Atatürk-Said Nursi İle İlgili Bazı Haberler Tamamen Yalan | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Atatürk-Said Nursi İle İlgili Bazı Haberler Tamamen Yalan

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Atatürk, Bediüzzaman'dan ne istedi?

Bediuzzaman Said Nursi'nin hayatını anlatan ve 7 Ocak Cuma (yarın) günü vizyona girecek olan Hür Adam filminde geçen 'Bediuzzaman-Atatürk' görüşmesinin ayrıntıları...


Son zamanlarda medyada Bediuzzaman Said Nursi hakkında çıkan bazı yayınlar ve eleştirilere tepki gösteren Nezihi Ensari, medyada çıkan bazı haberlerin tamamen yalan ve iftira olduğunu söyledi.

Ensari, "Bunlar Bediuzzaman'ı istismar edip kullanıyorlar. Said Nursi tenkitleri vatan Millet hayrı için ediyordu. Yoksa siyaset için mevkii için bunları yapmazdı. Bediuzzaman sadece din ve vatan aşkı için mücadele etti. Said Nursi ve Atatürk arasında hiçbir zaman münakaşa olmadı. Aksine kendi aralarında yaptıkları görüşmede birbirlerine saygı ve hürmet ettiklerine bizzat babam şahit olmuştur. Babamla çok samimi bir arkadaşlıkları vardı. Babam sürekli onun sohbetlerine katılır fikir alış verişlerinde bulunurlardı." dedi.

GÖRÜŞME TALEBİ ATATÜRK'TEN GELDİ

Babası Abdulğani Ensari'in o dönem yaşananları kendisine anlattığını belirten Ensari, Atatürk ve Bediüzzaman Sait Nursi arasındaki görüşmeyi Atatürk'ün kendi isteği üzerine babasının sağladığını belirtti. Nezihi Ensari "Atatürk bir gün Meclis'te babamı çağırmış ve kendisini Said Nursî ile buluşturmasını istemiş. Babam da o tarihta Ankara'da Hacı Bayram Veli Camii misafirhanesinde bulunan Said Nursî'ye gidip bu isteği iletiyor. Said Nursî babama, sekiz saat görüşmek şartıyla bu görüşmeyi kabul ediyor. Babam Abdulğani ve Said Nursi Hacı Bayram Veli camisinden yürüyerek TBMM'sine kadar gelirler.

Atatürk, Bediuzzaman'ı kapıda 'hocam neredesiniz, bizi tamamen bıraktınız. Biz neden görüşemiyoruz' sözleriyle karşılar."

"NAMAZ KILMASINI İSTEDİ"

Ensari, Atatürk ve Bediuzzaman arasında geçen tarihi konuşmayı da şöyle anlattı: "Bediuzzaman Atatürk'e diyor ki; paşam peygamberimiz zamanında bu Kur'an-ı Azim-u Şan Cenabı Hak tarafından indirilerek, onun ahkamına göre nasıl peygamber ve sahabeler bu İslami yükseltmişlerse sen de bu Cumhuriyet'in kuruluşunda büyük bir cihat yaptın ve çok şükür Kur'an-ı Kerim Azim-u Şan'ı kurtardın. Yalnız Cenabı Hak'kın sana verdiği bu başarının kıymetini bilmemeye başlıyorsun. Atatürk neden hocam demiş. Said Nursi, bakın demiş bana; Avrupa'nın ahlakını medeniyet olarak Türkiye ye getirmeyin. Avrupa'nın sanayisini teknolojisini getirin. O zaman sizin için büyük bir başarı olur. Biz de onlar gibi çalışalım vatanımızı yükseltelim. Ama sakın Avrupa'nın medeniyetini getirmeyelim. Zaten Avrupalılar medeniyeti bizden aldılar. Bu halk için büyük bir darbe olur.' dedi." Bu sözler üzerine Atatürk'ün hocam ne yapmam gerekir sorusu üzerine de Bediüzzaman'ın önce namaz kılmasını istediğini söylüyor. Bu talep üzerine Atatürk'ün 'namaz kılmazsam Müslüman değil miyim?' diye sorduğunu belirten Ensari, Said Nursi'nin, "Müslümansın ama şu anda verdiğin hüküm melduttür. Sizin vereceğiniz emir bir halifenin vermiş olduğu emir gibidir. Onun için bu kararı verdiğin zaman manevi silaha bürünmüş olursun. Onun için abdestli olmanız lazım, bunun için sizden namaz kılmanızı istiyorum. Vereceğiniz kararlar daha hayırlı olur." tavsiyesinde bulunduğunu kaydetti.

"MAKAM TEKLİFİNİ GERİ ÇEVİRDİ"

Ensari, güzel bir sohbet ardından Atatürk'ün Said Nursi'ye 'hocam' diye hitap ederek, "Gelin istediğiniz yerde mevki verelim bize yardımcı olun." dediğine dikkat çeken Nezih Ensari'ye göre bu öneriye Said Nursi'nin cevabının ise "Paşam eski Sait ölmüştür. Yeni Sait vazife kabul etmez. Onun için ben hiçbir vazifeyi kabul etmem, ben makamın mevkinin peşinde değilim. Sadece bu vatana yapılan haksızlıklara karşı tenkit ederim. Benim görevim budur. Son olarak size bir şey söyleyeceğim etrafındakiler sizi kıskanıyor. Yanlış yola sevk ediyorlar veya ettirecekler, aman aman bunlardan sakının siz ilk önceki yolunuza devam edin. Benim söyleyeceklerim bu kadardır. Bu şekilde yolunuzu takip ettiğiniz takdirde Said iyilik yönünden sizinledir." dediğini kaydetti.

Atatürk'ün Said Nursi'nin bu konuşmasından çok memnun kaldığını ve "Hocam hayırlı dualarınızı bizden esirgemeyin. Tabiî ki hatamız olabilir. Hatalarımız olduğu zaman bizi ikaz edin." sözleri ile üstadı uğurladığını ifade etti. Ensari görüşmenin mimarı olan babası Abdulgani Ensari'ye ilişkin de şunları anlattı: "Babam ilk TBMM'nin kurucularından ve mebuslarındandır. 1920 yılında Siverek'te garnizon komutanı iken Mardin'de izinde olduğu bir sırada gıyabında oradaki halk ve devlet erkanı tarafından mebus seçildi. Babam ilköğreniminden sonra kaydolduğu Harp Okulu'nda Ali Fuat Cebesoy ve Kazım Karabekir ile sınıf arkadaşıydı. Harp okulu bitiminde Sultan Abdulhamid, babamı yanına alarak kendine yaver yaptı. İngilizlerin Sultan Abdulhamid'e düzenledikleri suikast sırasında da babam onun yanındaydı. Abdulhamid görevden alınınca babam Bağdat'a gitti. Görevli subay olarak 1. Dünya Savaşı sonunda gazi unvanı alan babam Siverek'te garnizon komutanlığına verildi. Mebus seçildikten sonra Atatürk babama özel mesaj gönderiyor ve 'Hemen Ankara'ya gel' diyor. Babam mazbatasını alıp yola düşüyor. O zaman yaylı arabayla 36 gün süren bir yolculuktan sonra Ankara'ya varabiliyor. Babam Meclis'in ikinci döneminde de Atatürk'ün isteğiyle Mardin mebusu oluyor."

CİHAN, habervaktim
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Birkaç gün önce, Said Nursi merhumdan Mustafa Kemal'e gönderilen bir mektup gündemi tutmuştu. Mektup, Cumhurbaşkanlığı arşivinden çıktı. Kimi cemaat ehli şiddetli bir infialle mektubu yalanlarken, kimisi de mektubun doğru olabileceğini; hitap ifadeleri dışında mektup içeriğinin çok küçük farklılıkla Risalede (Tarihçe-i Hayatta) "Meclise hitap/beyanname" olarak yer aldığını, üslubun aynen Said Nursi merhuma ait olduğunu; hatta bazı cemaat ehli araştırmacıların daha önce bu mektuba ulaştıklarını ve mektubu bildiklerini söyleyenler oldu.

Başka platformlarda bu konu çok konuşuldu; yazıldı çizildi. Ancak doğru olmayabilir, karalama olabilir düşüncesiyle üzerinde durmadık. Yukarıdaki haber o mektubun içeriğini doğruluyor.

Bazı hatırlatmalar:

Osmanlı Devleti'nin son günleriydi. Mustafa Kemal'in isteği üzerine Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1922'de yapılan oturumda, saltanatın kaldırılması ve sadece halifeliğin devam ettirilmesi yönünde karar aldı.

Said Nursî, Ankara'daki Millî Hükümetten gelen ve defalarca tekrarlanan davetler üzerine, hükümete destek vermek için üç talebesini; Tevfik Demiroğlu, Molla Süleyman ve Bitlisli Binbaşı Refik Bey'i gönderdi. Aynı istikamette Van ve Erzurum'da valilik yapan ve o sıralarda mebus olarak Millet Meclisi'nde bulunan eski dostu Tahsin Bey'den de gelen ısrarlı davetler üzerine, Ankara'ya gitmeye karar verdi.

9 Kasım 1922 Perşembe günü, Bediüzzaman için, Meclis'te resmî bir "karşılama merasimi" düzenlendi. Kürsüye davet edildi. Nursi merhum, tebrik konuşması yaptı ve dua etti. O günün tutanaklarında törenle ve kürsüyle ilgili kayıtlar vardır.

Bediüzzaman, Meclis ziyaretinden kısa süre sonra, 23 Kasım 1922'de Mustafa Kemal'e hitaben bir mektup yazdı.

Bediüzzaman'ın Ankara'daki esas gayesi, mebuslara İslâm'a bağlı kalmalarını ve dinî vazifelerini eda etmelerini, böylesi kritik bir dönemde tekrar hatırlatmaktan ibaretti. Bu istikamette on maddelik bir beyanname hazırladı ve bütün mebuslara dağıttı. Tarihçe-i Hayat'ta yazan bu beyannamedir. Bu beyanname, Kazım Karabekir Paşa tarafından Mustafa Kemal'e de okundu. 19 Ocak 1923 tarihli bu beyannamede, namaz kılmanın ve İslam'a bağlı kalmanın lüzumu üzerinde özellikle durulmaktadır.

Beyanname sonrasında Mustafa Kemal'le arasının açıldığı ve tartıştıkları söylenir. Beyannameden sonra Said Nursi merhum ile M. Kemal başbaşa görüşmüş, Mustafa Kemal'in niyetini ve ne olduğunu orada anlamış; gidişatın hangi yöne olduğunu görmüş ve gelecekte ortaya çıkacak bazı tehlikelerin farkına varmıştı. Anlatılana göre Mustafa Kemal'in makam ve dünyalık tekliflerini kabul etmemiş, yeni liderlerle birlikte çalışmayı reddetmiş; onlarla kalem ve ilim yoluyla mücadele etme kararı almıştı. Bu niyetle, Van'a gitmek üzere Ankara'dan ayrıldı.


Bu konularda, Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi Entellektüel Biyografisi isimli eserinde ayrıntılı bilgiler vardır.

Cumhurbaşkanlığı arşivinden çıkan 23 Kasım 1922 günlü şahsa özel mektup ile 19 Ocak 1923 tarihli Meclis'e dağıtılıp okunan beyanname, hitap kısımları ve birkaç paragraf hariç birebir aynıdır.

Mektubun içeriği çok güzeldir. Nasihatlerle doldur. Anlaşılan, Nursi merhum bir zaman Mustafa Kemal ve etrafına güvenmiş, sonra iç yüzlerini anlayınca onlardan yüz çevirmiştir.

Mustafa Kemal ile konuşan Said Nursi merhumu ayak ayak üstüne attıran "Hür Adam" filmi, pek çok tartışmaya yol açacak ve bir müddet gündemi meşgul edecek gibi...
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
"İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri"

“Hür Adam” filminde Atatürk’le olan sahneleri tartışma çıkaran Bediüzzaman Said-i Nursi’nin Atatürk’e yazdığı mektuba HABERTÜRK ulaştı

04 Ocak 2011 Salı, 10:34:42, Güntay ŞİMŞEK'in haberi

Bediüzzaman Said-i Nursi’nin 1922’de Atatürk’e yazdığı mektup ortaya çıktı. Daha önce varlığı ve içeriği konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılan mektupta, Nursi, övgü dolu sözlerle Atatürk’e hitap edip nasihatlerde bulunuyor.

Bu tarihi mektup, üzerine ‘Çok mühim bir mektup’ notu düşülerek, Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde muhafaza ediliyor. HABERTÜRK’ün ulaştığı mektupta Nursi, önce Atatürk’e “İslam âlemi kahramanı Paşa Hazretleri” olarak hitap ederek, akabinde şu ifadeleri kullanıyor: “Ey şanlı gazi. Zat-ı âliniz hem muzaffer ordunun hem muazzam Meclis’in manevi şahsiyetini temsil ediyorsunuz.

Bediüzzaman, iltifatlarda bulunduktan sonra, “İki cihanda mutluluk ve başarılarınızı can-ı gönülden dileyen bu fakirin, bir meselede 10 sözünü, tavsiyesini birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum” diyor.

Said-i Nursi 9 Kasım 1922’de ziyaret ettiği Meclis’te Bitlis Mebusu Arif Bey ve arkadaşlarının Meclis Başkanlığı’na yaptıkları başvuruyla kürsüye davet edilir. Kürsüde Milli Mücadele gazilerini tebriklerini sunup, dua eder. Bu gelişmeler, aynı gün Meclis Zabıt Ceridesi’nin kayıtlarına girer, bir gün sonra Hâkimiyeti Milliye Gazetesi’nde de haber olur.

Fakat dua ve tebrik dışında uzun bir konuşma söz konusu değildir. Yılların tartışma konusu olan, 88 yıldır orijinal hali bilinmeyen ve ilk defa ortaya çıkan bu tarihi mektubun 10 nasihatlik bölümü, Atatürk’e özel olarak hitap ettiği ifadeler çıkarılıp, bazı değişiklikler yapılarak Bediüzzaman’ın ‘Tarihçe-i Hayat’ kitabında yayınlanmış. Ancak, çeşitli kaynaklarda Bediüzzaman’ın Meclis’te 9 Kasım 1922’de yaptığı konuşma olduğu zannedilen 10 maddelik metin ile bu mektup arasında farklılık var.

Tarihçe-i Hayat kitabının 124-125-126-127 No’lu sayfalarında, milletvekillerinde dine karşı gördüğü lakaytlık sebebiyle on maddelik beyanname neşredip, dağıttığı belirtiliyor.

İLK VE SON MEKTUP

Bediüzzaman, bu mektubu Meclis ziyaretinden kısa süre sonra, 23 Kasım 1922’de yazar. Mektubunda, Atatürk’e Napolyon’u değil, Selahaddin-i Eyyubi gibi İslam kahramanlarını örnek alması gerektiğini hatırlatan Nursi, “Sizin bu başarınızı ve büyük hizmetinizi takdir eden ve sizi çok seven müminler, sıradan ama sağlam Müslüman’dırlar. Sizi ciddi sever ve sizi tutar ve size minnettardırlar” diye devam eder.

Yıllardır varlığı tartışılan bu mektup Bediüzzaman’ın Atatürk’e yazdığı ilk ve son mektuptur. İlk defa Habertürk’ün ulaştığı bu mektuptan sonra bu konudaki tartışmalar da farklı boyut kazanacaktır.

'Hür adam' filmiyle ilgili ilk eleştiriyi okumak için tıklayınız...

Bediüzzaman’ın “Duacınız Said-i Kürdi” imzasıyla 23 Kasım 1922’de Atatürk’e yazdığı, Cumhurbaşkanlığı arşivinde bulunan ve “Çok mühim bir mektup” notu düşülerek saklanan tarihi mektubun günümüz Türkçesi ile sadeleştirilmiş hali.

İNNESSELATE KÂNET ALE’L-MÜ’MİNİNE KİTABEN MEVKUTA

Şüphesiz namaz belli vakitlerde müminlere farz kılınmıştır.” (Nisa Suresi , 103)

İslâm âleminin kahramanı Paşa Hazretleri’ne

Ey şanlı Gazi, yüce şahsiyetiniz hem başarılı ordunun hem de yüce Meclis’in manevi kişiliğini temsil ediyor. Bu vesileyle kişilerin kusuru, onların manevi kişiliğine ve temsilcisinin hesabına geçer. Dolayısıyla kişileri ve temsilcileri doğru yola teşvik etmek, yönlendirmek en önemli görevinizdir. İki cihanda mutluluk ve başarılarınızı can-ı gönülden dileyen bu fakirin, bir meselede 10 sözünü, tavsiyesini, birkaç nasihatini dinlemenizi rica ediyorum.

1) Allah’ın verdiği olağanüstü bu başarılar, bir teşekkür ister ki sürekli olsun, artmaya devam etsin. Eğer nimet, şükür görmezse gider. Madem Allah’ın yardımıyla Kuran’ı düşmanın saldırılarından kurtardınız, Kuran’ın en açık ve kesin emri olan “namaz” gibi farzları yerine getirmeniz gerekir. Böylece namazın feyzi (ilmi, bolluğu, hazzı) şahane işleriniz için sürekli bir şekilde üstünüzde olsun ve devam etsin.

2) İslam dünyasını mutlu ettiniz, sevgilerini ve yakın ilgilerini kazandınız. Ancak o yakın ilgi, alaka ve sevginin devamlılığı, İslami yaşamın gereklerini yerine getirmekle olur. Çünkü Müslümanlar, İslamiyet adına sizi severler. Siz de İslami yaşantınızla ahretinizi güçlendirin ve İslamiyet’e bağlılığınızı ortaya koyunuz.

3) Başta yüce şahsiyetiniz olmak üzere siz ve silah arkadaşlarınız olan kahramanlar, bu dünyada Allah dostları (evliyaullah) hükmünde olan gazi ve şehitlere komutanlık ettiniz. Kuran’ın kesin emirlerini uygulamak ve uygulatmakla öteki âlemde de nurlu gruba önder olmaya çalışmak, sizin gibi büyük yardıma mazhar olanlara layıktır. Aksi takdirde burada kumandanken orada bir neferden yardım dilenme zorunda kalabilirsiniz. Bu basit, boş dünya şan ve şerefiyle, öyle madde değil ki, sizin gibi yüce ruhlu, karakterli insanları doyursun, tatmin etsin ve onların gerçek amacı bunlar olsun.

4) Bu milletin Müslüman toplulukları, o kadar ki bir cemaat namazsız kalsa, sapkın günahkâr olsa bile yine de başlarındakini dini bütün görmek ister. Hatta bütün Kürdistan’da, görev verilen tüm memurlara yönelik ilk önce sorulan soru şudur: “Acaba namaz kılıyor mu?” Namaz kılan memura kesinlikle güvenirler, kılmayan memur da ne kadar başarılı ve etkili olsa bile onlara göre suçludur. Bir zamanlar “Beytüşşebap” aşiretlerinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebep nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkıya (hırsız, haydut) idiler.

5) Peygamberlerin çoğunluğunun Doğu’dan, âlim ve bilginlerin önemli bir kısmının ise Batı’dan çıkması, ezeli bir kaderin işaretidir. Bu nedenle Doğu’yu ayağa kaldıracak din ve kalptir, akıl ve felsefe değildir. Doğu’yu uyandırdınız, hak ettiği yere getirdiniz, o halde tabiatına uygun davranınız. Aksi halde bütün emeğiniz ya boşa gider veya başarılarınız çok yüzeysel kalır.

6) Düşmanınız ve İslamiyet düşmanı olan melun İngiliz, İslam dinine karşı olan duyarsızlığımızdan pek fazla istifade etti ve ediyor. Hatta diyebilirim ki, Yunan kadar İslam’a zarar veren, dinde ihmalimizi bahane edip bundan faydalanan iç düşmanlarımızdır. İslamiyet’in faydası ve milletin güvenliği için bu ihmali ortadan kaldırmamız gerekir. İttihatçılar o kadar harika, gayretli, istikrarlı olmalarına ve fedakârlık göstermelerine rağmen, hatta İslam’ın uyanışına sebep oldukları halde, dinde kısmen laubalilik tavrı gösterdikleri için içerideki millet onlardan nefret etti ve değersiz görüldüler. Dışarıdaki Müslümanlar ise İttihatçıların dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmet gösterdiler, gösteriyorlar.

7) Küfür âlemi bütün vasıtalarıyla, medeniyetiyle, felsefesiyle, ilim ve sanatlarıyla, misyonerleriyle İslam âlemine saldırdı ve maddi olarak uzun zamandan beri galip olduğu halde İslam âlemine dinen galip gelemedi. İçeride sapkınlığa düşmüş bütün grupların, İslam’a az miktarda zarar verecek ölçüde kaldığı, İslamiyet direncini ve sağlamlığını sünnete bağlılık ve birliktelikle koruduğu, şimdi ise üstün bir konuma geçmeye hazırlandığı bir zamanda, ayrıca sizin gibi yüce bir kahramanı İslam’ın koruyucusu ve savunucusu bulduğu bir anda, laubali bir şekilde pis Avrupa medeniyetinden süzülen uydurma bir akım gönlünde yer tutamaz. İslâm âlemi içinde önemli ve devrim niteliğinde bir iş yapmak, ancak İslamiyet’in kurallarına teslimiyetle mümkün olabilir. Aksi olamaz ve olmamıştır. Olsa dahi kısa sürede sönüp gitmiştir.

8) Dinin zayıflayıp etkisini kaybetmesine sebep olan alçak Avrupa medeniyeti yırtılmaya yüz tuttuğu bir zamanda ve Kuran medeniyetinin ortaya çıkmasının vakti geldiği bir anda lakayt ve ihmalkâr bir şekilde “olumlu bir iş yapılamaz”; olumsuz ve yıkıcı işe ise bu kadar yıkıma maruz kalan İslam zaten muhtaç değildir. Napolyon’a değil belki Selahaddin-i Eyyubi gibi İslâm kahramanlarına tabi olmanız gerekir.

9) Sizin bu başarınızı, yüce hizmetinizi takdir eden ve sizi canı gönülden sevenlerin çoğunluğu inananlardır ve özellikle halk tabakasıdır ki, bunlar da sağlam Müslüman’dırlar. Sizi ciddi anlamda sever, tutar ve size minnet duyarlar. Fedakârlığınızı takdir eder, uyanışa geçmiş en büyük ve en müthiş bir kuvveti size sunarlar. Siz dahi Kuran’ın emirlerini uygulayıp, onlara bağlanıp dayanmanız, İslam’ın yararı adına gereklidir. Yoksa İslamiyet’ten soyutlanmış olan bedbaht, milliyetsiz Avrupa düşkünü, Batı taklitçilerini Müslüman halka tercih etmek İslam’ın yararına aykırı olduğundan İslam âlemi bakışını başka tarafa çevirmeye ve başkasından yardım istemeye mecbur kalacaktır.

10) Bir yolda dokuz yok olma ve bir kurtuluş ihtimali varsa, hayatından vazgeçmiş cesur bir kişi gerekir ki, o kurtuluş yoluna yönelsin. Şimdi 24 saatten bir saati işgal eden namaz gibi bir dini zorunluluğun uygulamasında yüzde 99 kurtuluş ihtimali vardır. Yalnız gaflet ve tembellik gibi bir hisle belki dünyevi bir zarar olabilir. Halbuki farzların terk edilmesinde doksan dokuz zarar ihtimali bulunuyor. Yalnız gaflete, sapkınlığa dayanan tek bir kurtuluş ihtimali olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve farzların terkine ne bahane olabilir? Onur ve haysiyet buna nasıl izin verir? Mücahit grubun ve yüce Meclis’in hal ve hareketleri halk tarafından taklit edilir. Kusurlarını millet ya taklit edecektir ya da eleştirecektir ki her ikisi de zarardır. Demek ki onlardaki Allah’ın hukuku, kulların haklarını da kapsıyor.

Sırr-ı tevatür (sağlam bilgilerin, güvenilir isimler tarafından nesilden nesile nakledilmesi) ve fikir birlikteliğini kapsayan hadsiz, haberleri ve delilleri dinlemeyen ve nefsin safsatalarını ve şeytanın vesveselerinden gelen vehimleri kabul eden adamlarla hakiki ve ciddi bir iş görülmez. Bu büyük inkılabın temel taşlarının sağlam olması gerekir. Bilirsiniz ki ebedi düşmanlarınız, sapkınlıklarınız ve hasımlarınız, İslâm’ın gerekliliklerini tahrip ediyorlar. Öyle ise mecburi göreviniz İslam’ın gerekliliklerini yaşatmak ve korumaktır. İslam’ın değerlerini hafife alma, milletin zayıflığını gösterir, zayıflık ise düşmanı durdurmaz, bilakis cesaretlendirir.

Hasbunallahu ve ni’me’lvekîl, ni’me’l-mevlâ ve ni’me’nnasîr... “Allah bize yeter. O ne güzel vekildir (Al-i İmran Suresi, 173). O ne güzel dost ve O ne güzel yardımcıdır (Enfal Suresi, 40).”

23 Kasım 1922, Duacınız Said-i Kürdi, Meclis Riyaseti 5/3218 Evraka 2/12/338 Hıfzı

http://www.haberturk.com/gundem/haber/587903-islam-alemi-kahramani-pasa-hazretleri
 

girdap

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
8 Şub 2007
Mesajlar
2,541
Puanları
0
İlk yazıdaki şahsın iddialarında, olaylar açısından Nur cemaatlerinin iddialarıyla çelişen pek bir şey. Said Nursi'nin yolunu takip edenler de, onun Atatürk'ü namaz konusunda uyardığını, Atatürk'ten kendisine çok parlak makamlar için teklifi geldiğini ama merhumun bunu reddediğini kabul ediyor ve dillendiriyorlar. Fakat fark, "ton"da ortaya çıkıyor. İddia sahibi Atatürk ile Said Nursi'nin hiç tartışmadığını ve gayet nazik bir şekilde diyalog içine girdiklerini iddia ediyor. Halbuki Said Nursi ve takipçileri, Said Nursi'nin Atatürk'e "ahirzamanda gelecek ve din'i mübin'i İslama darbe vuracak dehşetli adam" gibi ağır iddialara kadar varan çok sert suçlamalar yaptığından bahsediyorlar.

Atatürk ile Said Nursi'nin hiç bir zaman münakaşa yapmadığını iddia eden kişinin söylediklerini doğru kabul edersek, Said Nursi'nin olayı abartarak aktardığı sonucu ortaya çıkar. Çünkü bizzat Said Nursi, olayı kendi ağzından şöyle anlatıyor:

"Ankara da, divan'ı riyasetinde (Meclis Başkanlığı makamında) pek çok mebuslar varken Mustafa Kemal şiddetli bir hiddetle divan'ı riyasetine girip, bana karşı bağırarak: ‘Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilaf verdin.' Ben de onun hiddetine karşı dedim: ‘Îmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.' (...)" (Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 214; Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 498.)
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
"Ankara da, divan'ı riyasetinde (Meclis Başkanlığı makamında) pek çok mebuslar varken Mustafa Kemal şiddetli bir hiddetle divan'ı riyasetine girip, bana karşı bağırarak: ‘Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyan edesin. Sen geldin, namaza dair şeyler yazıp içimize ihtilaf verdin.' Ben de onun hiddetine karşı dedim: ‘Îmandan sonra en yüksek namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduttur.' (...)" (Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 214; Bediüzzaman Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, Germany 1994, s. 498.)
Bu paragraftaki konuşma 19 Ocak 1923'ten sonradır. İddia edilen zaten Nursi merhumun o tarihlerden sonra Mustafa Kemal'in iç yüzüne vakıf olduğudur.

Dolayısıyla, bir ihtimal de Abdulğani Ensari, dolayısıyla oğul Nezihi'nin Ocak 1923'den öncesini bildikleri; sonraki gelişmelerden haberdar olmamaları olabilir. Çelişki öyle giderilebilir.

Lakin tabii ki bir ihtimal. Nezihi Ensari'in tam kastını bilmiyoruz.

Mektub'a gelince, içeriği yadırganmasa da mektubun Mustafa Kemal'e hitapları ve övgüleri yadırganmaktadır. Bizce yadırganacak bir şey yok; iç yüzünü bilmediğiniz birinin iyi ve faydalı birisi olduğunu sanarak ve nezaket ve nasihat üslubu çerçevesinde o hitapları yapabilirsiniz.

Bir de:

Namaz kılmayanın hükmü hainlik ve merdutluk değildir. Namaz kılmayan bir Müslüman dinden çıkmaz. Günahkar olur. Cezayı hak eder.

Eğer, bir kimse namaz kılmıyor, namazın farziyetini inkar ediyorsa işte o merduttur yani kafir olup dinden çıkar.

Nursi merhumunki de mücmel bir ifade olabilir. Allahu alem. Ves'selam.
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Bediüzzamanın Şaafiyyul meşreb olduğu unutulmamalı, saniyen cümlenin bir kısmı makaslanmıştır.'' Katl'' kelimesi vardır.Yani Şafii mezhebine göre namaz kılmayan , sonunda katl olunur...Cenaze namazı kılınır.Hanbeli mezhebine göre dinden çıkmıştır, cenaze namazı kılnmaz...Bediüzzaman merhum şafii olduğuna göre merdut kelimesi,, irtidat manasında alın(ma)malıdır.Yani bu yapılan işin, amelin merdut olduğu belirtiliyor,Birde Namazın kasden terkinin, dinden çıkma anlamında , ''merdut'' kelimesiyle kullanıldığı, bu anlamın dahi sahih olduğu unutulmamalı..Karşıdaki muhatab dikkate alındığında, her iki anlamda doğrudur.... Allahu a'lem...
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
Dün akşam ÜLKE TV’de yayınlanan Sıra Dışı programında Turgay Güler’in konuğu olan Barla Platformu Başkanı Sait Yüce, TBMM 1. ve 2. dönem Şebinkarahisar milletvekili Ali Sururi’nin Said Nursi Atatürk görüşmesine ilişkin notlarını aktardı. Programın bir diğer konuğu olan Haber 7 Yazarı Mehmet Ali Bulut ise Osmanlıca yazılmış olan notları Türkçe’ye çevirerek yorumladı.

I. ve II. Dönem Şebinkarahisar milletvekilliği görevlerinde bulunan Ali Süruri kısa bir süre de TBMM başkan vekilliği yapmıştır. Kendisi “sarıklılardan” olmakla beraber, Mustafa Kemal’in ekibinden olduğu bilinen Ali Süruri 1920-1923 yılları sürecinde günlük tutar. Bu günlükleri neredeyse günü gününe tutar. Süruri 1926 yılında 38 yaşında hayatını kaybeder.

NAMAZ KILMASI İÇİN UYARMIŞ

Atatürk ile Bediüzzaman Said Nursi arasında Meclis Başkanlık Makam odasında geçen ve 1 saat süren görüşmeye tanıklık ettiğini söyleyen Milletvekili Ali Süruri tarih olarak da 25 Teşrinisani 1338 (25 Kasım 1922) olarak görüşmeyi kaydediyor. Ali Süruri anılarında görüşme ile ilgili şu bilgileri veriyor:

“Takriben (yaklaşık) akşam namazı sıralarında Meclis dağılırken baktım, Divanı Riyaset odasında Kemal Paşa ile Bediüzzaman Molla Saidi Kürdî arasında bir mübahase (konuşma) var. Ben de dinledim. Bir saat kadar imtidat (devam) etti. Mübahasenin iptidası (geçmişi) Beziüzzaman’ın Kemal Paşa’ya ve daha bazı arkadaşlara yazdığı mektupta namaz kılmalarını tavsiye etmesi ve mezhebi Şafiide terk-i salâtın (namazın bırakılması) şahadeti kabul edilmeyeceğine nazaran, Meclis’in ekseriyeti terk-i salât etse Meclis’in hükümlerinin medhul (kusurlu) ve gayrı nafiz (tesirsiz) olması lazım geleceğini beyan eylemesinden dolayıymış.

Kemal Paşa meal-i mektubun siyaseten derkar olan mehazirinden ve hiç olmazsa yalnız kendisine yazılsaydı, bu mahzurun o kadar varit olmayacağından bahisle Bediüzzaman’a darıldı. Bediüzzaman’da bu mahzuru düşünmediğini itiraf etti. Bediüzzaman da evvelce biraz hasyetini söylüyor idiyse de, sonra tevil ve tahfif etti (açıklama getirip hafifletti) ve aralarındaki kırgınlık zahiren zail oldu (kalktı) gibiyse de herhalde iki taraf da birbirine muğber (gücenmiş) kaldılar.

Kemal Paşa çok mühim meselelere temas etti ve hakikaten zekâsını gösterdi. Bediüzzaman’ı yalnız şu mübahasede dinleyenler şöhretini pek hakikate muvafık (uygun) bulmadılar sanıyorum. Mamafih (bununla beraber) yine güzel cevaplar verdi. Ve Meclis’in çok mübarek ve mübeccel (hürmete layık) olduğundan bahsetti. O bilhassa Kemal Paşa’ya hitaben:

Siz Kur’an’ı ve İslam’ı kurtardınız. Kur’an’ı omzunuza kaldırdınız. Kur’an ise her sayfasında salât (namaz) ile emrediyor. Mademki Kur’an’ı böyle muhafaza ettiniz onun emri olan salata da beynelmüslimin (Müslümanlar arasında) tayini müdavemet (devamlılığını belli etmek) için teşebbüs etmeniz lazımdır ve mektubu size onun için yazdım. Sizden başkalarına yazdığım doğru olmayabilir. Fakat böyle bir teşebbüsü sizin hatırınıza onlar da getirsinler diye yazdım” mealinde güzel sözler söyledi…


Kaynak: http://www.islamihaber.org/index.php/said-nursi-ataturk-gorusmesinin-belgesi/
 

hirahos

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
9 Kas 2006
Mesajlar
35,948
Puanları
83
Yaş
52
TBMM 1. ve 2. dönem Şebinkarahisar milletvekili Ali Sururi’nin Said Nursi-Atatürk görüşmesine ilişkin notlarının "fotoğraf taramaları" 07.01.2011 günlü Yeni Şafak Gazetesi'nde yayınlandı.

Ali Sururi'nin yazdığı günlükler doğru ise, Nursi-M. Kemal görüşmesi bugüne kadar anlatılageldiği ve "Hür Adam" filminde gösterildiği gibi değildir. Bırakınız, sert çıkışmaları, arkasına bakmadan çekip çıkmaları vs., günlüğe göre Said Nursi merhum, gayet nazik, iltifatlı ve yumuşatıcı ifadelerle görüşmeyi tamamlıyor.

Anlatılagelen şu:

Mustafa Armağan yazıyor:

"Tarihçe"de geçtiği kadarıyla, başkanlık divanında 50-60 milletvekili içinde Mustafa Kemal ile Bediüzzaman arasında bir "fikir teatisi" yaşanır. Mustafa Kemal, yüksek fikirlerinden yararlanmak için çağırdıkları halde Nursi'nin gelir gelmez namaza dair bildiri yayımlamasını eleştirir, 'aramıza ihtilaf soktunuz' diye ona yüklenir. Nursi ise birkaç makul cevap verdikten sonra, tartışma alevlenince "şiddetle ve hiddetle" iki parmağını ileri uzatarak, "Paşa, Paşa! İslamiyet'te imandan sonra en yüksek hakikat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü, merduttur (dinden çıkmıştır)" der. Bunun üzerine M. Kemal özür diler, ona "ilişemez".

http://www.haber7.com/haber/20110102/S-Nursi-ile-M-Kemal-hic-karsilasti-mi.php
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Mustafa Kamal'in ''Aramıza ihtilaf soktunuz'' cümlesi, Namaza i'tiraz babında anlaşılabileceğinden, ''merdut'' kelimesinin , ''dinden çıkma'' anlamına gelebileceği, binaenaleyh, bir önceki yazıdada söylediğimiz gibi sonucun ''katl'' olacağı açıktır.Üstad Hazretlerinin, iki parmağını uzatmasının boşuna olmadığını da belirtelim.Şualar'da zannediyorum, izah ediliyor...
 
Üst