralım?!
. Ve duyurabilsin mi sesini!?.
Efendim, duyar
misin sesimizi?..
Sevgili!
Sen aşk ikliminde sultan, sen güzellik
şahikasında dolunay, sen vefa göğünde
hilal.
Biz bir bakışının dilencisi,
biz dolunay tutkunları,
biz bayramı gözleyen oruçlar.
Güzellik
ordusunun hakanı sen, gam ruzigârinda gedalar biz.
Sen imrenme, biz
ayıplanma.
Sen özüsün varlığın ve biz varlık iddiasında küstah yoksullar.
Sen sabah yıldızlarının ışığı, biz gaflet uykusunda kervancı.
Dert ve
keder denizinde çığlık çığlığayız biz,
kumrular ve bülbüller seni
bestelemekte oysa.
Çığlıklarımızı bestelere karıştırıver efendim,
düşkünlerine, savrulmuşlarına kulak ver.
İtivermezsin elinin tersiyle
bizi, değil mi efendim?..
Sevgili!
Sen gitmiştin...
Yokluğunda
kaybettik önce varlığımızı ve sonra yok eyledik aklımızı da.
Hasretinle akan
zamanlarda cevherimiz özden, madenimiz mıknatıstan ayrıldı.
Sen gitmiştin...
Gönüllerimiz billur kadehler gibi çalındı sengsarlara;
ırmaklarımız
mecralarında susuzluğa mahkum edildi.
Sen gitmiştin...
Çelik mermere
çarptı, iradeye ateş düştü yokluğunda.
Hasretinden akıllar yitirildi
efendim,
gönüller gölgelere düştü.
Kucak kucağa güneşlerimiz söndü,
dudak dudağa denizlerimiz kurudu
ve sen gitmiştin efendim.
Sen
gitmiştin...
Seninle birlikte her şeylerimiz gitti.
Şehitlerimiz
kefenlerinden sıyrıldı senden sonra;
kanlarımız sahralar doldurdu.
Kelimelerimiz anlamlarını yitirdi,
kutlu erlerimiz tutsak oldu nefis
ordularına...
Hiçbir şey kazanmadık ayrılığında, efendim,
hiç kâr elde
edemedik.
Aldandık, hep aldandık.
Delilimizi yitirdik, delillerimizi
yitirdik.
Dillerimiz dilim dilim edildi efendim.
Bize sevmeyi
unutturdular ilkin;
sonra sevginin ne olduğunu...
Kendi gönlüne ihanet
edenlerimiz, gönlün kendisine ihanet ediyorlardı artık.
Vurgunlar yedik pes
pese efendim...
Ve sen gitmiştin.
Sevgili!
Sen gitmiştin...
Biricik sığınağımız, varlığımızın övüncü, yüz akımızdın.
Hayırları
söyleyip gitmiştin,
biz ser işler olduk.
Uzun uzun emellere kapıldık,
kapılanıp kaldık umutların kapısında.
Yolunda yürümekten üzerimize
düşen,
baş kaldırdık önce ve sonra yıkılışlar gördük hep efendim.
Ellerimiz vardı açıldıkça dolan, uzandıkça verilen;
böğrümüzde kaldı
ellerimiz.
Hanım idik halayık olduk;
bay idik köle edildik.
Sen
gitmiştin...
Yanmış giysilerle kara bahtımıza kara resimler çizdiler.
Aşk dervişleri avare, pejmürde, hercâyî rüzgârlara kapıldılar,
dönüşlerinin ahengini kırdılar.
Bölük bölük kadınlarımız,
grup grup
erlerimiz,
demet demet çocuklarımız,
kimi güler, kimi ağlarken
yitirdiler kendilerini.
Ve sen gitmiştin efendim...
Sevgili!
Hani
bir aşk idin, bir güzellik idin sen, güzellikle askın kesiştiği
prizmada.
Güzelliğin cihanı gösteren bir ayna;
aşkın o aynanın cilası idi hani.
Güzelliğin olmasa efendim,
aşkı hiç bilmeyecekti cihan;
aşkın olmasa
güzelliği hiç anlamayacaktı.
Aşk pazarında mezat hep güzelliğine; güzellik
yurdunda yollar hep aşkına
durmuştu efendim...
Ve sen gitmiştin...
Sevgili!
Derd ile ağlayandın; hem derde salandın!..
Gönül yurdunda
çaresizlerin çaresi, hastaların merhemiydin.
Saadetle yasamış, saadet çağını
yaşatmıştın.
Suretleri ve canları iman ile sen şekillendirmiş,
"Lâ" ile
"Illa"yi i'câz ile sen dillendirmiştin.
Sen gidince, ey sevgililer
sevgilisi, güvercinlerimiz tuzaklara esir düştü;
Hüdhüdlerimizin mil çekildi
gözlerine.
Artık düşmanlarımız dostlar arasında;
dostumuz düşman içinde.
Divanelere döndük, yaya kaldık yolunda.
Kendimizi unuttuk, seni bilmez
olduk...
Sana muhtacız!..
Sana en fazla muhtacız.
En fazla sana
muhtacız.
Uyandır bizi uykumuzdan...
Gel ey sevgili!
Bir gelişle
gel, bir gülüşle gel.
Doğ ufkumuza, sar dünyamızı, gir gönlümüze yeniden...
Sana muhtacız...
Sana en fazla muhtacız...
 
Üst