Asrın bid'asına dair | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Asrın bid'asına dair

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” Hareketinin Seyrettiği İstikâmet:
(1)
Ahmed Ali Aksoy












F. Gülen Hocaefendi’nin Favorit Mecmuasındaki Mülâkâtı ve Bazı İfâdeleriyle Alâkalı Mülâhazalarımız
“Evet, aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde, asırlarca rakip dinler olarak yaşamış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Mûse¬vîlik arasın-da başlayan, hattâ eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyalog teşebbüsleri¬nin olumlu netice-ler verdiği müşâhede olunmaktadır." (F.Gülen, Zaman, 04 Ekim 2004)
“Odessalı Hıristiyanların ise el¬bette rehberleri, din büyükleri vardır ve onla-ra söylenmesi gerekeni söyle¬mektedirler. Bir Müslüman, yani dinle¬rin temel birliğine inanan biri olarak, onların söylediklerinin bir Müslü¬man’ın söylediğinden ve söyleyece¬ğinden farklı olacağını düşünmüyo¬rum” (F.Gülen, Favorit, Nîsân 2009)


“Kâfire kâfir demek mü’minin vazi¬fesi değil. Kâfir demek insanın insan¬lığına saygısızlıktır.” (F.Gülen’le 11 Gün. s. 87)
“Biz renk körleriyiz” (F. Gülen’den naklen M. Şener)
“Bütün dinler buluşuyor, biz hepi¬miz kardeşiz” (4. Türkçe Olimpiyad finali)
---------------------------------------------------------------
Malumları, son zamanlarda Tür-kiye’nin gündemine giren ve üze-rinde harâretli tartışmaların cereyan ettiği mevzûlardan birisi de “Dinler-arası Diyalog ve Hoş¬görü” hare-keti olmuştur. Daha evvel pek âşinâ olmadığımız bu nev zuhûr mevzû, bilhâssa 1995’den sonra sür’atli bir inkişâf kaydetmiştir. Bunda, F.Gü len hocaefendinin son derece aktif bir rol oynadığı da herkes tarafın-dan bilinmekte ve kabûl edilmekte-dir.

“Dinlerarası Diyalog ve Hoş¬görü” hareketi; F. Gülen hocaefen-dinin; dînî bir cemâatin lideri olup, geniş bir nüfûz sâha¬sına sâhip olduğu; maddî-mânevî sevk ve idâresinde muhâfazakâr gazete, mecmua, radyo ve televiz¬yon gibi mühim neşir vâsıtalarıyla berâber dershâneler, kolejler ve üniversite-lerin de bulunduğu; kezâ, sevenle-rinin yurt içinde ve yurt dışında bir hayli aktif faaliyetler ifâ ettikleri; mühim bir finans müesse¬sesine sâhip bulunduğu da dikkate alındı-ğında, daha da ayrı bir ehemmiyet arz etmektedir.

Tabii bu arada “Dinlerarası Di-yalog ve Hoşgörü” hareketi ile alâkalı olarak zihinleri meşgûl eden; vuzûha kavuşmasını arzu ettiğimiz bazı “sisli” ve “mübhem” noktala-rın varlığı da, te’vil ve inkârı mümkin olmayan bir vâkıa olarak cümlenin mâlumu olsa gerek.
Meselâ, Vatikan’a gidilerek Pa-pa’nın ziyâret edilmesi ve; “Dinler-arası Diyalog İçin Papalık Konse-yi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyo-ruz”; “İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlar-dır.” gibi ifâdeler… On dört asırlık İslâm târihininin hiçbir safhasında emsâline rastla¬nılmayan bir ziyâret olup, son derece hayret ve endişey-le karşılanmışdır..


Bunların, yani bu “sisli” ve “mübhem” noktaların, birtakım “istifhamlara” sebebiyet verdiğini; kezâ bunlara karşı bazı “ithâm” ve “iddiâlar”ın mevcûdiyetini de ifâde etmeliyiz…
Yine bu “ithâm” ve “iddiâlar”ı ciddiye aldığımızı, daha doğrusu ciddiye almak mecburiyetinde bu-lunduğumuzu ve bunların tatmin edici cevablarının gâyet sarîh ve net olarak ortaya konulmasında mutlak zarûret olduğunu da ifâde etmek isteriz. Zira, zihinlerde mey¬dana gelen birtakım “şübhe”, “tereddüd”, hatta “teşevvüşler” var ki, bunlar, doğrudan halkımızın imân ve i’tikâdâtının sıhhat ve fesâdıyle alâkalıdır. Bu cihetle de hayâtî ehemmiyet arzetmektedir.
Evet, yukarıda işaret ettiğimiz hususlarla alâkalı olarak, Gülen hocaefendinin, Ukrayna’da münte¬şir Favorit mecmuasıyla Nisân 2009’da yaptığı mülakattaki, iki süâle karşı verdiği cevabı merkeze alıp, sonra da bu cevablarla şöyle veya böyle alâkalı gördüğümüz bazı hususları zikrederek mevzûyla alâkalı mülahazalarımızı arz etmek istiyoruz.

“Süâl: Hz. Îsâ’nın kişiliği İs¬lâm Dini’nde nasıl yorumlan¬maktadır?”
(…)
“Hz. Îsâ’ya ve Hz. Muham¬med’e, Kur’an’a ve İncil’e inan¬mayan bir Musevî yine Musevî-dir; Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayan bir Hıristi¬yan yine Hıristiyan’dır ama, Hz. Îsâ’ya, Hz. Musa’ya, Hz. Davud’a, Hz, Sü-leyman’a, Hz. İbrahim’e, kısaca herhangi bir peygambere, bunun gibi İncil’e, Tevrat’a, Zebur’a inanmayan bir kimse asla Müs-lüman olamaz; bunlardan birine bile inanma¬mak, kişiyi İslâm dai-resinin dı¬şına çıkarır. Bundan dolayıdır ki, İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dış-layıcı olma¬mış, onları kucakla-mış, birinci sorunun cevabında arz edilmeye çalışıldığı üzere, onların men¬suplarını Ehl-i Kitap olarak te¬lâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır.”
Ehemmiyetine binân şu ifâde¬lere dikkatleri çekmek istiyoruz:

“Hz. Îsâ’ya ve Hz. Muham¬med’e, Kur’an’a ve İncil’e inan¬mayan bir Musevî yine Musevî-dir” ,
“Hz. Muhammed’e ve Kur’an’a inanmayan bir Hıristi¬yan yine Hıristiyan’dır” cümlele¬rinin, “hâsıl-ı tahsîl”den başka bir mâna ifâde etmediğini, ancak büyük bir hakikatin ketmedildiğini ifâde etmek isteriz. Hakikati sak¬lamak ve ifâde etmekden imtinâ etmek, takdir edersiniz ki, büyük bir vebâl ve talihsizlikdir.

Şimdi bir de bu ifâdeleri, aşağı¬daki süâle karşı verilen şu cevab ile beraber mütâlea edelim:
“Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi ge-rekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliği-ne inanan biri olarak, onla¬rın söylediklerinin bir Müslü¬man’ın söylediğinden ve söyle¬yeceğinden farklı olacağını dü¬şünmüyorum…”

Yani, “onların söylediklerinin bir Müslüman’ın söylediğinden ve söyleyeceğinden farklı ola¬cağını düşünmüyor”muş Hocae-fendi.
İşte o süâl ve cevabı:


Süâl: “Bütün dünya insanlığı için faydalı gayretlerde bulunan biri olarak, Odessa’lı Hıristiyan¬lara ne söylemek ve onlardan ne gibi dileklerde bulunmak ister¬siniz?”
Cevap: “Estağfirullah, bin de-fa estağfirullah. Yukarıda arz etmeye çalıştığım gibi, kimseye bir şey söyleme, yol gösterme mevkiinde değilim. İnsanlık için faydalı gayretlerde bulunduğum şeklindeki sözünüzü de sadece bir dua ve sizlerin bir teveccühü, hüsnüzannı olarak kabul edebili¬rim. Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi ge-rekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliği-ne inanan biri olarak, onla¬rın söylediklerinin bir Müslü¬man’ın söylediğinden ve söyle¬yeceğinden farklı olacağını dü¬şünmüyorum. Hz. Îsâ gibi, bizim nazarımızda ülü’l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler ara¬sında en büyük beş peygamber¬den biri olan bir zatın ardından gitmek, onu takip etmek, yapıla¬bilecek en güzel şeylerdendir.”

“Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri ola¬rak…” ifâdesinin oldukça “muğ¬lak” ve “sisli” bir ifâde olduğunu; zihinlerinde “tevhîd-i edyân” takın-tısı olanlara medâr olacak birtakım “vehim” ve “vesvese¬lere” sebebi-yet vereceğini ifâde etmeliyiz. Yani, günümüzdeki muharref Yahudilik ve Hıristiyanlık ile İslam dini arasında bir “temel birliği”nden bahsetme-nin abes olduğunu söylemeye hiç hâcet var mıdır, bilmem ki?
Az-çok tahmin ediyoruz; “Efen-dim, Hocaefendi, onunla yok şunu kasdetmişdi, yok bunu kasdetmişdi…” diyerek bir takım mazeretlere sığınmak sûretiyle teselli bulmak ve avunmak iste¬yenler olacakdır. Ancak bunlara, nâfile tesellilerden ibârettir diyebili¬riz.
Sormak İstiyoruz:

“Odessalı Hıristiyanların ise elbette rehberleri, din büyükleri vardır ve onlara söylenmesi ge-rekeni söylemektedirler. Bir Müs-lüman, yani dinlerin temel birliği-ne inanan biri olarak, onla¬rın söylediklerinin bir Müslü¬man’ın söylediğinden ve söyle¬yeceğinden farklı olacağını dü¬şünmüyorum” diyen Hocaefen-di’ye, müsaadeleriyle şu hususu ehemmiyetle sormak iste¬riz:
“Odessalı Hıristiyanların reh-berleri, din büyükleri…” diye işâret ettiğiniz papazların, Odessalı Hıristiyanlara, Hz. Îsâ’nın “ilah” olduğunu, hem de “üç ilah’dan biri” olduğunu bugüne kadar söy-ledikleri gibi, bugün dahi söylemek-te olduklarını, hiç mi duymadınız, hiç mi işitmediniz?!. Duymadığınızı, işitmediğinizi kabul etmek mümkin olmadığına göre, bunu neyle izah edeceksiniz?
İsterseniz, “Odessalı Hıristi¬yanların rehberleri, din büyük¬leri” Hıristiyanlara neler “söylü¬yorlar”mış, bir görelim.

İşte onların imân esas¬ları:
"Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan, Her şeye Kadir Tanrı Baba'ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba'dan doğmuş olan Mesih İsâ'ya inanıyorum: O Tanrı'dan gelen Tanrı, Nur'dan Nur, Ger¬çek Tanrı'dan Gerçek Tanrı'dır. Yara-tılmış olmayıp, Baba ile aynı öz-dedir ve her şey onun aracılı¬ğıyla yaratılmıştır…." (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca'dan tercü-me eden: Dominik Pamir, s. 64)
“Bir Müslüman, yani dinlerin temel birliğine inanan biri ola¬rak, onların (yani papazların) söyledik-lerinin bir Müslüman’ın söyledi-ğinden ve söyleyeceğin¬den farklı olacağını düşünmüyo¬rum” diyen-lerin, diyebilenlerin, tam bir “küfür” ve “şirk” mani¬festosu olan bu ifâ-delere dikkat ve basîretle nazar buyurmalarını isteriz.

Ve ayrıca şunu sormak isteriz; bu ifâdelerde, zımnen küfrü takrir etmek gibi bir tehlikeyi “îhâm” eden mânâ yok mudur? Bunu sez-mek için dehâ sahibi olmak mı la-zım geliyor acaba?!. Neticesi son derece muhâtaralı bir vartaya düş-me tehlikesinden hiç mi endişe edilmiyor?
Hemen yukarıda görüldüğü üze-re “bir müslümanın söylediği ve söyleyeceği” ile, “onların (papaz-ların) söyledikleri ve söy¬leyecekleri” o kadar farklıdır ki; “müslümanın söylediği ve söy¬leyeceği” “imân” ve “tevhîd” olup, “onların (papazların) söyle¬dikleri ve söyleyecekleri” ise mutlak “küfür” ve “şirk”den ibâretdir. Kur’ân’ın ifâdesiyle birisi “nûr”, diğeri ise “zulümât”dır. Hocaefendi hakkında, “nûr” ile “zulümât” arasındaki o azîm “fark”ın farkına varamamasını tasavvur etmek mümkin olmadı¬ğına göre, bunun izahı ne ve nasıl olabi-lir ki? Cevabının ne olduğunu elbet-te bilmek isteriz.
Evet, “fark” o derece kat’î, o derece sarîhdir ki; “ebyenü mi-ne’ş- şems”. Binaenaleyh böyle bir söze terettüb edecek dinî-şer’î hükümden Allaha sığını¬rız.

Yine şu ifâdedeki vehâmete dik-katleri çekmek isteriz:
“Hz. Îsâ gibi, bizim nazarı¬mızda ülü’l-azm, yani tarih boyu gelmiş peygamberler arasında en büyük beş peygamberden biri olan bir zatın ardından git¬mek, onu takip etmek, yapılabi¬lecek en güzel şeylerdendir.”
Demek ne demekdir? Evet, bun-lar bir müslümana karşı söyle¬nebilir. Ancak buradaki muhatablar ise Hıristiyanlardır.
Bu söz, onlara zımnen: “Küf¬rünüze devam edebilirsiniz!.” Manasını tazammun etmez mi?
Bu ifâde de, i’tikâdî cihetten son derece tehlikeli bir ifâdedir. Zira Hıristiyanlar, “ardından git¬tiklerini” vehmettikleri zât’a yani Hz. Îsâ’ya “ülûhiyyet” pâyesi ver-mek suretiyle O’nu “ilâh” ola¬rak kabul etmektedirler. Bu sebeble mutlak “kafir” oldukları Kur’ân: 5/72,73; 9/30’da sarâhaten beyân buyrulmaktadır:

“Andolsun ki, ‘Allah kesin¬likle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)
“Andolsun ‘Allah üçün üçün¬cüsüdür’ diyenler de kâfir ol¬muşlardır…” (Kur’ân: 5/73)
Vâkıa bu iken:
“Hz. Îsâ gibi (…) bir zatın ar¬dından gitmek, onu takip etmek, yapılabilecek en güzel şeyler¬dendir.” demek ne demekdir? Evet, bunlar bir müslümâna karşı söylenebilir. Ancak buradaki muha-tablar ise Hıristiyanlardır.

Bu söz, onlara zımnen: “Küf¬rünüze devam edebilirsiniz!” mânasını tazammun etmez mi? Ve yahut da, –hafizenallah- “küfre rıza küfürdür” hükmüne girerse?! Böy-le bir felakete nasıl cür’et edi¬lebilir?!. Bunlar hiç kale alınmıyor mu?
Avâmm-ı nâs (aslı yazılacaksa “m” iki defa yazılmayacak mı?))bunu nasıl anlar, neye hük¬mederler? Bunların dikkate alın¬ması icap etmez mi? Ya birilerinin hatalı anlamasına sebebiyet veri¬lirse? Buna terettüb edecek dinî ve şer’î hüküm hiç hesâb edilmiyor mu acaba?
Hasbeten lillah şunu hatırlat¬mak isteriz:
Bu ifâdelerle “kimlere, ne mal-zemeler verildiğinin” farkın¬dalar mı acaba?!.
Yine diyorlar ki:
İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olma-mış, onları kucaklamış, (…) onla-rın mensuplarını Ehl-i Kitap ola-rak telâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır.”
Bunun da son derece muğlak bir ifâde olduğunu söylemek iste¬riz. Bu ifâdeye ileride yine dönece¬ğiz. Ancak burada şu kadarını ifâde etmek isteriz:

Daha düne kadar talebelerin ba-rındığı apartman dâirelerinde bütün talebelere okutulup takrir edilen “Çağdaşlık mı İnhirâf mı” isimli kitabın 184. sahifesinde aynen şu ifâdelere yer alıyordu:
“Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygam¬ber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tev-hidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları büyük çoğunlu¬ğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüş¬lerdir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de za¬manla büyük ihtilaflara düşmüş ve neti-cede İncil tahrifata uğra¬dığı, hat-ta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalma¬dığı gibi, tevhîd de teslise dö¬nüştürülmüştür.”

Bu paragrafda geçen iki nok¬taya dikkatleri çekmek isteriz:
Bir; “tevhidi şirke dönüştüren İsrâiloğulları…”
İki; “tevhîd de teslise dönüş¬türülmüştür.”
Hocaefendinin ““İslâm, ken¬dinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış” derken “İslâm”a kimleri kucaklatmış oluyor; dikkat buyurula:

“Tevhidi şirke dönüştüren” müşrikleri; “tevhîdi teslise dö¬nüştüren” ve “Allah kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’dir” diyen kâfir/müşrikleri…
Kendileri, on dört asırlık İslâm tarihinde bir ilke imza atmak sûre¬tiyle Papaları, patrikleri, haham¬ları… “kucaklamak”da bir beis görmeyebilirler. Kendileri onları “kucakladı” diye, elbette “İs¬lâm”ın da onları kucaklaması icap etmez.

Hocaefendi; “onların men¬suplarını Ehl-i Kitap olarak te¬lâkki etmiş, kendilerine ona göre davranmıştır” derken de “tevhîdi şirke dönüştüren”, “tevhîd”i “de teslise” “dönüştür”enler için, yani lafın Türkçesi müşrikler için “Ehl-i Kitap olarak telâkki etmiş, kendi-lerine ona göre davranmış¬tır” demek sûretiyle onlara, ol¬duklarından başka bir statü ver¬meye gayret etmiş oluyor ki, bu ifade ile verilmek istenilen mesaj, ne yazık ki, doğru değildir; haki¬katleri hevâ ü hevese fedâ etmekdir. Bununla kimlerin gönlü¬nün alınacağı, kimlerin memnun edileceği, izâhdan vâreste olsa gerek.
Dinî mes’elelerde, hele de bu mes’eleler i’tikâda taallük eden mes’eleler ise, orada bu gibi tavizkâr davranışlar aslâ tecviz edilemez.
Kur’ân’a rağmen Ehl-i Kitab için herhangi bir statü ta’yin ve tesbit etme cür’eti, hiç kimsenin haddine düşmemişdir.

Esasen Hocaefendi ve ondan mülhem olsa gerek, en yakınındaki kadro arasında Ehl-i Kitab ile alâ-kalı olarak Kitab ve Sünnet ile te’lifi mümkin olmayan yepyeni bir telakki ve zihniyetin hâkim oldu¬ğunu görü-yor ve bu sakîm zihniye¬tin kabûlü için olağan üstü gayret¬lerin sahne-lendiğini müşâhede ediyoruz.

Bu cümleden olmak üzere, Hocaefendi'nin mânevî başkanı bulunduğu "Gazeteciler ve Ya¬zarlar Vakfı KADİP" bünyesinde yapılan bir konuşmadan aşağıya nakledeceğimiz hususlar, iddiamızı te’yid eder mahiyettedir. Vatikan temsilcisi George Marovitch, Dozideos Anagnasdopavios ve Yusuf Altıntaş gibi Kilise ve Hav-ra mensublarının huzurlarında Prof. Karaman tarafından yapılan konuşma, "Polemik Değil Diya¬log" ismiyle neşredilen kitabdan aynen iktibas ederek naklettiğimiz şu ifadelere lütfen dikkat buyurula:

1)“Bütün insanların Müslü¬man olmaları’ dinin, Kur’ân’ın hedefi değildir.” (Polemik Değil Diyalog, s. 41);
2) “Müslümanların çoğu ‘Pey-gamberin, bütün din sâlikle¬rini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar” (Polemik Değil Diyalog, s. 35);

3) “Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demi¬yor, ‘Hıristiyaanlar mutlaka Müs-lüman olsun!’ demiyor.” (Po¬lemik Değil Diyalog, s. 35);
4) “Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indir¬gemek olmamalı” (Polemik Değil Diyalog, s. 36);
5) “Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i kitabla ilgili devamlı vurgulanan şey; Allah’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyet-te bunu söylüyor; yani ‘Pey¬gambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37);

6) “Ben diyorum ki, İslâm, Ehl-i kitâba, tek seçenek olarak –son dinin mensubu olma mana¬sında- Müslüman olmaya çağır¬mıyor. ‘hanifiyyet’ (Hz. İbrahim çezgisindeki tevhîde ve bu ma¬nada İslâm’a) çağırıyor. (Polemik Değil Diyalog, s. 37);
7) “Bu arada şu var, hani kor¬kulan şey, böyle dersek, böyle inanırsak ‘Hıristiyan ve Musevi Müslüman olmaz’ deniyor, bun¬dan endişe ediliyor.

“-E olmazsa olmasın.
“-Peki, ama Kur’ân bunları Müslüman olmaya davet ediyor.
“-Acaba? (Polemik Değil Diya¬log, s. 36)
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
(2)
Bir makalemizde bunlardan bahsederek tenkid etmemiz üze¬rine, Prof. Karaman bize cevab vermiş ve konuşmasında üç görüşden bahsettiğini, yukarıdaki ifadelerinin de bu üç görüşden birisi olduğunu söyleyerek aynen şöyle demişdir:

“Kendim üçüncü görüşü be¬nimsediğimi söylemedim ve sa-vunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu gö-rüşün de savunulabileceği kana-atindeyim.” (Yeni Şafak, 22.8.2008)


Prof. Karaman, o konuşma¬sında “Kendim üçüncü görüşü benim-sediğimi söylemedim ve savun-madım” diyor. Ancak ce¬vabî yazı-sında “Ayrıca bu görü¬şün de savunulabileceği kanaa¬tindeyim” diyorlar ki, aradaki tezada dikkatleri çekmek isteriz.
Prof. Karaman’a; yukarıda ge¬çen bilhâssa 2, 3 ve 7. bendlerdeki ifadeleri üzerinde bir def’a daha teemmül ve tezekkür etmelerini tavsiye ediyoruz. Takdir kendile¬rine âiddir.

Sanki Necib Fazıl’ın 1949’da Büyük Doğu’da:

“Heeeeey, heeeeey, heeeeey Müslüman Türk topluluğu!!!” diye haykırarak ifade ettiği “Pey¬gamber ve şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allahın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdası”nın hayata geçi¬rilmeye çalışıldığı hissine kapılmakdan, doğrusu kendimizi alamıyoruz.
Kur’ân Ne Diyor?
Kurucan Ne diyor?
Ahmet Kurucan diyor ki:


“Kur'anî perspektifi esas alarak inanç bağlamında insanların kate¬gorilerine bakalım önce. Genel anlamda Kur'an'a göre insanlar Müslüman, kâfir/müşrik ve ehl–i kitap olmak üzere üçe ayrılır. Sabiiler, münafıklar vb. inançları da hesaba katacak olursak üç rakamı-nı çoğaltabiliriz. Ama biz genel anlamda meseleye bakaca¬ğımız için bunu Müslüman, kâ¬fir/müşrik ve ehli kitapla sınırlandı¬rılmasının daha doğru olacağını düşünüyoruz. (…) Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik te¬mellerden uzakla-şarak karşı tarafı ehli kitap olması-na rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek deği-lim; ama şu kadarını da ifâde etme-den geçe¬meyeceğim: Zannediyo-rum bu adlandırmada dönemin tarihsel şartlarının ciddi rolü var.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 15.5.04)



Bu ifâdeye göre insanlar, “Müs-lüman, kâfir/müşrik ve ehli kitap” olarak tasnif ediliyor ve Ehl-i Kitab küfür dairesinin haricinde kabul ediliyor. Bununla da kalma¬yıp;

“Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik temellerden uzak¬laşarak karşı tarafı ehli kitap ol-masına rağmen kâfir diye ad¬landırmıştır. Bu yanlışlığı müda¬faa edecek değilim” demek cür’etinde bulunuyor.

Galiba Ehl-i Kitab ile diyalog aşkı bu ifâdelerin sahibini o denlû kör ve o denlû sağır hale getirmiş ki, söylediklerinin nereye vardığı¬nın farkında değil.
Halbuki, Ehl-i Kitab’ı bizâtihi Kur’ân’da tekfir eden Allah Teâlâ hazretleridir. Bu sebeble A. Kurucan, “Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim” derken, kimi yan-lışlıkla itham ettiğinin farkında değil. el- Iyâzü billah!..


Oysa, aynı A. Kurucan, apart¬man dâirelerinde barındırılan tale¬beler için tertibedilen seminer ça-lışmalarında ders kitabı olarak itti-haz edilen ve Hocaefendinin te’lifi olduğu söylenilen “Çağdaşlık mı İnhiraf mı” isimli eserde (s. 184) yer alan şu ifadeleri öğretiyordu talebe-lere:

“Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygamber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tevhidi şirke dönüştü¬ren İsrâiloğulları büyük çoğunlu¬ğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüşler¬dir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de zamanla büyük ihtilaflara düşmüş ve neticede İncil tahrifata uğradığı, hatta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalmadığı gibi, tevhîd de teslise dönüştürülmüştür.”

Kur’ân Ne Diyor?
“Andolsun ki, ‘Allah kesin¬likle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)
“Andolsun ‘Allah üçün üçün¬cüsüdür’ diyenler de kâfir ol¬muşlardır…” (Kur’ân: 5/73)

Görüldüğü üzere, Kur’ân’da Ehl-i Kitab sarâhaten tekfir edil¬mektedir. Hatta Râzî gibi bazı mü-fessirlere göre Hıristiyanlar sadece “kâfir” olmayıp, aynı za¬manda “müşrik”dirler. Nitekim Tevbe: 30’un tefsiri sadedinde Faruddîn Râzî diyor ki:


“Bil ki Allah Teâlâ, önceki âyet-te, Yahudi ve hırıstiyanların, kendi-sine iman etmediklerini belir¬tince, bu âyette de bunun sebebini beyan etmişdir. Zira Cenab-ı Hakk, onla-rın, Allah’a bir oğul nisbet ettiklerini nakletmişdir. Binaen aleyh, kim ilâh hakkında böyle bir şeyi tecviz eder-se, o hakikatde ilâhı inkar etmiş demekdir.


Yine Cenab-ı Hakk, her ne kadar şirki söyleme yolları farklı ise de onların müşrikler gibi olduk-larını beyan etmişdir. Çünkü, puta tapanlarla, Mesîh’e veya başkasına tapanlar arasında bir fark yokdur. Zira şirk, insanın Allah’ın yanında başka mâbûd veya mâbûdlar edin-mesi demekdir. Binâenaleyh, böyle bir şey tahakkuk edince, şirk de sâbit olur. Hatta biz iyi düşünürsek, puta tapanların küfrünün, Hıristiyan-ların küfründen daha hafif olduğunu anlarız. Çünkü puta tapan, “Bu put âlemin yaratıcısı ve âlemin ilâhıdır” demiyor, aksine onu Allah’a ibade¬tine vâsıta yapıyor. Ama Hıristi¬yanlara gelince, onlar Allah hak¬kında hulûl ve ittihadı kabul edi¬yorlar ki, bu son derece çirkin bir küfürdür. Böylece, hulûle inanan¬larla diğer müşrikler arasında bir farkın bulunmadığı sabit olmuş olur.” (Faruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mafâtîhu’l- Ğayb tercümesi, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve arkadaşları, c. 11, s. 479)
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
(3)

Bir makalemizde bunlardan bahsederek tenkid etmemiz üze¬rine, Prof. Karaman bize cevab vermiş ve konuşmasında üç görüşden bahsettiğini, yukarıdaki ifadelerinin de bu üç görüşden birisi olduğunu söyleyerek aynen şöyle demişdir:

“Kendim üçüncü görüşü be¬nimsediğimi söylemedim ve sa-vunmadım, yalnızca naklettim ve delillerini verdim. Ayrıca bu gö-rüşün de savunulabileceği kana-atindeyim.” (Yeni Şafak, 22.8.2008)
Prof. Karaman, o konuşma¬sında “Kendim üçüncü görüşü benim-sediğimi söylemedim ve savun-madım” diyor. Ancak ce¬vabî yazı-sında “Ayrıca bu görü¬şün de savunulabileceği kanaa¬tindeyim” diyorlar ki, aradaki tezada dikkatleri çekmek isteriz.
Prof. Karaman’a; yukarıda ge¬çen bilhâssa 2, 3 ve 7. bendlerdeki ifadeleri üzerinde bir def’a daha teemmül ve tezekkür etmelerini tavsiye ediyoruz. Takdir kendile¬rine âiddir.
Sanki Necib Fazıl’ın 1949’da Büyük Doğu’da:

“Heeeeey, heeeeey, heeeeey Müslüman Türk topluluğu!!!” diye haykırarak ifade ettiği “Pey¬gamber ve şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allahın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdası”nın hayata geçi¬rilmeye çalışıldığı hissine kapılmakdan, doğrusu kendimizi alamıyoruz.
Kur’ân Ne Diyor?
Kurucan Ne diyor?

Ahmet Kurucan diyor ki:

“Kur'anî perspektifi esas alarak inanç bağlamında insanların kate¬gorilerine bakalım önce. Genel anlamda Kur'an'a göre insanlar Müslüman, kâfir/müşrik ve ehl–i kitap olmak üzere üçe ayrılır. Sabiiler, münafıklar vb. inançları da hesaba katacak olursak üç rakamı-nı çoğaltabiliriz. Ama biz genel anlamda meseleye bakaca¬ğımız için bunu Müslüman, kâ¬fir/müşrik ve ehli kitapla sınırlandı¬rılmasının daha doğru olacağını düşünüyoruz. (…) Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik te¬mellerden uzakla-şarak karşı tarafı ehli kitap olması-na rağmen kâfir diye adlandırmıştır. Bu yanlışlığı müdafaa edecek deği-lim; ama şu kadarını da ifâde etme-den geçe¬meyeceğim: Zannediyo-rum bu adlandırmada dönemin tarihsel şartlarının ciddi rolü var.” (Ahmet Kurucan, Zaman, 15.5.04)

Bu ifâdeye göre insanlar, “Müs-lüman, kâfir/müşrik ve ehli kitap” olarak tasnif ediliyor ve Ehl-i Kitab küfür dairesinin haricinde kabul ediliyor. Bununla da kalma¬yıp;
“Müslümanlar yukarıda izah ettiğimiz teorik temellerden uzak¬laşarak karşı tarafı ehli kitap ol-masına rağmen kâfir diye ad¬landırmıştır. Bu yanlışlığı müda¬faa edecek değilim” demek cür’etinde bulunuyor.

Galiba Ehl-i Kitab ile diyalog aşkı bu ifâdelerin sahibini o denlû kör ve o denlû sağır hale getirmiş ki, söylediklerinin nereye vardığı¬nın farkında değil.
Halbuki, Ehl-i Kitab’ı bizâtihi Kur’ân’da tekfir eden Allah Teâlâ hazretleridir. Bu sebeble A. Kurucan, “Bu yanlışlığı müdafaa edecek değilim” derken, kimi yan-lışlıkla itham ettiğinin farkında değil. el- Iyâzü billah!..

Oysa, aynı A. Kurucan, apart¬man dâirelerinde barındırılan tale¬beler için tertibedilen seminer ça-lışmalarında ders kitabı olarak itti-haz edilen ve Hocaefendinin te’lifi olduğu söylenilen “Çağdaşlık mı İnhiraf mı” isimli eserde (s. 184) yer alan şu ifadeleri öğretiyordu talebe-lere:


“Hz. İbrâhim’den sonra risâlet, Hz. İshâk’ın soyundan yürümüş ve gelen her peygamber İslâm’ı temsil etmiş olmakla birlikde, Tevrât’ı tahrif eden, tevhidi şirke dönüştü¬ren İsrâiloğulları büyük çoğunlu¬ğuyla Hz. Îsâ’ya da inanmayıp, neticede Yahudiler olarak ehl-i kitab olma durumuna düşmüşler¬dir. Hz Îsâ’dan sonra, ona iman ve ittibâ edenler de zamanla büyük ihtilaflara düşmüş ve neticede İncil tahrifata uğradığı, hatta elde Hz. Îsâ’ya nâzil olan İncil diye bir kitab kalmadığı gibi, tevhîd de teslise dönüştürülmüştür.”

Kur’ân Ne Diyor?
“Andolsun ki, ‘Allah kesin¬likle Meryem oğlu Mesîh’dir’ diyenler kâfir olmuşlardır….” (Kur’ân: 5/72)
“Andolsun ‘Allah üçün üçün¬cüsüdür’ diyenler de kâfir ol¬muşlardır…” (Kur’ân: 5/73)
Görüldüğü üzere, Kur’ân’da Ehl-i Kitab sarâhaten tekfir edil¬mektedir. Hatta Râzî gibi bazı mü-fessirlere göre Hıristiyanlar sadece “kâfir” olmayıp, aynı za¬manda “müşrik”dirler. Nitekim Tevbe: 30’un tefsiri sadedinde Faruddîn Râzî diyor ki:

“Bil ki Allah Teâlâ, önceki âyet-te, Yahudi ve hırıstiyanların, kendi-sine iman etmediklerini belir¬tince, bu âyette de bunun sebebini beyan etmişdir. Zira Cenab-ı Hakk, onla-rın, Allah’a bir oğul nisbet ettiklerini nakletmişdir. Binaen aleyh, kim ilâh hakkında böyle bir şeyi tecviz eder-se, o hakikatde ilâhı inkar etmiş demekdir.


Yine Cenab-ı Hakk, her ne kadar şirki söyleme yolları farklı ise de onların müşrikler gibi olduk-larını beyan etmişdir. Çünkü, puta tapanlarla, Mesîh’e veya başkasına tapanlar arasında bir fark yokdur. Zira şirk, insanın Allah’ın yanında başka mâbûd veya mâbûdlar edin-mesi demekdir. Binâenaleyh, böyle bir şey tahakkuk edince, şirk de sâbit olur.

Hatta biz iyi düşünürsek, puta tapanların küfrünün, Hıristiyan-ların küfründen daha hafif olduğunu anlarız. Çünkü puta tapan, “Bu put âlemin yaratıcısı ve âlemin ilâhıdır” demiyor, aksine onu Allah’a ibade¬tine vâsıta yapıyor. Ama Hıristi¬yanlara gelince, onlar Allah hak¬kında hulûl ve ittihadı kabul edi¬yorlar ki, bu son derece çirkin bir küfürdür. Böylece, hulûle inanan¬larla diğer müşrikler arasında bir farkın bulunmadığı sabit olmuş olur.” (Faruddîn er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mafâtîhu’l- Ğayb tercümesi, Prof. Dr. Suat Yıldırım ve arkadaşları, c. 11, s. 479)
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
(4)
وإن كانت طرق القول بالشرك مختلفة ، إذ لا فرق بين من

يعبد الصنم وبين من يعبد المسيح وغيره لأنه لا معنى للشرك إلا أن يتخذ الإنسان مع الله معبوداً ، فإذا حصل هذا المعنى فقد حصل الشرك ، بل إنا لو تأملنا لعلمنا أن كفر عابد الوثن أخف من كفر النصارى ، لأن عابد الوثن لا يقول إن هذا الوثن خالق العالم وإله العالم ، بل يجريه مجرى الشيء الذي يتوسل به إلى طاعة الله . أما النصارى فإنهم يثبتون الحلول والاتحاد وذلك كفر قبيح جداً ، فثبت أنه لا فرق بين هؤلاء الحلولية وبين سائر المشركين ، ( تفسير الرازي، ج: 7، ص:499 )
Yine İbn Hazm da “el-Fisal fi’l- Milel…” isimli eserinin C. 3, s. 111’de diyor ki;

اليهود والنصارى وهم كفار بلا خلاف من أحد من الأمة ومن أنكر كفرهم فلا خلاف من أحد من الأمة في كفره وخروجه عن الإسلام
“Yahudi ve Hıristiyanların küf-rü hakkında ulemâ-i ümmetden hiç kimseden hilâf vâkı’ olmadığı gibi, keza onların küfrünü inkar eden kimsenin küfrü ve İslâm dininden çıkmış olması husû-sunda da hiçbir ihtilâf olmamışdır.”
Yani, Yahudi ve Hıristiyanların küfründe hiç ihtilâf olmadığı gibi, keza, onların küfrünü kabul etme-yenlerin küfründe de ihtilâf olmamışdır.
Nitekim “Tehzîb’ü Risâleti’l-Bedri’r- Reşîd”de de
أو لم يكفر من دان بغير الاسلام كالنصارى، أو شك فى كفرهم، أو صحح مذهبهم..

“Yahut kim Nasârâ gibi İs-lâm’dan başka bir dîn üzerinde olanları tekfîr etmezse; yahut onla-rın küfründe şübhe ederse; veya mezhebleri doğrudur, derse... tekfîr olunur” (s.12) deniliyor.

Zaten, Allah Teâlâ Kur’ân’da on-ların küfrünü sarâhaten beyan bu-yururken, onun hilâfına bir iddiâda bulunmak, kimin haddi olabilir ki?. Meğer ki, bazıları gibi “diyalog” aşkıyla mest-i lâ ya’gıl olsun.
Yine Hocaefendi’nin mânevî hi-mâyelerinde faaliyet gösteren Ga-zeteciler ve Yazarlar Vakfı bünye-sinde bulunan KADİP tarafından Türkçe/Rusça olarak neşredilen DA mecmuasında, yukarıda ifâde etmeye çalışdığımız zihniyetin pro-pagandasına şâhid oluyoruz:
“İslâm’a göre inançsızlar ate-istler ve putperestlerdir. Allah’ın kendilerine Kitab verdiği Yahudi-ler ve Hıristiyanlar ise inançlıdır.” (İman Valeriya Porohova, DA diyalog Avrasya, sayı 21)

Yukarıdaki “inançsızlar”ı, her-halde kâfir; “inançlı”ları da mü’min olarak anlamak lazım. Bu takdirde, Ehl-i Kitab, evvela kâfir olmakdan kurtarılıyor; bununla da iktifâ edilmeyip mü’min oldukları iddia ediliyor.
Burada hem A. Kurucan ve hem de DA mecmuasındaki makale sahibi İman Valeriya Porohova’ya şun hatırlatmak isteriz:
“Ebû Hanife rehimehullah şöyle buyurdu:

-Said b. El-Müseyyeb’den ba-na ulaşdığına göre, kâfirleri bu-lundukları mevkie indirmeyen onlar gibidir.” (İmam-ı Â’zam’ın Beş Eseri, tercüme, Prof. Dr. Mustafa Öz, İFAV, 3. baskı 2002, s. 43)

Keza, Mayıs 2004’de, Mar-din’de icrâ edilen milletlerarası “Dinler ve Barış” sempozyumun-da, çan ve ezân refâkatinde Rum, Ermeni ve Süryânî Patrikleriyle, Yahudi Hahamı’nın peşine takılıp, sembolik sırat köprüsünden geçi-lerek, haşr meydanına ve oradan da cennete girme merasimi ve bu merasimin aynı anda, 142 televiz-yondan canlı olarak bütün dünyaya gösterilmesi de aynı zihniyetin bir başka ifâdesi olsa gerek.

Mezkûr sempozyum ile alakalı olarak medyaya intikal eden “DİNLER KARDEŞTİR” haberini okuduğumuz zaman gözlerimize inanamamış idik.
Yine 2004’de FKM’de icrâ edilen “Dinler ve Barış Sempozyu-mu’nda, Papaz Hans Küng’ün şu ifâdesi dile getiriliyordu:
“Dinler arası barış olmadan, dünya barışı gerçekleşemez. Diyalog olmadan, dinler arası barış gerçekleşemez.”
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
(5)

Lütfen söyler misiniz; dinler na-sıl barışacak? Hak dîn İslâm, bâtıl dinlerle nasıl barışmış olacak. İslâm, onların da birer hak din ol-duğunu mu kabul edecek? Bunun bir “Tevhîd-i edyân” projesi oldu-ğunu anlamamak için, ancak ebleh olmak lazım. Sözü uzatmaya lüzûm var mı? Gerisini siz tasavvur ediniz.
Böylece, “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü”nün, nasıl bir sevdâ peşinde olduğunu da ayân beyân anlamış oluyoruz. “Dünya barı-şı”ndan bahsedenler, zamirlerinde nelerin gizlendiğini bu ifâdelerle az-çok ortaya koymuş oluyorlar.

Bunun son derece karanlık bir proje olduğunu anlamak için her-halde dâhi olmaya ihtiyaç olmasa gerekdir.
Bir Başka Misâl:

“Mardin, Alon'un da bu utangaç-lıkla söylediği gibi hepimize 'Bu üç dinin üstünlük taslanmadan nasıl birbirleri ile bağlantılı iç içe geçmiş olduğunu gösterdi.'
“Yeter ki rasyonel ve pragmatik bir model olarak da önümüzde bulunan İbrahim'in ayak izlerini takip edelim; Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hepsi aynı izin peşinde…” (Eyüb Can, Zaman, 14.4.2000)
Şu ifâdedeki vehâmete dikkatleri çekmek isteriz:

“Bu üç dinin üstünlük tas-lanmadan…”
Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ buyuruyor ki:

“O Allahtır ki O, Rasûlü’nü hi-dâyet kânunu (Kur’ân) ve hak (tevhîd) dîni ile bütün dinlerin üzerine geçirmek için gönderdi, müşrikler isterlese hoşlanmasın-lar!” (Kur’ân: 9/33)
“O, odur ki Rasûlünü hidâyet rehberi ve hak diniyle (Hakk’ın diniyle) gönderdi, onu her dînin üstüne çıkarmak için!. Şâhid olarak da Allah yeter! (Kur’ân: 48/28) (Her iki âyet-i celîlenin meâli, Elmalılı Hamdi Efendi tefsirinden ikti-bas edilmişdir.)
“Bu üç dinin üstünlük tas-lanmadan…” ifâdesini kullanan şahsın, kendi dîni hakkında ne denlû cehâlet içinde olduğunu; buna rağmen nâsıh-ı a’zâm rolleri-ne bürünerek âleme akıl verme cür’et ve küstahlığında bulunduğu-nu söylemeye hâcet var mı?!
Ancak, bu şahsa, böylesine va-hîm ve sakîm bu fikrin kimden veya kimlerden mülhem olduğunu da hesaba katmanın lüzûmuna işâret etmek isteriz.
Yani “rakip dinler olarak ya-şamış bulunan İslâm, Hıristiyan-lık ve Musevilik”den dem vuranla-rı…

“Aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukları, aynı kaynaktan beslendikleri halde asırlarca rakip dinler olarak yaşa-mış bulunan İslâm, Hıristiyanlık ve Musevilik arasında başlayan diya-log çalışmalarının, eski Hind ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişeceği günler uzak değildir” diyenleri…
(M, Fethullah Gülen’in, Milletlerarası Diyalog Derneği tarafından 29-30 Nisân 2005 tarihlerinde Wisconsin-Madison Üniversitesi'nde gerçekleştirilen "İslâm ve Diyalog" konulu konferansa gön-derdiği mesaj, Zaman 21 Ağustos 2005, Pazar)

İslâm, Hıristiyanlık ve Musevi-lik’in “Aynı kökten geldikleri, aynı temel esaslara sahip bulundukla-rı, aynı kaynaktan beslendikleri” şâyet doğru ise; o halde buna ne diyeceksiniz:
"Görünen ve görünmeyen varlıkları Yaradanı, yeri ve göğü yaratan Her şeye Kadir Tanrı Baba'ya inanıyorum. Tanrının biricik Oğlu tek Rab ve ezelde Baba'dan doğmuş olan Mesih İsâ'ya inanıyorum: O Tanrı'dan gelen Tanrı, Nur'dan Nur, Gerçek Tanrı'dan Gerçek Tanrı'dır. Yara-tılmış olmayıp, Baba ile aynı öz-dedir ve her şey onun aracılığıyla yaratılmıştır…." (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, Fransızca'dan tercü-me eden: Dominik Pamir, s. 64)
İslâm’ın esası; “Lâilâhe illellah, Muhammedü’r-Rasûlullah” keli-me-i tayyibesinde ifâdesini bulan tevhîd-i İlâhî ve risâlet-i Muham-medî’dir. Yukarıdaki şirk manifesto-sunun bu esas ile ne alâkası var!
E. Can’a göre:


“Mardin, Urfa, İstanbul, Roma, Kudüs ya da Mekke, aslında hep-si aynı izin peşinde…” imiş.
“Roma”, yani Vatikan… Nasıl oluyor da, “Küdüs”, ya da “Mekke” ile aynı izin peşinde oluyormuş?!.
Bu sakîm mantığın sahibi E. Can’a; “İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında fark nedir” diye bir süâl vâki olasa, acaba ne cevab verirler ki?
Hatırlatmak isteriz: “Allah nez-dinde hak din İslâm’dır.” (Kur’ân: 3/19)
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
(6)

“Kim, İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) aslâ kabul edilme-yecek ve o, ahrette ziyân eden-lerden olacakdır.” “ (Kur’ân: 3/85
1453’deki İddiâ:
1453 isimli mecmûada yer alan şu ifâdeye dikkatleri çekmek isteriz:

"Semâvî dinlerin buluştuğu İstanbul'da, şehre mühürlerini vuran Müslümanlık, Hıristiyanlık ve Musevilik. Bu üç ayrı din ne-dir? Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yakla-şımları farklı, ama ayrı pencere-den aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir? İşte İs-tanbul bu farklılıkların tümünü yozlaştırmadan, incitmeden bü-tün görkemi ile bünyesinde bu-luşturan bir şehir. Camiler, kilise-ler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen inanç âbidele-ri" ifâdesi, basîret sâhiblerine her şeyi ayân beyân ortaya koymakta-dır. Allah aşkına lütfen;

"Bu üç ayrı din nedir?"süâline verilen şu cevaba bakı-nız:
"Aynı kaynaktan beslenen, birbirine çok yakın ancak yakla-şımları farklı, ama ayrı pencere-den aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü değil midir?
Yani İslâm ile Hıristiyanlık ve Musevilik arasındaki fark sadece "aynı bahçeye" "ayrı pencere-den" bakmakdan ibaret miş(!).

Yani "aynı kaynaktan bes-len"me ve "aynı bahçeye açılan kalb ve inanç gözü" olma gibi bir yakınlık ve "aynı"lıkdan bahsedil-mek sûretiyle, bunlar arasındaki fark, "var" ile "yok" arası bir nok-taya ircâ edilmiş oluyor ki, imân sahibi bir müslümânın, böyle bir şeyi ne kabûl etmesi, ne de tasav-vur etmesi mümkindir. Ne yazık ki, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, bu dalâlete âlet ediliyor.

Sonra; "kiliseler, sinagoglar" nasıl olup da " inanç âbideleri." oluyormuş? Bâhusûs "inanç" keli-mesi, "imân" ve “i’tikâd” kelimele-rine mukabil kullanılmaktadır. Dolayısıyle " kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükse-len inanç âbideleri." cümlesi; "kiliseler, sinagoglar bu potanın içinde özgürce yükselen imân/ i’tikâd âbideleri" mânâsına gelir ki, böyle bir ifâde, -neresinden bakar-sanız bakınız- mahzâ dalâlettir.

Bütün bunlar bir araya getirilip beraberce mütalea edildiği zaman, ortaya çıkan neticeyi tasvib etmek mümkin değildir; zira "takrîb-i edyân"a benzer bir ucûbe çıkıyor ortaya. Ne yazık ki, bu “ucûbe” zihniyetin bir kısım mehâfilde, fev-kalâde itibâr görüp, himâye edildi-ğini görüyoruz.
Ve Hocaefendi Devam Ediyor:

“İslâm, kendinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olma-mış, onları kucaklamış…” der-ken, İslâm’ın bugünkü Hıristiyanlık ve Yahudiliği “kucaklamış” oldu-ğunu mu imâ veya işâret edilmeye çalışılıyor acaba?
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
(7)

Şâyet böyle ise bu mantığa gö-re, İslâmiyet’in; kendisine âid imân ve i’tikâd esaslarını tasdik ve ikrar etmeyen Yahudi ve Hıristiyanları “kucaklaması” icap eder ki, o takdirde bunların Kur’ân tarafından hiçbir şübhe ve tereddüde mahal bırakmayacak tarzda (Kur’ân: 5/72,73; 9/30) tekfir edilmeleri ne ile ve nasıl izah edilecekdir?
Ve bu durumda: “İslâm, ken-dinden önceki İlâhî gelenekleri asla dışlayıcı olmamış, onları kucaklamış…” diye iddiâda bu-lunmak, Kur’ânî hakîkatler karşı-sında ne mânâ ifâde eder?
Sormak isteriz; Peygamberimiz aleyhisselâm, kimlerle harb etmiş-di? O günkülerle bugünküler ara-sında ne gibi bir fark var acaba?
Hulefâ-i Raşidîn, eshab-ı güzîn kimlerle karşı harb etmişlerdi? Hak-larında; “küffâra karşı ğayet şedîd, aralarında ise ğayet mer-hametlidirler” diye medh-i İlâhî vâkı’ olanlar kimler idi? Ve bu “şid-det” kimlere karşı idi?

Unutulmamalıdır ki; İslâm ancak hakkıyle kendi mensublarını “ku-caklar” ve “kucaklayabilir”.
Yine “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insanlığına saygı-sızlıktır” (F.Gülen’le 11 Gün, s. 87) diyenlere;
“De ki: Ey kâfirler! Tapmam o taptıklarınıza…” hıtâbı ile başla-yan, Kur’ân-ı Kerîm’in 109. sûre-i celîlesini hatırlatmak isteriz. Ayrıca bu sûre-i celîlenin isminin de “Sûretü’l-Kâfirûn” olduğunun bilinmesini isteriz.
Bu hakikat karşısında; “Kâfire kâfir demek mü’minin vazifesi değil. Kâfir demek insanın insan-lığına saygısızlıktır” ifâdesinin ki me râci olduğunu sormak isteriz.
Temenni ederiz ki, böyle bir ifâ-de Hocaefendi’den sâdır olmamış dır.

Hocaefendi’ye isnâd ve izâfe edilen “Biz renk körleriyiz” ifâde-sinin de son derece “muğlak”, “mübhem” ve her tarafa çekilmeye müsaid bir tabir olduğunu ifâde etmeliyiz. Zira “renk”, “fark”ı ifâde eder. “Fark”a itibar edilmemesi mümkin mi? Elbette hak ve bâtıl din ve mezhebler arasındaki derîn farklar vardır. Buna karşı kim istiğ-na gösterebilir?
Mezkûr mülakat şu cümlelerle sona ermektedir:
“Şahsımla röportaj adına sorduğunuz sorulara cevaplarım aşağıdadır. Saygılarımla arz eder, sağlık ve afiyetler dilerim.”

Bu satırlardan da anlaşılacağı üzere, yukarıdaki cevabî ifâdeler, hemen süâle muhatab olunduğu anda irticâlen ve şifâhî olarak veril-memiş olup daha sonra üzerinde iyice düşünülerek, teemmül edile-rek, tabir câizse anhâsı-minhâsı hesâb edilerek tahrîri/yazılı olarak hazırlanmış bir cevab olmasındaki inceliğe de ayrıca dikkatleri çekmez isteriz.
Hâsılı Kelâm

Buraya kadar ifâde etmeye çalışdığımız “vahîm” ve bir o kadar da “muhâtaralı” husûslar, bir Müs-lüman için aslâ ve sûret-i kat’ıyyede tasavvur edilmesi mümkin değildir. Bunların Kitab ve Sünnet’in ışığın-da tahlil edilip, delillerinin zikredil-mesine, takdir edersiniz ki, bu ma-kalenin hacmi müsâid değildir. An-cak şu kadarını söylemek isteriz ki; bunların -ehlince malum olan- dinî ve şer’î hükümleri karşısında bîgâ-ne kalmak gibi bir lüksümüz yokdur. Bildiğimiz doğruları, mutlaka söy-lemek mükellefiyetimiz vardır. Yu-karıda arz etmeye çalışdığımız tesbitler karşısında ürpermemenin mümkin olmadığına inanıyoruz. Bununla beraber yanlış bir şey söylemiş isek, derhal tashihine müheyyayız. Hem hatadan rucû etmeyi, hem de özür beyan etmeyi biliriz.

Bütün samimiyetimizle şunu ifâ-de etmek isteriz ki; “Dinlerarası Diyalog ve hoşgörü” namı altında icra edilen hareket, tamamen bir “taviz” mevzûu haline gelmişdir. Mazeret olarak da; şayet bu “taviz-ler” verilmeseydi, bugün bütün dünyayı kucaklayıcı hizmetlerde gelinen nokta, ve kat’edilen mesâ-feye ulaşmak mümkin olur muydu, gibi bahânelerin ileri sürüldüğünü görüyoruz.
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Türkiyede bir cemaatın , Vatikan kaynaklı diyalog faaliyetlerinde kullanılmasının acı meyvelerinden en önemlisi, Hazreti Muhammed Aleyhisselama imanın, imanın gerekli rükünlerinden değil, kemal rükünlerinden kabul görmeye başlamasıdır.Cemaatın lideri, İslam tarihinde eşine çok nadir rastlanan bir söylem geliştirerek,''Kelimei şehadetin rükünlerinin birbirlerinden ayrı mütala edilebileceğini' ifade eden beyanlarda bulunarak, asrın bid'asını, Türkiye gibi sünni mezheblerin taklid edildiği bir ülkede, pervasızca,ifa etmiştir.

Vatikan kaynaklı diyalog faaliyetlerinin gerisindeki, ''inkültürasyon, vb. kavramları dikkate almadan, ''ne var bu kelimede, asrı saaadettede vardı, Kuran Ve Sünnettede var gibi hezayanlar da bulunmak en hafif tabirle ''şiddetli bir bid'a'' akımına kapılmaktır.

Ulemamızın bu konudaki görüşlerini aktarmaya devam edeceğiz.Tevfik Allahtandır.
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Ebubekir SİFİL

Bismillâhirrahmânirrahîm
Özellikle son yıllarda ülkemizin değişmez gündem maddeleri arasında kendisine sağlam bir yer edinen dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri, orta ve uzun vadede ülkenin geleceği üzerinde kalıcı ciddi etkiler yapabilecek tabiatı dolayısıyla, karşı karşıya bulunduğumuz handikaplar listesinin başlarına, hatta en başına yerleştirilmelidir.Zira söz konusu faaliyetler, ülkemizi ve insanımızı “din” ve “kültür” gibi temel varoluş alanlarında zayıflatmayı, kuşatmayı ve son tahlilde teslim almayı hedeflemekte, bu hedefe ulaşabilmek için başta siyaset ve ekonomi olmak üzere birçok enstrümanı etkin biçimde kullanmaktadır.

Bu bakımdan dinlerarası diyalog ve misyonerlik faaliyetleri yürütülürken ön plana çıkarılan “hoşgörü, barış, çoğulculuk, farklılıklara tahammül, İbrahimî dinlerin birliği…” gibi kavramsal gücü olan “masum” ve “sivil” tabirlerin, bu meyanda yalnızca birer “maske” işlevi gördüğünü tesbit etmek durumundayız.

Elbette bu kanaatimiz sadece bu iki faaliyetin AB süreci ile birlikte büyük bir ivme kazandığı vakıasından kaynaklanmıyor. Bu faaliyetlerin maksadına, yürütülüş biçimine, aralarındaki ilişkiye ve yürütenlerine atfedilecek yüzeysel bir nazar bile, özellikli bir tarihin ve özellikli bir coğrafyanın çocukları olarak bizleri bu faaliyetler hakkında başkalarından daha hassas olmaya icbar ediyor.

İlerleyen paragraflarda ilgili dokümanlardan iktibasen göreceğimiz gibi “diyalog” ve “misyon(erlik)”, en azından Vatikan için birbirinden ayrı ve bağımsız düşünülemeyecek iki kavramdır. Vatikan için bir yerde diyalog varsa, orada perde gerisinde misyon(erlik) vardır ve bir yerde misyon(erlik) varsa orası daha önce diyalog faaliyetleri tarafından “uygun zemin” haline getirilmiş demektir. Bu, en azından II. Vatikan Konsili’nden sonra kesin olarak böyledir.

Bu itibarla bu tebliğde dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri birbirinden bağımsız olarak ele alınmamış, bu iki olguya aynı bağlamın birbirini bütünleyen cüzleri olarak itibar edilmiştir.

Diyalog faaliyetlerinin tarihî arkaplanı

Dinlerarası diyalog faaliyetlerine ülkemizden iştirak edenler tarafından geliştirilen, “diyaloğun yeni değil, insanlık tarihi kadar eski olduğu, zira insanın bulunduğu yerde mutlaka diyaloğun da mevcut olacağı, İslam’ın da başından beri diyaloğu fiilen gerçekleştirmiş bir din olduğu”… gibi, aslında “anakronizm”den başka bir şey olmayan söylem tarzı, diyaloğun bir kavram olarak ne ifade ettiği konusunda serapa manipülatiftir.

Zira Vatikan tarafından ortaya atılana kadar “diyalog”un en azından kavramsal ölçekte bu yaygınlıkta kullanımda olmadığı açıktır. Şu halde bu kavram hakkında objektif olabilmek için onu teori ve pratiğiyle ortaya koyan II. Vatikan Konsili’ne bakmak durumundayız.

Vatikan’ın 1962-1965 yılları arasında düzenlediği “II. Vatikan Konsili”nin diğer konsillerden[1] farkı sadece katılımın en yoğun olduğu konsil olması değildi şüphesiz. Diğer Hristiyan mezhepleri ve özellikle de diğer dinlere karşı o zamana kadar görülmemiş bir açılımı öngörmesi, bu konsili diğerlerinden ayıran en önemli unsurdur.

Hristiyan dünyanın bölünmüşlüğü sebebiyle Kilise’nin kendi görevlerini yapmada yaşadığı sıkıntılar bu konsilin toplanmasındaki önemli etkenlerden biri ise de, asıl temel etken, modern dünyada Kilise’nin, misyonunu arzu edilen seviyede gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyduğu açılımlar olarak tesbit edilebilir. Dolayısıyla II. Vatikan Konsili, Katolik Kilisesi’nin, klasik misyon anlayışını terk ederek diğer din mensuplarıyla, hatta diğer Hristiyan mezheplerle diyalog suretiyle iletişim kurma talebini, misyonu bu iletişim zemini üzerinden gerçekleştirme öngörüsünü ve bunun teolojik temelini ifade ettiği bir konsildir.

Nitekim açış konuşmasında Papa XXIII. John’un kullandığı “aggironamento” kelimesi, Konsil’in hedef ve amaçlarını ifadede anahtar konumundadır ve “Kilise’yi günümüze taşımak ve onu, çağdaş misyonunu yerine getirmede daha etkili hale getirmek” anlamına gelmektedir.[2]

Bu konsil sürecinde alınan kararlar hemen her dereceden dokümanda ifade edilmiştir:

- Kilise hakkındaki dogmatik yasa (Lumen Gentium),

- Kilise hakkındaki pastoral yasa (Gaudium et Spes),

- Nostra Aetate, Ad Gentes, Diginitatis Humanae gibi deklarasyon ve kararlar,

- Eclesiam Suam isimli genelge bunlardan başlıcalarıdır.

Burada dikkat çekici olan, Konsil öncesi diğer din mensupları ve bilhassa Müslümanlar, kategorik olarak “kötü” iken, Konsil sonrası bir tavır değişikliğine gidilmiş ve “kötü”ler, bu yeni süreçte “Hristiyanlığa aday” olarak tavsif edilmiştir.

Hemen belirtelim ki Katolik Kilisesi’nin bu konsilde aldığı kararlar ne Kilise dogmalarına aykırı, ne de geleneklere tersdir. Kilise’nin burada bütün yaptığı, dünya çapında hızla yayılmakta olan Kilise’den uzaklaşma tavrına karşı ve Kilise’nin kaybetmekte olduğu prestij, nüfuz ve etkinlik alanlarını yeniden kazanabilmek adına yöntem ve söylem belirlemekten ibarettir.

II. Vatikan Konsili’nde Katoliklik dışındaki Hristiyan mezhepleriyle diyalog konusunda alınan kararlar ilgi alanımızın dışında olduğu için, burada diğer dinlerle ve bu arada İslam’la ilgili olarak Konsil sırasında ve sonrasında Kilise resmî dokümanlarına geçen hususlara kısaca değineceğiz.

İlgili kavramlar (devam edecek)
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
1. Diyalog

Katolik Kilisesi, diğer dinler hakkındaki görüşünü ve bu dinlerin mensuplarıyla diyaloğa girme isteğini Konsil’in “Nostra Aetate” isimli deklarasyonunda ifade etmiştir. Bu deklarasyon, Kilise’nin, diğer dinlerle ilişkisi konusunda müstakil olarak hazırlanmış bir belge olması dolayısıyla son derece önemlidir.

Deklarasyon, Katolik Kilisesi’nin diğer dinlerle diyaloğa girme isteğini şöyle ifade etmektedir:

“… Bu yüzden Kilise, evlatlarını, diğer dinlerin mensuplarıyla basiret ve yardımseverlik içinde görüşmeye ve işbirliğine davet eder.”[3]

Esasen Nostra Aetate’de mevcut, diğer dinlerle diyaloğu öngören ifadeler, diğer Konsil dokümanlarına göre üslupta bir farklılık arz etse de, teolojik temeller açısından aralarında herhangi bir uyumsuzluk söz konusu değildir. “Lumen Gentium” isimli dogmatik yasa, Kilise’nin diğer dinlerle ilişkisini belirlerken, diğer din ve kültürlerle bunların mensuplarında, düzensiz ve bütünlük arz etmekten uzak olsa da bir takım iyi unsurlar bulunduğuna işaret etmektedir. Bu “iyi unsurlar” onların sadece kalp ve düşüncelerinde değil, ayin ve geleneklerinde de mevcuttur. Bu unsurlar, Kilise’nin misyoner faaliyetleri vasıtasıyla sadece muhafaza edilmekle kalmayacak, aynı zamanda saflaşacak, yücelecek ve mükemmel hale gelecektir.[4]

“Nostra Aetate”de de bu husus teyit edilir ve şöyle denir:

“Katolik Kilisesi, bu dinlerdeki (Hristiyanlık dışındaki dinler) gerçek ve kutsal olan hiçbir şeyi reddetmez. Kendi öğretisinden birçok yönden farklı olmakla birlikte, bütün insanlığı aydınlatan ilahî gerçeğe ait bir parça ışık yansıtan doktrin, ahlakî kural, hareket ve hayat tarzlarına büyük saygı duyar. Yine de Kilise, gerçek yol, ilahî hakikat ve doğru hayat olan Mesih’i ilan etmeye mecburdur.”[5]

Burada, “Acaba bu “iyi unsurlar” Hristiyanlık dışındaki dinlerde nasıl olup da yer bulabilmiştir?” gibi bir soru akla gelebilir. Bu soruya da II. Vatikan Konsili’nin misyoner faaliyetleri hakkındaki “Ad Gentes” isimli kararı cevap vermektedir. Bu kararda, söz konusu “iyi unsurlar”ın Kutsal Ruh tarafından onlara saçıldığı ve bunların adeta Hristiyanlığa dönüşün zeminini teşkil eden birer “nüve” olarak görüldüğü dikkat çekmektedir.[6]

Öyle de olsa, diğer dinlerdeki bu “gerçek” ve “kutsal” şeyler, müntesiplerini kurtuluşa götürmek için yeterli olamaz mı?

Cevap yine “Ad Gentes”den: “Tanrı’nın insanlığı kurtarma planı, bir tür gizlilik içinde sadece bir kişinin ruhunda gerçekleşmez. Sadece insanların Tanrı’yı bulmak için körü körüne araması ve çok yönlü çabalarla gerçekleşmez. Çünkü bu teşebbüsler, İlahî İnayet’in müşfik çalışmaları vasıtasıyla aydınlatılmaya ve saflaştırılmaya muhtaçtır. Bu teşebbüs veya iyi unsurlar zaman zaman gerçek Tanrı hakkında bir eğitim veya İncil’e bir hazırlık olarak hizmet edebilirler.”[7]

Yukarıda zikredilen “Nostra Aetate” isimli deklarasyon, Katolik Kilisesi bakımından diğer dinlerin konumunu şöyle belirlemektedir:

Hristiyanlar’la özel bir bağı olan Yahudiler Katolik Kilisesi’ne en yakın olan kimselerdir. İkinci sırada, monoteist bir inanca sahip olan ve Hz. İbrahim’i örnek alan Müslümanlar vardır. Daha sonra münzevi yaşantı, derin meditasyon ve Tanrı’ya güven ve sevgiyle yönelmek suretiyle kurtuluşu arayan Hindular ve kendilerine özgü çabalarla aynı amaca yönelmiş bulunan Budistler gelmektedir.[8] Bunlar dışındaki dinlerden ise genel olarak bahsedilmiştir.

Burada Yahudiler’e tanınan ayrıcalıklı konum hemen dikkat çekmektedir. Bu durum Yüce Kitabımız’ın “Ehl-i Kitap” diye kategorize ederek aralarındaki “özel” yakınlığa dikkat çektiği[9] bu iki kesim hakkındaki haberlerine ve vakıaya da mutabıktır. Burada Papa XXIII. John’un Yahudiler’e olan özel ilgisi ile Yahudiler’in II. Vatikan Konsili resmî dokümanlarına girebilmek için kullandığı bireysel ve kurumsal her türlü inisiyatifin etkisi açıktır.[10]

Hatta Hristiyan olmayan dinlerle ilişkiler hakkındaki “Nostra Aetate” isimli genelge, sözünü ettiğim ilgi ve etki sebebiyle başlangıçta sadece Yahudiler’le ilişkileri düzenleyen bir belge olarak tasarlanmıştı. Arap ülkelerindeki Hristiyan azınlıkların zarar görmesine yol açabileceği endişeleri dile getirilince ya diğer dinlerden de bahsedilmesi veya hiçbirisinden bahsedilmemesi gündeme gelmiş, uzun tartışmalar sonucunda bugün elde bulunan metin ortaya çıkmıştır.[11]

Dolayısıyla Müslümanlar ve diğer din mensuplarıyla diyalog meselesi, “Yahudiler sayesinde” Vatikan belgelerine girebilmiştir demek yanlış olmayacaktır.

Mezkûr deklarasyonda Müslümanlar’la ilgili ifadeler şöyledir:

“Katolik Kilisesi Müslümanlar’a da büyük bir saygıyla bakar. Onlar tek, diri, mevcut, bağışlayıcı ve Kadir-i Mutlak, Cennet’in ve yeryüzünün yaratıcısı, insanlara seslenmiş olan Tanrı’ya taparlar. Onlar, inancıyla kendi inançları arasında kuvvetli bir bağ kurdukları İbrahim’in kendisini Tanrı’nın planına adadığı gibi Tanrı’nın gizli emirlerine çekinmeden boyun eğmeğe çalışırlar. Her ne kadar Tanrı olarak kabul etmeseler de İsa’yı bir peygamber olarak yüceltir, O’nun bakire annesine hürmet eder ve hatta zaman zaman onu samimiyetle anarlar. Dahası Müslümanlar, hüküm gününü ve ölümden sonra tekrar dirilişi takiben Tanrı’nın vereceği karşılığı beklerler. Bu sebeple onlar, dürüst yaşamaya oldukça önem verir ve Tanrı’ya özellikle dua, sadaka ve oruç vasıtasıyla ibadet ederler.”[12]

Acaba bu ifadeler diğer dinlerin ve özellikle İslam’ın insanları kurtuluşa götürücü özellikte olup olmadığı konusunda nasıl anlaşılmalıdır?

Şurası unutulmamalıdır ki, II Vatikan Konsili’nden ne önce ne de sonra Kilise, diğer dinlerin böyle bir özelliğe sahip olduğu konusunda herhangi bir şey söylemiştir. Hatta mezkûr konsili toplayan fakat faaliyetler devam ederken vefat eden XXIII. John’un yerine geçerek konsil faaliyetlerini devam ettiren Papa VI. Paul, bu süreçte yayımladığı “Eclesiam Suam” adlı genelgesinde şöyle demiştir:

“Biz her ne kadar Hristiyan olmayan dinlerin manevî ve ahlakî değerlerini tanıyor, onlara saygı gösteriyor, kendileriyle diyaloğa hazırlanıyor ve din hürriyetini savunmak, insanlık kardeşliğini tesis etmek, kültür, sosyal refah ve sivil iradeyi oluşturmak gibi hususlarda diyaloğa girmek istiyorsak da, dürüstlük bizi, gerçek kanaatimizi açıkça ilan etmeye mecbur etmektedir: Yegâne gerçek din vardır, o da Hristiyanlık’tır.”[13]

Bütün bu ifadelerde dikkatli bir göz için kaçırılması mümkün olmayan bir incelik bulunmaktadır: Metinler diyalog bağlamında “İslam”dan değil, “Müslümanlar”dan bahsetmektedir. Bu, son derece önemli bir inceliktir. Zira Thomist çizgideki Hristiyan teologlardan Gadret ve Anawati gibi isimler, bid !”din” olarak İslam’la diyaloğun mümkün olmadığını, bu faaliyetin ancak “Müslümanlar”la gerçekleştirilebileceğini söyler.[14] :Bu düşüncenin, Konsil metinlerinde benimsendiği, hatta hayli etkili olduğu görülmektedir.

Bu ifadeler, dinlerarası diyalog faaliyetleri ile misyonerliğin niçin birbirinden ayrı telakki edilemeyeceği sorusunun da cevabını oluşturmaktadır. O halde buradan diyalog-misyonerlik ilişkisine geçebiliriz


 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
2. Misyon

Öncelikle şu hususu kesin bir hakikat olarak tesbit edelim: Kilise, yapısı gereği misyonerdir ve bu, Kilise’den asla ayrı düşünülemeyecek bir özelliktir. Zira Kilise kendisini İsa Mesih’in biricik temsilcisi olarak görmekte, onun getirdiği mesajı, onun bıraktığı yerden bütün insanlığa ulaştırma sorumluluğunun muhatabı olarak telakki etmektedir. Eğer Kilise dışında kurtuluş yoksa, ki Kilise’ye göre yoktur, misyonerlik faaliyetleri de insanlığı kurtuluşa çağırmanın biricik vasıtası olarak elbette devam edecektir.

Kilise’nin kendisine tanıdığı merkezî rol öylesine vazgeçilmezdir ki, Katolik teolojisine göre Kilise İnciller’den doğmamış, aksine İnciller Kilise’den doğup zuhur etmiştir.[15] Kilise’nin ontolojik mahiyeti hakkındaki bu tesbit, Hristiyanlık üzerine konuşurken daima hatırda tutulmalıdır.

Kilise’nin misyonerlik faaliyetleri hakkındaki kararı “Ad Gentes”de şöyle deniyor: “Kilise tabiatı gereği misyonerdir. Bu misyon, ona sonradan ilave edilmiş bir özellik olmayıp, bilhassa onun özünden kaynaklanır. Çünkü o, Baba’nın istek ve kararıyla Oğul’a tevdi edilen ve Kutsal Ruh’la desteklenen bir misyondur.”[16]

Şu halde diyalog faaliyetleri ile misyonerlik faaliyetleri arasındaki ilişkiyi ortaya çıkartmak hayatî derecede önemlidir.

1974 yılında Roma’da yapılan bir toplantı bu noktada ayrı bir önem arz etmektedir. Dünyanın birçok yerinden gelen Kilise temsilcilerinin iştirakiyle yapılan Dünya Piskoposlar Toplantısı’nda dinlerarası diyaloğun Kilise misyonundaki yeri enine boyuna tartışılmıştır.

Bu toplantıda dinlerarası diyalog, Hristiyan misyonunun ayrılmaz bir bölümünü oluşturan “Evangelizasyon”un tabii bir parçası olarak tarif edilmiştir. Yine bu toplantıda şöyle denmiştir: “Diyaloğun temel amacı, Mesih’in yüklediği temel sorumluluk gereği, Hristiyanlar’ın bütün insanlara hizmet etmek ve sevgi duymak isteğine şehadette bulunmaktır. Bu sebeple diyaloğa giren her Hristiyan, bir taraftan samimi ve açık kalpli iletişim vasıtasıyla diğerlerinin dinî tecrübeleri hakkındaki değerlendirmelerini genişletirken, diğer taraftan kendi inancını keyifle takdim etmelidir. Diyaloğun temel kuralı, Hristiyan olmayanların dinî ve kültürel kimliklerine saygı duymaktır. Bunun sebebi, Tanrı’nın herkesi Mesih’in imajında yaratması ve herkesin aydınlığa kavuşmasını istemesidir.”[17]

Bu toplantının sonunda yapılan kapanış duasında da şöyle denmiştir: “Kutsal Ruh, misyonunu ve sevgisini bütün Hristiyan olmayanlara götürme konusunda uyanık ve şuurlu olan bütün Kilise’yi hassasiyetle desteklemeye devam etmektedir.”[18]

Bu noktada bir hususun altını çizmek istiyorum: Yeni Papa XVI. Benedict’in dinlerarası diyaloga soğuk bakan birisi olduğu söylenerek bu sürecin bitebileceğinin ileri sürülmesi bana göre doğru değil. Zira II: Vatikan Konsili’nde misyonerlik için belirlenen yeni yöntem, yani diyalog, şu an için Katolik dünya bakımından herhangi bir risk içermiyor. Kilise misyondan vaz geçemeyeceğine ve şu an için misyona diyalogdan daha elverişli bir zemin bulunmadığına göre, yeni Papa’nın tavrını amiyane tabirle biraz “naz yaparak” konumunu muhafaza etme ve belki diyalogun diğer taraflarından biraz daha taviz koparma siyaseti olarak okuyabiliriz.
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
3. Evangelizasyon

Süreç içerisinde diyalog-misyon ilişkisi çeşitli Kilise metinlerinde şu veya bu şekilde ifadelendirilmiş, ama en önemli sarahatini müteveffa Papa II. John Poul’ün “Redemptoris Missio” (Kurtarıcı Misyon) isimli genelgesinde bulmuştur.

Bu genelgede Kilise’nin kuruluşu, misyonu ve bu misyonun bütün insanlara yönelik olduğu belirtildikten sonra şöyle denir:

“Dinlerarası diyalog, Kilise’nin, bütün insanları Kilise’ye döndürme amaçlı misyonunun bir parçasıdır. Karşılıklı bilgilenme ve anlayışı zenginleştirme vasıtası ve metodu olarak diyalog, misyona zıt değildir. Esasen misyonla ve misyonun şekilleriyle diyalog arasında özel bir bağ vardır. Bu misyon aslında Mesih’i ve İncil’i bilmeyenlere ve diğer dinlere mensup olanlara yöneliktir. Tanrı Mesih vasıtasıyla bütün insanları kendisine çağırmakta, vahyinin ve sevgisinin mükemmelliğini onlarla paylaşmak istemektedir. (…) Bu açıklamalar yapılırken, kurtuluşun Mesih’ten geldiği ve diyaloğun evangelizasyondan ayrılmadığı gerçeği göz ardı edilmemiştir.”[19]

Burada geçen “Evangelizasyon” kavramı son derece önemlidir. Bu kavramın mana ve muhtevası, Papa VI. Paul’ün “Evangelii Nuntiandi” isimli genelgesinde açık biçimde ifade edilmiş ve Kilise’nin “evangelizasyon” için var olduğu vurgulandıktan sonra şöyle denmiştir:

“Bu yüzden Kilise için evangelizasyonun anlamı, “iyi haberler”i insanlığın bütün tabakalarına götürmek, bunun etkisiyle insanlığı içten değiştirmek ve onu yenilemektir. Fakat her şeyden önce eğer vaftizle yenilenmiş ve İncil’e göre yaşayan yeni insanlar yoksa, insanlık da yoktur. Bu yüzden evangelizasyonun amacı bu iç değişikliği gerçekleştirmektir…”[20]

Yine aynı genelgede evangelizasyonun, Kilise tarafından ilan edilen İncil mesajını işitenlerin Kilise’ye girmesiyle tamamlanacağı, bu sebeple Kilise’nin, Hristiyan olmayan kültür ve cemaatlerin arasına dikilmesinin evangelizasyona dahil olduğu vurgulanmıştır.

Müteveffa Papa II. John Paul’ün yukarıda adı geçen genelgesine dönecek olursak, orada diyalog-misyon ilişkisi konusunda sarih bir şekilde ifade edilen hususlar arasında şunu görüyoruz: “Diyalog, Kilise’nin kurtuluşun tabii yolu olduğu kanaatiyle yönlendirilmeli ve ikmal edilmelidir.”[21]

Söz konusu genelgenin dinlerarası diyalogla ilgili bölümü şu ifadelerle sona ermektedir: “Çok iyi bilmekteyim ki, birçok misyoner ve Hristiyan cemaat Mesih’e samimi şehadette bulunmak ve diğer dinlerin mensuplarına cömertçe hizmet sunmaktan dolayı kendilerini zorluk içinde ve sık sık diyaloğun yanlış anlaşılmış tarzı içinde bulmaktadırlar. Onları, gayretleri iyi anlaşılmayan yerlerde bile inançlarında ve sevgilerinde sebat göstermeye teşvik etmek istiyorum. Diyalog, Tanrı’nın Krallığı’na doğru bin yoldur ve bunun süresini ve mevsimini sadece Baba bilse de, mutlaka sonuç verecektir.”[22]

Buradaki “Tanrı Krallığı”nın, Hristiyan teolojisinde, kıyametten önce Mesih’in yeryüzüne tekrar gelerek Tanrı’nın egemenliğini ilan ve bütün insanlığı huzur ve esenliğe vasıl edeceği zaman dilimi olduğunu hatırlayalım.

 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
4. İnkültürasyon

Yine mezkûr genelgenin, “Hristiyan Olmayan Halkların Kültürlerinde İncil’in Tecessümü” başlıklı bölümünde “İnkültürasyon”un Kilise misyonundaki öneminden bahsedilmektedir.

“Hristiyan mesajının ve hayat tarzının, dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan cemaatlerin sahip olduğu çeşitli kültürlere uygun hale getirilerek sokulması ve canlandırılması” olarak tarif edilen bu kavram[23] diyalog-misyonerlik ilişkisi bağlamında merkezî yer tutan ikinci kavramdır.

Papa II. John Paul bu kavramla ilgili olarak şu ifadeleri kullanmıştır: “Kilise’nin Hristiyan olmayan kültürlere girme süreci oldukmça uzun bir yoldur. Bu, sadece dışarıdan bir adaptasyon meselesi değildir. Çünkü İnkültürasyon, hakiki kültürel değerlerin Hristiyanlıkla bütünleşmek suretiyle aslî bir değişime uğraması ve Hristiyanlığın çeşitli insan kültürlerine sokulması anlamına gelir. Kilise, İnkültürasyon vasıtasıyla İncil’i çeşitli kültürlerde canlandırır ve aynı zamanda insanları kendi kültürleriyle Kilise cemaatine sokar. Kilise bu insanlara kendi değerlerini aktarır ve aynı zamanda onlarda mevcut olan iyi unsurları alır, onları içten tekrar yeniler. İnkültürasyon vasıtasıyla Kilise’nin ne olduğu, neyin işareti olduğu daha iyi anlaşılır ve bu suretle Kilise, misyonunda daha etkili olur.”[24]


 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
DİYALOG FAALİYETLERİ VE İSLAMÎ ARGÜMANLARI

Buraya kadar söylenenler, II. Vatikan Konsili’nden itibaren Katolik Kilisesi’nin diğer din mensupları ve bahusus Müslümanlar’la ilişkiler konusunda izlediği tutumu sağlıklı bir okumaya tabi tutabilmek için bilinmesi gerekenleri özetlemektedir.

Bir de meselenin “bizim cenahımızdan” arz ettiği durum var ki, diyalog meselesi söz konusu edildiğinde mutlak surette ele alınıp tahlil edilmesi gerekir.

Bu cümleden olarak ülkemizde diyalog faaliyetlerini yürütenler tarafından, bu faaliyetlerin “meşruiyetini”, hatta “elzemiyetini” ifade ettiği ileri sürülen argümanlara kısaca atf-ı nazar etmek istiyorum.

Ehl-i Kitap’la aramızdaki “ortak kelime”

Diyalog faaliyetlerine Kur’an’dan zemin teşkili için “(Resulüm) de ki: “Ey Ehl-i Kitap! Sizinle aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah’tan başkasını mabud tanımayalım, O’na hiçbir şeyi ortak kılmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın…” mealindeki 3/Âl-i İmrân, 64. ayetinin sıkça kullanıldığı dikkat çekiyor.
İleride ele alacağım “mübâhale ayeti”nden hemen sonra yer alan bu ayetin diyalog faaliyetlerine delil yapılmasının tam bir “el çabukluğu” örneği olduğunu söylemek zorundayız. Zira ayetin ne mantuk ne de mefhumu, bugün müşahede ettiğimiz tarzda bir “diyalog”a geçit vermektedir.
Önce ayetin “mefhum”undan başlayalım: Eğer “Allah’tan başkasını mabud tanımamak, O’na hiçbir şeyi ortak kılmamak ve insanları ilah edinmemek” Müslümanlar ile Ehl-i Kitap tarafından herhangi bir farklılık arz etmeyecek tarzda kabul gören ortak bir kelime ise ayet niçin “hasılı tahsile” çağırsın?
Bir başka şekilde söylersek; ayette dile getirilen bu üç temel nokta Müslümanlar ile Ehl-i Kitap arasında aynı tarzda benimsenip bağlanılmış hususlar olsaydı, “gelin bu hususlar üzerinde birleşelim” demenin elbette hiçbir anlamı olmazdı. Şu halde burada, Ehl-i Kitab’a, çarpıttıkları, tahrif ettikleri bir gerçek hatırlatılıyor olmalıdır ki, kitaplarının ve bütün ilahî dinlerin esasıdır. Nitekim –Allahu a’lem– 66. ayette dile getirilen husus da bu noktaya işaret ediyor olmalıdır ki, orada Ehl-i Kitab’ın, “hakkında bilgi sahibi oldukları hususlarda tartıştığı” dile getirilmektedir. Yani ayetin ilk muhatapları olan Ehl-i Kitap, mezkûr üç nokta üzerinde yapılan tahrif faaliyetinin bilincindedir ve meselenin aslından haberdardır…
Ayetin mantukuna gelince, dikkat edilirse burada Ehl-i Kitab’a bir çağrı var: “Gelin” diyor ayet. Yani Efendimiz (s.a.v)’e bir noktada sabit durması ve Ehl-i Kitab’ı da o noktaya çağırması emir buyuruluyor. Elbette İlahî Kelam’ın hiçbir kelimesi hatta harfi için “abes” söz konusu değildir. Buradaki “Gelin!” çağrısı, ayetten, biraz bizim gitmemiz, biraz onların gelmesi suretiyle bir “ortak nokta”da buluşulması tarzında bir diyalog çıkarılmasını kesinlikle engellemektedir.
Öyleyse eğer bu ayetten hareketle dinler arasında bir diyalog faaliyeti başlatılacaksa, Müslümanlar’ın, muhataplarına öncelikle ayette ifade buyurulan çağrıyı, Tevhidî konumlarını muhafaza ederek yapmaları gerekir. Yani diyalogun zeminini bizim durduğumuz yer ve mezkûr üç temel nokta teşkil etmelidir.
Burada dinlerarası diyalog faaliyetlerinin içini, “tanıma ve anlama” kelimeleriyle doldurmaya ve diyalogun başka bir anlamı bulunmadığını söylemeye çalışanlara da bir uyarı bulunduğunu söyleyebiliriz: Bu ayetten anladığımız odur ki, Müslümanlar’la diğer din mensupları arasındaki ilişki, onları tanıma ve anlama gayesine matuf ve bundan ibaret bir “diyalog” değil, “tebliğ” zemininde yürütülmelidir.
Üstelik Yahudiler’i ve Hristiyanlar’ı tanımak ve anlamak için dinî metinlerimiz ve tarihsel tecrübemiz hangi noktalarda yetersiz kalmıştır ki, bugün böyle bir diyalog sürecine ihtiyaç duyulmaktadır? “Ehl-i Kitap hakkındaki ayetler günümüzde yeni bir bakış açısıyla ele alınmalıdır” diyenlerle Kur’an’ın “tarihsel bir metin” olduğunu söyleyenler arasında nasıl bir fark vardır?
Efendimiz (s.a.v)’in tebliğ faaliyetleri
Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İslam’ı tebliğ maksadıyla çeşitli kabilelere gitmesi, Ebû Cehil gibi müşriklerin ayağına kadar defalarca gitmekten imtina etmemesi de dinlerarası diyalog faaliyetlerine dayanak yapılmaya çalışılan hususlar arasında bulunuyor.
Oysa bu ve benzeri hususların, Tevhid’i tebliğ amacına yönelik olduğu ve esasen bir peygamber olarak Efendimiz (s.a.v)’in en temel görevinin tebliğ olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda bu argüman kendiliğinden buharlaşacaktır.
Eğer bugünkü diyalog taraftarları “Tevhid’i tebliğ” maksadıyla hareket ettiklerini söyleyecek olurlarsa, “tanıma, anlama ve hoşgörme” söylemini nereye terk ettiklerini sormak gerekir. Ve yine sormak gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v)’in, tebliğ maksadıyla gittiği yerlerde muhataplarını “tanıma, anlama ve hoşgörme” tavrında olduğunu gösteren bir belge var mıdır
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
Necran heyeti meselesi
Bir diğer argüman da Hz. Peygamber (s.a.v)’in Necran hristiyanları ile görüşmesi ve kendilerine ibadet etmeleri için Mescid-i Nebi’yi tahsis etmesi olayıdır.
Necran hristiyanlarını Medine’ye getiren eğer Hz. Peygamber (s.a.v)’in onları iman ile cizye arasında bir seçim yapmaya çağıran mektubu ise, olay daha başından diyalog zemininden uzak bir tarzda başlamış demektir. Zira burada da “tanıma, anlama ve hoşgörme” söylemi ile taban tabana zıtlık teşkil eden bir durumun mevcudiyetini teslim etmek zorundayız.

Akabinde Necran heyeti Medine’ye geldiğinde, sırf üzerlerindeki ipek giysiler ve altın takılar sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendileriyle konuşmayı reddetmesini “diyalog ve hoşgörü”nün neresine yerleştirebiliriz?
Nihayet ipek ve altınları çıkardıktan sonra huzura kabul edilen heyetle Efendimiz (s.a.v) arasındaki söz dönüp dolaşıp Hz. İsa (a.s)’a geldiğinde 3/Âl-i İmrân, 59-61. ayetleri nazil oldu. Necran heyeti “mübâhale”yi kabulden imtina ettiğinde olanları biraz sonraya bırakarak bu ayetlerin muhtevasına bakalım:

“Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı; sonra ona “Ol!” dedi ve (o da) oluverdi. (Bu), Rabb’inden gelen bir gerçektir. Öyleyse şüphecilerden olma! Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda tartışanlara, “Gelin, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, karşılıklı olarak çocuklarımızı ve kadınlarımızı çağıralım; sonra da dua edelim de Allah’tan yalancılar üzerine lanet dileyelim” de.”

İmdi, Hz. İsa (a.s) hakkında muhataplarına Kur’an’daki sarahati ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in net tavrını izhar etmeye yanaşmayan/izhar edemeyen diyalogcuların Necran heyeti hadisesini diyaloga delil getirmesi ne kadar tutarlıdır?

Bir de olaya şu açıdan bakalım: Necran heyeti, öyle görünüyor ki Medine’ye İslam’ı kabul etmek üzere değil, “bir orta yol bulabilme ümidiyle” gelmiştir. Bu niyetle başlayan macera, sonunda en temel anlaşmazlık konularından biri olan Hz. İsa (as.)’nın kimliği/kişiliği noktasına gelip dayanmıştır.

Bu noktada inen yukarıdaki ayetler, Efendimiz (s.a.v)’e –aralarında kendisinin Hak Peygamber olduğunun farkında bulunanlar da olduğu halde–, bu heyet hakkında “diyalog, tanıma, anlama ve hoşgörü”yü değil, “karşılıklı lanetleşme”yi, yani köprüleri atmayı emretmektedir, neden?
Nihayet “mübâhale ayeti”nin gereğini icra etmek için Efendimiz (s.a.v), yanına torunları, Hz. Fatıma ve diğer bazı eşleri (Allah hepsinden razı olsun) bulunduğu halde karşılıklı lanetleşmek için yola çıktı.

Ancak durumun vehametini sezen heyetten bazıları, başlarına gelecek büyük belayı savuşturmak için Hz. Peygamber (s.a.v)’e “anlaşma” teklif ettiler ki, bence diyalog faaliyetleri ile Necran heyetinin Medine macerası arasında kurulması gereken ilişkinin tam bu noktada aranması gerekir.
Bu teklif üzerine Efendimiz (s.a.v)’in yazdırdığı anlaşma metni şöyle:

“Bismillâhirrahmânirrahîm. Bu, Allah’ın elçisi Peygamber Muhammed’in Necran (halkına) yazısıdır. Onların bütün mahsulleri, sarı, beyaz, siyah her çeşit nakitleri ve köleleri hakkında Resulullah’ın hükmü, onlara ihsanda bulunmaktır. Bin adet Recep, bin adet de Safer ayında olmak üzere ikibin adet elbise verecekler; her bir elbise kırk dirhem (bir okiyye) değerinde olacaktır. Elbiselerden haraç vergisini aşan ve okiyyelerden eksilen olursa, hesaplanacaktır. Haraç olarak ödedikleri zırhlar, atlar, binek hayvanları ve diğer eşyalar hesaplanarak onlardan alınacaktır.

“Necranlılar elçilerimi yirmi gün ve daha az müddetle ağırlayacaklar ve hiçbir elçi otuz günden fazla tutulmayacaktır. Yemen’de bir savaş ve olay vuku bulursa otuz adet zırh, otuz adet at ve otuz adet deve ödünç olarak vereceklerdir. Vermiş oldukları zırh, at ve bineklerden telef olanlar tazmin edilmek suretiyle Necranlılar’a geri verilinceye kadar elçimin kefaleti altındadır. Necranlılar’ın canları, dinleri, vatanları, malları, burada bulunanları ve bulunmayanları, aşiretleri ve onlara bağlı olanlar, Allah’ın himayesi ve Peygamber Muhammed’in emanı altındadırlar. Şu an içinde bulundukları hallerine müdahale edilmeyecek, dinlerinden ve haklarından hiçbir şey değiştirilmeyecektir. Ne bir piskopos bu görevinden, ne bir rahip rahipliğinden, ne de bir kilise bakıcısı bu görevinden alınacaktır. Ellerinde bulunan az ya da çok her şeyleri kendilerinindir. Artık ne geçmişten dolayı bir töhmet, ne de kan davası vardır. Onlar savaş için çağırılmayacak, mahsullerinden de ondabir vergi alınmayacaktır. Yurtlarını başkalarının askerleri çiğnemeyecektir. Kim hakkını isterse zulmetmeden, zulme de uğramadan insaf ile hükmedilecektir.

“Bundan sonra kim faiz alırsa benim emanımdan çıkmış demektir. Onlardan hiç kimse diğerinin yerine cezalandırılmaz. Necranlılar, üzerlerine aldıkları yükümlülükleri yerine getirip iyi hal üzere devam ettikleri sürece bu sayfada yazılı olan hususlar Allah’ın emri gelinceye kadar Allah’ın himayesi Resulullah Peygamber Muhammed’in emanı altındadır
 

Hikem

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
31 Ağu 2009
Mesajlar
6,073
Puanları
0
İslam’a davet mektupları

Efendimiz (s.a.v)’in, çeşitli kişilere hitaben yazdığı, literatüre “İslam’a davet mektupları” olarak geçmiş bulunan mektupların dinlerarası diyalog faaliyetlerine “meşruiyet” gerekçesi yapılması, en hafif tabiriyle “çarpıtma”dır.

Eğer bu mektuplar diyalog faaliyetlerine gerekçe yapılmaya uygunsa, bu faaliyetleri yürütenlerin, muhataplarına bu mektupların muhtevasında gördüğümüz tavrı aynen takınması, yani evvelemirde onları Tevhid’e çağırması gerekir. Yoksa bu mektupları diyaloğa referans olarak takdim etmenin kabul edilebilir bir yanı olamaz.
Hz. Peygamber (s.a.v)’in, herhangi bir Ehl-i Kitap grup ile –bugün yapıldığı tarzda– kendilerini İslam’a çağırmaksızın “sizi olduğunuz gibi kabul ediyorum” tavrıyla diyalog kurduğunu gösteren bir belge var mıdır?


Şurası açık ki, bu mektupların muhtevasında tebliğden mücerret (soyutlanmış) bir diyalogdan eser bile bulmak mümkün değildir. Temel görevi “tebliğ” olan peygamberlerin, insanları Hakk’a çağırmaksızın, onları oldukları hal üzere kabullendiğini söylemek, görevlerini yapmadıklarını söylemekten farksızdır!
Eğer “tebliğ eşittir diyalog”sa, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin üzerine inşa edildiği “tanıma, anlama, hoşgörme” gibi temel söylemler arasında niçin “tebliğ”e yer yok? Yıllardan beri yürütülen bu faaliyetler meyanında “tebliğ” anlamına gelebilecek bir tavra niçin tesadüf edilmiyor?

Eğer “tebliğ eşittir diyalog” değilse, Tevhid’e davetten başka hiçbir anlama gelmeyen bu mektupları niçin “tebliğsiz diyalog” faaliyetlerine gerekçe olarak kullanıyorsunuz?..
Denebilir ki “tebliğ, doğası gereği diyalogla bağdaşmaz; diyaloğun ilk şartı, tarafların birbirini “olduğu gibi” kabullenmesidir.” O zaman biz de deriz ki, diyalog faaliyetlerine kitleler nazarında meşruiyet kazandırmak –hatta belki daha önce kendinizi ikna etmek!– için tebliğ maksatlı/muhtevalı Nebevî söz ve davranışlara sığınmaktan vaz geçin!..
Medine vasikası

Medine vesikasına gelince;

Her şeyden önce bu vesikanın, daha önce merkezî bir yönetime sahip bulunmayan Medine ahalisi için yepyeni bir sistem inşa ettiğini görüyoruz. Bu sistemde Hz. Peygamber (s.a.v) ve Müslümanlar “metbu” (tabi olunan), diğerleri ise “tabi” konumundadır.
Bu o kadar böyledir ki, –Muhammed Hamidullah’ın da vurguladığı gibi– bu vesika, Yahudi kabilelerini kesinlikle müstakil varlıklar olarak tayin ve tavsif etmemekte, aksine Müslüman Arap kabileleri ile müttefik olan Yahudi kabilelerinin birtakım hak ve sorumluluklarından söz etmektedir. Hatta Yahudiler’in özellikle siyasî bağımsızlıklarını kısıtlamıştır. Dolayısıyla Yahudiler’in bu vesikada, Müslümanlar’la eşit konumda olduğunu söylemenin imkânsız olduğu açıktır…


Bütün bunlar bir yana, Yahudiler’in, mezkûr vesikanın iki maddesinde geçen “Allah’ın Resulü Muhammed” (s.a.v) tabirini kabul etmiş olmaları dahi bu vesikanın diyalog faaliyetlerinin meşruiyetine delil olarak kullanılmasının “akla ziyan” bir iş olduğunu ortaya koymaya yeterlidir!
Yine bu meyanda mezkûr vesikada zikredilen kimseler arasında vuku bulabilecek bütün anlaşmazlıklarda veya öldürme hadiselerinde konunun “Allah’a ve Resulü’ne götürülmesi”nin hükme bağlanmış olması, altı çizilmesi gereken hususlar arasında bulunmaktadır.

Bugüne kadar izlediği seyir ve katılımcı tarafların konumları itibariyle dinlerarası diyalog faaliyetlerinde bu vesikanın muhtevasıyla refere edilebilecek herhangi bir husus var mıdır?
Öyle görünüyor ki, diyalog faaliyetlerinin Medine vesikasına dayandırılması çabası, bu vesikada Yahudiler’in dinî hayatlarına karışılmayacağının hükme bağlanmış olmasından kaynaklanıyor.
Tarih boyunca İslam devletlerinin tebaası durumunda bulunan Gayrimüslimler’in dinlerine ve kimliklerine dokunulmamış olması da aynı maksatla öne sürülen hususlar arasında bulunuyor.


Ancak yukarıda da söylediğim gibi burada İslam’ın, “tabi (Gayrimüslimler) ile metbu (Müslümanlar)” arasındaki ilişkiyi düzenleyen hükümleri bahis konusudur. Dinlerarası diyalog faaliyetlerinin yürütüldüğü konjonktür için ise (reel durumda Müslümanlar’ın metbuiyetinden söz edilemeyeceğine göre) iki şıktan biri geçerlidir: Ya esasen böyle bir “tabi-metbu ilişkisi” yoktur veya bu ilişki bugün için tersinden yürümektedir; yani Müslümanlar tabi, Gayrimüslimler metbu durumundadır.

Bu şıklardan hangisini kabul ederseniz edin, dinlerarası diyalog faaliyetlerinin taraflarının şu anki konumları Medine vesikasındaki durumu yansıtmaktan uzaktır. Şu halde bu vesika da diyalog faaliyetlerine dayanak teşkil etmeye elverişli olmamalıdır…

Bu vesika sonrasında Medine Yahudileri ile Müslümanlar arasındaki ilişkinin nasıl bir seyir izlediği ise ehlinin malumudur…

Hasılı, Dinlerarası diyalog faaliyetlerini yürütenlerin, yaptıkları işin meşruiyetini (hatta “zaruretini”!) isbatlamak amacıyla ortaya attıkları sözümona “delil”lerin, maksadı hasıl etmekten uzak olduğu açıktır.

Sonuç olarak
1. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin “İslamî”, hatta “İslam’ın emri” olduğunu ileri sürmekle, hal-i hazırda diyaloğu bir “politika”, içeride (ve hatta belki “dışarıda” da) yaşanan sıkıntılardan bir “çıkış yolu” olarak görmek birbirinden farklı şeylerdir.


Bunlardan ilki, yapılan işin “mahza emr-i ilahî” olarak nitelendirilmesi sebebiyle, diyaloğun İslam’ın “olmazsa olmazı” olduğunu ileri sürmek anlamına gelirken, ikincisi, –ucu yine Din’e dokunmakla birlikte– belli bir oluşumun sübjektif anlayış ve politikası sınırında tutulması ve anlaşılması gereken bir faaliyet olarak hadiseyi lokalize eder.
Diyalog faaliyetlerini yürütenler, meseleyi ilk nokta-i nazardan ele aldığı ve dahi sonuçları da umumi olacağı için, önümüzde, bütün Ümmet-i Muhammed (s.a.v)’i ilgilendiren bir durum var demektir.
Bu gerçeği meseleye bakışımızın temel hareket noktası yaparak devam edersek:


2. Şu haliyle diyalog faaliyetlerinin İslam’ın onayladığı biçimde yürütülüp yürütülmediği konusunda diyalogcularla aramızda görüş ayrılığı bulunduğuna göre, meselenin bizim baktığımız pencereden arz ettiği görünümü dile getirmek bizim için hem bir “hak”, hem de “sorumluluk”tur.
Şimdi şu ikileme bir bakın:
Bir yanda Ümmet-i Muhammed (s.a.v), diğer yanda Ehl-i Kitap ve diğerleri.

Diyaloğun “İslam’ın emri” olduğunu söyleyenler, nedense bunun, öncelikle Müslümanlar’a yönelik olarak yerine getirilmesi gereken bir emir olduğunu düşünmüyor, dillendirmiyor; onları olduğu gibi kabul edip kanaatlerine saygı duymuyor, hatta canları sıkıldığında Müslümanlar’ı türlü olumsuz sıfatlarla tavsif etmekten geri durmuyor.
Peki aynı kesimin Ehl-i Kitap ve diğerleri hakkındaki tavrı nasıl?

Siz şimdiye kadar bu kesimin politikalarını belirleyenlerden, Ehl-i Kitab’ın İslam ve Müslümanlar’a yönelik her türlü ithamat ve hücümatını tenkit mahiyetinde bir satır okudunuz ya da duydunuz mu?
Bütün kesimleriyle Ehl-i Kitab’ın İslam ve Müslümanlar’a yönelik olarak her sahada yürüttüğü “kuşatma” politikalarına inat ve ısrarla sessiz kalınırken, Müslümanlar’ın uyarı ve eleştirilerine tahammülsüzlük gösterilmesi belki diyalog zemininin zedelenmemesi kasdıyla ya da kendilerine yönelik eleştirilere haklılık payı kazandırmama düşüncesiyle açıklanabilir; ama bu tavrın “meşru/dinî” bir izahı yapılamaz!


3. Diyalog faaliyetlerinin, “yeryüzünde barış ve adaletin tesisi” söylemiyle gerekçelendirilmesi de inandırıcı olmaktan hayli uzaktır. Zira yeryüzünde barış ve adaletin tesisinin önündeki en büyük engelin bizzat Ehl-i Kitap olduğunu görmemek için ya aşırı saf veya maksatlı olmak gerekir.
Diyelim ki bu gerekçeye samimi olarak inanıyorlar. Peki bugüne kadar “diyalog ve hoşgörü” adı altında düzenlenen organizasyonlar bu amacı gerçekleştirmeye ne kadar hizmet etmiştir? Dünya çapında Ala-yı vala ile yapılan 200′ün üzerinde organizasyondan geriye kalan nedir?
4. Bunu da izninizle ben söyleyeyim: Bu organizasyonlar Müslüman milletimizin hafızasını silici, Tevhidî hassasiyetini zedeleyici ve kültürel/toplumsal dokusunu tahrip edici bir işlev görüyor.

Özellikle son yıllarda ortaya atılan “İbrahimî/semavî dinler”, “dinlerin aşkın birliği” gibi kavramlar, İslam’la Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki “temelli” ihtilafları buharlaştırıcı bir etki yapıyor. Gayrimüslimler ile aramızda “geriye dönük” ortak noktalar ihdas etmeyi hedefleyen bu kavramların yanı sıra, bir de “hakikati” buharlaştıran bir kavram kullanımda: “Dinsel çoğulculuk.”

“… Ancak ne yazık ki günümüzde Müslümanların çoğunluğu Allah tarafından kabul edilebilir olmayı sadece Hz. Muhammed’in mesajını yani kurumsal İslam’ı izleyenlerle sınırlayarak tıpkı Yahudi ve Hıristiyanların yaptıkları gibi kendilerinin dışındakilere karşı dışlayıcı bir tutum takınmaktadır. Bunu yaparken de Hz. Muhammed’in misyonunun ne yeni bir din kurmak ne de Yahudi ve Hıristiyanlık gibi diğer dinsel geleneklere hakkıyla tabi olanları kendi izleyicisi yapmak olmayıp bilakis Hz. İbrahim’in dinine uymak, onu tamamlamak ve kendinden önce gelen peygamberleri tasdik etmek olduğu gerçeğini unutmaktadırlar…”[25]


Bir müslümanın kaleminden dökülen bu satırlar, bu ülkeyi misyonerlik için “verimli bir alan” haline getirmek dışında bir fonksiyon icra edecekse eğer, hiç şüpheniz olmasın, o, “ebedi hüsran”dan başka bir şey olmayacaktır. Zira Kur’an, İslam’dan gayrı bir din arayanın bu çabasının hüsran olduğunu vurgularken bizler hakikatin mutlaklığı” döneminin geride kaldığını, artık “izafiliğin” kabul edilmesi gerektiğini söylüyoruz!..

Aynı garabet, ülkemizde ve pek çok coğrafyada “Geleneksel İslam’ın Bayraktarı” ünvanıyla göklere çıkarılan bir isimde, Seyyid Hüseyin Nasr’da da görülüyor: Hz. İsa (a.s)’ın, tanrısal bir varlık olarak kabul edilmeyi insanlara asla öğretmediğini, bu anlayışın Kilise’nin ürünü olduğunu ve artık terk edilmesi gerektiğini söyleyen Hristiyan bilim adamı John Hick’e itiraz eden Nasr, bu doktrini Hristiyanlar için Tanrı’nın murad ettiğini, bu doktrini kabul etmenin bir hata olmadığını ve Hristiyanlar’ın da buna böyle inanmaları gerektiğini söylüyor![26]


Alemlerin Efendisi (s.a.v) ne buyurmuştu: “Karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yoluna uyacaksınız. Hatta onlar bir keler deliğinden girse, siz de gireceksiniz…”

Dipnotlar:

[1] Hristiyan dünyada 325 yılındaki I. İznik Konsili’nden itibaren 1962′ye kadar 21 büyük konsil toplanmıştır. Bu konsillerde, Hristiyanlığın iç meseleleri, İsa Mesih’in tabiatı, ikonların kutsal değeri, Kilise-Devlet münasebetleri, Papa’nın seçilme usulü, yanılmazlığı, piskoposlarla ilgili çeşitli meseleler ve Protestanlığın zuhuru, Aydınlanma’nın zorladığı açılımlar gibi içe, Haçlı seferleri, Moğol istilası, Kudüs’ün Müslümanlar tarafından ele geçirilmesi, Grek saldırıları, Osmanlı fütuhatı… gibi dışa dönük meseleler görüşülmüştür. Bkz. Mehmet Aydın, Hristiyan Genel Konsilleri ve ll. Vatikan Konsili, 15 vd.

[2] Ali İsra Güngör, Vatikan Misyon ve Diyalog, 88.

[3] NA, 2. (Bu yazıda Vatikan belgelerine yapılan atıfların tamamı bir önceki paragrafta mezkûr çalışmadan alınmıştır.)

[4] LG, 17.

[5] NA, 2.

[6]AG, 9 vd.

[7] AG, 3.

[8]NA, 2 vd.

[9]Bkz. 2/el-Bakara, 135; 3/Âli İmrân, 72,3; 5/el-Mâide, 18…

[10] Geniş bilgi için bkz. Güngör, 90 vd.

[11] Güngör, 94 vd.

[12] NA, 3.

[13] Güngör, 209.

[14] Suat Yıldırım, Mevcut Kaynaklara Göre Hristiyanlık, 369-70.

[15] Yıldırım, 133.

[16] AG, 2.

[17] Güngör, 171.

[18] Güngör, 172.

[19] RM, 55.

[20] EN, 18.

[21] RM, 55.

[22] RM, 57.

[23] Güngör, 180.

[24] RM, 52.

[25] Mahmut Aydın, Dinsel Çoğulculuk ve Mutlaklık İddiaları, 99.

[26] Mahmut Aydın, İsa Tanrı mı? İnsan mı?, 170.

Nasr’ın bu bağlamda “izafi mutlak” kavramını kullanmasının sebeb-i hikmetini öğrencisi İbrahim Kalın’a sorduğumda, farklı dinlere mensup heterojen kitlelere hitap etiğini; onları ürkütmemek için böyle bir dil kullanmak zorunda olduğunu söylemişti. Acaba Tevhid’e kendi ayağıyla bu kadar yaklaşmış bir Hristiyanı “Tanrı böyle istiyor” diyerek Teslis’in kucağına iteklemeye çalışmanın sebeb-i hikmeti ne ola ki?!.
 

agbi

Yasaklı
İhvan Üyesi
Katılım
2 Kas 2006
Mesajlar
25
Puanları
0
HAKEM EYLÜL Sarı kartını gösterdi.

Şimdi sizin uslubunuzla cevap versem KIRMIZI KARTI görücem en iyisi SARI KARTIN zamanı dolunca uslubunüze usluple cevap vermek.

Cevap verme hakkım gasp edildi SARI kart la.
 

korakademik

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ağu 2009
Mesajlar
2,236
Puanları
0
kadircik
yine saçmalıyorsun.
hristiyanların müslümanlarla diyaloğundan ve anlayışlarından bana ne? sanane?

bizim tüm insanlarla diyaloğumuz nasıl olmalı.
buraya yazar mısın?
müslüman olmayan bir komşun aç yatıyorsan
müslüman olarak ne yaparsın söyler misin?

diyalog dan benim ne anladığım önemli
başkasınn ne anladığını beni tınlamaz.
 

korakademik

Ordinaryus
İhvan Üyesi
Katılım
17 Ağu 2009
Mesajlar
2,236
Puanları
0
Kadircik ve benzeri kimseler; kendi niyetlerinizi, bizlerin niyetiymiş gibi sunmaya devam ediyorsunuz. Bizleri kendi habis niyetleriniz üzerinden yargılıyorsunuz. Kalplerimizde olmayanı, var gibi göstermeye çalışıyorsunuz.

Biz insanlığa sulh getirmesi için, tebliğ için, Allah'ın emri, Hz Peygamberin bir sünneti olduğu için diyalog yapıyoruz diyoruz,
ayet ve hadislerden delil getiriyoruz. Sizler ise hayır siz aslında şunu şunu yapmak istiyorsunuz diyerek niyet okuyuculuğuna soyunuyorsunuz. Siz bizim kalplerimizi yarıp baktınız mı? Sizin de bizim de kalplerimizde olanı en iyi bilen Allahtır. Sizi de bizi de Allaha havale ediyoruz, Allah her birimize layıkıyla muamele etsin diyoruz.

Dinler arası diyalog, evet bir vatikan projesidir, evet onlarında doğal olarak bizler gibi kendi dinlerini tebliğ girişimidir, kafir gördükleri, Allahı bilmez, putperest diye bildikleri müslümanları yola getirme projesidir. :) Çünkü bilmiyorlar. Müslümanların Hz İsa'ya da, Hz Musa'ya da peygamber olarak iman etmenin, islamın bir gereği olduğunu bilmiyorlar. Çocuklarımıza İsa, Musa ismini verdiğimizi duyduklarında şaşırıyorlar. Biz size indirilene de bize indirilene de iman ettik dediğimizde şaşırıyorlar. Biz diyoruz ki, dinler arası diyalogtan bizce; muhatabımızın ne düşündüğü, neyi hedeflediği ve neyi murad ettiği değil, bizim ne düşündüğümüz, neyi hedeflediğimiz ve dahi neyi murad ettiğimizdir önemli olan.. Elin papazı bizi hıristiyan eder korkusuyla masaya oturmamak ancak bir âvam endişesidir, cehâletidir. Dinine güvenmemektir, bilgi birikimine güvenmemektir. Fakat bizler dinimize güveniyoruz, kendimize güveniyoruz, birikimimize güveniyoruz. Diyalogtan asla ve kat'a müslümanın zararlı çıkması mümkün değildir. Çünkü doğru olan biziz, hak olan bizim dinimiz. Nitekim diyalogtan zararlı çıkan tarafın hristiyanlık olduğunu, Vatikan bile kabul etmiştir. Buyrun bununla ilgili çarpıcı bir haber;

Vatikan, Müslümanlarla gerçek anlamda teolojik tartışmanın yapılamayacağını, çünkü Müslümanların Kur'an-ı Kerim'i Allah (c.c)'ın Kelamı olarak gördüklerini ve Kur'an üzerinde derinlemesine tartışmayı kabul etmediklerini açıkladı.

Papalık Dinlerarası Diyalog Kurulu Başkanı Kardinal Jean-Louis Tauran "Müslümanlar, Kur'an'ı Allah (c.c) kelamı olarak gördükleri için Kur'an'ı derinlemesine tartışmayı kabul etmiyorlar. Bu yaklaşımla inancın içeriğini tartışmak zor" dedi.

138 Müslüman akademisyen ve âlim, Roma Katolik Kilisesinin ruhani lideri Papa 16. Benediktus'a hitaben tarafından yazdıkları mektupta, iki din arasında barışçıl bir ilişki tesis edilmesi çağrısında bulunarak "Dünyanın geleceği, Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasındaki barışa bağlıdır" demişti.

Kardinal Tauran, mektubu "olumlu" ve "cesaret verici" olarak niteledi ve şunları söyledi: "Bu, son derece cesaret verici bir sinyal. Zira iyi niyet ve diyalogla, önyargıların aşılabileceğini göstermektedir. Bu diyalog konusuna manevi bir yaklaşımdır. Bunu, maneviyat diyaloğu olarak da adlandırabilirim."

Kardinal Tauran, Papa 16. Benediktus'un Pazar günü Napoli'de yapacağı konuşmada Müslüman alimlerin ve akademisyenlerin çağrısına cevap verebileceğini söyledi.

Kardinal Tauran ayrıca, Hıristiyan ülkelerde camilerin inşa edildiğini ancak Müslüman ülkelerde kilise inşa edilmediğini ileri sürerek bunun da tartışılması gerektiğini ileri sürdü.

Dünya bülteni
 
Üst