• Reklamsız versiyon için ÜYE OL

Atasoy Müftüoğlu: Cemaat okulları ihale ofisi gibi

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#1
Atasoy Müftüoğlu: Taklidî gelenekçilik zihinsel kadavralıktır



Atasoy Müftüoğlu: Neo-liberal diktatörlüğün kucağına atlıyoruz/1
Bu hafta Atasay Müftüoğlu ile İslam dünyasının bugününü, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin ne anlama geldiğini ve küreselleşmenin Müslüman dünyaya olan etkilerini konuştuk.




Aynur Erdoğan-Dünya Bülteni
Bu hafta Dünya Bülteni sayfalarında Atasoy Müftüoğlu'nu konuk ediyoruz. "Gençlerin ağabeyi" Atasoy Müftüoğlu bizi de bir ağabey yakınlığı ve sıcaklığıyla karşıladı. Sağlık problemleri olmasına rağmen sorularımızı uzun uzun ve titizlikle cevapladı. Kendisiyle İslam dünyasının bugününü, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin ne anlama geldiğini, küreselleşmenin Müslüman dünyaya etkilerini konuştuk. Ve tabii ki, onun çok önemsediği gençlerine önerilerini almayı da ihmal etmedik. Atasoy Müftüoğlu ile söyleşimizi iki bölüm halinde yayınlıyoruz


Aynur Erdoğan: Modern dönemde İslam dünyasına ilişkin genel bir soruyla başlayıp sizin deneyimlerinizden faydalanmak adına özel sorulara gitmek istiyorum.
Atasoy Müftüoğlu: Tabi, sağolun.
Malumunuz, son bir buçuk asırdır İslam Dünyası batılı bir meydan okumayla karşı karşıya. Bu sırada İslam Dünyasında Sudan'dan Hindistan'a, Mısır'dan Fas'a bu taarruzlara karşı belli cevaplar üretilmiş ve direniş hareketleri ortaya çıkmış. Ama günümüzde, gerek Türkiye'de gerek batı dünyasında, hem düşünce hem eylem olarak üretilen bu birikimi bir perdenin arkasından sisli bir şekilde, biraz da çarpıtılmış bir imaj olarak görüyoruz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Tabii öncelikle tasrih edilmesi gereken bir husus var; konuşmadığımız, tartışmadığımız, gündemimize girmeyen bir konu. Biz bütün dünyada ve İslam coğrafyasında halen, son birkaç yüzyıldan beri yoğun bir şekilde tahakküm üreten bir dilin, bir algının, bir mantığın, bir dünya görüşünün ve hayat tarzının baskısı altındayız. Bu tahakküm üreten dil bizi zihnen baskılıyor ve zihnen hasarlı hale getiriyor. Yani biz şu anda hasarlı bir zihinle dünyadayız. Çünkü bu tahakküm üreten dille henüz hesaplaşmadık.


Bu yönde bir bilinç oluşmaya başladı sanki...
Bu dile yönelik eleştirilerimiz var. Fakat bunlar daha çok duygusal eleştiriler, tepkiler. Yani bir gerçeklik haline dönüşmüyor. Zaten bu bizim tepkilerimiz bir gerçekliğe dönüşmüş olsaydı bu tahakkümden bağımsızlaşmış olacaktık. O açıdan biz şu anda bu tahakküm üreten dilin sınırları içerisinde kendimize bir gelecek arıyoruz. Bu bağlam bize ait bir bağlam değil. Yani bu bağlam, bu tahakküm üreten dilin, söylemin, dünya görüşünün, hayat tarzının bağlamı; Hıristiyan-Yahudi geleneğinin bir ürünü.


İslam Dünyası batıda üretilen her şeye karşı mı olmalıdır?
Tabi bu batıda olan her şeyin cahili olalım anlamına gelmiyor. Batıda kötü şeyler olduğu gibi iyi şeyler de olabilir. Doğuda iyi şeyler olduğu gibi kötü şeyler de olabilir. Doğu-Batı gibi bu ikili karşıtlıklar İslam'ın reddettiği karşıtlıklardır. Bütün bir yeryüzü, bütün bir arz Allah'ın ve biz bütün bir arza, insanlığa karşı sorumluyuz. Dolayısıyla bu ikili karşıtlıklar daha çok sömürge mantığı ile icat edilmiş karşıtlıklar. Tabii ikili karşıtlık olunca, rekabetler, çatışmalar, gerilimler de gündeme geliyor. Bu noktadan bakılınca biz hala bu tahakküm üreten dilin etkisi altındayız. Bu kavramı çok önemli buluyorum; tahakküm üreten dilden özgürleşmedikçe, bütün bu sizin sözünü ettiğiniz direniş, bağımsızlık mücadeleleri, "demokrasi" –tırnak içinde söylüyorum- mücadeleleri yine batının lehine kaydedilecek şeyler. Nitekim, Berlin duvarının yıkılışından sonra tarihin sonu gündeme gelmişti biliyorsunuz...
Evet.
O batının nihai zaferi anlamına geliyordu. Ancak aynı günlerde İran'da İslam devrimi olunca bu defa tarihin henüz sonunun gelmediği; yeni bir alternatifin, dünya görüşünün, hayat tarzının olduğu gündemimize girdi. Fakat İslam devrimi, kendisini bir mezhebe kapattığı için bütün bir ümmet için yeni bir çözümlemeyi üretmeyi başaramadı. Başlangıçta böyle bir umut taşıyor idik.


İRAN'IN NÜKLEER GÜCÜ TARTIŞMALARI DEVRİMİN RÖVANŞI
Ama aslında İslam Devrimin kendisinin modern dünyaya bir alternatif olduğunu söylüyorsunuz.
Gayet tabii. Zaten bugün İran'la ilgili nükleer tartışmalar başka bir şeyi bir şeyi yansıtıyor; batı İran'dan rövanşını almak istiyor. Ama İran dünyanın, İslam Dünyasının dikkatini çekebilecek bir yanıtlar çerçevesi üretmeyi başaramadı.


İran'ın kendi mezhepsel bağlamında kapalı kalmasının yanı sıra, bunda bizim İran'a bakış açımızın da etkisi olabilir mi?
Gayet tabii. Bugün, 21. yy.da bizlerin Müslümanlar olarak halen mezhep bağlamında konuşuyor olmamız büyük bir utanç vesilesidir. Yani mezheplerin gündeme gelmemesi gerekirdi. Ortak bir ümmet dilinin ortaya çıkması gerekirdi. Yani küresel bir Müslümanın bir mezhebe, bir etnik aidiyete, bir yerelliğe, bir kişiye kapanması kadar büyük bir talihsizlik olamaz.


İran-Osmanlı sürtüşmelerinde görüldüğü gibi toplumların birbirine mezhep zaviyesinden bakmasının tarihsel bir arka planı mı var?
Gayet tabii. Evvela siz zaten bir mezheple tanımlanıyorsanız kendi kendinizi engelliyorsunuz demektir. Bir ümmet birlikteliğinden ayrılıyorsunuz demektir. Kendinizi herhangi bir yerelliğe kapatıyorsunuzdur. Bu mezhepsel anlamda da olabilir siyasal anlamda da olabilir pekala. Biz kendimizi, oraya karşı kapattık. Yani İslam dünyası İran diye bir yerin varlığından devrimden sonra haberdar oldu. Bunu Kerim Sıddıki eserlerinde itiraf ediyor. Kendisi bir siyaset felsefecisiydi, iletişim bilimciydi. Böyle bir adam bile İran'ın farkına devrimden sonra vardığımızı itiraf ediyor.


O süreçte toplumların yaşadığı modernleşme ve uluslaşma deneyimi de parçalayıcı bir etki yapmadı mı?
Modern kırılmanın kuşkusuz etkisi var. Tabi burada sorun şu; bugün modernite evrenselleşiyor. Biz farkına varalım ya da varmayalım. Hatta bizi de içine alacak şekilde evrenselleşiyor ve melez, kozmopolit bir dünya oluşuyor. İletişim, enformasyon devrimi sayesinde zaman ve mekân sınırları aşılıyor. Böylece o küresel köy bir gerçekliğe dönüşüyor. Küreselleşmeye katılalım ya da katılmayalım bugün paylaşabileceğimiz çok önemli, olumlu sonuçları da oldu.


ULUS DEVLETLE HESAPLAŞANLAR MÜSLÜMANLAR OLMALIYDI
Ulusal sınırlar tartışılmaya başladı...
Mesela ulus devleti biz Müslümanlar sorgulayabilmeliydik. Ulus devletin mukaddeslerini bizler yargılamalıydık ve reddetmeliydik. Fakat düşünebiliyor musunuz, ulus devlete mahkum olduğumuz, edildiğimiz gibi sonra din aracılığıyla ulus devletleri takdis etme görevini de üstlendik Müslümanlar olarak. Ulus devletin bugün en sıkı takipçileri Müslümanlar. Vatan, millet, devlet bağlamında bütünüyle takdis ediyorlar. Hâlbuki bugün küreselleşme ne yaptı? Ulus devleti tartışılabilir hale getirdi. Daha önemli bir şey daha yaptı; özellikle İslam Dünyasında dokunulmaz kılınan, takdis edilen, mutlaklaştırılan devlet algısını da tartışabilir hale geldi. İslam Dünyasında devlet karşısında toplum yoktu, birey hiç yoktu. Şimdi kimi sivil toplum kurumları aracılığıyla, sivil toplum devlete karşı inisiyatif kazanıyor. Fakat küreselleşmeden yararlanıyor, farkında olmaksızın. Küreselleşme böyle hazır bir düşünsel zemin sunuyor. Hâlbuki ulus devletle hesaplaşmayı biz yapmalıydık. Şimdi modernleşme evrenselleşiyor. İşte melez, kozmopolit bir dünya var. İslam kozmopolisizmden rahatsız değil. Çünkü geçmişte örneğin İstanbul kozmopolit bir metropoldü. Biz bunlardan rahatsız değiliz.


Küreselleşmenin bütün kültürlerin lehine geliştiğini söyleyebilir miyiz?
Hayır, tabii ki. Küreselleşme yoluyla güçlü kültürler güçsüz kültürleri ilhak ediyor ya da etkisiz hale getiriyor. Televizyon, internet, medya, sinema, tiyatro vs. yoluyla güçsüz kültürleri eritiyor, zayıflatıyor, güçsüzleştiriyor, marjinalleştiriyor hatta gayrimeşru hale getiriyor.


Bugünlerde Ortadoğu'da meydana gelen gelişmeleri de bu kanallar aracılığıyla izliyoruz...
Evet. Bu sebeple olaylar hakkında biz daha çok yüzeylerde gördüklerimiz etrafında konuşuyoruz. Yüzeyleri görmek kolaydır, yüzeysel olanı herkes görür. Yüzeyleri bir kamera, fotoğraf makinesi görür. Bunun için bir uzman olmaya gerek yoktur. Ama aslolan derinlikleri görmektir. Olayları hazırlayan derinliklerde ne olduğunu görmektir.


Biraz önce bahsettiğiniz o küreselleşme resmi içinde Ortadoğu'daki bu olayları nereye yerleştiriyorsunuz?
Arz edeyim: Derinliklere inmek için bir ışığa ihtiyacımız var. Bu ışık nedir? Tarihsel, kültürel dinamikleri çok iyi bilmek ve okumak; 20. yüzyılı hazırlayan dinamikleri hatırlamak; bir de küresel çağda nerede yaşıyor olursanız olun yerel bağlamda cereyan eden her olayın küresel bağlamdan hareketle değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin bir gerçekliğin farkında olmaktır. Buradan hareketle şöyle bir noktaya gelebiliriz; bugün Mısır'da, Tunus'ta, diğer Mağrip ülkelerinde bu isyanı hazırlayan kitlesel gösteriler daha çok genç kuşakların öncülüğünde ifadesini buluyor. Yani burada sosyolojik ve tarih felsefesi yorumuna ihtiyacımız olduğumuz gibi bir demografik yoruma da ihtiyacımız var. İslam dünyası toplumlarında bir tarih felsefesi çözümlemesi yok. Çünkü tarihi bir hamaset olarak, kahramanlık tarihi olarak algılıyoruz.


HAMASET YERİNE TARİH FELSEFESİ PERSPEKTİFİ KAZANMALIYIZ
Ben cumartesi günü bir yerde konuşma yapıyordum, bir örnek verdim; bir dizi sebebiyle Müslümanlar tepkiler gösterdiler. Gösterilen tepkilerin istisnasız tümü tarihsel gerçekliği yansıtmıyordu, utanç vericiydi, tamamen duygusaldı. Hiçbir tarihsel içerik söz konusu değildi. Tarihe eleştirel olarak bakmak için bir tarih felsefesi perspektifimizin olması lazım. 1) Böyle bir perspektife ihtiyaç var. 2) Sosyolojik bir terbiyeye, duyarlılığa ya da bilince ihtiyaç var. 3) Olayları küresel bağlama yerleştirmek gibi bir dikkate ihtiyacımız var. Şimdi burada küresel bağlam nedir, enformasyon, bilgi, küreselleşme çağında bütün toplumları doğrudan etkileyen bir gerçeklikle karşı karşıyayız. Buna direnemiyoruz, yanıt veremiyoruz ve içe kapanıyoruz. Zaten İslam toplumlarının içerik üretememek gibi bir sorunları var. İçeriği merkez üretiyor, taşra, merkez tarafından üretilen şeye mecbur ve mahkûm ediliyor. Örneğin demokrasi konusundaki tartışmalar bu konuda örnek olarak verilebilir. Şimdi bu internet, enformasyon çağında bilgiyi kontrol edebilecek, bilginin mahiyetini çözümleyebilecek bir bilince de sahip değiliz. Üretilen bilginin niteliği konusunda bir eleştirel dikkatimizin olması gerekiyor, Müslümanlar olarak. Çünkü bilgi o başta sözünü ettiğim tahakküm üreten sömürgeci zihnin bir parçası. Dolayısıyla bu bizim zihnimizi de sömürgeleştiriyor. Sömürgeleştirilen zihin kendisine vaziyet eden iradeyi çözümleyemiyor. Ancak bağımsızlaşması halinde bunu çözümleyebilir. Şimdi bu gösterilerin ortak bir özelliği var.


GÖSTERİCİ GENÇLERİN PRAGMATİK VE DEMOKRATİK TALEPLERİ VAR
Bu gösterici gençler televizyon, medya vs. aracılığıyla neo-liberal demokratik dünyayı görüyor ve öyle olmak istiyor. Orayı kıskanıyor, oraya öykünüyor ve orada olmak istiyor. İmkan bulsa oraya gidecek, imkan bulamıyor, kısıtlanmış bir ülkede yaşıyor. Dolayısıyla bu kitlelerin talepleri pragmatik ve demokratik taleplerdir.
Bir ideolojik bağlamları var mı?
Yok. Çünkü İslami talepleri yok. Bizi bu nokta ilgilendiriyor. Gerçi şu da ilgilendiriyor: -haksızlık etmeyelim- Yani Müslüman olmak demek, adalet sahibi olmak demek. Bir değişim ve dönüşüm talebi var. Bu değişim ve dönüşüm talebinin içeriği konusunda konuşmamız gerekiyor Müslümanlar arasında. Örneğin bu cereyan eden olayların devrim olduğuna dair bir takım spekülasyonlar var. Ortada bir devrim filan yok. Hatta yakın bir gelecek için bile bir devrim öngöremeyiz. Çünkü devrimin olabilmesi için önce bir zihinsel devrimin olması gerekiyordu. Biz şu anda zihinsel sömürge dönemini yaşıyoruz. Yani bir devrim olacaksa eğer, zihinsel bir düzlemde bunun gerçekleşmesi gerekiyor.


KENDİMİZİ NEO-LİBERAL DİKTATÖRLÜĞÜN KUCAĞINA ATIYORUZ
Yapısal bir dönüşüm de talep etmiyorlar?
Hayır. Kişiler değişiyor. Ha biz bunu takdirle karşılaşıyoruz. Fakat şu tür çelişkilerimiz var: Bir siyasal diktatörlüğü deviriyoruz, bu takdir edecek alkışlanacak bir şey. Diğer taraftan biz kendimizi neo-liberal diktatörlüğün kucağına atıyoruz. Neo-liberal diktatörlüğün biz diktatörülük olduğunun zaten ayırdında değiliz. Siyasal diktatörlüklere karşı önlem alabiliyorsunuz, çünkü o sizin fiziksel varlığınızı tehdit ediyor. Tavır alıyorsunuz, size düşman olarak, somut olarak karşınızda görüyorsunuz onu. Onun faşizmini görüyorsunuz, o faşizme maruz kalıyorsunuz, ona muhatap oluyorsunuz, o sizin hayatınızı doğrudan kısıtlıyor. Neo-liberal diktatörlüğü ise fark etmiyorsunuz, o sizin ruhunuzu yok ediyor.


Küreselleşme dediğiniz şeyin arkasında bu mu var?
Bu var tabii. O bizim ruhumuzu yok ediyor. Burada bir başka şeyi de önemli buluyorum. Ben bunun İslami çevrelerde tartışılmasını istiyorum. Belki sizin vasıtanızla tartışmaya açılabilir.


İnşallah. Nedir o?
Bu siyasal diktatörlükler ve neo-liberal diktatörlük yanında bizim içsel diktatörlüklerimiz var. Manevi ve ruhani diktatörler.


Bunlar kim?
Bunlar; şeyhler, üstatlar, manevi liderler, öncüler, rehberler, manevi rehberler, düşünsel rehberler vs. İslam Dünyasında bütün cemaat hareketlerinin liderleri tepeden iniyor. Hiçbirisini biz seçmiyoruz. Seçimden kastım demokratik seçim değil. Biliyorsunuz, ehliyet ve liyakatlilerin seçiminden söz ediyorum. Yani bir şuranın seçiminden söz ediyorum. Ehliyetli ve liyakatli bir meclis tarafından seçilmiş liderlerimiz yok. Onlar tepeden iniyor.


Dinî cemaatler içinde bile?
Tabii tabii. Onlar tepeden iniyor, tepeden inen herkes bizden kayıtsız şartsız itaat istiyor. Bunu da Kuran'ı sömürerek, daha doğrusu araçsallaştırarak yapıyor. Bugün İslam ve Kuran, cemaatin elinde rehin, çünkü her cemaat Kuran'ı kendi çıkarına göre yorumluyor. Yani keyfi teviller, çıkarımlar yapıyor. Dolayısıyla bu tepeden inen liderler 50-60 yıl ve bir ömür boyu liderlik yapıyorlar. Onların hiçbir tasarrufu, eylemi tartışılmıyor. Siyasal iradeler bizim canımıza kastederken bu manevi iradeler bizim bilincimize kastediyor. Çünkü siyasal diktatörler, toplumları sessizleştirirken, bu manevi ve ruhani diktatörlükler kendilerine tabi olanları düşüncesizleştiriyor.


Siyasal etkileri ne oluyor, cemaatlerini eylemsiz kıldıkları görüşüne katılıyor musunuz?
Gayet tabii. İradesiz hale getiriyorlar. Ben Marks'ın çok haksız olduğunu düşünmüyorum. "Din halkların afyonudur." diyor ve bugün bu bir afyon, narkoz olarak veriliyor. Demokrasi de bir narkoz. Şimdi Ortadoğu'da bu gençleri bu noktaya getiren şey şu; İslam Dünyasında İslami, entelektüel, akademik, bilimsel hareketler ve bu manevi hareketler bu gençlerin dünyasına nüfuz etmeyi başaramamış, gördüğümüz üzere. Onları kazanmayı, ikna etmeyi başaramamış.


Bu sebeple mi ideolojik bir bağlamları ve İslamî bir talepleri yok?
Şu anda İslam Dünyasının gündeminde -size pek çok isim sayabilirim, istisnaları neredeyse çok az- bütün Müslüman düşünürler, siyaset bilimciler, siyaset felsefecileri, Raşid Gannuşi'den Abdülvahhab el-Efendiye, geçenlerde vefat eden Cabiri'ye kadar herkes bir tek şey söylüyor. Burası çok önemli, hayati bir şey: 1) Demokrasi nihai bir mutabakat zeminidir. 2) Demokrasi nihai bir meşruiyet ve referans kaynağıdır.


Biraz daha demokrasinin ne zararı var ki?
Şimdi, demokrasi üzerinde tartışmalar yapabiliriz. Fakat biz Müslüman olmamız hasebiyle demokrasinin bir ahlak içermediğinden hareketle demokrasi eleştirileri yapıyoruz. Demokrasi bir ahlak içerseydi bundan teknik olarak yararlanıp yararlanamayacağımızı konuşabilirdik. Ahlak içermediğini şu noktadan hareketle söylüyorum; demokrasiler iyileri seçebileceği gibi kötüleri de seçebilir. Hırsızları seçebileceği gibi katilleri de seçebilir. Nitekim Bush'u, Blair'i seçti. Büyük katilleri demokrasiler seçti.


Diğer taraftan batı Ortadoğu'daki bu diktatörleri destekledi de. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
İşte, modern, endüstriyel uygarlık Ortadoğu'da petrol çıkarlarına gölge düşer endişesiyle bütün diktatörlükleri ve tiranları sonuna kadar destekliyor, onlara hayat veriyor. Onlar için demokrasi istemiyor. Fakat bu elektronik iletişim çağında, gençler bu demokrasiye yapılan ısrarlı vurgulardan etkileniyorlar ve demokrasi istiyoruz diyorlar. Kimsenin İslami bir talebi yok. Buradan çıkan sonuç şu; biz İslam Dünyasının artık içerik üretmesi gerektiğini düşündüğümüz bir zamanda bu defa yeni bir tarihin sonu dönemini idrak ediyoruz, yeniden mecbur ve mahkum ediliyoruz, Avrupa'nın –hâşâ- zaferine.


İslam dünyasının alternatif sunamaması, içerik üretememesi tarihin sonu ve Avrupa'nın zaferi anlamına mı geliyor?
Tarihin sonu, neoliberalizmin, demokrasinin, kapitalizmin ve sekülerizmin nihai başarısıdır. Düşünebiliyor musunuz, Protestan geleneğin bir parçası olan sekülerizm bugün evrenselleştirilmeye çalışılıyor. Yani bırakın İslam Dünyası ile ilgisini, Hıristiyan Dünyası ilgisi bile çok sınırlı bir gerçeklik, sekülerizm. Bugün Batı sekülerizmi tartışmaya başladı.


Onlar tartışıyor ama sekülerizm küreselleşiyor. Kürselleşmenin lokomotif gücü nedir?
Modernite tabii. Daha doğrusu; Amerikan ideolojisinin, modernitenin yeni bir biçimidir küreselleşme. Sınırlar ortadan kalkarken zaman ve mekan ötesi bir zemin oluşuyor. Evvela küreselleşme ekonomik bir gerçekliğin adı olarak ortaya çıktı. Yani serbest pazarın nihai anlamda devletlerin kontrolü dışına çıkması manasındadır. Serbest pazarın, tüketim toplumlarının putlaştırılması... Ama asıl tabii pazarın putlaştırılması anlamında idi küreselleşme ve nitekim öyle. Bütün toplumları bir kasırga gibi içine aldı. Bugün dünya çapında serbest pazarın bütün ürünlerinden pekala yararlanabiliyorsunuz. Ekonomi aracılığıyla başladı, daha sonra bu kültürel bir boyut kazandı. Kültürel boyutu da sekülerizmin, modernitenin, kapitalizmin ve seküler hayat tarzının dünya çapında örgütlenmesi, pazarlanması anlamında.


Küreselleşme ulusal sınırları esnekleştiriyor...
Tabii doğru, öyle yararlı bir yönü de var.


Ama öbür taraftan Müslümanın özel hayatına da nüfuz ediyor. Özellikle günlük hayatta kapitalist ekonominin görünümleriyle karşı karşıya kalıyor...
Tabii tabii.


Müslüman bireyin özel hayatında neyle karşı karşıya olduğunu biraz açar mısınız?
Tabi. Bunun için küreselleşmenin bir başka yanından söz etmemiz gerekiyor. Küreselleşme çağında kültürel bir İslamileşme sürecine girdiğimizi görüyoruz. Bu şu anlama geliyor; İslam dünyası hızla davasızlaşıyor. Demin siz ideolojik boyutu yok dediniz, ben ideoloji sözcüğünü çok kullanmıyorum; davasızlaşıyor. Israrla, yoğun bir şekilde davasızlaşıyor. Siyasal, kamusal alana yönelik iddialarından vazgeçiyor, çünkü bireysel dindarlık öne çıkıyor. Cemaatlerin gündeminde zaten bir siyasal mücadele yok. Cemaat hareketleri sadece masal, menkıbe, efsane unsurlarıyla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ayrıca cemaat hareketleri sözünü ettiğim gibi tepeden inme hareketler olduğu için, orada herhangi bir eleştirellik de ortaya çıkmıyor. Zaten İslam mirasında eleştirelliğe yer yok. Sadece kayıtsız şartsız itaatten söz ediliyor. Hatta birtakım Müslüman düşünürler biz de eleştiri yok deyip geçiyorlar. Bizde eleştiri var. Çok ciddi bir şekilde var.


Otantik anlamda mı söylüyorsunuz, eleştiri geleneği mi yok?
Geleneği yok, ama örneğin diyor ki Hz.Ebubekir "ben yanlış yaparsam ne yaparsınız" , "seni kılıcımızla düzeltiriz" diyorlar. Mesela biz bir cemaat liderine, -zaten cemaat lideri bize ben yanlış yaparsam ne yaparsınız falan diye sormuyor- bunu söyleyemiyoruz. O burası siyah diyorsa siyahtır, onun bir bildiği vardır diyoruz. Çünkü cemaat düşüncesizleştiriyor, arz ettiğim gibi. Düşüncesizleştiren bir cemaat, cemaat olmaktan çıkıyor ve bir sürüye dönüşüyor. Biz şu anda sürülere cemaat diyoruz. Cemaatler, sayılarıyla iftihar ediyorlar. Hâlbuki Kuranı Kerim bize sayılarımızla iftihar etmememizi söylüyor. Bizim niteliklerle var olabileceğimiz buyuruyor. Bu cemaatler sayılarıyla ve paralarıyla iftihar ediyorlar. Sayılarla iftihar ediyorlar fakat nitelik üretmiyorlar, içerik üretmiyorlar. Bir niteliğe zaten sahip değiller. Sayı üreten cemaatlerde bir tek entelektüele tesadüf edemiyorsunuz. Bağımsız düşünme yeteneğine sahip olan bir tek entelektüel yok.


EKONOMİK EŞİTSİZLİK ARTIYOR, ÖZGÜNLÜĞÜMÜZÜ YİTİRİYORUZ

Kültürel İslamileşme Müslümanları apolitik mi yapıyor?
Şimdi, kültürel İslamileşme, dindarlığın bireyselleşmesi gibi şeyler bizim mücadele alanından çekilmemiz sonucunu doğuruyor. Ve meydanı küreselleşmeye bırakıyoruz. Arz ettiğim gibi küreselleşmenin tartışabilir yanları olduğu gibi böyle bir katkısı da var. Örneğin bugün küreselleşme karşıtları son derece anlamlı bir mücadele veriyorlar. Ekonomik küreselleşme eşitsizlikleri çoğaltıyor. Kültürel küreselleşme ise toplumların kendi özgünlüklerini yitirmelerine neden oluyor. Biz de bütün merkezi özgünlüklerimizi yitiriyoruz. Biz artık tamamen tanınmaz hale geliyoruz. Örneğin Türkiye'de şu anda sadece bir tüketim devrimi yaşanıyor. Onun dışında başka bir şey yok. Hepimiz hızla bu neo-liberal iklimine girdik, onu teneffüs ediyoruz. Bu noktada da herkes demokrasiyi mutlaklaştırıyor.
sürecek...


 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#2
Atasoy Müftüoğlu: Biz Guantanamo çağında yaşıyoruz/2

Bu hafta Atasoy Müftüoğlu ile İslam dünyasının bugününü, Ortadoğu'da yaşanan gelişmelerin ne anlama geldiğini ve küreselleşmenin Müslüman dünyaya olan etkilerini konuştuk.


Aynur Erdoğan-Dünya Bülteni

Aynur Erdoğan: Siyasal alanda Solcusundan İslamcısına herkes insan hakları, eşitlik, hukukun üstünlüğü, çokkültürlülük, sivil toplum... söylemine sığınıyor. Bunlar Müslümanların siyasal, sosyal taleplerini ne kadar ifade eder?
Atasoy Müftüoğlu: Biz Guantanamo çağında yaşıyoruz. Eğer insan hakları diye bir şey olsaydı Guantanamo olmayacaktı. Eğer insan hakları diye bir şey olsaydı bugün Gazze tutsak kampı olmayacaktı. Eğer insan hakları diye bir kavram gerçek anlamda var olmuş olsaydı Ebu Gureyb olmayacaktı, katliamlar olmayacaktı, soykırım olmayacaktı. Dolayısıyla bu insan hakları kavramının bizimle bir ilgisi yok. Çok ilginçtir, Arundhati Roy, biliyorsunuz, Hindistan'da bir aktivist, küreselleşme karşıtı hareketin en önemli kadın aktivistlerinden bir tanesi. Biz Arundhati Roy'u, Küçük Şeylerin Tanrısı kitabıyla tanıyoruz. Arundhati Roy son altı aydan beri bu defa Keşmir mücahidleriyle birlikte hareket ediyor. Ve Keşmir sorununu, varsa eğer bir vicdani dünya -ki yok- bu vicdani dünyaya kazandırma mücadelesi veriyor.
Kendisi Hindu değil mi?
Evet. Buna rağmen onlarla birlikte görünüyor. Keşmir mücahitleriyle birlikte olduğu için geçenlerde evi taşlandı ve mahkemeye verildi. Şimdi çok ilginçtir, iki sene kadar önce Arundhati Roy Boğaziçi Üniversitesi'ne geldi. Boğaziçi Üniversitesi zaman zaman böyle küresel çapta muhalifleri, konferanslar için çağırıyor. Çok ilginç isimler gelip gidiyor, fakat bizim dünyamız çok takip etmiyor bu tür etkinlikleri. Örneğin Zizek, Naomi Klein geldi. O da çok ciddi bir aktivist. Şimdi, Arundhati Roy Boğaziçi Üniversitesi'nde şunları söyledi: "Sizinle bir adalet mücadelesi için birlikte hareket edebilir miyiz sorusuna yanıt aramak üzere burada bulunuyorum." diye başladı ve sonra dedi ki "Dikkat buyurursanız insan haklarından söz etmiyorum. Söz etmiyorum, çünkü insan hakları söylemi büyük şirketlerin hakları anlamına gelir." dedi.
Sizce de böyle mi?
Evet, insan hakları kavramı gerçekten büyüklerin hakları anlamına geliyor. Ve kendi ülkesinden bir örnek verdi. "Siz," dedi "2002 de Gucerat'ta ne olduğunu biliyor musunuz?" Boğaziçi akademiyasına soruyor. Çünkü bizim dikkatimizin nereye yoğunlaşacağına bizim dışımızda birileri karar veriyor. Naomi Klein Şok Doktrini kitabında nasıl düşündüğümüzü değil, nasıl düşündürtüldüğümüzü anlatıyor. Örneğin gündemimizde her gün diyelim ki Filistin, bugün Libya var. Örneğin şu saatlerde Libya ile ilgili gösteri yapacak İHH. Türkiye'de Guceratla ilgili bir gösteri olmadı.
İNSAN HAKLARI SÖYLEMİ SÖMÜRGECİLİĞİN MASKESİ
Ne oldu Gucerat'ta?
Gucerat'ta direnişçi, muharib olmayan 3000 masum Müslümanlar katledildi. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar katledildi Gucerat'ta. Gucerat'taki katliamın hesabını Arudhati Roy soruyor: "Bu batının politik hafızasında niçin yer almıyor?" Çünkü bizler şu anda, modern endüstriyel tarihte sadece ve sadece istatistik malzemesi olarak görünüyoruz. Bizim serüvenimiz, batının kültürel hafızası bunu konu edinmiyor. O açıdan o sözünü ettiğimiz kavramların, halen sürmekte olan sömürgeciliğin maskesi olduğunu bilmek gerekiyor. Bunlar maske kavramlar. Demin de arz ettiğim gibi batının ürettiği her şey kötü değil. Eğer bunlar insan hakları konusunda samimi olsaydılar, örneğin Gazze ile ilgileniyor olacaklardı. Guantanamo'da masum çocuklar hala var. Ömürlerini gençlik yıllarını orada geçirdiler, onların serüvenleri hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Dolayısıyla bu kavramlar, sömürgeci projenin bir parçası olan kavramlar, masum kavramlar değil.
Demokrasi kavramı da mı masum değil?
Evet. Demokrasi de bunlardan bir tanesi. Batı demokrasiyi kendi çıkarları söz konusu olduğunda istiyor. Ama demokrasilerin kesinlikle İslam'ı seçmelerini istemiyor. Şimdi Mısır'daki gelişmeleri takip eden batılı gözlemcilerin gündemindeki soru: "Bu değişim ve dönüşümden bir İslam çıkar mı?". İslami bir gelecek çıkmayacaksa o zaman göstericileri destekleyecekler. Tam tahlil edemiyorlar şu anda, çünkü örneğin İhvan-ı Müslimin tam arafta, ne cennet ne cehennem diyor. Çok açık konuşmuyor, muğlak konuşuyor, bir irade ortaya koyamıyor, bağımsız bir dile sahip değil, kendi kelimeleri yok. Kendi projeksiyonu yok, kendisini yenilemeyi başaramıyor. İhtiyar bir örgüt, gençlerle ilişki kuramıyor. Daha doğrusu İslami entelektüel hareketler, Kuran'ın ve İslam'ın 21. yy. ile nasıl ilişki kurabileceği noktasında henüz çözümlemeler yapamıyorlar. Bugünkü sorunumuz bu. Biz hala geçmişte yaşıyoruz. Bir türlü bugüne gelemiyoruz. Bugünü çözümleyemiyoruz. Geçmişte yaşamak kolay geliyor bize. Geçmişte ne olup bittiğini tartışıyoruz. Hâlbuki biz bugün "Geçmişte ne oldu?" değil, "Bugün ne olmalı?"yı tartışmak durumundayız.
Bu sebeple mi "vakti kuşanmak" diyorsunuz?
Evet. Vakti kuşanmak, zamanın bilincine varmaktır. Örneğin ben sizin kuşaklara diyorum ki, siz bu üstatları, liderleri, başkanları, abileri sorgulayın. Genç kuşakların üstatlarına da eleştirel bir dikkatle yaklaşmaları gerekiyor. Hakaret etmeden, iftira etmeden bu akımları eleştirmeli genç kuşaklar. Ben sizi yetmiş yıl öncesinin yaklaşımlarına davet edemem, bu yanlış. Yüzyıl öncesinin yaklaşımlarına davet edemem, bu yanlış. İki yüzyıl öncesinin, iki yüzyıl önce ne olup bittiğini bir genel duyarlılık çerçevesinde öğrenmek durumundasınız ama ayrıntıları bilmek durumunda değilsiniz.
İhvanı Müslimin örneğinde Hasan El- Benna'nın düşüncesi ve hareketi o dönem için çok anlamlı...
Çok anlamlı. Her düşünürü, her üstadı kendi tarihsel bağlamı içerisinde değerlendirmek gerekir. Bizim yazdıklarımız yarın hiçbir şey ifade etmeyebilir. Örneğin yine konuşmamız gereken çok daha önemli bir şey daha var. Ben bu cemaatlerden bir tanesine neo-nurculuk diyorum. Neo-nurculuğa yönelik dört tane eleştirim var: 1) İslamı millileştiriyor, 2) ehlileştiriyor, 3) müstekbirlerle birlikte hareket ediyor, aynı safta görünüyor, 4) bütün direniş mücadelelerini kayıtsız şartsız tahkir ediyor. Direniş mücadelelerinden İsrail ne kadar rahatsızsa neo-nurculukta bir o kadar rahatsız. Ben genç kuşakların bunları konuşması gerektiğini söylüyorum.
Bahsettiğiniz küreselleşme politikalarına İslamın bu apolitik, sufî yorumu geçiş veriyor sanki?
Gayet tabi. Bir küresel Amerikan projesi olarak bugün İslam Mevlana'ya, Yunus Emre'ye, İbni Arabiye, Said Nursi'ye göre tanımlanıyor. Bugün İbn Arabi, Mevlana, Yunus aramızda yaşıyor olsa, bugüne hiçbir katkıları olmayacak. Bugünün dünyasını yeni baştan ne yapmaları gerektiği noktasında çözümlemeleri gerekecek. Biz bu adını söylediğim kişilerin eserlerinden bilgelikler ve ahlaki ilkeler bağlamında yararlanabiliriz. Ama onların bugün vereceğimiz siyasal mücadeleye ilişkin bir önerileri olamaz. Gerçi zaten İslam dünyasında siyasal mücadele gündemde değil. Bir folklorik ve dindarlık söz konusu. Mevlana'ya, Yunus'a, İbni Arabiye göre din tanımı yapmak yerine geçmişte yaşayan bu isimlerin nassların ışığında yeniden değerlendirilmeleri gerekir. Bunları yeniden değerlendirmek bunları okumayalım anlamına gelmez. Bunları reddedelim anlamına da gelmez. Bunların yeni eleştirel bir dikkatle okunması anlamına gelir. Biz bunları putlaştırmamalıyız.
Bu noktada yeni düşüncenin oluşturulmasında geleneğin etkisi ne olur sorusu geliyor insanın aklına?
Geleneğin de bir eleştirel seçiciliğe ihtiyacı var. Bütünüyle reddetmemeliyiz, bütünüyle kabul de etmemeliyiz. Bugün İslam algısı bütünüyle geleneğe göreneğe dönüşmüş durumda. Din gelenek, görenek anlamına geliyor. Gelenekçilik, görenekçilik, muhafazakarlık, konformizm, tarihçilik, coğrafyacılık, vatancılık toprakçılık, bayrakçılık... Hepsi dinle özdeşleşmiş durumda. Din de bir folklora dönüşmüş, folklor bir din haline gelmiş durumda. Yani böylesine derin bir çelişki yaşıyoruz. Sizin kuşaklar bütün bunları sorgulayabilmeliler. Sorgulayabilmeleri için öncelikle zihinsel cesarete ihtiyaçları var. Yani genç kuşakların üstatlara yönelik olarak "Efendim ne buyuruyorsanız öyle." dememeleri gerekiyor, çünkü gördük ve yaşadık ki, üstatlarımız da yanlış yapabilirler. Yapıyorlar nitekim. Diyorum ki, bu üstatları incitmeden onlarla en güzel dille konuşarak, onları da sorgulayabilmeliyiz. Bir örnek arz edeyim sizlere; Necip Fazıl'ın Adnan Mendres'e yazdığı mektuplar kitap haline geldi. Bu mektuplardan bir tanesinde merhum Necip Fazıl Menderes'e "Mübarek ellerinizden dudaklarımı derinize raptederek, ebediyen sökülmemek üzere öperim" diyor. Şimdi diyorum ki gençlere; böyle bir mektubu başbakana bir partinin ilçe başkanı, il başkanı, bir milletvekili yazabilir, bakan olmak için. Ama bir dava adamı yazamaz. Dava adamı yazıyorsa eğer bu mektubu, o zaten dava adamı filan değildir. Bunların değerlendirilmesi gerekiyor. Bu tabi Üstada hakaret anlamına falan gelmez, ama gençler bir şekilde kendilerini takdir ettikleri üstadlarını bir süre sonra efsaneleştirilmiş olarak buluyorlar. Birisini efsaneleştiriyorsanız zaten o örnek olmaktan çıkıyor. Hâlbuki bunların olumlu örnekler olarak bizim hayatımıza girmesi gerekiyor. Sizin kuşakların ufkunu kendi seçtikleri üstatlar kapatıyor. Sizin kuşakların, ufkunuzun hiç kimse tarafından kapatılmayacak şekilde bir bilinç teyakkuzu içinde olması gerekir.
Şöyle de bir açmaz var hocam; modernizmin etkisiyle Marks'ın dediği gibi, "katı olan her şey buharlaşıyor." Özellikle aşırı liberalleşmeyle birlikte elimizdeki bütün müeyyedeler, sabiteler bir bir uçuyor. Geleneğin de değerleri, sabiteleri korumak ve aktarmak türünden bir işlevi var. Dolayısıyla bu cemaatlerin bu tür olumlu bir rolü söz konusu. Eleştirmeye ve atmaya başladığımızda nerede duracağımızı bilmiyoruz. Nasıl bir denge kuracağız?
Tabii, evvela cemaatleri İslami bağlamda kendilerini yapılandırmaya davet edeceğiz. Cemaat liderlerinin ebedi şef olmadıklarını söyleyeceğiz. Onların dokunulmaz olmadıklarını, dokunulabilir olduklarını söyleyeceğiz. Onlar yanlış yaptıklarında, onların sorgulanması gerektiğini söyleyeceğiz. Cemaat liderlerinin ebedi şef olmadıkları için yaptıkları hatalar sebebiyle düşürülmeleri gerektiğini söyleyeceğiz. Şu ana kadar İslam dünyasında hiçbir cemaat liderinin "Efendim ben bugünün gerçekliğiyle yüzleşemedim, bunları sorgulayamadım. Affedersiniz, başarılı olamadım, ben çekiliyorum." Dediğini duymadık. Ya da cemaat tarafından sorgulanarak, görevine son verilen, yani bir darbeye maruz kalan birisi yok. Ya da diyelim ki müşavere geri çekilmeye ikna edilen birisi de yok. Bunlar ölünce yerlerine ya oğulları geçiyor ya damatları geçiyor. Diğer diktatörlüklerden bunun hiçbir farkı yok. Dengeyi, bu cemaatleri İslami anlamda yapılandırarak, cemaati gerçek kılmaya davet ederek kurabiliriz. Örneğin cemaat lideriyle cemaat mensubu arasındaki ilişki özne-nesne ilişkisi olarak somutlaşıyor. Hâlbuki Peygamber (a.s)'in Müslümanlarla ilişkisi özne-özne ilişkisiydi, onlara saygı duyuyordu, onlarla görüş alış verişinde bulunuyordu. Cemaat lideri bizimle görüş alış verişinde bulunmuyor, bize dayatıyor. Sizin görüşünüzü merak etmiyor. Duyarlılıklarınızı merak etmiyor, sizin bir potansiyeliniz olup olmadığını da merak emiyor, size sadece bir eşya, mal, sayı muamelesi yapıyor. Dolayısıyla biz bu dengeyi, bu cemaatleri İslamileşmeye davet ederek kurabiliriz. Çünkü bu yapılanmalar ahlaki yapılanmalar değil.
Türkiye de dinin referans alınarak yapıldığı siyaset biçimine genelde muhafazakârlık deniyor veya denmesi isteniyor...
Tabii, denmesi isteniyor.
Bu durumda İslamcılıkla, muhafazakârlık- milliyetçilik arasındaki fark nedir?
Evvela, hemen şunu hatırlayalım: "İki günü bir olan ziyandadır." buyruluyor. Peki, iki günü bir olan ziyandadır algısıyla muhafazakârlık arasında ne gibi bir ilişki olabilir? Size çünkü her gün yeni bir hayat bahşediliyor, bu müthiş bir şey. Her gün yeni bir hayata uyanıyorsunuz. İki günü bir olan ziyandadır buyrulurken siz muhafaza etmeye yönlendiriliyorsunuz. Muhafaza edeceğimiz şeyler var, fakat bu felsefi anlamda konformizm haline geldiğinde, yani alışkanlıklarımıza mahkum olduğumuzda büyük bir zihinsel çölleşmeye neden oluyor. Tekdüzelikler, basmakalıplıklar, alışkanlıklar din haline geliyor.
YARGILAMADAN ANLAMAYA ÇALIŞMALIYIZ
Örneğin görmediğimiz bir şeyi biz haram telakki ediyoruz. Hindistan'a gitmiştim, onlar ayakkabılara mesh ediyorlar. Bunu bir tartışma konusu yapmamak, anlamaya çalışmak gerekiyor. Yani ümmetin pek çok rengi, yorumu olduğunu biliyorsunuz, eğer temel bir sapkınlık, inhiraf yoksa ilke olarak yapacağımız şey, bu farklılıkları yargılamak ve reddetmek yerine bunları ortaya çıkaran tarihsel, kültürel nedenleri anlamaya çalışmaktır. Anlamaya çalıştığımız takdirde bunlar bizim için sorun olmaktan çıkabilir. Örneğin bugün Şiilik, Sünnilik, Selefilik, Vahhabilik gibi farklı yorumlar arasında bir çatışma var. Biz bu çatışmayı ortadan kaldırabiliriz. Bu yorumları ortaya çıkaran o tarihsel, kültürel koşulları irdelediğimizde, analiz ettiğimizde, anladığımızda, o dönemlerin hassasiyetlerini kavradığımızda bunları sorun olmaktan çıkarabiliriz. Ben kendimden örnek veriyorum; benim hem Sünni hem Selefi hem Vahhabi hem Şii yanım var. Çünkü kendi dönemimizde biz bütün bu İslam Dünyasındaki uyanış hareketlerinin öncü sözcülerini takip etmek durumundaydık. Dolayısıyla Şeyh Cemaleddin'den yararlandığımız gibi Ali Şeriati'den de yaralandık. Muhammed Abduh'tan yaralandığımız gibi Muhammed İkbal'den de yararlandık. Hasan el Benna'dan yaralandığımız gibi Malik bin Nebi'den de yararlandık. Burada sorun şu; bunları herhangi bir kalıba, klişeye sokmadan, düşünsel çerçevelerini hangi koşullar içinde ürettiklerini anlamak çok önemli. İsterseniz herkesi yargılayabilirsiniz ama anlama gayreti çabası İslam ahlakının temeli diğerkâmlığı getirir.
Peki, İslamcılığın farkı ne muhafazakârlıktan? Muhafazakârlığın karşısına devrimciliği mi koyuyorsunuz?
En büyük devrimci Peygamber (a.s.)'dır. Biz bugün her eğilimle uzlaşma çabası içindeyiz; kapitalizmle uzlaşmanın yollarını bulabiliyoruz. Liberalizmle, sekülerizmle, dünya istikrarı ile uzlaşıyoruz. Uzlaşmadığımız bir şey yok. Muhalefet yok, muhalefet bilinci yok, muhalefet ihtiyacı yok. Çünkü konformist bir kültürden geliyoruz. Konformist sürekli olarak meşrulaştırabilecek uygun yollar ve imkanlar bulabiliyor. Örneğin bugünkü diktatörleri aklımıza getirelim ya da muhalif hareketleri aklımıza getirelim. Mekke eşrafı, müşrikleri Peygamber (a.s)'e "bir sene sen yönet bir sene biz yönetelim." Diyorlar ve pek çok ödünler veriyorlar. Bütün bunları reddediyor Hz. Peygamber (a.s). Hâlbuki bütün bunlar rasyonel bir mantıkla bakıldığında barış, bir çatışmayı önlemek adına kabul edilebilir unsurlar olduğunu düşünebiliriz. Fakat O, yeni bir toplum, yeni bir dil, yeni bir siyaset, yeni bir dünya, yeni bir bağlam, yeni bir uluslararası algı için ilahi vahyin sınırları içerisinde kalarak tercihlerini yapıyor ve bütün bedellerini de ödüyor. Çünkü risk alması gerekiyor, uzlaşıda risk yok.
HZ. PEYGAMBER (A.S.) BİR MUHAFAZAKÂR DEĞİLDİ
Örneğin bugün hoşgörü diye muğlak bir kavram tarafından terörize ediliyoruz. Ben sizden niçin hoşgörü isterim? Size karşı bir yanlışlık yaparım, bir şekilde sizi incitirim, rahatsız ederim, rencide ederim, bir kötülük yaparım ve "hoşgörün, bağışlayın" derim. Bu hoşgörü kadar tehlikeli bir kavram yok. Ama şu anda bu hoşgörü dili bir propaganda malzemesi olarak kullanılıyor. Bu açıdan bakıldığında Hz. Peygamber (a.s.) bir muhafazakâr değildi. Hiçbir devrimcinin muhafazakâr olması düşünülemez. Yalnız devrimcilik geçmişe ait her ne varsa bunu yakalım, yıkalım manasına gelmiyor bu.
O zaman bir devrimcilik tarifi yapmak gerekiyor.
Devrimcilik yapısal, esasa ilişkin değişim anlamında kullanılıyor. Örneğin gerçek bir tarih felsefesi terbiyesine sahip olsaydık önce göreceğimiz şu olurdu; İslam bütün kültürleri yakalım, yıkalım demiyor. Daha İslam'ın ilk yüzyılında Müslümanlar bütün kültürlerle ve uygarlıklarla; Bizansla, İranla, Hint ve Çin uygarlıklarıyla karşı karşıya geliyorlar ve ilişki kuruyorlar. Fakat burada ilişkinin eşitler arasında bir ilişki olması çok önemli. Hâlbuki bugün tek uygarlık var, rakibi yok. Kime karşı hoşgörü, kiminle diyalog? Diyalog diyorlar örneğin, İslam uygarlığı bir nostalji olmaktan çıkıp, gerçek kurumlarına sahip olsaydı eşitler arasında ilişkiden bahsedebilirdik, diyalogdan bahsedebilirdik. Onun için Batı uygarlığı kendisine ait olanı size dayatıyor. Şimdi o ilk dönem Müslümanları yeni bir dünya, yeni bir siyaset biçimi, yeni bir tarih, yeni bir algı biçimi üretiyorlar. Bu defa dünyaya kendilerini teklif ediyorlar. Ve bu defa eşitler arasında bir ilişki başlıyor. İslam kendi bünyesine uygun olanı Hint'ten, İran'dan, Çin'den, Bizans'tan, Roma'dan alıyor. Onlara da kendi bünyesine uygun olanı veriyor. Böyle bir alış veriş var. Şimdi böyle bir alış veriş imkanı yok, çünkü biz bir şey üretmiyoruz. Neyi vereceğiz neyi alacağız, değil mi efendim? Yoksa uygun olan şeyleri pekala alabiliriz, Avrupa'da her şey kötü değil.
Bu bilinci, üretimi sağlayacak nasıl bir tarih felsefesi kurabiliriz?
Ben sizin kuşağa son beş yüz yılın, 1492'den sonrası dönemin bir tarih felsefesi yoğunluğu içinde çözümlenmesi çalışması yapmanızı öneriyorum. Bizim kuşakların böyle bir hassasiyeti yok. Bizim kuşaklar tarihi Orta Asya'dan Viyana'ya koşan atlar, mehter sesi, fetihler, Kanuni gibi büyük adamlar olarak algılıyor. Yani Kanuni dokunulamaz birisi değil, eleştirilemez birisi değil. Fetihleri konuşmak ayrı şey, padişahın kişisel zaaflarını tasarruflarını, ahlaki zaaflarını konuşmak daha farklı bir şey. Fakat asıl temelde konuşulması gereken hanedanlık sisteminin meşrulaştırılması sorunu. Sarhoş, deli, ahlaki zaafları olan aileden olduğu için hükümdar olabiliyor. Önce bunun konuşulması gerekiyor. Dolayısıyla bu eleştirel tarih felsefesine bizim çok ihtiyacımız var.
Neden 1492?
Batıdan biz o zaman geri çekildik ve o dönemden beri bizim medeniyete bir katkımız yok. Bütün kültürlere katkımızın olduğu dönemler oldu. Şu anda bir katkıda bulunmuyoruz. Bizim 21. yy. için bir programımız, önerimiz, vizyonumuz yok...
Arap dünyasına modelmişiz hocam...
Burada yine Naomi Klein'e dönersek, "Nasıl düşündüğünüz değil, nasıl düşündürtüldüğünüz önemli." diyor. Biz oraya niye model oluyoruz, çünkü bir başka bir mücadele değil "demokrasi mücadelesi" veriliyor. Avrupa Birliği'ne girmeye çalıştığımız için modeliz. Biz onları anlıyoruz. Yani Türkiye niçin Avrupa birliğine girmek istiyor, Avrupa değerlerini niçin yüceltiyorlar, Yahudi-Hıristiyan değerleri nasıl meşruiyet, nihai referans kaynağı oluyor; biz bunları anlıyoruz. Siyaset alanını biraz genişletmek için bunları kullanma ihtiyacı duyuyorlar.
Başka nasıl olabilirdi? Yani mesela Avrupa Birliği'ne ihtiyaç duymadan nasıl "demokratikleşebilirdik"?
İslami manada sorgulayan, düşünen, üreten, tartışan, reddeden, muhalefet eden, kararlılık gösteren, eylem iradesi ortaya koyan, kendi tercihlerinin öznesi olan bir kamuoyu oluşturmuş olsaydık ve bu kamuoyunun İslami talepleri olsaydı bunu pekala kendi değerlerimizle yapabilirdik. Kendi merkezi değerlerimiz şu anda gündemimizden düşmüş durumda, bunları kullanmıyoruz. Örneğin "tevhid" kavramı çok merkezi ve çok hayati bir kavram ama gündemimizde yok. Cihat, ümmet kavramı yok. Evvela ümmet kavramını cemaatler ortadan kaldırdılar. Ümmet projemiz yok. Onun için sizin kuşaklar, 21. yüzyıl insanının dikkatini nasıl çekebiliriz gibi sorulara karşılık bulmak zorundalar.
Diğer taraftan özellikle halifeliğin kaldırılmasından sonra çağı anlamaya çalışan, bu çağda nasıl yaşayabiliriz sorusuna cevap üretmeye çalışan bir İslamcı birikim var. İran'da bu birikim devrimle sonuçlanmış olsa da Türkiye'de sosyal yapısı gereği durum farklı. Türkiye'deki bu İslamcı birikimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu birikimi İslami bütünlük kavramının ışığında değerlendirmemiz gerekiyor. Bu sözünü ettiğiniz birikim, öncelikle temel, merkezi bütünlükten yoksun. Şöyle arz edeyim size; kimi cemaatler kendilerini yalnızca fıkhi temellerde yapılandırıyor, kimi cemaatler kendilerini sadece hikemi, yani tasavvufi temellerde yapılandırıyor. Kimileri kendilerini nostaljik, romantik, bir gelenek görenek temelinde yapılandırıyor, kimileri kendilerini iman-itikad bağlamında yapılandırıyor. Kimileri kendisini siyaset bağlamında yapılandırıyor. Şimdi biz İslami bütünlükten şunu anlıyoruz, İslami bütünlüğü bir tespih örneğini vererek, bu tesbihin her tanesini bir boyut olarak düşünüyoruz, bunlardan bir tanesi eksik olunca o bütünlük bozuluyor, bizde bu bütünlük bilinci yok. Örneğin fıkhi boyutla ilgilenenler hikmete, edebiyata yabancılar. Kuranı Kerim 'en güzel dil ile söyleyin' buyuruyor, edebiyat o açıdan önemli. Fakat İslami kesimlere sorarsan edebiyat lafıgüzaf, sanat-edebiyat ilgisi kadar boş bir ilgi düşünülemez. Tabii edebiyatla sanatın nasıl icra edildiği ayrı bir tartışma konusu. Yani bugün İslami edebiyat çevrelerinde, kişisel kanaatim, edebiyat ve sanatın tarihe tanıklık etmesi gerektiğini düşünenlerdenim ama kimi arkadaşlarımızda edebiyatın böyle tarihe tanıklık gibi bir sorunu olmadığını söylüyor, bunlar tartışılabilir.
ALLAH'I VE PEYGAMBERİNİ DEHŞETE DÜŞÜRENLER
Muhammed İkbal, evinin yakınında bir mescitte vaizi dinliyor ve Cavidname'de bir şiirinde "Vaizin söyledikleri Allah'ı da, Cibril'i de, Peygamber'i de dehşete düşürdü." diyor. Çünkü vaizin anlattıklarının Kuran ile uzaktan yakından ilgisi yok. Bir başka şey daha anlatayım size; İbn Rüşd Kurtuba'da hem siyaset adamı hem fakih hem müftü, hem edebiyatçı, hem tabip vs. gibi pek çok şeyi bir arada tutan bir kişiliği var. Bu çok önemli. Geçenlerde vefat etti, Şeyh Fadlallah da (Lübnan-Beyrut) da bir kuramcıydı, siyaset felsefesiyle ilgileniyordu, bir müctehitti. Şii olmasına rağmen dünyasını Şiiliğe kapatmamıştı. Bütün bir İslam dünyasına yönelik çözümlemeleri vardı. Kadın konusuna yönelik çalışmaları vardı. Geleneksel kadın algısını bütünüyle reddediyordu. O ataerkil anlayışı bütünüyle reddediyordu. Dünyanın önde gelen gazeteleri her hafta Şeyh Fadlallah'tan bölgenin o döneme ilişkin siyasal nabzını yansıtan siyasal çözümlemelere ilişkin yazılar istiyorlardı. Ve o da yazıyordu, belki hatırlarsınız. Şimdi o dönem İbn Rüşd dönemi Kurtuba'sının Avrupa'da çok büyük bir yankısı var. Çünkü o dönem Kurtuba'sında müthiş bir kültürel zenginlik var. Bütün alimler, bilginler ve entelektüeller o dönemin dünyasının ihtiyaçlarına yanıt vermek üzere düşünsel, kültürel, felsefi, entelektüel, mimari, politik içerik üretiyorlar. Avrupalı din adamları, felsefe adamları, İbn Rüşd bu konuda ne düşünüyor diye oraya gidip tartışıyorlar. Avrupalı zenginler, üniversite için bugün nasıl Amerika'ya gönderiyorsak, çocuklarını o zaman Kurtuba'ya gönderiyorlar. Şimdi o dönemde Kuzey Afrika'dan Berberi mollalar, o Muhammed İkbal'in bahsettiği Allah'ı, Peygamber'i dehşete düşüren tipten mollalar diyorlar ki gidip bakalım bu İbn Rüşd ne yapıyor. Gidiyorlar bakıyorlar ki İbn Rüşd'ün etrafında Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Ateistler var. Onlarla çok büyük bir özgüvenle tartışıyor. Berberiler gelince dehşete kapılıyorlar, "Siz fazla aydınlamışsınız." diyorlar, bütün kitapları yakıyorlar. O tarihten beri içerik üretilmemiş Kuzey Afrikada, o tek çizgili din algısı sebebiyle. Burada bir miras olduğu doğru, fakat bu maalesef tek çizgili, tek boyutlu, tek renkli. Böyle bir geleneğimiz var. Bir de bu disiplinler arasında bir ilişki yok. Tasavvuf hukuktan bağımsız, hukuk da bizim içsel zenginliklerimizden, yani hikmetten, edebiyattan bağımsız. Örneğin felsefeye çok mesafeli bakan, kuşkuyla bakan bir geleneğimiz var. Hâlbuki bir felsefi terbiyeye de ihtiyacımız var. Felsefi bir yaklaşıma da ihtiyacımız var. Biz bu mirastan pekala yararlanabiliriz, bunlara kapalı kalmamalıyız. Fakat bunların mahiyeti konusunda seçici bir bilince sahip olmalıyız.
Biz pozitivist bir eğitim aldık. İslami eğitimi de geleneksel metotlarla ailemizden veya çeşitli mecralardan edindik. Böyle bir Müslüman gençlik, Avrupa merkezli paradigma karşısında nasıl bir beslenme içinde olmalı ki bu paradigmaya karşı koysun, bunun bilincine varsın, kendi bilincini inşa etsin?
Öncelikle bu paradigmayı iyi anlaması lazım. Aydınlanma dönemiyle birlikte başlayan bir tarihsel çözümleme yapmalı. Biz her ay kitaplar belirliyoruz, öğrencilere öneriyoruz. Ama öncelikle öğrencilerin temel bir İslami çerçeveye sahip olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Bu sebeple başlangıçta buna yönelik kitaplar öneriyoruz.
Bu İslami çerçeve için neler okuyorlar?
Örneğin merhum İsmail Raci El Faruki'nin Tevhid kitabıyla başlatıyoruz. Diyoruz ki bu kitap herkesin cebinde olacak, bu kitabı maddi bilgi almak için okumayacaksınız, bu kitabı özümsemek üzere okuyacaksınız. Bu kitabı her gün bir sayfa, birkaç sayfa okuyacaksınız. Bu kitabı okuduktan sonra sizin bu kitaba katkılarınız neler olabilir, 'kitabı nasıl çoğaltabiliriz' e bir yanıt bulacaksınız. Trende okuyacaksınız, vapurda okuyacaksınız uçakta okuyacaksınız ama bunu özümseyeceksiniz. Ansiklopedik bilgi almak için okumayacaksınız, birincisi bu. İki, evinizde ya da yurtta yine İsmail Raci El Faruki'nin İslam Kültür Atlası. Onu başından sonundan, ortasından, ilgi duyduğunuz konulardan başlayarak, bir dünya görüşü, ufku ve perspektifine sahip olmak için okuyacaksınız. Onu da aynı şekilde özümseyeceksiniz ve çoğaltacaksınız. Bir de çantanızda bir Muhammed Esed meal-tefsiri olacak. Kuran'ı böyle muhatabı bastırmak için değil, bir tartışmada destek bulmak için değil, Kuran üzerine yapmak için değil anlamak ve yaşamak için okuyacaksınız.
Aylık programdan bahsettiniz. Önümüzdeki ay gençlere ne okumalarını önereceksiniz?
Christian Delacampagne'in 20. Yüzyıl Felsefe Tarihi. Bir de Reinhart Koselleck'in Kavramlar Tarihi. Sizin kuşakların bugün hesaplaşmayı düşündüğümüz kavramların etimolojisi, ontolojisi üzerinde durması gerekiyor. Bu kavramları doğuran bilgi felsefesinin temelinde ne var ve bu kavramlar tarihleri boyunca hangi gerçekliği yansıttılar ve ne yolla kullanıldılar. Çoğu kötüye kullanıldı bu kavramların. Yoksa, diyelim ki aydınlanma döneminin ürettiği kavramlar, örneğin özgürlük kavramı, eşitlik kavramı... bu kavramlar acaba gerçek manada özgürlüğün, gerçek manada eşitliğin ifadesi mi oldular yoksa onlar sömürgeci bir projenin parçası mı oldular. Şimdi genç kuşakların evvela bizi şu anda baskılayan kavramların tarihi üzerine bir bilince ve algı biçimine sahip olmaları lazım. Oradan başlamaları lazım.
Peki, farklı meslek gruplarından farklı günlük rutinleri olan insanlar karşımızda olsa şu an, onlara birgün içerisinde "mutlaka yapmalısın" diyeceğiniz neler olabilir?
Sorumlu, bilinçli davranın ve ahlaki sınırlar içinde olun, sınırlarınızın farkına varın diyebilirim. Herkes sınırlarının farkında olsun, sorumluluklarının farkında olsun, behemehâl ahlaki sınırlar içerisinde kalsın; çünkü biz ahlaki temellere hızla yabancılaşıyoruz. Ahlak yoksa İslam'ın varlığından bahsedilemez.
Neden özellikle gençleri muhatap alıyorsunuz?
Ben özellikle gençlerle konuşmak istiyorum. Çünkü onların bizim kuşakların yaklaşımlarını aşmalarının üzerlerine düşen tarihsel bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum. Gençler bizim kuşakların yaklaşımlarını tartışmalı, eleştirmeli, sorgulamalı ve aşmalı. Bunu yapmalılar. Farzı muhal, sizin beni taklit etmeniz durumunda ne olur; siz de yetmiş yaşına gelirsiniz. Benim buna hakkım var mı? Sizi beni takip etmeye davet etmeye benim hakkım var mı? Hayır, böyle bir şey olamaz. Hatırlarsanız Hz. Ali, "Çocuklarınızı kendi döneminizin koşullarına göre değil, onların yaşayacağı dönemin koşullarına göre hazırlayın." buyuruyor. Müthiş bir uyarı. Bu, o koşullara teslim olsunlar anlamına gelmiyor. O dönemin koşulları karşısında dirensinler, hazır olsunlar anlamına geliyor. Yine belki siz bilirsiniz, kelamı kibar olabilir: "Çocuklar ebeveynlerinin değil, zamanın çocuğu olmalılar." denir.
Bununla birlikte didaktik bir eğitimden yana da değilsiniz?
Benim babam icazetli bir mollaydı, iyi eğitim almış bir imamdı, fakat otoriter birisiydi. Bana bir gün dedi ki: "Namazda eğer seni safta görmezsem vay haline!" Biz ailemizin baskıcı uyarılarıyla kıldığımız namazdan hiçbir zaman zevk almadık. Namazın bilincine kendi çabalarımızla vardık. Dolayısıyla genç kuşaklar, bu döneme ilişkin bir duyarlılığa sahip olmalılar ve bu dönemi takip etmeliler. Dünya neyi tartışıyor, haberdar olmalılar. Biz genç arkadaşlara diyoruz ki, behemehâl birkaç dilde, konuşacak, yazacak, tartışmaları takip edecek bir meraka sahip olun. Merak itkisi çok önemli. Fakat asıl önemli olan, Müslüman gençler şunu sormalılar; bizler Müslümanlar olarak küresel tartışmanın neresindeyiz, tartışmada var mıyız? Tartışmaya müdahil miyiz? Tartışmanın taraflarından birisi miyiz? Yoksa tartışmaların nesnesi miyiz? Üzülerek söylemeliyiz ki tartışmaların nesnesiyiz, tartışmaya müdahil değiliz çünkü. O halde sizin kuşaklar tartışmaya katkıda bulunmalılar. Müdahil olmalılar.
Teklifimizi kabul ettiğiniz için, görüşlerinizi bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz.
Estağfirullah, rica ederim. Çok zahmet oldu size, buraya kadar zahmet ettiniz.
Estağfirullah. Ağzınıza sağlık.

Atasoy Müftüoğlu Kimdir?
1942 yılında Trabzon/Çaykara'da doğdu. 1960 yılından bu yana yazı hayatının içinde bulunuyor. Büyük Doğu, Yeni İstiklal, Yeni İstanbul, Yeni Devir, Yeni Şafak gibi günlük gazetelerde aralıklı olarak köşe yazarlığı yaptı. Diriliş, Deneme, Edebiyat, Mavera, Selam, Edebi Pankart, Vuslat, Umran ve Bilge Adam dergileri gibi edebiyat, sanat, düşünce, kültür ve siyaset dergilerinde denemeler yazdı.
Kitap olarak yayınlanan eserlerinden bazıları şunlardır: Firak, Vakti Kuşanmak, Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Vahyin Kılavuzluğu Altında, Yeni Bir Tarih Şafağı, Bilinç Işıklarını Yakmak, İlahi Şiarı Özgürleştirmek, Ümmet Bilinci, Evrensel Vicdanın Sesi Olmak, Küresel Kuşatma ve Küresel İhtiraslar, Yeni Bir Zamanı Başlatmak...
Ayrıca 2008'de Hece Yayınları'nda çıkan, "Irmağın İçli Sesi: Atasoy Müftüoğlu Kitabı" onun hayatını çeşitli yönleri ile ele almaktadır.
 
K

Kaçak

Misafir
#3
Üzerine çok konuşulacak bir söyleşi aslında ...
Lakin herzaman olduğu gibi , garip kalacak bu konuda ...
Hayırlısı ..
Teşekkürler Sessizlik Hocam ..
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#4
Atasoy Müftüoğlu: Zihinsel Bir Taşrada Yaşıyoruz!

Müftüoğlu: Zihinsel Bir Taşrada Yaşıyoruz!


Yeni Şafak'a konuşan Atasoy Müftüoğlu, İslam dünyası toplumlarının gündeminde zihinsel bir savaş olmadığını söylüyor.

Atasoy Müftüoğlu: “Dinî hayat bilinçle değil, menkıbelerle yürüyor. Merak etmiyoruz, sorgulamıyoruz, üretmiyoruz. Hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız.”


Yeni Şafak’tan Emeti Saruhan, Atasoy Müftüoğlu ile konuştu:



Eskişehir deyince akla gelen isim Atasoy Müftüoğlu'dur. Bunu Eskişehirli olduğumu öğrenenlerin hemen ardından "Atasoy Abi'yi tanıyor musun?" diye sormasından biliyorum. Şehir dışından gelip bürosunda konuk olanlara ikram ettiği 3 çay, bir simit, bir elma, kitap ve lokumun, o güzel sohbetinin yanında sözü bile olmaz elbette ama ben misafirperverliğini anlatmak için yine de söyleyeyim. Kendisi ise öyle duru, öyle sağlam, öyle derin ki anlattıklarını saatlerce dinlemek mümkün. Her ne kadar dertlerimiz hakkında acı reçeteler yazsa da isabetli teşhisler yapıyor. Sorunumuzun üretememek olduğunu fakat bunun farkına bile varamadığımızı, çünkü İslam dünyası olarak aklımızı bir yerlerde unuttuğumuzu söylüyor. Sizi Atasoy Abi ile başbaşa bırakıyorum. Öyle diyorum çünkü o hepimizin abisi... (Emeti Saruhan)
***
Tarihsel - geleneksel bir İslam'dan bahsediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Türkiye'de bizler Müslümanlar olarak sağlıklı bir İslam tarihi terbiyesi almadık, daha doğrusu tarih felsefesi terbiyesi almadık. Geleneğimizde tarih felsefesi yapmak gibi bir şey yok. Tarih felsefesi ile büyük olaylar, büyük adamlar tarihinden çok, bir 'düşünce tarihi' perspektifine sahip olmayı kastediyorum. Tarihi bir bütünlük içinde düşünmek, özellikle küresel çağda genç Müslümanların, kendilerini bir yerelliğe, bir mezhebe, bir etnik asabiyete, bir ülkeye kapatmadan, bütün bir yeryüzü ve insanlık gerçeğini bir bütünlük içinde takip etmeleri gerekiyor. Müslümanlar yerel, mezhepsel ya da etnik herhangi bir asabiyetle sınırlandırılmış bir tarih terbiyesine sahipseler hiçbir zaman gerçek ümmet olmayacak.
Tarih bir bütünlük içinde nasıl düşünülür?
Türkiye'de yaşayan Türkler için tarih Türklerin tarihinden ibaret. Araplar için Araplardan, Kürtler için Kürtlerden, Farslar için Farslardan ibaret. Hiçbirisinden ibaret değil! Bunların hepsinin tarihe bir şekilde katkıları oldu. Fakat katkı hangi bağlamda oldu bu çok önemli. Düşünsel mi, entelektüel mi, askeri mi, ekonomik mi? Bunların belirlenmesi gerekiyor. Asıl soru şu; İslam ve Müslümanlar tarihten nasıl çekildiler. İslam'ın ortaya çıkışından sonra İber yarımadasına giden Müslümanlar şimdi nerede? Küreselleşme çağı da değildi, iletişim çağı da değildi. Bu kadar kısa zamanda nasıl İberya'yı ihya ettiler ve hâlâ etkileri tartışılan bir medeniyet doğdu? Sonra ne oldu da tarihten çekildik? Şu anda neden tarihin nesnesiyiz? Niçin bugünün tarihi bizi bir istatistik malzemesi olarak görüyor ve bize hiç saygısı yok? Niçin bu sürece itiraz edemiyoruz sahte gerekçelerle, hilelerle ülkelerimiz işgal ediliyor? Buna tarihsel yanıtlar bulmamız gerekiyor. Ben son 500 yılın bütün Müslümanlar tarafından eleştirel bir analizle okunması gerektiğini düşünüyorum. 1492'de Müslümanlar tarihte ilk defa fiziksel olarak bir yerden çekiliyorlar ve içe kapanıyorlar.
Sizin tespitiniz ne?
Tek bir nedene indirgenemez ama basitçe; 21. yüzyılı tanımlayamamak, ihtiyaçlarına yanıt verecek bağlamda içerik üretememek... Hiç abartmadan bugün bir bilinç felci yaşadığımızı söyleyebiliriz. İslami bağlamda bilinç, bilgi, yorum üretmiyoruz. Tarih üretmiyoruz, eylem üretmiyoruz. Üretilenlerin tümüne maruz kalıyoruz, korkarım ki maruz kalmaya devam edeceğiz.
Neden üretemiyoruz?
İslam ümmeti akla veda ettiği gün tarihe de veda etti. Yeniden tarihe dönmesi için yeniden akla dönmesi gerekli. Araçsal bir aklı kastetmiyorum, vahiyle uzlaşmış bir aklı kastediyorum. Fakat çarpıcıdır, yeniden İslam dünyası mistisizme dönüyor. Bu ümmetin asla ve kat'a bir geleceği olmayacak demektir. Çünkü şu anda tarihsel bağlamda neo-liberal bir işgal ve istila yaşıyoruz. Biz bunu fark etmiyoruz. Demokrasinin modern zamanlarda bir dekor olduğunu Müslümanların öğrenmesi gerekiyor. Asıl büyük kararların sermaye tarafından verildiğini öğrenmek gerekiyor. Bugün mezhepçilik varsa ve bu utanç vericidir ki hâlâ var, insanların hangi mezhepten olduğunu konuşuyorsak böyle bir kültürün geleceği yok.
Bu gettolaşmaya neden olmaz mı?
Gayet tabi, içe kapanıyoruz. Küreselleşmeyi paylaşmayabiliriz, küreselleşme karşıtıyız, küreselleşmeyi sorgulamalıyız ama bir diğer taraftan küreselleşmenin sağladığı birtakım zihinsel imkanlardan da faydalanıyoruz. Örneğin ulus devletle biz hesaplaşmalıydık Müslümanlar olarak ama küreselleşme hesaplaşıyor. Takdis edilmiş devletle küreselleşme hesaplaşıyor.
Ya da biz küreselleşmeyi arkamıza alarak yapıyoruz bunu...
Evet. Müslümanlar yakın zamana kadar Kürt sorunu söz konusu olduğunda devlet yorumunun yanında yer aldılar. Hala devlet yorumunu tüketmeye devam ediyorlar. Böyle korkunç bir şey olur mu? Zihinlerimize düşüncelerimize kim vaziyet ediyor? Oryantalist klişeler. 'Arap Baharı' diye bir tanımdan söz ediliyor. 'Arap Baharı' diye bir bahar yok. Prag Baharı'ndan ilham alınmış bir şey. Tanım Araplara ait bir tanım değil. Düşünce hayatımız özgür değil. İslami bilgi özgür olmayınca nasıl zihinlerimiz özgür olabilir? Avrupa sürekli entelektüel tahakküm üretiyor. Bizim artık o tahakkümle ilgili rahatsızlığımız ya da farkındalığımız yok çünkü içselleştirmişiz.
Bugün yaşadığımız İslam üretilmiş bir İslam mı?
Miras alınmış bir İslam, çünkü üzerinde düşünmedik. Mirasyedi gibi hareket ediyoruz. Geçmişte üretilen her şeyi tükettik. Geçmişte üretilenler günümüze cevap vermiyor. Onun için bir tıkanma bir felç durumu yaşıyoruz. İslam dünyasında bir otorite olmadığı için masallarla, menkıbelerle, efsanelerle, rüyalarla bezenmiş bir din algısı, özellikle genç kuşakları narkoz gibi etki altına alıyor.
Geleneksel İslam anlayışı mı bu?
Tabi, düşünmüyor kimse düşünmüyor. Taklit geleneği diye bir gelenek var. Kimi taklit ediyorsanız olun, intihar etmiş olursunuz. Dünyanın en seçkin otoritesini taklit ediyor olsanız bile... Mümkündür ki siz daha farklı bir potansiyelle hayata gönderilmiş olabilirsiniz. O taklit ettiğinizi aşma yeteneğine sahip olarak dünyaya gelmiş olabilirsiniz. Taklit sizi hemen bilinç alanının dışına çıkarır. Tekrar da bilinç alanının dışına çıkarır. Şu an dini hayat bütünüyle bilinç alanının dışında hareket ediyor.
Bu duruma alimlerin neden cevap verme kaygısı olmadı?
Geçmişte alimler 'bu kadar yeter' dediler. Bu ne demek? "İçtihada gerek yok. Bütün soruları cevapladık bu kadar yeter" demekti. Bununla başladı her şey. Ama yetmiyor. Dolayısıyla bugün yeniden alimlerin, entelektüellerin, aydınların içtihadı konuşmaları gerekiyor. Koşulları yerine getirenler içtihad yapmalılar. Bu böyle devam edemez. Çünkü bu neo-liberaller çağında dini hayat bireyselleşiyor. Büyük kültürler küçük kültürleri yerellikleri yutuyor. Hiçbir direniş gösteremiyoruz. Çünkü kültürel içerik üretmiyoruz. Gelip sorsunlar, 21. yüzyıla ne öneriyorsunuz? Var mı önerimiz? Dini hayat bir cemaatin menkıbe fabrikalarında her gün endüstriyel olarak üretilen rüyalarıyla yürüyor. Bilinçle değil. Bu cemaatlerin sayıları, paraları, menkıbe fabrikaları çoğalırken, bir diğer tarafta hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız. Taşrada oturan merak etmez, sorgulamaz, üretmez sadece merkeze bakar. Merkez ne yapıyorsa onu yapar. Dolayısıyla önce bu taşralılıktan özgürleşmemiz gerekiyor. Bakın İslam dünyası toplumlarının gündeminde zihinsel bir savaş yok.

HER ÜSTADA ELEŞTİREL BAKILMALI
Okuma serüveniniz nasıl başladı?
Babam icazetli bir mollaydı. Evimizde kitaplar, gazeteler, dergiler, yayınlar vardı. Ankara'da olduğumuz 1950'li yıllarda babamın İslami camia içindeki öncü isimlerle tanışıklığı, dostluğu vardı. Osman Yüksel Serdengeçti, Osman Turan. Ankara'da olan herkesle bir şekilde tanışıyorduk. Necip Fazıl'la tanıştım, birlikte seyahatler ettik. Türkiye'nin çeşitli yerlerine konferanslara gittik. Dergisinin en genç yazarlarından biri bendim. Sadece benim yazılarıma müdahale etmezdi.
Said Nursi ile de tanışıklığınız var değil mi?
O dönem Ankara'da olan Said-i Nursi ile de tanıştım. O zaman Nurculuk çok riskli bir şeydi, illegaldi çünkü. Ben o eserleri okuduktan sonra yeni bir süreç başlayacak sanıyordum. "Bir ömür, devamlı okunacak" deyince ben müsait olmadığımı söyledim. Bunu Said Nursi'ye de anlattım ve "Bu çocukları engellemeyin" dedim. Geleneği kabul etseydim hâlâ orada duruyor olacaktım. Hâlâ bu harekete eleştirel olarak bakıyorum.
Başka kimlerle tanıştınız?
Ben kendi dönemimde bütün üstadları tanıdım. Bir gün şöyle diyecek bir üstadla karşılaşabileceğimi ümit ediyordum; "Gençler bize gelip gidiyorsunuz ama dünya bizden ibaret değil, bizimle de kaim değil. Dolayısıyla her yere gidin." Ömrümün gecesini yaşıyorum daha böyle bir üstad görmedim. Benim gençlere vasiyetim şu; bütün üstadları eleştirel bir dikkatle takip edin. Üstadlar hata edebilirler. Bu hataları meşrulaştırmaya kalkışmayın. Bütün üstadlar hata ettiler, etmeye de devam edecekler. Her şeyi bilmeleri mümkün değil. Ben her konuda yazı yazmaya korkarım. Hayatımın özeti sınırlarının farkında olarak yaşamak, bağımsız olarak yaşamak, sorumluluk alarak yaşamak... Bir de hesap saatinde meleklere de söylemeyi düşündüğüm bir şey var. Namım yürüsün diye hiçbir şey yapmadığımı söyleyeceğim. Ömrüm oldukça da yapmayacağım. Bizim hesap saatinde büyük sorulara vereceğimiz öyle cevaplar yok. Çünkü biz küfrün, nifakın, şirkatın, fesadın, tuğyanın yaşandığı bir dönemi yaşıyoruz. Tarihe gerektiği gibi tanıklık edemedik. Bizim kuşaklar hiç edemedi. Hakikati eğip büktüler, uzlaştılar, boyun eğdiler, sessizliği seçtiler, kavgalarının da niteliksel anlamda bir derinliği yoktu.

DÖVENi DÖVMEK LAZIM
Devrimsel bir inşa sürecine girmemiz gerektiğini söylüyorsunuz. Bu kıvılcım nasıl ortaya çıkar?
Zihinsel cesarete ihtiyacımız var. Statükoları sorgulamak. Bütünüyle reddetmek değil. Biz şimdi geçmişin yasını tutuyoruz, geçmişe tapınıyoruz, bu anlaşılabilir bir şey değil. Bu yüzden bugün dünyada ne olup bittiğinin ayırdında değiliz. Dünya neyi konuşuyor, neyi tartışıyor? Müslümanlar olarak hiçbir tartışmayı biz başlatmıyoruz. Hiçbir tartışmada taraf değiliz. Zihinsel savaş vermiyoruz. En yetişkinimiz bile hâlâ Türkiyeci. Türkiye'de itiraf edilmemiş bir milliyetçilik var. Bunu Kürtlere karşı tavrımız söz konusu olduğunda anlayabiliriz. Müslümanlar Kürt sorunu konusunda daha yeni yeni adım atıyorlar.
Kürt Müslümanların da hiç sesi çıkmıyor?
Biz Kürt halkının acılarını, hassasiyetlerini, sorunlarını, beklentilerini anlamak için çaba göstermeliyiz, siyasetini değil. Kürt siyaseti birtakım ateist unsurlar taşıyor. Oradaki dünün İslamcıları da Kürt İslam sentezcisi haline geldiler. Bunları da konuşmamız gerekiyor. Bizim küresel ölçekte bir perspektif, vizyon, proje oluşturmamız gerekiyor. İslam bunu yapabilir. Önerileri var. Geçmişe kapandığı için bunu yapamıyor. İçerik üretemediği için yapamıyor. Menkıbe, masal, efsane, gelenek görenek din haline geldiği, din de bir muhafazakarlığa dönüştüğü için bunu yapamıyor. Çünkü din artık bir folklor. Artık İslami iddialarda bulunamıyoruz.
Mesela Hayrettin Karaman hoca da hoşgörü ve tahammül üzerine yazdığı yazıyla tepki almıştı.
Kime karşı hoşgörü? Sizin bütün bir İslami varlığınıza karşı küresel çapta sistematik anlamda bir proje yürütülüyor. Sizi temin ederim şu anda yüzlerce düşünce kuruluşu Türkiye'de faaliyet halindeler. Hoşgörülü bir İslam tanımı için uyarıyorlar Müslümanları. "Mevlana okuyun, Yunus okuyun. Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek" diye. Halbuki bugün döveni dövmek gerek, sövene sövmek gerek. Biz her gün dövülüyoruz. 70 yaşındayım. 3-4 yaşlarımdayken babam Ankara'nın köyünde imamdı. Çocuklara Kur'an okuttuğu için prangalara vurulup, 15 kilometre yürütülerek karakola götürüldü. O günden beri bizi mutlu eden bir gün hatırlamıyorum. Neo-liberal dönemde fuhşiyat ve münkerat sonuna kadar özgür ve kendini meşrulaştırdı. Ahlakı savunamıyoruz.

Bu kente öylesine yabancıyım ki...
Trabzon doğumlusunuz. Ankara'da yaşadınız. Eskişehir'e yerleşmeniz nasıl oldu?
Babam imam hatipti. Eskişehir'e tayini çıktı. Yanında olmamızı istedi. 1967 yılında Eskişehir'e geldik. Belediyede yazı işleri başkatibi olarak görev aldım. 12 Eylül 1980'e kadar devam ettim. Sıkıyönetim sakal sebebiyle işime son verdi. O tarihten beri beni buraya bağlayan hiçbir şey yok.
"Allah bana bu şehirden çıkmak için hayırlı bir yol göstersin" diye dua ediyormuşsunuz.
Bu şehirle ben ilişki kurmayı sağlayamadım. Tarz olarak bağımsız olmayı seçtim. Kişisel bağımsızlıkların da düşünsel bağımsızlıkların da çok ciddi bir riski var. Ben bütün bu riskleri göze aldım ve o riskler sebebiyle yalnız kaldım. Bu şehirde beni yansıtmayan, benimle ilgili pek çok klişe var. Kimse benimle konuşarak, tartışarak, sorgulayarak bu sonuçları elde etmiş değil. Tamamen benim dışımda cereyan eden şeyler. Dolayısıyla ben bu kente 45 dakika önce gelmiş biri kadar yabancıyım. Burada yalnızca öğrencilerle temasım var.
Kentten çıkmanızı engelleyen nedir?
Kentten çıkmayı çok arzu ettim fakat bir vesile olması gerekiyordu o vesile olmadı. Çocuklarım burada doğdu büyüdü. Şimdi İstanbul'da yaşıyorlar, eşimle ben burada... İnsan yaşlanınca daha zor kararlar veriyor. Gençken olsaydı bütün bunlara daha kolay karar verilebilirdi.
Entelektüel camia Ankara ve İstanbul'da konuşlanmış. Bu sizi uzak düşürmedi mi?
Ben her halükarda buranın bir taşra olduğunun bilincindeyim. Taşrada yaşamanın çok zor olduğunu da biliyorum. Bir kitaba gününde ulaşamamak çok ciddi bir sorundur benim için. O açıdan önceden önlemler alırım. Adeta bir yarıştır bu benim için. Kitaplar piyasaya çıktığı gün ya sipariş veririm ya da çocuklarıma, arkadaşlarıma rica ederim. Kitap Ankara ya da İstanbul'da piyasaya çıktığı gün benim elimde olur ve hemen okumaya başlarım. Pek çok kitabı birlikte okurum. Bütün kitapların çıkış serüvenini yakından takip ederim. Seçici bir okurum. Bu konuda yönetilmek asla istemem.
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#5
Müftüoğlu: Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek


Yazar Atasoy Müftüoğlu, Kur'an-ı Kerim'i okuduğumuzu fakat içselleştirerek hayatımıza yansıtmadığımızı ifade ediyor.

Atasoy Müftüoğlu: "Kur'an'ın ve sünnetin 21. yüzyılı nasıl şekillendireceğine ilişkin yeni bir okuma biçimi lazım. Kur'an-ı Kerim'i bir yerde tartışma yaparken kullanmak üzere değil, hayatımızı düzenlemek üzere okumalıyız"
Yeni Şafak gazetesinden Emeti Saruhan'ın yazar Atasoy Müftüoğlu ile yaptığı röportajın ikinci bölümü:
***
Küreselleşmenin bazı konularda özgürlük sağladığından söz etmiştik. Başka artıları da var mı?
Küreselleşme Amerikancılığın, emperyalizmin yeni adı. Tüketim kültürünün küreselleşmesi zihinsel anlamda, kalbi anlamda, ruhi anlamda tükenişimize sebep oldu. Bugün insanlar tüketim tapınakları peşindeler. İhtiyaçlarımızı reklamlar belirliyor. Bugün cemaat liderleri bile pazarlanıyor. Biz postmodernite ile hesaplaşamadık, moderniteye bir yanıt veremedik, kendi modernitemizi de oluşturamadık. Biz araftayız. Bizim için bir gelecek yok. Hâlâ Batı'nın teknolojisini alalım ama kültürünü bırakalım diyoruz. Fakat nasıl yapacağımıza ise cevap veremedik. Postmodern küresel kültürün bu modern putlarla ilgili bir eleştirisi var. Dolayısıyla küresel kültür, ulusal devletle devletin bir ikon haline gelmesiyle de savaşıyor. Küreselleşmeden bu anlamda yararlanılabilir ya da küreselleşmenin bize kazandırdığı iletişim devrinden yararlanılabilir. Bu enformasyon çağında biz hala ümmetle konuşmuyoruz. Ümmet ne düşünüyor konuşmuyoruz.
Müslümanlar neden Müslümanlıklarını ancak modern hayat içinde sürdürebileceklerine inanıyorlar?
Ya gelenek içinde ya modernitenin içinde kalarak... Geleneğin içinde kalarak bir mistisizme bağlanması gerekiyor. Çünkü o her gün vaatte bulunuyor. Türkiye'de yaşamış ne kadar şeyh, üstad, lider, parti başkanı varsa hepsini tanıyorum. Hepsinin de bir kahin olduğunu biliyorum. Hepsi cemaatlerini şöyle yönlendirdiler. "Filanca gün her şey çok iyi olacak." Nasıl iyi olacak? Bunun için bir eyleminiz mi var? Çünkü Hazret rüya gördü. Tamam bitiyor. Bizim eylemimiz olmadan nasıl iyi olacak diye sormadı kimse, hâlâ da sormuyor. Müslümanlar tekrar tarihe dönmek istiyorsa akla dönmeli.
Vahyi bir anlayışı kuşanmak nasıl olacak?
Bugün buraya Mevlana gelse, İbn-i Arabi gelse yararlanamayız. Niçin Mevlana okuyorsunuz, okumayın. Sezai Karakoç okuyun. Sezai Karakoç zamana gerektiği gibi tanıklık ediyor mu o ayrı bir tartışma konusu ama Nizar Kabbani ediyor. Şiiriyle savaşa katılıyor. Şiiriyle "hayır" diyor. Aşkı da, edebiyatı da, sanatı da konuşuyor. Herkes Kur'an'la ilgili çok şey biliyor. Ben Kur'an'ın sizi baskılamak için ya da bir tartışmayı kazanmak için kullanılmasına karşıyım. Çünkü Kur'an bizden bir ahlak ister, bir davranış biçimi ister, bir toplum biçimi ister, bir siyaset biçimi ister. Kur'an-ı Kerim 21. yüzyılı nasıl şekillendirecek? Kur'an'ın ve sünnetin 21. yüzyılı nasıl şekillendireceğine ilişkin yeni bir okuma biçimi lazım.
Yeni bir tefsir mi lazım?
Olabilir yeni bir tefsir olabilir. Biz bütün tefsirleri eleştirel bir yaklaşımla okumalıyız. Evvela Kur'an-ı Kerim'in bütününe ilişkin genel bir yaklaşımımız olmalı. Böyle tartışıp durmamalıyız. Şunu iddia ediyorum; İslam ümmeti 1430 yıldan beri Kur'an-ı Kerim'i nasıl okuyacağına karar verememişse bundan sonra 1430 yıl daha karar veremeyecek. Böyle bir şey olamaz. Burada zihinsel, kalbi bir tembellik var. Her ibadet bize bir farkındalık kazandırır. Ümmet bilinçli olarak bir defa haccetse Amerika Irak'ı işgal edemeyecek. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'i bir yerde tartışma yaparken kullanmak üzere değil, hayatımızı düzenlemek üzere okumalıyız.

Ortadoğu'da yüzler değişti sistem aynı
Ortadoğu'da yaşananlarla ilgili ne diyorsunuz?
Ortadoğu hakkında ne düşüneceğimizi bile bilmiyoruz. Devrim oldu mu, olmadı mı? Hakan Albayrak "Devrim olmadı diyenler ahmaktır" dedi. O ahmaklardan biri de benim.
Afrika diktatörleri İslam'ı perde gibi kullanarak bütün kötülükleri yapıyor diyordunuz. En azından onların gitmesi iyi olmadı mı?
Birtakım yüzler değişti ama bir diktatörün değişmesiyle devrim olmaz. Yapısal hiçbir değişim olmadı ve yakında olacağına dair de bir proje, bir çalışma yok. Evvela devrimi yapacak kadrolar yok, liderlik yok, fikir yok. İki şey var. Bu genç kuşaklar vatandaş olmak istiyorlar. Pragmatik talepleri var. İş istiyorlar, aş istiyorlar. İkinci olarak demokratik talepleri var. Bir diktatörü devirmek kuşkusuz anlamlı bir şey ama benim sorum şu; Kaddafi'yi devirenler muhalifler mi? Hayır değil.
KADDAFİ KÜRESEL PROJELERİ REDDETTİ
Kimler devirdi peki Muammer Kaddafi'yi?
İngiliz ve Fransız işbirlikçiler. Bütünlük olsun diye aralarına bir takım unsurlar katıyorlar. Libya'ya dehşetengiz şekilde zulmedildi. Kamuoyu bunları bilmiyor. Kaddafi'nin diktatör olduğu doğru ama Avrupalılar Kaddafi ile uzun süredir temas halindeydiler. Avrupa enerji için Libya güneşini kullanmak istiyor. Kaddafi reddediyor. İkincisi Afrikon projesi. Yeni bir Amerikan ordusu. Silahlı güçlerden oluşmuyor. Antropologlar, tarih felsefecileri, kültür felsefecileri, siyaset felsefecilerinden oluşuyor. Afrika'nın zihnini yeniden konumlandırmak isti-yorlar. Kaddafi bunu da reddedi-yor. Şimdi Fas kabul edecek, orada konumlanacaklar. Kaddafi'nin euronun baskısına karşı Afrika Lirası teklifi vardı. Bu hayata geçirilmek üzereydi. Libya'da uçaklar geldiğinde "Mersi Fransa" diye bayrak salladı bu muhalifler.

'Sezai Karakoç benim için bir umuttu'
Eskişehir'de olmanıza rağmen nasıl entelektüel camiadaki herkesin abisi oldunuz?
Ben her düşünürün kendi dönemi içinde değerlendirilmesini düşünüyorum. Necip Fazıl'ın milliyetçi, mezhepçi, vatancı, toprakçılığı o dönemde mazur görülebilirdi. İslamcı bir vizyon, bir proje yoktu. Fakat Sezai Karakoç'un Türkiye için yeni bir imkan, yeni bir başlangıç, yeni bir ufuk, yeni bir dil ve perspektif olabileceğini düşündüm. Sezai Karakoç'u tanıtmanın önemine inandım. Bunun için iki defa Türkiye'yi dolaştım, abone topladım. İddia ediyorum ilk defa bir İslami dergi, Diriliş, 2000 abonesi hazır olarak çıktı. Üretmen Han'da büro tuttuğumda masamız, sandalyemiz yoktu. Günlerce bir buzdolabı kolisinin üzerinde çalıştım. Dergileri sırtıma yüklüyor ambara götürüyordum. Sonra Ankara'da Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören'le tanıştım. Onların dergilerinin tanıtımı için de çaba harcadım. Edebiyatla, sanatla ilgisi olan herkesle bir şekilde tanışıyorduk. Beşir Atalay İzmir'de öğrenciydi. Abdullah Gül İstanbul'da öğrenciydi daha sonra Sakarya'ya gitti. O günlerde sık sık bir araya geliyorduk. Taşrada yaşamama rağmen buraya mahkum olmadım.
Bir de 'Deneme' dergisi maceranız var?
Eskişehir'e gelir gelmez gençlerle temasa geçip Deneme dergisini çıkardık 1971'de. Nabi Avcı Lise 1, Ahmet Kot Ortaokul 3. sınıf öğrencisiydi. Kuran'ı Kerim "En güzel dille anlatın" buyuruyor. En güzel dilin edebiyat olabileceğini, edebiyat aracılığıyla konuşmayı, anlatmayı düşünüyorduk. Sonra edebiyat hayatının da, İslami düşünce hayatının da Türkiye'de yeteri kadar bağımsız olmadığını, edebiyat aracılığıyla tarihe tanıklık edilemediğini, tarihin konuşulmadığını, edebiyatın daha çok bireysel fantezilerle sınırlı olduğunu gördüm.
Ümmet sizin için önemli. Bu bilinç nasıl gelişti?
Camiada bir İslam ümmeti düşüncesi vardı ama soyuttu. O dönemde aileden aldığım terbiyeyle bir ümmet düşüncemiz vardı. Biz aileden aldığımız tecrübeyle ümmetin bütün renklerine açık olmaya, farklı yorumları anlamaya ya da bu yorumları ortaya çıkaran tarihsel nedenleri anlamaya çalışıyordum. Ümmetle ilgileniyoruz. Hamidullah Erzurum'a geldiğinde ziyaretine gidiyoruz. Derslerini dinliyoruz. Osman Turan, Osman Yüksel Serdengeçti sentezci oldukları için onlardan uzaklaştık. Necip Fazıl'dan ise o İdeolocya Örgüsü'nü okuduktan sonra...
Yazılarınızı deneme tarzı yazıyorsunuz. Neden deneme?
Ben profesyonel değilim, asla böyle bir arzum olmadı. Herhangi bir konunun uzmanı değilim. Ben kendisini İslam ümmetinin sorumlu bir parçası telakki eden bir insanım. Hiç kimseye ağabeylik yapmak, üstadlık etmek, cemaat kurmak, emir vermek gibi bir amacım olmadı. Konuşulmasını arzu ettiğim şeyleri yazıyorum. Burada konuşuyoruz, konuştuğumuz şeyleri daha sonra yazıyorum. Deneme daha fazla özgürlük alanı verdiği için deneme tarzı yazıyorum, özel bir yakınlığım yok. Çünkü ben düşünmekten çok düşündürtüldüğümüzü düşünüyorum. Onun için neyi konuşacağımıza kendimizin karar vermesi benim için hayati bir sorun. Münasebetsiz bir soru beni fiilen rahatsız eder. Hatta hastanelik olduğum olmuştur, tansiyonum yükselir.

Bütün kitaplarımı yağmaladılar
2000 yılında gece yarısı eviniz arandı ve tutuklandınız. Neler yaşandı o gece?
Selam Gazetesi'nde yazılar yazıyordum. Selam Gazetesi Siyonist karşıtı ve İran'a yakınlık duyan bir gazeteydi. Dolayısıyla bu operasyonun içinde yabancı güçlerin olduğunu düşünenlerdenim çünkü bizzat şahit oldum. Evim hallaç pamuğu gibi didik didik edildi. Döşemelerin altına bile tek tek bakıldı silah saklamış mıyım diye. Tüm kitaplarım yağma edildi ve 6 çuval kitap belge, fotoğraf alındı. Sonra büroma geldik. O dönemde büromda elektrik de yok, telefon da. Buna imkanımız da, ihtiyacımız da yok. Gariptir buraya dünyadan da olmak üzere çeşitli yerlerden röportaj için gelirler ama kimse sormaz. "1980'den sonra nasıl yaşadın, nasıl başardın" diye. Burayı da yağmaladılar. Sorgu odasında soruları kendileri sormuyordu. Onlara yukarıdan sorular geliyor, onlar soruyor sonra tekrar sorular geliyordu. Yukarıda çevirmenler olduğunu da keşfettim. O gece Selam Gazetesi'nin bütün mensupları toplandılar. Hepsi çok masum insanlardı. Çok acılar çektiler. Onların çocukları Eskişehir yollarında büyüdü. Onlara kimse sahip çıkmadı. Çok korktular. Bu ailelere kimse müdahale etmedi. O sorgulama süreci çok yorucu. Bu sorgulama bitse de hapishaneye gidip bir yatsam diyorsunuz, o hale getiriyorlar sizi. Hala ismini bilmiyorum, savcının inisiyatifiyle serbest kaldım. Belki ben de 5 yıl hapis yatacaktım, idamla yargılanacaktım, örgütün lideri ben olacaktım.

İnternet dostluğu zayıflattı
Yazılarınızı neden daktiloyla yazıyorsunuz?
İnternet çağında kitaba ilgi azalıyor. Bu yüzden muhataplarımızla konuşamıyoruz. Ben daha daktilo çağındayım. Hala dünyanın her yanına mektuplar yazıyorum. Biraz geç oluyor (gülüyor) ama hiç değilse ben doğrudan haberler alıyorum. Bu bir tarz meselesi. Kitabın yoğunluğundan uzaklaşmamak için. İnternetle teması olan bütün dostlarımızın kitaptan uzaklaştığını biliyorum. Ayrıca internet yüz yüze ilişkileri de, sıcak dostane ilişkileri de zayıflattı. İnternetin bana kazandıracaklarını kitaplardan elde edebiliyorum. Cep telefonu da kullanmıyorum. Beni uluorta yerli yersiz meşgul edebileceğinden korkuyorum. Evimde de büromda da telefonlar yeni. Zaten asosyal biriyim. Telefonu çevirmek benim için zordur. Çok samimi olduğum arkadaşlarıma rahatça telefon edebilirim.
Sağlık durumunuz nasıl?
Tedavim sürüyor. 3 ayda bir İstanbul'a kontrole gidiyorum. Teyakkuz halindeyiz. Ölümü de hayatı da var eden Rabbimiz. Kanserin kendisinden çok ismi baskılayıcı. Kanser olduğumu öğrendiğim gün şöyle bir duygu yaşadım, dedim ki bu şeye teslim olup duygusal alana geçmek de var, eski hayatı sürdürmek de var. O gün çocukların evindeydim. Zamanın Sınavından Geçmek kitabını yazmaya başladım. Ameliyat olacağım gün kitabı yayıncıya teslim ettim. O da ameliyattan bir hafta sonra kitabı getirdi. Şimdi Hece Yayınları'ndan Küresel Çağda Kaybolmak diye bir kitabım yayınlanıyor. Ölmez sağ kalırsam Küresel Çağda Varolmak diye bir kitap da yazmak isterim.
"Irmağın içli sesi - Atasoy Müftüoğlu" kitabı yayınlandı. Ne hissettiniz kitabı elinize alınca?
Ben hakkımda yazılanları okumada zorluk çeken birisiyim. Birkaç arkadaşın yazısını okudum, diğerlerini okumaya cesaret edemedim. Duygulandım ama Rabbim şahittir mahcup oldum. Bu mahcubiyetim de devam ediyor. Ama bana göre eleştirel bir yanı da olmalıydı o kitabın. Böyle bir yanı yok.
Röp: Emeti Saruhan / Yenişak
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#6
Müftüoğlu: Kur'an'a Yeni Bir Okuma Gerek


Yazar Atasoy Müftüoğlu, Kur'an-ı Kerim'i okuduğumuzu fakat içselleştirerek hayatımıza yansıtmadığımızı ifade ediyor.

Atasoy Müftüoğlu: "Kur'an'ın ve sünnetin 21. yüzyılı nasıl şekillendireceğine ilişkin yeni bir okuma biçimi lazım. Kur'an-ı Kerim'i bir yerde tartışma yaparken kullanmak üzere değil, hayatımızı düzenlemek üzere okumalıyız"
Yeni Şafak gazetesinden Emeti Saruhan'ın yazar Atasoy Müftüoğlu ile yaptığı röportajın ikinci bölümü:
***
Küreselleşmenin bazı konularda özgürlük sağladığından söz etmiştik. Başka artıları da var mı?
Küreselleşme Amerikancılığın, emperyalizmin yeni adı. Tüketim kültürünün küreselleşmesi zihinsel anlamda, kalbi anlamda, ruhi anlamda tükenişimize sebep oldu. Bugün insanlar tüketim tapınakları peşindeler. İhtiyaçlarımızı reklamlar belirliyor. Bugün cemaat liderleri bile pazarlanıyor. Biz postmodernite ile hesaplaşamadık, moderniteye bir yanıt veremedik, kendi modernitemizi de oluşturamadık. Biz araftayız. Bizim için bir gelecek yok. Hâlâ Batı'nın teknolojisini alalım ama kültürünü bırakalım diyoruz. Fakat nasıl yapacağımıza ise cevap veremedik. Postmodern küresel kültürün bu modern putlarla ilgili bir eleştirisi var. Dolayısıyla küresel kültür, ulusal devletle devletin bir ikon haline gelmesiyle de savaşıyor. Küreselleşmeden bu anlamda yararlanılabilir ya da küreselleşmenin bize kazandırdığı iletişim devrinden yararlanılabilir. Bu enformasyon çağında biz hala ümmetle konuşmuyoruz. Ümmet ne düşünüyor konuşmuyoruz.
Müslümanlar neden Müslümanlıklarını ancak modern hayat içinde sürdürebileceklerine inanıyorlar?
Ya gelenek içinde ya modernitenin içinde kalarak... Geleneğin içinde kalarak bir mistisizme bağlanması gerekiyor. Çünkü o her gün vaatte bulunuyor. Türkiye'de yaşamış ne kadar şeyh, üstad, lider, parti başkanı varsa hepsini tanıyorum. Hepsinin de bir kahin olduğunu biliyorum. Hepsi cemaatlerini şöyle yönlendirdiler. "Filanca gün her şey çok iyi olacak." Nasıl iyi olacak? Bunun için bir eyleminiz mi var? Çünkü Hazret rüya gördü. Tamam bitiyor. Bizim eylemimiz olmadan nasıl iyi olacak diye sormadı kimse, hâlâ da sormuyor. Müslümanlar tekrar tarihe dönmek istiyorsa akla dönmeli.
Vahyi bir anlayışı kuşanmak nasıl olacak?
Bugün buraya Mevlana gelse, İbn-i Arabi gelse yararlanamayız. Niçin Mevlana okuyorsunuz, okumayın. Sezai Karakoç okuyun. Sezai Karakoç zamana gerektiği gibi tanıklık ediyor mu o ayrı bir tartışma konusu ama Nizar Kabbani ediyor. Şiiriyle savaşa katılıyor. Şiiriyle "hayır" diyor. Aşkı da, edebiyatı da, sanatı da konuşuyor. Herkes Kur'an'la ilgili çok şey biliyor. Ben Kur'an'ın sizi baskılamak için ya da bir tartışmayı kazanmak için kullanılmasına karşıyım. Çünkü Kur'an bizden bir ahlak ister, bir davranış biçimi ister, bir toplum biçimi ister, bir siyaset biçimi ister. Kur'an-ı Kerim 21. yüzyılı nasıl şekillendirecek? Kur'an'ın ve sünnetin 21. yüzyılı nasıl şekillendireceğine ilişkin yeni bir okuma biçimi lazım.
Yeni bir tefsir mi lazım?
Olabilir yeni bir tefsir olabilir. Biz bütün tefsirleri eleştirel bir yaklaşımla okumalıyız. Evvela Kur'an-ı Kerim'in bütününe ilişkin genel bir yaklaşımımız olmalı. Böyle tartışıp durmamalıyız. Şunu iddia ediyorum; İslam ümmeti 1430 yıldan beri Kur'an-ı Kerim'i nasıl okuyacağına karar verememişse bundan sonra 1430 yıl daha karar veremeyecek. Böyle bir şey olamaz. Burada zihinsel, kalbi bir tembellik var. Her ibadet bize bir farkındalık kazandırır. Ümmet bilinçli olarak bir defa haccetse Amerika Irak'ı işgal edemeyecek. Dolayısıyla Kur'an-ı Kerim'i bir yerde tartışma yaparken kullanmak üzere değil, hayatımızı düzenlemek üzere okumalıyız.

Ortadoğu'da yüzler değişti sistem aynı
Ortadoğu'da yaşananlarla ilgili ne diyorsunuz?
Ortadoğu hakkında ne düşüneceğimizi bile bilmiyoruz. Devrim oldu mu, olmadı mı? Hakan Albayrak "Devrim olmadı diyenler ahmaktır" dedi. O ahmaklardan biri de benim.
Afrika diktatörleri İslam'ı perde gibi kullanarak bütün kötülükleri yapıyor diyordunuz. En azından onların gitmesi iyi olmadı mı?
Birtakım yüzler değişti ama bir diktatörün değişmesiyle devrim olmaz. Yapısal hiçbir değişim olmadı ve yakında olacağına dair de bir proje, bir çalışma yok. Evvela devrimi yapacak kadrolar yok, liderlik yok, fikir yok. İki şey var. Bu genç kuşaklar vatandaş olmak istiyorlar. Pragmatik talepleri var. İş istiyorlar, aş istiyorlar. İkinci olarak demokratik talepleri var. Bir diktatörü devirmek kuşkusuz anlamlı bir şey ama benim sorum şu; Kaddafi'yi devirenler muhalifler mi? Hayır değil.
KADDAFİ KÜRESEL PROJELERİ REDDETTİ
Kimler devirdi peki Muammer Kaddafi'yi?
İngiliz ve Fransız işbirlikçiler. Bütünlük olsun diye aralarına bir takım unsurlar katıyorlar. Libya'ya dehşetengiz şekilde zulmedildi. Kamuoyu bunları bilmiyor. Kaddafi'nin diktatör olduğu doğru ama Avrupalılar Kaddafi ile uzun süredir temas halindeydiler. Avrupa enerji için Libya güneşini kullanmak istiyor. Kaddafi reddediyor. İkincisi Afrikon projesi. Yeni bir Amerikan ordusu. Silahlı güçlerden oluşmuyor. Antropologlar, tarih felsefecileri, kültür felsefecileri, siyaset felsefecilerinden oluşuyor. Afrika'nın zihnini yeniden konumlandırmak isti-yorlar. Kaddafi bunu da reddedi-yor. Şimdi Fas kabul edecek, orada konumlanacaklar. Kaddafi'nin euronun baskısına karşı Afrika Lirası teklifi vardı. Bu hayata geçirilmek üzereydi. Libya'da uçaklar geldiğinde "Mersi Fransa" diye bayrak salladı bu muhalifler.

'Sezai Karakoç benim için bir umuttu'
Eskişehir'de olmanıza rağmen nasıl entelektüel camiadaki herkesin abisi oldunuz?
Ben her düşünürün kendi dönemi içinde değerlendirilmesini düşünüyorum. Necip Fazıl'ın milliyetçi, mezhepçi, vatancı, toprakçılığı o dönemde mazur görülebilirdi. İslamcı bir vizyon, bir proje yoktu. Fakat Sezai Karakoç'un Türkiye için yeni bir imkan, yeni bir başlangıç, yeni bir ufuk, yeni bir dil ve perspektif olabileceğini düşündüm. Sezai Karakoç'u tanıtmanın önemine inandım. Bunun için iki defa Türkiye'yi dolaştım, abone topladım. İddia ediyorum ilk defa bir İslami dergi, Diriliş, 2000 abonesi hazır olarak çıktı. Üretmen Han'da büro tuttuğumda masamız, sandalyemiz yoktu. Günlerce bir buzdolabı kolisinin üzerinde çalıştım. Dergileri sırtıma yüklüyor ambara götürüyordum. Sonra Ankara'da Nuri Pakdil ve Rasim Özdenören'le tanıştım. Onların dergilerinin tanıtımı için de çaba harcadım. Edebiyatla, sanatla ilgisi olan herkesle bir şekilde tanışıyorduk. Beşir Atalay İzmir'de öğrenciydi. Abdullah Gül İstanbul'da öğrenciydi daha sonra Sakarya'ya gitti. O günlerde sık sık bir araya geliyorduk. Taşrada yaşamama rağmen buraya mahkum olmadım.
Bir de 'Deneme' dergisi maceranız var?
Eskişehir'e gelir gelmez gençlerle temasa geçip Deneme dergisini çıkardık 1971'de. Nabi Avcı Lise 1, Ahmet Kot Ortaokul 3. sınıf öğrencisiydi. Kuran'ı Kerim "En güzel dille anlatın" buyuruyor. En güzel dilin edebiyat olabileceğini, edebiyat aracılığıyla konuşmayı, anlatmayı düşünüyorduk. Sonra edebiyat hayatının da, İslami düşünce hayatının da Türkiye'de yeteri kadar bağımsız olmadığını, edebiyat aracılığıyla tarihe tanıklık edilemediğini, tarihin konuşulmadığını, edebiyatın daha çok bireysel fantezilerle sınırlı olduğunu gördüm.
Ümmet sizin için önemli. Bu bilinç nasıl gelişti?
Camiada bir İslam ümmeti düşüncesi vardı ama soyuttu. O dönemde aileden aldığım terbiyeyle bir ümmet düşüncemiz vardı. Biz aileden aldığımız tecrübeyle ümmetin bütün renklerine açık olmaya, farklı yorumları anlamaya ya da bu yorumları ortaya çıkaran tarihsel nedenleri anlamaya çalışıyordum. Ümmetle ilgileniyoruz. Hamidullah Erzurum'a geldiğinde ziyaretine gidiyoruz. Derslerini dinliyoruz. Osman Turan, Osman Yüksel Serdengeçti sentezci oldukları için onlardan uzaklaştık. Necip Fazıl'dan ise o İdeolocya Örgüsü'nü okuduktan sonra...
Yazılarınızı deneme tarzı yazıyorsunuz. Neden deneme?
Ben profesyonel değilim, asla böyle bir arzum olmadı. Herhangi bir konunun uzmanı değilim. Ben kendisini İslam ümmetinin sorumlu bir parçası telakki eden bir insanım. Hiç kimseye ağabeylik yapmak, üstadlık etmek, cemaat kurmak, emir vermek gibi bir amacım olmadı. Konuşulmasını arzu ettiğim şeyleri yazıyorum. Burada konuşuyoruz, konuştuğumuz şeyleri daha sonra yazıyorum. Deneme daha fazla özgürlük alanı verdiği için deneme tarzı yazıyorum, özel bir yakınlığım yok. Çünkü ben düşünmekten çok düşündürtüldüğümüzü düşünüyorum. Onun için neyi konuşacağımıza kendimizin karar vermesi benim için hayati bir sorun. Münasebetsiz bir soru beni fiilen rahatsız eder. Hatta hastanelik olduğum olmuştur, tansiyonum yükselir.

Bütün kitaplarımı yağmaladılar
2000 yılında gece yarısı eviniz arandı ve tutuklandınız. Neler yaşandı o gece?
Selam Gazetesi'nde yazılar yazıyordum. Selam Gazetesi Siyonist karşıtı ve İran'a yakınlık duyan bir gazeteydi. Dolayısıyla bu operasyonun içinde yabancı güçlerin olduğunu düşünenlerdenim çünkü bizzat şahit oldum. Evim hallaç pamuğu gibi didik didik edildi. Döşemelerin altına bile tek tek bakıldı silah saklamış mıyım diye. Tüm kitaplarım yağma edildi ve 6 çuval kitap belge, fotoğraf alındı. Sonra büroma geldik. O dönemde büromda elektrik de yok, telefon da. Buna imkanımız da, ihtiyacımız da yok. Gariptir buraya dünyadan da olmak üzere çeşitli yerlerden röportaj için gelirler ama kimse sormaz. "1980'den sonra nasıl yaşadın, nasıl başardın" diye. Burayı da yağmaladılar. Sorgu odasında soruları kendileri sormuyordu. Onlara yukarıdan sorular geliyor, onlar soruyor sonra tekrar sorular geliyordu. Yukarıda çevirmenler olduğunu da keşfettim. O gece Selam Gazetesi'nin bütün mensupları toplandılar. Hepsi çok masum insanlardı. Çok acılar çektiler. Onların çocukları Eskişehir yollarında büyüdü. Onlara kimse sahip çıkmadı. Çok korktular. Bu ailelere kimse müdahale etmedi. O sorgulama süreci çok yorucu. Bu sorgulama bitse de hapishaneye gidip bir yatsam diyorsunuz, o hale getiriyorlar sizi. Hala ismini bilmiyorum, savcının inisiyatifiyle serbest kaldım. Belki ben de 5 yıl hapis yatacaktım, idamla yargılanacaktım, örgütün lideri ben olacaktım.

İnternet dostluğu zayıflattı
Yazılarınızı neden daktiloyla yazıyorsunuz?
İnternet çağında kitaba ilgi azalıyor. Bu yüzden muhataplarımızla konuşamıyoruz. Ben daha daktilo çağındayım. Hala dünyanın her yanına mektuplar yazıyorum. Biraz geç oluyor (gülüyor) ama hiç değilse ben doğrudan haberler alıyorum. Bu bir tarz meselesi. Kitabın yoğunluğundan uzaklaşmamak için. İnternetle teması olan bütün dostlarımızın kitaptan uzaklaştığını biliyorum. Ayrıca internet yüz yüze ilişkileri de, sıcak dostane ilişkileri de zayıflattı. İnternetin bana kazandıracaklarını kitaplardan elde edebiliyorum. Cep telefonu da kullanmıyorum. Beni uluorta yerli yersiz meşgul edebileceğinden korkuyorum. Evimde de büromda da telefonlar yeni. Zaten asosyal biriyim. Telefonu çevirmek benim için zordur. Çok samimi olduğum arkadaşlarıma rahatça telefon edebilirim.
Sağlık durumunuz nasıl?
Tedavim sürüyor. 3 ayda bir İstanbul'a kontrole gidiyorum. Teyakkuz halindeyiz. Ölümü de hayatı da var eden Rabbimiz. Kanserin kendisinden çok ismi baskılayıcı. Kanser olduğumu öğrendiğim gün şöyle bir duygu yaşadım, dedim ki bu şeye teslim olup duygusal alana geçmek de var, eski hayatı sürdürmek de var. O gün çocukların evindeydim. Zamanın Sınavından Geçmek kitabını yazmaya başladım. Ameliyat olacağım gün kitabı yayıncıya teslim ettim. O da ameliyattan bir hafta sonra kitabı getirdi. Şimdi Hece Yayınları'ndan Küresel Çağda Kaybolmak diye bir kitabım yayınlanıyor. Ölmez sağ kalırsam Küresel Çağda Varolmak diye bir kitap da yazmak isterim.
"Irmağın içli sesi - Atasoy Müftüoğlu" kitabı yayınlandı. Ne hissettiniz kitabı elinize alınca?
Ben hakkımda yazılanları okumada zorluk çeken birisiyim. Birkaç arkadaşın yazısını okudum, diğerlerini okumaya cesaret edemedim. Duygulandım ama Rabbim şahittir mahcup oldum. Bu mahcubiyetim de devam ediyor. Ama bana göre eleştirel bir yanı da olmalıydı o kitabın. Böyle bir yanı yok.
Röp: Emeti Saruhan / Yenişak
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#7
Müslüman iddia sahibi olmalı!



Atasoy Müftüoğlu, bize dayatılan gündemi değil, kendi gündemimizi tartışabilmeyi salık verdi.



Atasoy Müftüoğlu, 2 Mart 2O12 Cuma günü Sakarya Erenler Kültür Merkezi’nde “Son Gelişmeler Işığında İslam Dünyası” adlı bir konferans verdi. Konferansa globalleşme ve küreselleşmenin dünya üzerindeki olumsuz etkilerini vurgulayarak başlayan mütefekkir yazar “zaman ve mekânın sıkıştığı bir çağda yaşıyoruz, dünya bir gözlemcinin ifadesiyle artık küçük bir köyden ibaret” ifadelerini kullandı. Medyanın bugün uyuşturucu bir vazife gördüğünü ve insanların artık olayları sadece görünürlükleriyle değerlendirdiğini vurguladı. Derinliğe inme çabamız olmadığını, sorumluluk sahibi bir müslümanın, gazeteci mantığıyla olayların sadece yüzeyselliğiyle ilgilenip “neler oluyor” yerine “neden oluyor” sorusunu sorması gerektiğini belirtti.

Düşünmüyoruz, başkalarının düşüncelerine maruz kalıyoruz

Bir sorgulamanın şart olduğunu vurgulayan yazar ”analiz üretebilen, muhalefet üreten bir geleneğimiz olabilseydi eğer, olaylara daha eleştirel bir gözle bakabilirdik” dedi.

“Düşünmüyoruz, başkalarının düşüncelerine ve düşündürtmesine maruz kalıyoruz. Genelde bir hizbin, cemaatin kısıtlayıcılığıyla karşı karşıya kalıyoruz. Farkındalık bir müslümanın sahip olması gereken en önemli ayrıcalık olmalı. Eğer yaptığımız ibadetleri farkındalık şuuruyla yapmıyorsak bu ibadetlerin hiçbir anlamı yok. Tarihe maruz kalıyoruz. Modern tarih bugün müslümanları bir istatistik malzemesi olarak görmektedir. Müslümanlar yıllardır Batı tarafından bir meydan okumayla karşı karşıyalar ve bu meydan okuma karşısında hep suçluluk psikolojisiyle kendimizi savunma pozisyonundayız. Ya maruz kaldık ya da uzlaşmaya çalıştık Batıyla. Bu iki yöntem dışında hiçbir yolu denemedik. Kendimize ait bir model üretebilme özgürlüğümüz ve özgüvenimiz yok. Bizler İslam’ın üretip aynı zamanda da dünyayı yönetebileceğine inanmıyoruz. Hepimizin bilinçaltında öğretilmiş aşırılıklar mevcut. Tek akıl bir saplantıdır. Tek aklı referans alanlar kutsallaştırırlar bir şeyleri ve eleştirmeyi unuturlar. Bir kavgamız olmalı, hayır diyebilmeliyiz ve hayır demenin, yeri geldiğinde büyük bir erdem olduğunu unutmamalıyız.

Bugün İslam davası gibi bir derdimiz yok, kendi kavramlarımızdan vazgeçtik.Gündemimizi seküler kavramların kurduğu olaylar işgal etmiş durumdadır. Zihinsel bağımsızlığımızı kazanmadan yol almamız mümkün değildir. Bunun için büyük bir mücadele vermek zorundayız. Dönüşüm ancak bu mücadeleden sonra mümkün olabilir. Zihinsel olarak bağımlı olduğumuz için algılarımızda da kuşatılmış durumdayız. Başkalarının istediği gibi algılıyoruz olayları, bakış açımızı onlar belirliyorlar. Bugün Afganistan diye bir yer yok gündemimizde, unuttuk Afganistan’ı ve onun gibi pek çok yeri. Amerika zihnimizde bir Afganistan modeli oluşturdu. Ve hepimiz onların artık birer terörist olduğunu düşünüyoruz.



Ortadoğu’da gerçek bir devrim olmadı


Ortadoğu’da gerçekleşen devrim, algımızda oluşturulmuş bir algı aslında. Uyuşturulduğumuz için hakikatin farkında değiliz. Medya bu görevi çok iyi yerine getiriyor ve bizler sadece olayların görünen kısımlarıyla ilgilendiğimiz için olayların derinine inmek gibi bir derdimiz yok. Suriye’de oluşturulan bir muhalefet var maalesef. Bunun nedeni Arap Baharı sonrası “neden oluyor” sorusunu sormamamızdır. Gerek Suriye’de yaşanan gelişmeleri gerekse de diğer İslam ülkelerinde gerçekleşen olayları sorgulayıcı bir bakış açısıyla ele almak zorundayız.

Batı bugün “tarihin sonu geldi” tartışmalarını İslam’ın kendi başına ortaya bir şeyler koyamayacağı algısını benimsetmek için ortaya atmaktadır. “Demokrasi gelinen son noktadır, ilerisi yoktur” anlayışıyla bizleri hapsetmeye çalışıyorlar. Gençliğin neoliberal bir hayat anlayışına sahip olunması için çaba sarfediliyor. Zamanında nasıl ki Sovyetlere karşı komünizm için İslam araçsallaştırıldıysa bugün de ılımlı İslam anlayışıyla aynı şey yapılmaya çalışılıyor. Hoşgörü, diyalog kavramları Hint mistisizmine ait kavramlardır. Bizim kültürümüzle uzaktan yakından bir ilgisi bulunmamakta bu kavramların.

Artık müslümanca değil, demokratik iddialarımız var

Kültümüzün bir getirisi olarak romantik bir toplumuz. Eğer bu romantiklik gerçeklerle yüzleşmemizi engelliyorsa bu romantiklik hastalığa dönüşür. Sığ bir romantizm hastalığına yakalanmışız hepimiz, reel politikaya mahkum edilmişiz, neden ahlakî bir politika üretemiyoruz. Zihinsel manada konformizm bilmenin düşmanıdır. Statüko, muhafazakârlık bilincin düşmanıdır. Artık kimsenin müslümanca iddiaları yok, demokratik iddiaları var. Halbuki taklit edenler düşünsel olarak intihar ediyorlar.

Gençlere en büyük tavsiyem, kendi düşünceleriniz olsun ve kendi bakış açınızla olayları değerlendirin, sorgulayın, tek aklı kutsallaştıranlardan olmadan “neden oluyor” sorusuyla hareket edin, bize gelmeden önce kendinize gelin” ifadeleriyle konferansını sonlandırdı.



Selma Elmas, kendimize gelebilmek ümidiyle notlarını aktardı
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#8
Mevlana bir emperyal proje olmamalı!



Atasoy Müftüoğlu Bursa’da konuştu. Mevlana'nın emperyal bir proje olarak kullanılmak istendiğini ifade etti.



Bursa, Elifder, Buseyder ve Kalemder derneklerinin vesilesiyle geçtiğimiz Cumartesi günü Atasoy Müftüoğlu'nu ağırladı. 31 Mart gecesinde Bursa'ya gelen Atasoy Müftüoğlu Barış Manço Kültür Merkezi'nde salonda bulunanların çokça istifade ettiğini düşündüğüm bir konferans verdi. Salondaki yoğunluğa, annesine ve bana illallah getiren arkamdaki çocuğa ve son dakikada haberdar olup toplantıya yorgun argın yetişmeme rağmen güzel şeyler not etmişim. Güzel derken aslında çok da iç açıcı değildi. İçler acısıydı hatta. Zira beni “farkında olmak” kadar kederlendiren bir diğer şey “farkında olmadığımın farkına varmak”tır.
Konferansta Atasoy Müftüoğlu’nun söyledikleri özetle şöyleydi:
Her şey var ama kırmızı mürekkebimiz yok!
Bir halk, bir kültür, bir topluluk zihinsel iradesini kazanmak zorundadır. İslam'ın referans kaynağı olmadığı bir ülkede yaşadığımız gerçeğinin farkında olmalıyız. Demokrasiyi tek seçenek olarak sunan ve dayatan bu sansasyonel dünyada bizler, kendimizin Müslümanca bir hayat tarzı içerisinde yaşadığını zannediyoruz.
Size, bu gerçeğe dair bir öykü anlatmak istiyorum: Soğuk savaş döneminde Alman bir muhalif Sibirya'ya gönderiliyor. Giderken de şöyle diyor: “Ben gidince size mektup yazacağım. Ama mektubu şifreli yazacağım. Eğer mektubu mavi mürekkeple yazarsam yazdığım her şey doğru demektir. Ama kırmızı mürekkeple yazarsam yazdığım her şeyin yanlış olduğunu bilin.” Sonra bir mektup geliyor muhaliften; “Burada her şey çok güzel. İnsanlar sinemaya gidiyor, alışveriş yapıyor, gülümsüyor ve mutlu yaşıyor. Refah içindeler. Eğitim imkânları var, alışveriş imkânları, barınma ve eğlenme imkânları var. Her şey var, var olmasına ama bir tek kırmızı mürekkep yok.”
Bizler de bir yolunu bulup mektubumuzu kırmızıyla tanımlamalıyız.
Siz ne tür bir uyuşturucu alıyorsunuz?
Özneyi ideolojik ve ırkçı iktidar adına nesneleştiren bir düzen içerisindeyiz. Taahhüt edilen dil, sınırlarımızı ve sorumluluk alanlarımızı belirliyor. Biz bir takım kişisel ibadetlerimizle İslâm'a ait olduğumuzu zannederken aslında evlerimizdeki özgürlüğümüzü dahi kaybetmiş bir durumda yaşıyoruz. İnternet ve televizyonla birlikte medya uyuşturucusunu almaya başladık. Okullarda ideolojik uyuşturucular aldık. Cemaatlerden efsanevî uyuşturucular aldık. Gayri İslamî olduğu halde sürekli menkıbeler uydurulan cemaatlerle uyuşturulduk. Menkıbe fabrikalarında çok yönlü, endüstriyel menkıbeler üretildi ve biz onları aldık. Oysa kimse dokunulmaz değildir. Mutlak ve masum değildir. Efsaneleri yakasından tutup bir insan olarak aramıza dönmelerini sağlamalıyız. Müslümanlar kamusal hayata seküler bir kıyafetle girmek zorunda değil. Bu yüzden tek bir akla kapanmak mümkün değil. Bu bir cezaevine kapanmaktan farksızdır.
Mezheplerin lehinde veya aleyhinde konuşmak dahi talihsizliktir. Bizim işimiz bu olmamalı. Bir cemaatimiz olabilir ama onun aklını kutsamayacak, imajını parlatmayacak, onu yüce ve sonsuz görmeyeceksek olmalı. Aksi takdirde bu, bireysel ve sosyal bir azaptır.
Uzlaşarak tarihe tanıklık etmek mümkün değildir!
Sorgulayamaz ve itiraz edemez hale geldik. Burada büyük bir yanlışlık var. Bizim eleştirel dile ve kadroya ihtiyacımız var. O yüzden gençlere sık sık söylüyoruz: “Bize gelmeyin, kendinize gelin.” Biz size herhangi bir efsane anlatamayız, mucize sunamayız. Sizler sorulara cevaplarınızı kendi çabalarınızla arayacak ve kendi gözlerinizle gerçekleri göreceksiniz. Kendi tercihlerinizin öznesi olun. Allah'a ait olun. Sizin adınıza başkaları karar vermesin. Yaptıklarınızı yalnızca Allah adına yapın. Ki; yaptıklarınız ancak o zaman değer taşır. Unutmayın; bizim ülkemiz İslam ve bizler de Allah'a aidiz.
Bunun farkına varabilmek için son beş yüz yılda hangi yazar, hangi şair, hangi düşünür ne söylemiş bilmeliyiz. Bunu bilmeye çalışırken de o yazarın, o şairin, o düşünürün kendi döneminin şartlarını muhakkak göz önünde bulundurmalıyız. Misal, Yûnus Emre kendi döneminde şöyle bir söz söylemiştir; “Dövene elsiz gerek, sövene dilsiz gerek.” Ama şimdiki zamana bu sözü ancak şu şekilde uyarlayabiliriz: “Dövene dövmek gerek, sövene sövmek gerek.” Bizler ancak tarihsel sorumluluk alarak tarihe tanıklık edebiliriz. Taviz vererek ya da uzlaşarak tarihe tanıklık etmek mümkün değildir. Taklit etmemeliyiz bir de. Taklit eden bir kültür yeni bir başlangıç yapamaz ve sürekli tıkanır. Birilerini taklit ediyorsak bilinç alanının dışındayız demektir. Taklit, bir intihar biçimidir.
Onlar için insanlar yalnız bir istatistikî konu
Gündemimize neyi alacağımıza, neyi nasıl konuşacağımıza biz karar vermiyoruz. Kitlelerin Müslümanca talepleri yok, kitlelerin artık pragmatik talepleri var. Devrim yapısal bir dönüşümü içerir ve kurumsal anlamda da bunu gerektirir. Bilmeliyiz; hiç bir savaşı ülkelerin antidemokratik uygulamalarına son vermek için açmadılar. Parlamentoları seçtiler ve dışta kalanlar kimsenin umurunda olmadı. Bağdat'ı vaktinde Moğollar işgal etmişti. Şimdi de modern Moğollar tarafından işgal edildi.
Libya'yı çok çabuk unuttuk mesela. Oysa Suriye'de de Libya'da da muhalefet icat edildi sadece. Şöyle ki; bir Fransız gazetesinde bir adamın söyleşisi yayınlanmıştı. Adam şunları söylüyordu gazeteciye: “Beyaz Saray'da Sovyetlerin bir Vietnam yaşaması gerektiği kararını aldık. Düşünce fabrikaları ürettik. Fikir danıştık, karar aldık. Bir program hazırladık ve evvela Afganistan'a gittik. Onlara Rusların onlarla savaşacağını söyledik. Hazırlanmalarını söyledik ve onları buna ikna ettik. Ardından Moskova'ya gittik ve onlara da Afganların savaşa hazırlandığını söyledik. Ruslara, kendilerinin bir Vietnam'a ihtiyacı olduğu fikrini aşıladık. Böylelikle savaş başladı. Binlerce insanın katledilmesine değerdi. Çünkü onlar bizim için yalnızca istatistikî bir konu.”
Mevlana emperyal bir proje adına mı kullanılıyor?
İslam’ı öne alan hareketler gençleri sayısal anlamda kazansa da bilinç olarak kazanamamışlardır. Buna bir örnek verecek olursam şunu anlatmam gerekir: Tunus’ta Suriye’nin Dostları toplantısı gibi bir toplantı oldu. Amerikan Dışişleri Bakanı oradan ayrılınca önce Fas’a sonra da Cezayir’e gitti. On tane genç adamla elini havaya kaldırarak “çak, çak, çak” yaptılar. Ve onlara şunu söyledi; “Bundan evvelki çalışmalarınız için size teşekkür ederiz. Bundan sonraki elli yılda da sizinle çalışmak istiyoruz.” Orada İslamî manada tek bir ima dahi yok.
Bakın, Müslüman olmak farkına varmak demektir. NATO faşizminin Afganistan’da, Pakistan’da dehşet saldığı bir dönemde NATO füzesini saklayan bir ülkede, romantizme aldanarak Müslümanca bir hayat sürdüğümüzü zannederek yaşıyoruz. Çünkü eleştirel bir dikkate sahip değiliz. Biz olayın romantik tarafıyla oyalanırken Amerika Arap Baharı için sekiz yüz milyon dolar para harcadı. Yalnızca bu değil; bizim için Kur’an tefsiri yazan Batılı bir istihbarat da söz konusu. Bizim kutsadıklarımızı bize kendi dillerince, anlatmak istedikleri gibi anlatan bir Batılı ekipten bahsediyorum. Bizim camiadan bir yazarın söylemesini beklerken ya da isterken Adalet Ağaoğlu söyledi: “Ben Mevlânâ’nın emperyal bir proje adına kullanıldığını düşünüyorum.”
Belki de kabahat hep sömürgecide değildir
Suya sabuna dokunmayan bir edebiyat, düşünce ve din hayatımız var. Bu yüzden kirli bir edebiyat, düşünce ve dinî hayatımız var. Putları değil fikirleri olan bir toplum olmamız gerek. Bizler ümmetin sorumlu bir parçası olmalıyız. Biz ümmet zemininde buluşmanın mümkün olduğuna inanmalıyız. Bu yüzden tarih felsefesi okumalarına önem vermeliyiz. Farklı yorumları ortaya çıkaran tarihsel nedenleri araştırmalıyız. Her düşünürü, şairi, yazarı kendi döneminin şartlarına göre değerlendirmeliyiz. Romantizmle, milliyetçilikle hatta faşizmle değil; eleştirel bir dikkatle bunu başarabiliriz. O zaman belki kabahatin kimde olduğunu da daha net görürüz. Belki de kabahat hep sömürgecide değildir, sömürülende de kabahat vardır.
Propagandalara aldanmamalıyız. Propaganda yoluyla elde edilmiş bilgiye bilgi denilemez. Aliya İzzetbegoviç’in bir sözü var: “Din hurafeleri yok etmezse hurafeler dini yok eder.” Bizler hurafeleri yok ederek, aslına uygun ve farklı fikirlerin farklı dayatmalarından kurtulmuş bir şekilde dini yaşamak istiyorsak son beş yüz yılın tarihini çok iyi bilmeliyiz.

Öznur Balık dinledi, not aldı ve aktardı
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,589
Beğeniler
2,664
Puanları
113
#9
Atasoy Müftüoğlu ile Ortadoğu Üzerine Söyleşi

Ortadoğu, geçtiğimiz yılın başından bu yana, tarihinin en ciddi kırılmalarından birine daha şahit oluyor. Neler olup bittiğine dair sakin kafayla düşünmeye vaktimiz olmayacak kadar hızlı gelişen olaylar, zihinlerimizi enformatik işgale açık hale getiriyor. Bu zihni hercümerç içerisinde, bırakın gelişmeleri, küresel olaylarla ilintili bütüncül bir perspektiften okumayı; algılarımıza servis edilen haber ve haber kaynaklarını sorgulama ihtiyacı dahi hissetmiyoruz.
Zulüm, kan ve gözyaşının hâkim olduğu bir yerde, isabetli yorumlar yapmanın ne denli incitici ve zor olduğunun farkındayız. Ancak tarihe göz attığımızda; İslam ümmetinin bu süreçlerde, doğru “mizan”ı arama gayretinden vazgeçtiği ve sonradan ödenen ağır bedellerin esbabının bu süreçlerde saklı olduğu gerçekleriyle karşılaşıyoruz.
Nedense, ithamların, iftiraların ve de fitnelerin kol gezdiği böyle zamanlarda, ümmetin âkil adamlarına başvurmayı akıl edemeyiz. Tam da bu sebeple-aynı hataya düşmemek adına, Türkiyeli Müslümanların ağabeyi konumunda olan, Türkiye’deki, bölgedeki ve küresel çaptaki gelişmelerle yakından ilgilenen ve yorumlarını “adalet” üzere serdeden Üstad Atasoy Müftüoğlu ile Ortadoğu’daki son gelişmeleri masaya yatırdık. İstedik ki âkil adamlarımıza istediğimiz(işimize geldiği) zaman değil; her zaman başvuralım.
Üstadın nitelikli delillerle altını doldurduğu bakış açısından oldukça istifade ettik. Siz değerli okuyucularımızın da müstefid olacağını ümit ediyoruz:

Öncelikle bizlere vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz hocam… Ortadoğu’daki son gelişmeleri masaya yatırmak istiyoruz sizinle. “Yapısal hiçbir değişim olmadı ve yakında olacağına dair de bir proje, bir çalışma yok” diyorsunuz. Yani kendinizi “devrim olarak nitelendirmeyenler” tarafında konumlandırıyorsunuz. Bunu genel hatlarıyla biraz açabilir misiniz? Ne oldu da milyonlarca insan, sokaklara döküldü ve ne oldu da bu insanlar bir “devrim”e imza atamadılar? Bunu iktidarların/dünya egemen güçlerinin, kendi muhalefetlerini “yeniden üretme(reproduction)” süreci olarak okuyabilir miyiz?
Çözümleme yapma bilincine sahip olmayan bireyler, toplumlar, cemaatler, tek akla, tek yoruma kapanırlar, kişisel yorumları izlerler, kendilerini kişisel yorumlarla sınırlandırırlar. Kapsamlı çözümlemelere kapalı olanlar, bağnazlığı/hizipçiliği seçmiş olurlar. Bizler, hepimiz medyatikleştirilmiş bir dünyada yaşıyoruz. Hepimiz medya uyuşturucularına maruz kalıyoruz; hayır, maruz kalmıyoruz, bu uyuşturucuları gönüllü olarak tüketiyoruz. Bütün tartışmaları çok ucuz, çok yüzeysel, çok basit karşıtlıklar temelinde sürdürüyoruz. "Neler oluyor" la ilgilenirken,"neden oluyor" la ilgilenmiyoruz. Çokuluslu medya, olayları emperyal çıkarlar doğrultusunda şekillendirdikten sonra bize intikal ettiriyor.
Olaylar/gelişmeler bize intikal ettiğinde deforme edilmiş olarak intikal ediyor; bizler, deforme olmuş olaylar etrafında spekülasyonlar yapıyoruz. Emperyal sistem; biz Müslümanlarla ilgili olarak, küresel çapta, kendi istediği doğrultuda bütünüyle dezenformasyona dayalı çarptırılmış, kirletilmiş bir "algı" biçimi oluşturuyor. Bizler olay-ları gerçekler üzerinden değil, sözünü ettiğim icat edilmiş algılar üzerinden takip ediyoruz.
Kolonyal düşünce ilk olarak sömürgeleştirmek istediği halkların bilincini sömürgeleştiriyor ve bu bilincin yeni bir dil, söylem, gerçeklik, isyan, ayaklanma muhalefet üretmesine engel oluyor. Kolonyal düşünce sömürgeleştirdiği toplumların kendi tarihlerini, kendi sistemlerini, kendi değerlerini, kendi tercihlerini üretmelerine izin vermez. Kolonyal düşünce bizim tarihimizi, bizim adımıza, bize sormadan oluşturur.
Bizler, bugün yaşandığı üzere yalnızca olayların kronolojisini biriktiriyor, konuşuyoruz. Sömürgeci etkileri, yönlendirmeleri, müdahaleleri eleştiriyoruz, eleştiriden öteye geçemiyoruz. Bunun için de, ciddi bir alternatif üretmeyi başaramıyoruz. Son bir yıl içerisinde tanık olduğumuz bütün ayaklanmaların İslami bir talepleri olmadı. Bütün bu ayaklanmaların yalnızca demokratik“ ve "pragmatik" talepleri var. Devrim tanımı uluorta, keyfi bir biçimde kullanılıyor, hiç bir gerçekliği yansıtmıyor.
Bu ülkelerde “devrim” gerçekleşmediğine dair elinizde deliller olduğunu ve bu deliller ışığında konuştuğunuzu söylüyorsunuz. Bunlardan biraz bahsedebilir misiniz?
Avrupa aydınlanması kendi normlarını evrensel normlar olarak sunarak dünyanın geri kalanını taşralılaştırdı. İslam toplumları bu kavramların evrenselliklerini reddetmeyi, bunlarla hesaplaşmayı, bunları sorgulamayı başaramadı. Toplumlarımız halen bu kavramların sürekli meydan okumalarıyla karşı karşıya bulunuyor. Bu kavramları ontolojik olarak tartışmayı bile başaramıyoruz. Bunu başaramadığımız için, kendi kavramlarımızı üretemiyor, kendi dilimizi özgürleştiremiyoruz. Hepimiz İslami taleplerimizi modern-seküler-liberal çerçevenin sınırları içerisinde kalarak gündeme getirebiliyoruz. Batılı değer yargılarının baskısı altında düşünüyoruz, konuşuyoruz. Karşı karşıya bulunduğumuz enformatizasyon süreçleri, bütün uzamları kuşattığı için tüm kültürler/toplumlar birbirlerinin çok kötü kopyası haline geliyor. Egemen kültür Batı kültürü olduğu için, bütün kültürler Batı kültürlerinin yüzeysel/çarpık/yozlaştırıcı bir yansımasıdır. Bu süreç içerisinde medya ve kültür aynılaşmıştır, medyadan bağımsız bir kültür üretilememektedir.
Benim söylemek istediğim, dışarıdan esinlenen/yönlendirilen/manipüle edilen dönüşüm hareketlerinin "devrim” sayılamayacağı konusudur. İran İslam Devrimi 33 yıldır dünya gündeminde. İran, 33 yıldır sistematik bir kuşatma altında. İran her tür ambargo/yaptırım uygulamalarıyla istikrarsızlaştırılıyor, tecrit ediliyor. Modern zamanlarda gerçek diktatörlük Avrupa modelinin diktatörlüğü olduğu için; İran’ın yeni bir modeli, İslami bir modeli tarihe geçirmesi sebebiyle, İran'dan rövanş almak istiyorlar. İran Devrimi çok yönlü, çok boyutlu bir cezalandırma ile karşı karşıya bulunurken "Arap Baharı" küresel ölçekte ilgi topluyor, takdir görüyor, destekleniyor, maaşa bağlanıyor.
Amerikan kongresinin önümüzdeki yıl için "Arap Baharı"na 800 milyon dolar tahsis ettiğini biliyorsunuz. Kahire’de, öteden beri faaliyet gösteren kimi STK lara her yıl seküler-liberal-demokratik bir dönüşüme katkıda bulunmaları için 20 şer milyon dolar verildiğini hatırlamak gerekir. Bu STK'lar Türkiye de dâhil olmak üzere bütün İslam dünyası ül-kelerinde faaliyet halindeler. Bu faaliyetlerin bir sonucu olarak toplumlarımızın İslam "algı"sı emperyalistlerin istedikleri doğrultuda değişmiş, ılımlı/kişisel dindarlık öne çıkmış, toplumlarımız siyasal taleplerinden vazgeçmişlerdir.
Bir yılı aşkın bir zaman önce gerçekleşen bu ayaklanma süreci, yerini seçim sürecine bırakmaya başladı. Mısır ve Tunus’ta İslami Harekete dair köklü geçmişi olan İhvan ve Nahda Hareketi, seçimlerden zaferle ayrıldı. Batı medyası, seçim sonuçlarını yorumlarken ikiye ayrılıyor: kimi, Ortadoğu’da “radikal İslam’ın” filizleneceği öngörüsünde bulunurken; kimi de demokrasi ve İslam’ın mezcedilmesi için bu süreci bulunmaz bir fırsat olarak değerlendiriyor. Diğer yandan, gerek İhvan’ın gerekse de Nahda’nın Batı’ya “garanti” mahiyetinde beyanatlarda bulunduklarını görüyoruz. Tüm bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Mısır ve Tunus da dâhil olmak üzere artık Müslümanların İslami Devlet talepleri yok, demokratik devlet talepleri var. Batı dünyası hiç bir işlevi kalmamış, tükenmiş, kirlenmiş "demokrasi"leri savaş yoluyla İslam dünyasına ihraç ediyor. İslami bir model üretemediğimiz için, seküler modeller ithal ediyoruz. Zihinsel özgürleşme olmadan toplumlarımızda hiç bir iyileşme olmayacak, bunun bilincinde olmamız gerekir. Türkiye, Mısır’a laiklik öneriyor, öğütlüyor. Bunun anlaşılabilir, kabul edilebilir bir yanı yok.
Vincent Pecora; "Secularization and Cultural Criticism" adlı kitabında, seküler düşüncenin Judeo-Hıristiyan köklere dayandığını, bütün referanslarının Hıristiyan düşüncesine ait olduğunu, bu nedenlerle seküler düşüncenin evrenselleştirilemeyeceğini, kimseye dayatılamayacağını; ancak, zorunlu olduğu takdirde Hıristiyan kültürlerde uygulanabilir olduğunu; İslam toplumlarına dayatılmasının çok ciddi patolojik sonuçları olacağı konusunda uyarılarda bulunuyor. Vincent Pecora; bütün bunları zihinsel özgürlüğe sahip olan bir entelektüel olduğu için söylüyor, bizler henüz zihinsel sömürge olmaktan bağımsızlaşamadığımız için, kendimizi Avrupalı referanslara mahkûm/mecbur hissediyoruz.
Geçtiğimiz günlerde Tunus Cumhurbaşkanı olan zat, yaptığı bir açıklamada seküler demokrasinin güvencesi olduğunu söyledi. Tunus Millet Meclisi başkanı; iftiharla halen Burgibist olduğunu açıkladı.
Hiçbir yerde yeni bir duruş, yeni bir dil, yeni bir söylem yok. Hiç bir kavrama yeni tanımlamalar getirilmedi. Yeni bir kimlik inşası gibi bir program yok. Her şey çok kokuşmuş bir ulus-devlet mantığı içerisinde cereyan ediyor, hiç bir ayaklanma sırasında tek bir antiemperyalist açıklama/slogan/tepki dile getirilmedi. Sözünü ettiğiniz ülkelerde yeni bir sentez oluşturuluyor. Bu sentez seküler-liberal-demokrat İslam sentezidir. Burada İslam belirleyici, tayin edici, asli bir unsur değildir, yalnızca folklorik/kültürel/yardımcı bir parçadır. Bu sentez içerisinde tali bir unsur olan İslam, hiç kimseye İslami bir varoluş vadetmiyor. Zaten hatırlamak gerekir ki hiç bir ayaklanmanın fikri felsefi ve düşünsel bir içeriği yoktu. Mısır’da da, Tunus’ta da halen İslami unsurların içerisinde bulundukları tutarsızlıkları aşabilecek bir noktada bulunmadıklarını düşünüyorum; çünkü, herkes Batı'ya ne yönde bir güvence verebileceğinin telaşı içerisinde bulunuyor.

Birtakım Batılı yazarlar, Mısır ve Tunus gibi ülkelerin sosyal yapısını göz önüne alarak, çeşitli kırmızı çizgiler belirlenmesi gerektiğini; bu kırmızı çizgiler aşılmadığı takdirde, bu ülkelerde İslamcıların istediklerini yapabilmesinin bölgedeki “yumuşak geçiş” için son derece gerekli olduğunu yazıyorlar. Bu yaklaşımı nasıl okumalıyız; ne oldu da Batılı yazarlar bu denli müsamahakâr oldular?
Günümüz dünyasında medya, gücün en önemli tanımlayıcısı haline geldi. Medya'nın ideolojik/politik bir yönü var. Medya'dan asla doğru/adil bir tavır beklenemez. Çünkü medya dışlayıcıdır, dünyanın güçlülerini daha da güçlendirirken, zayıfları daha da zayıflatır. Bugün, Batı ile batı dışı dünya arasında yaşanan gerilimleri/çatışmaları/karşıtlıkları anlayabilmek için medyanın yapısını ciddi bir biçimde çözümlemek gerekir. Medya'nın ahlakdışı söylemi karşısında, her zaman çok radikal ve eleştirel bir tavır sahibi olmak gerekir. Kimi güç merkezleri, ideolojik/politik çıkarlar doğrultusunda, hangi sorunlara odaklanmamız, hangi sorunlar üzerinde yoğunlaşmamız, hangi sorunlarla ilgili olarak tepki göstermemiz konusunda hepimizi bir biçimde kontrol ediyor, yönlendiriyor ve etkiliyor. Öykünün bir parçasını görüyor ve konuşuyoruz, öykünün tamamını anlamıyor, anlatmıyoruz. Parçalar üzerinde demagoji/polemik yaparak birbirimizi incitiyor, rencide ediyoruz. Bütün bu tartışmalar sırasında toplumlarımızın edilgin bir kadavra gibi istiskal edilerek kullanıldığını görmüyoruz. Toplumlarımızda yaşanan gelişmeler, olaylar, ayaklanmalar tutarlı bir bütünlük içerisinde değerlendirilemiyor. İslam toplumlarının/halklarının İslami anlamda, beklentileri/talepleri olabileceği kabul edilmiyor. İslami temsile imkan verilmiyor.
Toplumlarımızın kendilerini siyasal anlamda da Avrupa'ya özgü, evrensel olduğu iddia edilen uygulamalar doğrultusunda konumlandırmaları dayatılıyor. Avrupalılar bütün Müslümanlara, biz nasıl seçiyorsak, siz de aynen bizim gibi seçeceksiniz yolunda tehditlerde bulunuyor.
Reelpolitik bütün anlamları/değerleri kirletiyor, çürütüyor, yalnızca bir çıkar ortamı içerisine hapsedilen politikalar üretiyor. Siyasal sözcükler, içerisinde yaşadığımız dönemde çok farklı anlamlar, çok farklı bağlamlarda kullanılabiliyor. Kimi olaylar/gelişmeler/yönelişler algı alanımızın içerisine alınırken, kimileri algı alanımızın dı-şında tutulabiliyor. Olayları bir Ümmet bilinci/ahlakı/duyarlılığı içerisinde takip etmiyoruz. Bizler, Müslüman’ız; İslam, coğrafi varoluş fikrini reddeder. Aziz İslam Ümmeti bünyesinde hiç bir karşıtlığın içerisinde bulunamayız, hiç bir tarafgirliğin içerisinde bulunamayız. Eleştirel yorumlarımız olabilir. Bizler Müslüman’ız, hepimizin aziz ülkesi yalnızca İslam'dır.
Yukarıda bahsi geçen iddialar seslendirildiğinde, “komploculuk” suçlamaları gündeme geliyor. Bu suçlamalara maruz kalanlardan biri de sizsiniz. Yoğun bir medya bombardımanının olduğu bu zamanda, bize akîl değerlendirmelerde bulunmak için bir “mizan”dan bahsedebilir misiniz? Örneğin, temel esaslar/değişken olarak neyi almalıyız ki denklemin karşı tarafını rahatça çözebilelim? Emperyalizmin sürekli dekor ve oyuncu değiştirdiği bu tiyatroda, temel esasları/değişkenleri bilmek, sağlıklı yorumlar yapmamız açısından bize çok yardımcı olacaktır.
Toplumlarımıza yönelik olarak her alanda ne yapılıyorsa bütün bunlar "tarihin sonu" tezini haklı çıkarabilmek için yapılıyor. Yapılanlar, Avrupa modeli nihai zafer olarak tescillensin için yapılıyor. Bunun için de "demokratik" süreçleri meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bunu başardıklarını üzülerek itiraf etmeliyiz.
İslami cemaatlerin/hareketlerin/partilerin Batılı formülasyonlar doğrultusunda çözümlemeler yapıyor olması Batılıları çok mutlu ediyor. "Demokrasi"nin Yahudi-Hıristiyan geleneğinin ürettiği bir model olduğunu hatırlamak istemiyoruz. Karşı karşıya bulunduğumuz olaylara ilişkin olarak ufkumuzu tanımlayan değer sistemi nedir? Olayları gerçekçi bir biçimde kavramakla, olayları romantik bir biçimde kavramak birbirinden çok farklı şeylerdir. Olayları/gelişmeleri Batılılaştırılmış bir İslam algısı içerisinde takip edemeyiz. Bize dayatılan seküler çerçevelerle içeriklerle, kendi referanslarımız tarafından üretilen özgün çerçeveleri, içerikleri birbirine karıştırmamalıyız.
Tartıştığımız olayların/gelişmelerin tarihin hangi evresinde cereyan ettiği konusunda bir birikimimiz olmalı. 19 uncu yüzyılda dünya birinci sanayi devrimini yaşamıştı. 20 nci yüzyıl dünyası ikinci sanayi devrimine tanıklık etti. Şimdi iletişim devrimi ile birlikte üçüncü sanayi devrimini yaşıyoruz. Bugün güç iletişim devrimi yoluyla yayılıyor. Ulus-devletlerin, hükümetlerin, egemenliklerinin mahiyeti büyük ölçüde değişiyor. Bu dönemde ulus-devletler kendi gündemleri, kendi değerleri üzerindeki kontrollerini büyük ölçüde kaybediyor. Enformasyon devrimi karşısında hiyerarşik-bürokratik yapılar da, geleneksel güçlerini kaybediyor. Ulusal özerklikler tartışmalı hale geliyor. Küreselleşme ve enformasyon devrimi devlet'lerin dokunulmazlıklarını kaldırıyor. Enformasyon, bilgi devrimi kuşkusuz daha çok güçlü-zengin ülkelerin yararlarına/çıkarlarına hizmet ediyor. İnternet yoluyla propaganda etkinlikleri daha uzağa, daha hızlı ulaşabiliyor. Bu durumda STK'lar, düşünce kuruluşları, aktivistler, muhalifler, ulus-devlet yapılarını kolaylıkla aşabiliyor, baskıcı bürokrasilerin gücünü zayıflatabiliyor. Yeni teknolojilerin dönüştürücü gücü üzerinde düşünmek ve bu konuda neler yapılabileceğine bir karar vermek gerekiyor. Toplumlarımızın, toplumsal küreselleşmenin etkisi altında bulunduğunu, toplumsal küreselleşme yoluyla fikirlerin, kültürlerin, ideolojilerin kolaylıkla yayıldığını hatırlamamız gerekiyor.
“Arap Baharı” denilen süreçte, Amerika, Türkiye’ye bölgede daha fazla ihtiyaç duyduğunu vurguladı ve şu anda da Türkiye-ABD ilişkilerinde altın çağın yaşandığı söyleniyor. Türkiye’nin bölge ülkeleri için “rol-model” olarak sunulmasını nasıl okumalıyız? Kanadalı araştırmacı-yazar Mehdi Darius Nazemroaya, Türkiye için “Kalvinist İslam” modelinden ve bu modelin Türkiye’yi, küresel sisteme daha iyi entegre etmeye yaradığından bahsediyor. Bu konuda ne dersiniz?
Türkiye, modern-seküler-liberal serbest piyasa sistemini içselleştirdiği-özümsediği, bu sistemle bütünleştiği için emperyal sistemin gözdesi durumunda. Türkiye yaptığı tercihle Avrupa modelini bütünüyle meşrulaştırmış bulunuyor. Türkiye aynı zamanda NATO üyesi, NATO'nun bir parçası. NATO'nun bir parçası olmak demek, NATO tarafından işlenen suçların da bir parçası olmak demek. NATO'nun kuruluş gerekçesi çoktan ortadan kalktı. Varşova Paktı ilga edileli yıllar oldu. Türkiye aynı zamanda NATO Füze Savunma sistemine de ev sahipliği yapıyor. Bütün bu ağır koşullar altında Türkiye’de Müslümanların nasıl da siyasal bir romantizm içerisinde bulunduklarını anlayabilmiş değilim. Bizler, gerçekleri konuşmaya cesaret edemediğimiz için, yalanlara mahkûm oluyoruz. Bugün, Türkiye de dâhil olmak üzere bütün ülkeler maliyet-fayda hesaplarına dayalı politikalar geliştiriyor.
İslam dünyasında, toplumlarında, tarihinde, İslam düşüncesinde duraklamalar/gerilemeler/çöküşler hep konformizm yüzünden oldu. Bu konformist gelenek bugün de maalesef hayatiyetini koruyor. Bu konformizm yüzünden medya uyuşturucularının sınırlarını aşamıyoruz, bu konformizm yüzünden emperyal iktidar projelerine nüfuz edemiyoruz, bu konformizm yüzünden küresel tartışmalara katılamıyoruz, küresel ölçekte içerik üretemiyoruz. Küresel zihinlere maalesef sahip değiliz. Kendi aramızda en güzel dille, en güzel yollarla konuşmayı başaramıyoruz. Köylülükten, taşralılıktan kurtulamıyoruz. Aziz İslam'ın bulunmamızı istediği yerde değiliz. Sahici sorular sormuyoruz. Sahici tartışmalar yapmıyoruz. Muhataplarımız namımız yürüsün diye bize saldırıyor. Zihinsel altüst oluşlar yaşadığımızı fark etmiyoruz. Uğruna bütün varlığımızı seferber edeceğimiz, vakfedeceğimiz bir dava bilincine sahip olmadığımızı itiraf etmiyoruz. İslami temellere ihanet pahasına ödünler veriyor, uzlaşmalar sergiliyoruz. Uzlaştırılması mümkün olmayan seküler-kutsal dünya görüşlerini uzlaştırabiliyoruz. Romantik nostaljiler yüzünden putkırıcı bir dil/söylem inşa edemiyoruz. Dünyanın düşünsel/kültürel/entelektüel gündemine hiç bir biçimde müdahil olamıyoruz.

Libya konusuna değinmek istiyorum biraz da. Libya’da çok kirli bir oyun oynandığını söylüyorsunuz. Libya’da yaşananlar, “Kaddafi’nin küresel projeleri reddetmesi”nin bir sonucu muydu? Şu an ne durumda Libya? Libya’nın şeriat ile yönetileceğine dair yapılan açıklamalara sevinmeli mi?
Çeşitli vesilelerle, ısrarla, Libya olayını Kaddafi olayıyla; Suriye olayını Esad olayı ile karıştırmamak gerektiğini söyledim ve yazdım. Kaddafi ve Esad yalnızca emperyal müdahaleler için sahte gerekçeler oluşturdular. Bunları söylemek, Kaddafi ve Esad'ı onaylamak anlamına gelmez, gelmemelidir. Fransız ve İngiliz gizli servislerinin Kaddafi'nin düşüşünü örgütlediklerini dünyada neler olup bittiğini takip eden herkes biliyor ve bekliyordu. Bunun için önce Libya'da bir muhalefet icat etmek gerekiyordu. Bunu icat ettiler. Büyük paralarla ve büyük silahlarla desteklediler. Libya'da katliama maruz kalan 50 bin masum insanın katilleri NATO ile birlikte, NATO'nun emrinde ve hizmetinde bulunan muhaliflerdir. Muhalifler emperyalist saldırganları büyük bir mutluluk içinde karşılamış ve kendilerine teşekkür etmişlerdir. Tarihte Libya'da yaşanan ihanete benzer çok az ihanet yaşanmıştır. Muhalifler, ülkelerini üçbeş kuruş karşılığında emperyalistlere satmışlardır.
Libya’da devrim olduğunu iddia etmek kadar gülünç bir şey olamaz. ABD, İngiltere ve Fransa, Libya'yı işgal/istila etti ve yeniden sömürgeleştirdi. Kaddafi çevresinde bulunan ne kadar politikacı varsa Libya'dan kaçıyor ve Batı ile işbirliği yapıyordu. Libya Ulusal Konseyi'nin bütünüyle Kaddafi'nin yakın çalışma arkadaşları oluşturuyor. Batılılar Libya ganimetlerini aralarında paylaştılar. Fransız Total şirketi petrolün yüzde otuzunu, İngiliz BP şirketi yüzde yirmisini, İtalyan Eni şirketi de yüzde 15 ini gasbetmiş durumdalar.
Amerikalılar Libya ordusunun yeniden örgütlenmesi işini üstlenmiş vaziyetteler. ABD Libya'ya yeni bir üs kurmak için çabalarını tamamlamak üzere. CIA nın ve İngiliz İstihbaratının resmi bürolarını faaliyete geçirdiklerini biliyoruz. Batılılar petrol ve doğalgaz zenginliklerinin bütününü ele geçirmek için faaliyetlerini yoğunlaştırıyor. Sömürgeciler Libya'nın bütün servetlerini yağmalamak için Libya'ya geri geldiler. İnsani yardım gerekçesiyle/maskesiyle gerçekleştirilen sömürgeci işgalleri görememek büyük bir bilinç felcinin yansımasıdır. Sömürgeciler ayaklanma yaşanan bütün ülkelerde siyasal süreçlere açıkça müdahale etmekte, bu süreçlerin siyasal bağımsızlıkla sonuçlanmaması için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadır.
Peki ya Suriye? Can yakıcı bir konu olarak önümüzde duruyor. Genel hatlarıyla nasıl değerlendiriyorsunuz Suriye’deki gelişmeleri? İslami camianın ciddi bir bölünme yaşadığını ve seviyesiz ithamların havada uçuştuğunu görüyoruz. Ekseriyet, Suriye’de İntifada olduğunu dile getirirken; Suriye’nin direniş eksenini ayakta tuttuğunu dillendirerek, bölgede ABD-İsrail menşeli bir oyuna dikkat çekenler azınlıkta kaldı İslami camia arasında. Ne dersiniz bu konuda; İran-Hizbullah-Gazze üçgenini temsil eden “direniş ekseni” hakikaten bir hayal mi; yoksa bunun hayal olduğunu iddia edenler romantik rüyalar mı görüyorlar?
Ortadoğu iç içe geçmiş pek çok yapısal sorunla boğuşan karmaşık bir tablo içerisinde bulunuyor. Ortadoğu'da eski ve yeni oyuncular çıkar mücadelesi veriyor. Türkiye de bu oyuncular arasında kendisine bir yer bulmaya çalışıyor. Bildik senaryolar yeniden sahneye konuluyor. Ayaklanmalar, hiç bir vizyona sahip olmayan ulusalcı perspektiflerden ibaret. Bütün büyük güçler, bölgede kendi çıkarlarını sürdürebilmek için faaliyet halindeler. Suriye 1918 paylaşımından bu yana, çok ciddi yapısal sorunlar, krizler, çatışmalar, gerilimler yaşıyor. Fransız egemenliği altında bulunan Suriye din ve mezhepler temelinde yapılandırıldı. Fransızlar, Suriye’de toplumsal bünyenin Nusayri/Dürzi/Îsmaili/Hıristiyan unsurlardan oluşturulmasını sağladı. O dönemde Fransızlar Sünni Müslümanları büyük bir tehdit olarak görüyordu. Sosyalist-Arap Milliyetçisi Baas İdeolojisi, Fransızlar tarafından yapılandırılan toplumsal tabana sahip çıktı; Baasçılık ideolojisi, milliyetçiliği Suriye ile sınırlandırdı.
Bu tarihsel çerçeveyi uzatmak istemiyorum. Önce şunu söylemek istiyorum. Azınlık tahakkümüne dayalı Baasçılık ideolojisini, hiç bir Müslüman’ın doğrulaması, onaylaması, bu ideolojinin tasarruflarını meşrulaştırmaya kalkışması düşünülemez, iddia edilemez. Irak'ın, Suriye'nin, Lübnan'ın, Libya'nın, Sudan ve İran'ın, Afganistan'ın istikrarsızlaştırılması, güçsüzleştirilmesi, marjinalleştirilmesi, yalnızlaştırılması, etkisizleştirilmesi, sistemin içerisine çekilmesi, şer ekseni gibi aşağılayıcı tanımlarla bu ülkeler hakkında gerçekleri yansıtmayan algılar oluşturulması 11 Eylül'den hemen sonra gündeme getirilen bir konudur.
Amerika, 11 Eylül sonrası oluşturduğu bir strateji bağlamında, "bu saldırıyı, istediklerimizi yaptırmak için kullanmalıyız" şeklinde bir tercih oluşturmuştu. Suriye'nin önce İran yörüngesinden çıkarılması gerekiyordu. İsrail için tehdit olmaktan çıkarılması gerekiyordu. Direniş hareketlerinin Şam'dan çıkarılmaları gerekiyordu. Bütün bunları gerçekleştirmek üzere Suriye'de derme-çatma bir muhalefet imal edildi. Bu muhalefet halen bir bütünlüğe, bir programa, bir kadroya, kitlelerin ilgisini çekebilecek siyasal bir içeriğe sahip bulunmuyor, bu nedenle de kitleselleşemiyor, toplumsallaşamıyor. Fransa geçmişte bir tehdit gibi gördüğü Sünni unsurları şimdi bağrına basıyor ve onları destekliyor.
Siyonistlere çok yakın Ferid Kadri gibi, Fransızlara çok yakın Burhan Galyun gibi, Amerika’da kimi STK larla iyi ilişkileri olan Ammar Ebu Halis gibi, hepsi oportünist muhalefet liderleri hiç kimseye güven telkin etmiyor. Bütün bu oportünist tipler, öncelikle İsrail'e; İran'la, Hizbullah'la, Hamas'la bütün ilişkilerini keseceklerine dair güvence üzerine güvence veriyorlar. Yaşadığımız olayların Suriye Halkının, Libya halkının öncelikleriyle, beklentileriyle, sorunlarıyla ilgisi yok. Olup bitenler güç ve çıkar politikalarıyla ilgili. Ben öteden beri muhalif unsurların Amerikan, Fransız, İngiliz, İsrail gizli servisleri tarafından kışkırtıldıklarını, bir ayaklanma için hiç bir hazırlıkları olmadığı halde yönlendirildiklerini, manipüle edildiklerini, Suriye’de bir intifada olmadığını vb. söylüyorum. Bu söylediklerim benim araştırmalarıma, gözlemlerime, analizlerime dayalı şeylerdir.
Amerikalı Komutan Wesley Clark, “Modern Savaşları Kazanmak” adlı kitabında şu cümleleri sarf ediyor: “2001 Kasımında Pentagon’a geri döndüğümde, kıdemli bir askeri personel memuru ile sohbet etme imkânı bulduk. Evet, yine Irak’a saldırma yolundayız, dedi. Bu beş yıllık bir savaş planı dâhilinde tartışılıyor, dedi; ve Irak ile başlayıp, sonrasında Suriye, Lübnan, Libya, İran, Somali ve Sudan toplam yedi ülkenin bulunduğunu ekledi.” Bu cümleler üzerinden konuşacak olursak; Suriye’ye müdahalenin İran’a uzanan mevcut bir planın parçası olduğunu söyleyebilir miyiz?
Amerika'nın yakın dönemde gerçekleştirmek istediği bir planı/projesi var: Bu proje Ortadoğu'da, Mağrip ülkelerinde Amerika’nın yardımıyla yeni bir yapılanmaya gitmek yönünde. 21 nci yüzyıl projesi olarak da konuşulan bu proje; demokratik bir yönetim, serbest piyasa ideolojisi ve dinamik bir sivil toplumu içeriyor. Bu projenin İslam toplumlarına dayatılıyor olabilmesi çok düşündürücüdür. Çünkü bu tür bir proje içerisinde İslami aidiyete ilişkin hiç bir şey yoktur. İran'ın da bu tür bir proje doğrultusunda dönüştürülebilmesi için, Amerika İran'da bir rejim değişikliğini gerçekleştirebilmek için bilindiği gibi her tür kirliliğe başvurabiliyor. Suriye’nin zayıflatılması, İran'ın zayıflatılması anlamı taşıyor. Sömürgecilik yoluyla moderniteye dâhil edilmek istenen toplumlar bu defa "demokrasiler" yoluyla sisteme dâhil edilmek isteniyor.
İran'ın, İsrail'in stratejik askeri üstünlüğü için bir tehdit olmaktan çıkarılması yönünde girişimler olduğunu biliyoruz. Amerika'nın, Avrupa'nın, İsrail'in İran'a karşı yürüttükleri ideolojik fanatizmi, resmi yalanlara dayalı enformasyon savaşlarını anlamak mümkün; ancak Arap dünyasının İran'a karşı Amerika/Avrupa/İsrail ile birlikte hareket ediyor oluşunu anlamak mümkün değil. Amerikalılar, Avrupalılar, İsrailliler savaş bahaneleri icat etmekte son derece tecrübelidirler. Şimdi yeni savaş bahaneleri imal etmeye çalışıyorlar. Kimi durumlarda İslam toprakları yeni askeri teknolojilerin gösteri yerleri olarak da kullanılabiliyor.

Suriye muhalefeti, bir yandan farklı isimler altında bir araya gelme çabası içerisindeyken; bir yandan da (başta Katar ve Suudi Arabistan olmak üzere)Körfez ülkeleri, Türkiye, Amerika ve Avrupa Birliği’nin yönlendirmelerine açık olacak görüşmelere imza atıyorlar. Öyle ki Suriye İhvan’ı, dış müdahaleyi meşru gören açıklamalar bile yaptı. İlaveten; Özgür Suriye Ordusu’nun silah alışverişi için temasta olduğu kimseler de ortada. Nasıl bakacağız tüm bunlara? Müslüman kanını aktığı bir coğrafyaya dair adil yorumlar yapmanın zor olduğunun farkındayız. Bir de buna medya dezenformasyonu eklenince, İslami camia arasında duyguların zirve yaptığı bir dönem ortaya çıktı. Tüm bu duygusallıktan sıyrılarak adil yorumlar yapmak için nasıl bir yol sunarsınız bize?
Hepimizin medya uyuşturucuları, propaganda uyuşturucuları, hizip-mezhep-meşrep uyuşturucuları konusunda son derece uyanık olmamız gerekiyor. Tarihe tanıklık etmek adaletle doğrudan ilgili bir duruştur, hiç bir şekilde adaletten ayrılmamalıyız. Hiç bir konuda yalnızca söylemsel düzeyde kalmamalı, pratik alanda da sorumluluklar almalıyız. Farklı yorumları yargılamadan önce bunlar üzerinde düşünme ihtiyacı duymalıyız. Her hangi bir tartışma sırasında varoluşumuzu biçimlendiren, anlamlı kılan, yöneten ilkeler ve ölçütlerden ödün vermemeliyiz. Hangi yönden gelirse gelsin mezhepçi çarpıtmalar konusunda duyarlı olmalıyız.
Her tür korku, insanı statükoya mahkum eder; statükoları aşmak için işe cesaretle başlamak gerekir. Irksal, ulusal, mezhepsel kardeşlik yaklaşımını reddetmeliyiz. Hiç bir biçimde sahih olmayan bilgiye itibar etmemeliyiz. Özgün hiç bir fikir, sorgulama, proje, program, vizyon, model, strateji, kadro içermeyen ayaklanmaları "devrim" ve "bahar" olarak nitelendirmek gibi bir ucuzluğa tevessül etmemeliyiz. Kuşkusuz diktatörleri deviren ayaklanmalar saygı ile karşılanmalı. Ancak, diktatörleri deviren ayaklanmaların, diktatörlerle birlikte çalışan bütün kadroları muhafaza ettiği de unutulmamalıdır. Suriye konusunda da görülebileceği üzere halklar kendi gelecekleriyle ilgili olarak karar verme iradesine sahip değiller. Suriye İhvanı bile, "sivil demokratik modern devlet" istiyor. Türkiye’de de görüldüğü üzere; cemaat/cemaatler, partiler, hareketler yalnızca "pragmatizm" temelinde faaliyet gösteriyor. Yeni dünya düzeninde, İslamcı mücadeleye karşı, siyasal İslama karşı laiklikle uzlaşmış/bütünleşmiş, Avrupa kültür ve kurumlarıyla sorunu olmayan, ılımlı-edilgin-pasif bir Müslümanlık üzerinde çalışılıyor. Amerika, Suriye konusunda yapmak istediklerini paylaşımcı ilişki stratejisine dayanarak Türkiye aracılığıyla gerçekleştirmek istiyor. Tarihin tek yönlü olarak okunması, tek boyutlu yorumlara neden oluyor. 11 Eylül sonrası oluşturulan, tahakküm üreten dilin baskısı sebebiyle İslamcı tanımını kullanmaya cesaret edemeyen akımlara dayanarak Batı entelektüel dünyası bütün ideolojik rakiplerini tasfiye ettiklerini düşünüyor.
Diğer yandan, Suriye mevzuu, “mezhep fitnesi”nin tekrar yeşermesine sebebiyet verdi. Bazı Müslümanlar, İran’ın ismini duyunca dahi “tiksinmeye(!)” başladılar. Mevzuu, sanki Şii-Sünni mevzuuymuş gibi lanse edilmeye çalışıldı. Oysa biz biliyoruz ki, Lübnan başta olmak üzere, farklı coğrafyalardaki Sünni grupların, olaya yaklaşımları, tıpkı İran gibi… Bu tercihler, mezhepsel çıkarlar üzerine bina edilmiyorsa; kim bunları böyle lanse ediyor? Farkında olmadan küresel emperyalistlerin/müstekbirlerin ekmeğine yağ mı sürüyoruz?
Bir örnek vermek gerekirse "the cemaat" örneği uygun olabilir. Bu cemaat lideri olan zat, çeşitli vesilelerle yaptığı konuşmalarda İran'dan ve bütün direniş mücadelelerinden nefret ettiğini söylüyor. Amerika’ya, Avrupa'ya, İsrail'e duyduğu yakınlığı, Müslümanlardan esirgiyor. Böyle bir gerçekle karşı karşıya bulunduğumuzu unutmamalıyız. Çoğu kez mezhepçi reflekslerle tercihler yapılabiliyor. İran’da zaman zaman mezhepçi ve ulus-devletçi refleksler gösteriyor. Güç dışında hiç bir meşruiyet ilkesine ihtiyaç duymayan bir dünyada yaşıyoruz. Militer politikalar küreselleşme maskesi altında herkese dayatılabiliyor.
Kapitalist dünyanın moğolları, kendilerini bütün iyilik/kötülük, doğru/yanlış tanımlarının üzerinde görüyor, kendi kendisini dokunulmaz kılıyor. Kapitalist moğollar hiç bir şekilde uluslararası meşruiyet ilkesine ihtiyaç duymuyor. Kapitalist moğollar dünyada kendilerinden başka hiç kimseye, hiç bir iradeye karşı sorumluluk hissetmiyor. Bu koşullar içerisinde Türkiye'de dâhil olmak üzere; Suriye konusunda olduğu gibi, Libya konusunda olduğu gibi, herkes "pragmatizme" sığınıyor. Direnmeyen herkes moğolların ekmeğine yağ sürüyor.
Küreselleşme zamanlarında; etnolojik akıntıların, medya akıntılarının, teknolojik akıntıların, finansal ve ideolojik akıntıların bütün toplumları elini kolunu sallayarak dolaştığı, etkilediği, dönüştürdüğü bir dönemde biz Müslümanların bütün bu akıntılar karşısında hiç bir hazırlığımız, eleştirimiz, birikimiz müktesebatımız, muhalefetimiz olmadığını mahcubiyet içerisinde hatırlamalıyız. Biz ne yazık ki, hep yüzeyleri tartışıyoruz. Çünkü yüzeyleri tartışmak çok kolaydır, çok ucuzdur, çok basittir. Önemli olan derinliklerde neler olup bittiğini teşhis ve teşrih etmektir. Etrafımızda neler olup bittiğini anlamak için, sloganlara/klişelere/öfkelere sığınmak çare olamaz. Etrafımızda olup bitenleri anlamak için, bugünün dünyasının dinamiklerini çözümlemek zorundayız.
İran’ın şerhler düşmekle beraber, Suriye haricinde Ortadoğu’daki ayaklanmaları, devrim olarak nitelendirdiğini görüyoruz. İslami camiaların en büyük eleştirisi bu husus üzerine. İranlı yetkililer, terazilerinin “yaşanan gelişmelerin Filistin’in yararına ve Siyonizm’in zararına olup olmadığı” üzerinden çalıştığını söylüyorlar ve bu sebeple Suriye Hükümeti’nin düşmemesi gerektiğini ifade ediyorlar. Bunu nasıl okumalıyız? İran, mezhepsel veya çıkarsal mı yaklaşıyor Suriye konusuna?
İran bu konuda yanılıyor. Gerekçelerini bilmiyorum.
Türkiye’deki İslami camiaların, Irak’ın işgali sırasında aynı eylemlerde bulundukları anti-emperyalist sol akımlarla, Suriye mevzuunda ayrıştıklarını müşahede ediyoruz… Acaba, anti-emperyalist sol mu sınıfta kaldı; yoksa İslami camialar “Türkiye” modelini kafalarında fazla büyütüp, dünya mazlumlarına alternatif kurgu üretebilme potansiyelini terk mi ettiler?
Her türlü konformizm, her türlü muhafazakârlık, her tür romantizm, sağcılık/gelenekçilik/görenekçilik/mezhepçilik/yerellik/taşralılık/hizipçilik/bencillik, narsisizm/pragmatizm/oportünizm; bilincin düşmanlarıdır. Bizim önce bu bilinç düşmanlarıyla bir bilinç savaşı vermemiz gerekir. Nereden gelirse gelsin, propagandaya maruz kalan, propagandaya açık bir zihnin sağlıklı düşünmesi mümkün değildir. Propaganda yoluyla aldığımız bilgiler, bilgi değildir. Her tür konformizm/romantizm yenilenme yeteneğini, bağımsız hareket etme yeteneğini yok eder. Türkiye’de içerisinde yaşadığımız siyasal romantizm sebebiyle gerçekleri göremiyoruz. İslam’ın tek boyuta indirgenmesi, kişisel dindarlığın öne çıkması, İslam’ın tarihle, siyasetle, toplum ve dünya ile ilgilenmeyen bir maneviyatçılığa dönüştürülmesi bizi ne yazık ki ilgilendirmiyor.
İslam bir irade halinde tarihe çıkmıştı.
İradesini yitirince de tarihin dışına sürüklendi.
Günümüzde de, iradesi sınırlandırılmış/kısıtlanmış/engellenmiş bir dini hayatın içerisinde bulunuyoruz. Türkiye de sözünü ettiğiniz İslami camia şimdiye kadar yerel sınırları aşan pratikler/çerçeveler/evrensel ufuklar, üretmeyi hiç bir zaman başaramadı. Türkiye’de Müslümanlar hiç bir dönemde bütün bir Ümmet'i kuşatan/içeren bir bilinç üretmediler. Duygusal yakınlıkları, yardım kampanyalarını, dayanışma kampanyalarını bu bağlamın dışında tutuyorum.
Son olarak; oluşturulmaya çalışılan yeni dünya düzeni için tezgâhlanan entrikaları nasıl fark edebilir ve dünya mazlumları için siyasal anlamda İslam’ın hala alternatif olduğunu nasıl ispatlayabiliriz?
Cesaret yoksa, umut da yok, önce bunu belirtmek gerekir. Modern zamanlar boyunca hep savunma durumunda kaldık. Bu konuma artık bir son verebilmeliyiz. Zihinsel bir dönüşüm için, düşünsel fırtınalar gerçekleştirebilmeliyiz. Özgün kültürlerin/düşüncelerin küreselleşme karşısında yersiz-yurtsuzlaştığını hatırlamalıyız. Küresel asimilasyona maruz kaldığımızı hatırlamalıyız. İslami projenin yerini, demokratik projenin aldığını hatırlamalı, bu konu etrafında kendimizi sorgulamalı, hesaba çekmeli; içerisinde yaşadığımız dönemin imkanları neler, tehditleri neler, sınırları neler, bunların farkına vararak, tarihe tanıklık etmek üzere, tarihin dikkatini çekmek üzere, bilgi/bilinç/sorgulama/eleştiri/muhalefet/içerik ve özgür bir dil/söylem üretmeye cesaret etmeliyiz.
Tekrar vakit ayırarak sorularımızı cevaplandırdığınız için çok teşekkür ederiz
 

Büşra

'ana hura!!
Yönetici
Süper Moderatör
Katılım
18 Ağu 2007
Mesajlar
21,589
Beğeniler
2,664
Puanları
113
#10
Müslümanlar şu anda sistemden rahatsız değiller /Atasoy Müftüoğlu

Şu anda Lale devri yaşanıyor. Türkiye’nin 75 milyon insanı, kadın erkek, çoluk çocuk hepimiz, camileri 5 kez değil 10 kez dolduruyor olsak, her sokakta bir tane Kur’an kursu açmış olsak, her sokakta bir tane molla yetiştirmiş olsak, değil mi ki İslam referans kaynağı olmaktan çıktı, bu hiçbir şeyi değiştirmez.





http://ozgunyuruyus.com/haber_detay.asp?haberID=2814
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Beğeniler
2,063
Puanları
0
Yaş
39
#11
Taklidî gelenekçilik zihinsel kadavralıktır





Atasoy Müftüoğlu, “İslam Coğrafyası Günleri” kapsamında konuşmuştu..




Atasoy Müftüoğlu, 30 Aralık’ta Mavera Gençlik Hareketi’nin “İslam Coğrafyası Günleri” kapsamında Üsküdar Gençlik Merkezi’nde düzenlediği programa konuk olmuş ve Afganistan konulu bir söyleşi gerçekleştirmişti. Bu söyleşiye dair bir haber yayınlanır diye bekliyordum lakin kimseden ses soluk çıkmayınca, bu önemli söyleşiden tuttuğum notları paylaşmak istedim.
Söyleşide sadece Afganistan’ı anlatmıyordu Müftüoğlu ve çağrısı da yalnız Afganlara değildi. “Kendimizi sorgulayabilmeliyiz” diyordu: “Önceliklekendimize şu soruyu sorabilmeliyiz: Neden biz Müslümanlar olarak modern dünyanın her şeyine; sömürüye, şiddete, sürgüne, soykırıma maruz kalıyoruz? Müslümanlar olarak neden insanlık altı durumda görülüyoruz ve nasıl bir Batılı tarafından ‘böcekler’ olarak nitelendirilebiliyoruz?”
(“Müslümanların Masumiyeti” adlı filmin yönetmeni İsrail asıllı Amerikan vatandaşı Sam Bacile, Amerikan Wall Street Journal gazetesine verdiği demeçte, “İslam kanserdir, Müslümanlar da yok edilmesi gereken böceklerdir. Bu film ile İslam'ın nefret içerikli bir din olduğunu göstereceğim” diyordu. Ayrıca, İngiliz Milliyetçi Parti lideri Mark Griffin de Müslümanları hamam böcekleri olarak nitelendiriyordu.)

Taklidî gelenekçilik zihinsel kadavralıktır
Genç beyinlerin, bilinçlerin tek akla tek boyuta kapanmamaları gerektiğinin altını çizen Müftüoğlu, gençlere şu teklifi yapıyordu: “Bize değil, kendinize gelin; bizi aşmaya cesaret edin.” Aydınlanma ile dinden bağımsızlaşıldığını, bir yandan dinden bağımsız bir akla, diğer yandan akıldan bağımsız bir dine maruz kalındığını belirten Müftüoğlu, bu maruz kalışın sebeplerini de şöyle açıkladı:
“Bilgi üretemiyoruz, bilinç üretemiyoruz, eleştiri üretmiyoruz, muhalefet üretmiyoruz, tarih ve kültür üretmiyoruz. Tartışma üretmiyor, sadece üretilmiş tartışmalara sonradan müdahil oluyoruz. İstatistik konusu olarak görülüyoruz, bu katlanılamayacak bir durumdur. Sorgulamıyoruz. Geleneği de sorgulamalı ve hasımlarımızı tespit edebilmeliyiz. Geçmişi reddi ifade etmiyoruz, taklidi reddediyoruz; çünkü taklit, bilinç gerektirmez. Taklidî gelenekçilik zihinsel kadavralıktır.”
Mezhepçilik taşralılıktır, İslam kent medeniyetine yönelir

Atasoy Müftüoğlu, Müslümanın kavramlar karşısındaki takınması gereken tavrı da şu sözleriyle açıkladı: “Müslümanlar olarak zamana ilişkin kavram yeteneğinden mahrumuz. Biz muhafazakâr değiliz. İki günü aynı olan ziyandadır. Milliyetçi, dinci, coğrafyacı kavramlarından da münezzehiz. Din bu tür sözcüklerle tahfif ve tahkir ediliyor. Hiçbir siyasetçi bu duruma isyan etmiyor. Biz İslam’ın çocuklarıyız. Biz Arap’ın, Türk’ün, Çerkez’in rabbine değil, âlemlerin rabbine iman ediyoruz. Mezhepçilik yapanlar yarınını düşünemezler. Bu kadar nettir. Mezhepçilik taşralılıktır, İslam kent medeniyetine yönelir.”
Demokrasinin sayılara değer verdiğini, sayılarınsa hakikatin ölçütü olmadığını, olamayacağını belirten Müftüoğlu, “niteliğin, hikmetin, bilgi ve bilincin mücadelesini vermek durumundayız. Zaten hiçbir kuramcı demokrasiyi savunamıyor, sadece ‘demokraside kalmak zorundayız’ diyorlar” dedi.
Gazze için sadece ‘dua edelim, ağlayalım’ diyenlerin bilinç yaşı, 2.5 yaşındaki çocuğun bilinç yaşından geridir
Müftüoğlu bilinçlerin sömürülmeye çalışıldığını; sorgulayan, tartışma ve soru-cevap üreten bilinçlerin yok edildiğini söyledi. “Bilinci sömürgeleştirme çabalarına maruz kalıyoruz ama farkında değiliz” diyen Müftüoğlu bu tezini şu çarpıcı örneklerle somutlaştırdı: “2010’da İspanya’da bir kilisede Hz. İsa posteri kırbaçlanırken 2.5 yaşında bir çocuk postere yönelip ‘kendini savunsana, kendini korusana’ diye bağırıyor. 2.5 yaşında bu çocuk. Gazze için sadece ‘ağlayalım, dua edelim’ diyen zihniyetin bilinç yaşı işte bu çocuğun bilinç yaşından geridedir.
Yine 2010’da McDonalds Bolivya’da on adet şube açıyor. Halk toplu protesto düzenliyor ve kimse bu şubelerden alışveriş etmiyor. Firma 10 ay sonra tüm şubelerini kapatıyor ve tasını tarağını toplayıp gidiyor. İşte toplumsal farkındalık da budur.”

Sıbğatullah Bostancı haber verdi
 

fakiri

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
14 Ocak 2007
Mesajlar
15,971
Beğeniler
353
Puanları
0
#12
İşte bizatihi kendisinin hayatı tam yaşayan bir "KADAVRA" olan, aklı dininin önüne geçirmiş zavallılardan birinin hezeyanlarından bir yazı !..Neymişmiş ; Mezhepçilik (ne demekse ve kim yapıyorsa) yapanlar yarınını düşünemezlermişmiş, Mezhepçilik taşralılıkmışmış ! Yarını düşüne düşüne hangi derde ve sıkıntıya girdiğini veya maruz kaldığını da bir yazsa da öğrensek !
 

CENGİZHAN

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2011
Mesajlar
4,261
Beğeniler
86
Puanları
0
#13
Yazının sadece 1. bölümünü okudum....Sadece bu bölüm bile bugüne kadar forumda okuduğum EN MÜKEMMEL yazı.....

SESSİZLİK kardeş, keşke yazıyı bölüm bölüm getireydiniz de her
bölümü ayrı ayrı tartışıp özümleseydik. Şimdi yazıyı kimse okumayacak, bir göz gezdirip yazıdan bir cümle alıp HAKARET VE KÜFÜRE başlayacak...Başlamışlardır bile...Yazıyı okumadan....:D

Ancak bu yazı benim gündemimi epey meşgul edecek zaman zaman yazıdan paragraf paragraf kısımlar alarak üzerinde duracağım...

Çağımız müslümanlarının zihinsel ve düşünsel analizlerini çok gerçekçi
bir tarzda aktarmış MÜTHİŞ VE MUHTEŞEM BİR YAZI.....

TEŞEKKÜRLER KARDEŞİM....
 

Tahsin EMİN

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
7 Şub 2012
Mesajlar
11,724
Beğeniler
482
Puanları
0
#14
Bilmedigini "bilen"e danismak ile mezhepclik yapmak arasinda daglar kadar fark vardir...

Atasoy MÜFTÜOGLU "Siavari" bir yazardir... Onun Sia olmasi her daim yanlis konusacagi anlamina gelmez... Elbet müslümanlar, eger bilemiyorlarsa, bilmediklerini bilenlerden ögreneceklerdir... Bu uusul Allah'in bir emridir... Dolayisiyla, mezhepclik yapmak elbet hos degildir lakin Türkcülük yapmaninda mezhepcilikle bir farki yoktur... Bu da önemlidir... Bu elestirimi yazar icin söylemiyorum, yaziyi begenen bazi hamakatlardan behsediyorum... Yaziyi begenir ama kendisi farkli bir versiyonda mezhepcilik yapar ondan haberli degildir...

Atasoy MÜFTÜOGLU Siavari bir yazardir lakin, mezhepcilik akla getirdiginde, ki ben kendisini bayagi uzun zamandan tanirim, genellikle ilgilendigi alan budur ve hemen hemen yazilarinin bir cogunda da bundan bahseder...

Güzel de, Sia mensuplari öyle bir mezhepcilik yaparlar ki bir de onlarda bu isin ruhaniyet yönü vardir... Imamlarinin vahiyvari seklinde göndediklerine inanirlar ve itaatleri de bu minvaldedir..

Diyecegim o ki, Sia hep mezhep noktasinda ve hem de tasavvufi ruhaniyet noktasinda mezhepcilikten de cok daha ileri bir sey yapiyorlar... Lakin, ATASOY bunlar hakkinda hic bir kelam etmez, mütemadiyen, Imam Azam'a olsun, Imam Safii'ye olsun ve bizim bildigimiz ülemaya karsi bir göndermede bulunur...

Bir de su vardir, mezhecilik hastaligi varsa toplumda bunun Imam Azam'la ne alakasi vardir bu da ayri bir konudur...

ATASOY ömrünü hemen hemen bu konuya adamasina ragmen maal esef sivrisineklerde kalmis batakliga hic inememistir...
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
5,348
Beğeniler
215
Puanları
63
#15
Atasoy Müftüoğlu, “‘Cemaat okulları ihale ofisi gibi’

Atasoy Müftüoğlu, “‘Cemaat okulları ihale ofisi gibi’ Türkiye’de dini hayatın efsaneler üzerinden yürüdüğünü anlatan Atasoy Müftüoğlu, Fethullah Gülen cemaatinin de pek çok menkıbe ürettiğini söylüyor. Bugüne kadar cemaate ‘Okullar açıyorlar’...16 Şubat 2014 11:21






Bu Haber 140 kez Okundu








Atasoy Müftüoğlu, “‘Cemaat okulları ihale ofisi gibi’
Türkiye’de dini hayatın efsaneler üzerinden yürüdüğünü anlatan Atasoy Müftüoğlu, Fethullah Gülen cemaatinin de pek çok menkıbe ürettiğini söylüyor. Bugüne kadar cemaate ‘Okullar açıyorlar’ diyerek ses çıkarılmadığını ifade eden Atasoy Müftüoğlu, bu okulların seküler eğitim verip, ihale ofisi gibi çalıştığını düşünüyor.
Geçtiğimiz hafta içinde bir dizide Peygamber efendimizin temsil edilmesi sıcak tartışmalara neden oldu. Daha önce de Peygamberimizin tweet sayısının arttırılmasını söylediği ve Türkçe olimpiyatlarına geldiği iddiaları da tartışmalara sebep olmuştu. Atasoy Müftüoğlu’na neden güncel gelişmelerde Peygamber Efendimizin adının geçirilme ihtiyacı duyulduğunu, Türkiye’de dini hayatın ne şekilde yaşandığını sorduk. Müftüoğlu hem dini algılayış ve yaşayış biçimimizi, hem de gündeme binaen cemaati nasıl yorumladığını anlattı.
Türkiye’de dinin algılanış ve yaşanış biçimini nasıl buluyorsunuz?

İslam’ın kendisi değil, bizim şu anda tükettiğimiz din, naslardan bağımsız, batıni tevillere, keyfi yorumlara dayalı, tek akla, tek boyuta, tek yoruma, tek bağlama indirgenmiş, masallarla, hurafelerle milliyetçiliklerle zenginleştirilmiş, sonunda bir folklora dönüştürülmüş bir gerçekliğin adıdır. Türkiye’de dini hayat büyük ölçüde evrensel ufkunu, bilincini, tarzını, birikimini yitirmiş, ulus devlet sınırları içine çekilmiştir.
Bu biçim tüm cemaat ve gruplarda aynı şekilde mi görünüyor?

Bu genel bir değerlendirme. Kuşkusuz istisnaları vardır. Ancak ‘cemaat’ tanımının behemahal eleştirel bir duyarlılıkla yeniden çözümlenmeye tabi tutulması gerekir. Çünkü cemaat; düşünen, üreten, tahkik eden, sorgulayan, bir tavır ortaya koyan, sorumlu bireylerden oluşur. Biz siyer metinlerinde Hz. Ömer’e ilişkin çok çarpıcı bir yaşanmış öykü okuruz. Hz. Ömer ‘Ben yanıldığımda ne yaparsınız’ diye sorduğunda sahabilere, ‘Seni kılıcımızla düzeltiriz’ derler.
KOLEKTİF PATOLOJİ

Bu bize neyi işaret ediyor?

Bütün zamanlarda örnek alınabilecek bir bilinç biçimi. Bizde hiç kimse cemaat diye tanımladığımız kesimlerin liderlerini kılıcıyla düzeltebilecek bir noktaya gelemez. Cemaat liderleri eleştiriden muaf tutulmuşlardır. Şimdiye kadar herhangi bir cemaat liderinin cemaat mensupları tarafından sorgulandığı, eleştirildiği ya da görevinden alındığı görülmemiştir. Bizde cemaatin yerinde sürüler vardır. Bu kolektif bir patolojidir. O istisna saydığımız cemaat ya da akımlar da, bu patolojiyi şu ana kadar sorgulamaya cesaret edememişlerdir.
Sürü kavramıyla insanların bir süre sonra kitle psikolojisi ile hareket ettiğini mi söylemek istiyorsunuz?

Hangi cemaat olursa olsun, kurumsallaştıktan sonra kendi gündemiyle, tarzıyla, diliyle, söylemiyle ve lideriyle büyüleniyor. Büyülendikten sonra dünyayı kendinden ibaret saymaya başlıyor, kendisiyle kaim olduğunu düşünüyor. Bu son günlerde tartışma konusu olan cemaatte de durum aynı ve eksiksiz böyledir. Onlar kendi tarzları ve gündemleriyle, liderleriyle, uğraşlarıyla, yöntemleriyle büyülenmişlerdir. İslam dünyasının hiçbir sorununa ilgi duymamışlardır. Dünyanın kendilerine mecbur ve mahkum olduğunu düşünmüşlerdir ve burada asıl korkunç olan bir tekel oluşturmuşlardır.
DOKUNULMAZ LİDER
Nasıl bir tekel?
Yorum tekeli oluşturmuşlardır. Tamamen menkıbeler, efsaneler ve yalanlar esas alınarak böyle bir yola tevessül edilmiştir. Sürüden kastım şu; Cemaatin hiçbir ilişkisi tartışma konusu, eleştiri konusu olmamıştır. Cemaatin Amerika ile işbirliği yapıyor olması, CIA ile birlikte iş tutuyor olması, Evangelistlerle, Neoconlarla iş tutuyor olması hiçbir zaman rahatsızlığa neden olmamıştır. Çünkü bizde dini tercihlerde bulunmak daha çok duygusal tercihlerde bulunmak anlamına geliyor. Daha çok rüyalar ve efsanelerle, kurgularla dini hayatın sürdürülmesi anlamına geliyor. Maalesef İslam’ın gerçeğinde asla ve kata olmadığı halde, on binlerce manevi aracı vardır. Bu manevi aracıların her birisine dokunulmazlık atfedilmiştir. Şu an karşımızda efsanevileştirilmiş beşer üstü varlıklar vardır.
Gerçek üstü olayların ortaya çıkmasına bu mu neden oluyor?

Bu manevi aracılar hem dokunulmaz kılınıyor, hem kutsallaştırılıyor, hem her yaptıklarında bir keramet olduğu varsayılıyor. Burada garip olan şu; bu uygulamalar düşünsel, felsefi, entelektüel dini hayatta hiçbir şekilde köşeli bir eleştiriye tabi tutulmuyor.
Peygamber Efendimizin kullanıldığı söylenceleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cemaat lideri olan zat, bir gazete röportajında dile getirilmeyecek kadar istiskal edici cümleler kullanmıştır. Bu zat başından beri Peygamber Aleyhisselam’ın bu cemaatin emrinde ve hizmetinde, cemaati yüceltmek için çalıştığını, dikkatinizi çekerim mana aleminde değil, fizik aleminde bunlarla birlikte bütün bir dünyayı dolaştığını serdedebilecek kadar fütursuz bir dil sergilemiştir. Yine bunlar olurken düşünce hayatımız kültür hayatımız bütün bunlarda bir hikmet olduğunu düşünerek sessiz kalmışlardır.
Bunlar daha çok cemaat içinde gerçekleşmiyor muydu? Kamuoyuna yansıyınca cemaate karşı olan algıyı değişti diye düşünüyorum.
Ben öyle düşünmüyorum. Darbe girişimine kadar her şey bağışlanabiliyordu. Bir takım üstatlar, ‘bunlar iyi şeyler de yapıyor’ diyorlardı. İyi şey nedir? Okul açıyorlar. Bu okullarda İslami bilimler mi öğretiliyor yoksa seküler bilimler mi? Yani bu okulların yalnızca eğitim amaçlı olduklarını düşünmek bir yanılsamaydı. Çünkü bunların her biri aynı zamanda bir ihale ofisi gibi çalışıyor. Uluslararası servislerin memurlarıyla hareket ediliyor. Bendeniz binlerce, bu bir metafor değil, binlerce yalanların nasıl menkıbe atölyelerinde ya da fabrikalarında kurgulandığını biliyorum. Bunları bizim dini hayatımız tartışmaya cesaret edememiştir. Çünkü bu cemaatte daha büyük yalanlar serdedilirken bir başka cemaatte daha küçük yalanlar imal eden küçük atölyeler var şimdilik. Yarın onların da bu duruma gelip gelmeyeceği konusunda bir güvencemiz yok.
TÜKETİCİ TALEPLERİNE UYGUN DİL GELİŞTİRİLDİ

Cemaatin gündemi hiçbir zaman Müslümanların gündemiyle kesişmedi dediniz. İslami bir cemaat için bu biraz tuhaf değil mi?
Eğer bir cemaat ya da hareket kendisini koşullara göre konumlandırıyorsa, ki öyle, pasif hale geliyorsunuz ve hakim irade ne yönde talimat verirse o yönde hareketi seçiyorsunuz. Koşulları dönüştürmek üzere yola çıkmıyorsunuz. Koşullarla birlikte olmak demek, statükoyla, konformizmle, gelenekle, görenekle alışkanlıklarla birlikte olmak, bir örnek olmak, basma kalıp olmak demek. Değişim, dönüşüm ihtiyacını zındıklıkla suçlamak demek. Ama burada farklı bir durumla karşı karşıyayız
Ne gibi?

Burada bir din hizmeti olmaktan çok çıkarlara dayalı bir mücadele var. Asıl vahim olan şu ki, bu cemaatin çıkarları için her yol mubah addedilmiştir. Yalan söylemek, propaganda yalanları üretmek, pazarlamak mübahtır. Çok daha vahimi tüketici taleplerine uygun bir dil icad etmek de mubahtır. Bu akım aracılığıyla Türkiye’de İslam maalesef ve maalesef sınırsız bir şekilde vulgarize edilmiştir.
Nasıl vulgarize edilebilir İslam?

Her türlü ilkeden ve şer-i temellerden bağımsızlaştırılarak kitlelerin hoşuna gidecek bir kalıba sokulur. Gün gelir bu amaca yönelik olarak bu dil çok bayağı şekilde popülarize edilir, gün gelir yine çok bayağı bir şekilde milliyetçi, vatancı, devletçi bir dil kazanır. Bu gelenek nezdinde devlet dinden daha kutsaldır. Benim anlamayamadığım bir şey var. Düşünce dünyasında medya dünyasında kültür dünyasında çok yakın günlere kadar bütün arkadaşlarımız bu cemaatle ilgili olarak son derece saygılı bir dil kullanmışlardır. Şimdi bugün bir darbe girişiminde bulunulduğu için, ülke bir belirsizlik yaşıyor. Çünkü bunlar aynı zamanda emperyal bir proje adına kullanılıyorlar.
Siz de emperyal bir oyun olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Şüphe yok. Eğer resmin bütününü takip ediyor olsaydık komplo demeyecektik. Türkiye’nin bir şekilde kontrol altında tutulması için bir araca ihtiyaçları vardı. Bu cemaatin de bu konular etrafındaki rahatsızlıkları bilindiği için bunları kullandılar. Türkiye bunu öngörmüyordu. Öngörebilmeliydi. Hepimiz bu darbe girişimiyle harekete geçtik. Ben bütün entelektüel kesimlerin, aydınların, düşünce adamlarının, din adamlarının, bilim adamların sorumlu olduğunu düşünüyorum. Ben yıllar önce bunun bir Amerikan projesi olduğunu, bu hareketin Siyonizmden daha tehlikeli olduğunu yazdım.
Neden böyle düşünüyorsunuz?

Siyonistlerin ne yapacağını öngörebilirsiniz fakat bunların ne yapacağını öngöremezsiniz çünkü burada çıkar mülahazaları hakimdir. Ve asıl vurgun büyük yağma bu hareket aracılığıyla yani din aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Daha bu hareketin başlangıcından itibaren bir kişinin karizmasının sınırsız şekilde yüceltilmesine yönelik kurmaca efsaneler üretilmiştir.
TARİHTE MANEVİ TİRANLARA HİÇ KARŞI ÇIKILMADI

Cemaatin bugüne kadar entelektüel bir kesim yetiştiremediği eleştirisi var. Bu mitlerden mi kaynaklanıyor?

Bu cemaatlerin temel amacı sayıları çoğaltmak ve çıkarları çoğaltmak. Nicelikleri, paraları çoğaltmak. Bunun dışında entelektüel bir yoğunluk, entelektüel derinlik gibi bir amaç güdülmemektedir. Gündeminde entelektüel kadro yetiştirme gibi bir projesi yoktur. Bunlar amaçları doğrultusunda dini duyarlılığı sınırsız biçimde sömürmüşlerdir. Biz dışarıdan sömürünün mahiyetini anlayabiliriz. Ama içeriden sömürülmeyi anlamakta güçlük çekiyoruz.
İçeriden sömürülmekten kastınız ne?

Kitleleri çıkar amaçlı yöntemlere daha kolay seferber etmektir. Kitleleri duygusal olarak yönlendirip manipüle edersiniz. Eşya ve nesne haline getirirsiniz. Ama bilinçli insanları böylesine yönetemezsiniz. Dolayısıyla bu tür şeylerde bilinç merkezli bir çalışmayı kimse istemez. Mesela bizde cemaat reisi kendisini izleyenlere bizi aşın, sorgulayın, eleştirin demez. Sadece bize itaat edin der ve onlar bunu gerektiği gibi yerine getirirler. Amaç başlangıçta niteliksel boyutlar temelinde bir entelektüel, bilimsel, düşünsel ve kültürel birikim olmuş olsaydı bugün geldiğimiz noktaya gelmiş olmayacaktık. İslam’da eleştiri var ama bizim geleneğimizde eleştiri yok. Eleştiri olmadığı için buralarda bir manevi diktatörlük hakimdir. Tiranlık hakimdir. En tehlikeli diktatörlük manevi diktatörlüktür. Manevi aracılar aracılığı ile gerçekleştirilen tiranlıktır. Çünkü onlar kutsallaştırıldıktan sonra onların her yaptığında, yanlış da olsa bir hikmet vehmedilir. Siyasal diktatörlere karşı çıkar kitleler. Bu mümkündür. Fakat tarihin hiçbir döneminde manevi tiranlara, bugün de yaşadığımız gibi, özellikle mensuplarının karşı çıktığı görülmemiştir.


http://www.islahhaber.net/atasoy-mu...oy-muftuoglu-cemaat-okullari-ihale-ofisi-gibi
 

ebkem

Baş Yücelik
İhvan Üyesi
Katılım
4 Ara 2011
Mesajlar
3,123
Beğeniler
305
Puanları
0
#16
Entelektüel fikir adamlarımızdan da böyle seslerin yükselmesi güzel. Okunası.
 

Hakperest

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
13 May 2013
Mesajlar
5,348
Beğeniler
215
Puanları
63
#17
Eleştiri olmadığı için buralarda bir manevi diktatörlük hakimdir. Tiranlık hakimdir. En tehlikeli diktatörlük manevi diktatörlüktür

yazmış yazar

geçende açık bir put tapınmasını bile eleştiremediler
yazık.. yürekler tutuk yapınca
nutuk da tutuluyor meğer
 

manifesto

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
23 Ara 2006
Mesajlar
0
Beğeniler
334
Puanları
0
#18
Şai ve el kaide ekolü Gülen'i günahı kadar sevmez
Yeni bir şey değil bu
Onlardan eleştiri gelmesi kadar doğal bir netice yok
Hareketin 4-5 ülkede okulu yok
Şia İRAN
Siyonist İsrail
 

ebkem

Baş Yücelik
İhvan Üyesi
Katılım
4 Ara 2011
Mesajlar
3,123
Beğeniler
305
Puanları
0
#19
Müftüoğlu'nu hangisine dahil ettin merak ettim
 

Bîdâr

Aktifleşmemiş
İhvan Üyesi
Katılım
31 Tem 2007
Mesajlar
5,223
Beğeniler
207
Puanları
0
#20
Cemaat düşmanı olsunda biz konuşturalım.
Ekrem Dumanlı'nın 11 Şubattaki yazısının ne kadar doğru olduğunu görüyoruz.
 
Üst